depresyon

Depresyon

Tıbbî Bir Durumdur

Depresyon tıpkı diğer hastalıklar gibi, örneğin kalp ya da mide ülseri gibi tıbbî bir durumdur. Klinik depresyon tıpkı diğer hastalıklar gibi genellikle benzer fakat kişiden kişiye de değişiklikler gösteren bir grup belirti ve bulgulardan oluşur.

Depresyonu olan herkeste bu belirtiler tümüyle ya da aynı şiddette olmayabilir. Eğer bir kişide aşağıda sıraladığımız bu belirtilerden dört ya da daha fazlası varsa, kişi kendi çabasıyla bu durumdan çıkamıyorsa ve belirtiler iki haftadan daha uzun bir süredir devam ediyorsa, bir psikiyatriste başvurması gereklidir.

? Sürekli olarak üzgün ya da “boş” hissetme.

? Umutsuzluk, çaresizlik, suçluluk ya da değersizlik duyguları.

? Madde kötüye kullanımı.

? Halsizlik ya da günlük işlere karşı ilgide, cinsel istekte azalma.

? İştah ve uyku düzeninde bozulma.

? Sinirlilik, kolayca ağlama, kaygı ve korkular.

? Konsantrasyonda azalma, unutkanlık ve karar vermekte güçlük.

? İntihar düşünceleri, intihar planı ya da girişimi.

? Uzun süreli, tedaviye yanıt vermeyen bedensel şikayetler, ağrılar.

Diğer hastalıklar gibi klinik depresyonunda da özgül bir fizyolojik mekanizması vardır. Depresyonun umut verici yanı tedavi edilebilir olmasıdır. Fakat talihsiz yönü ise, depresyonda olan kişilerin çoğunun tıbbi yardım almayı düşünememeleri ve bunun sonucunda da büyük biracı çekmeleridir.

Depresyon da Beyin Görüntüleme (resimler orjinal web sayfasındadır)
Tedavi Öncesi
Tedavi Sonrası
Yaygın bir hastalıktır

Klinik depresyonu olan çoğu kişi kendini yalnız hisseder. Kendilerinin bu hastalıktan dolayı acı çeken tek kişi olduklarını sanırlar. Aslında klinik depresyon oldukça yaygın bir hastalıktır.

Yapılan araştırmalar her 5 kadından 1′inin ve her 10 erkekten Tinin yaşamı boyunca bir kez depresyon geçirdiğini göstermiştir.

Klinik depresyon her yaş, ırk, milliyet ve meslekten kişiyi etkiler. Her öğrenim ve gelir düzeyindeki kişi de depresyondan etkilenebilir. Pek çok sağlıklı görünen ve üretken kişi de buna dahildir.

Ciddî bir hastalıktır

Depresif bozukluk gündelik yaşamınızı bozar ve çok yoğun, gereksiz acı ve ızdıraba yol açar. Duygularınızı, aile ve arkadaşlarınızla ilişkinizi, işinizi ve yaşama bakışınızı dramatik bir biçimde değiştirir. İhmal edilirse evliliği, arkadaşlıkları, mesleki kariyeri bozabilir.

Depresyon ile ilgili yazılar

Depresyon

? DEPRESYON – BİLİM TEKNİK ARALIK 2003
?
DEPRESYON SORGULANMALIDIR
?
MAJÖR DEPRESYON
?
ÖRTÜLÜ DEPRESYON
?
DEPRESYONDA BEYİN GÖRÜNTÜLEME
?
DEPRESYON TEDAVİSİNDE YENİ YAKLAŞIMLAR
?
DEPRESYON

Depresyon ile ilgili Güncel Haberler
?
Depresyon cinsel yaşamı da olumsuz etkiliyor
?
Depresyon kadınları şişmanlatıyor
?
Depresyon Parkinsonun ilk işareti olabilir
?
Depresyon 21. Yüzyılın hastalığı
?
Depresyon batağı
?
Depresyon bildiğimiz gibi değil
?
Depresyon meğer genetikmiş
?
Depresyon nasıl tanımlanır?
?
Depresyondan kurtulmak için ayrı bir depresyona girmeyin
?
Doktorlar depresyonu tanımada yetersiz mi?
?
Cinsel özgürlük depresyona mı götürüyor?
?
Erken kalk depresyonu yen
?
Küresel Depresyon
?
Modern insanın hastalığı Depresyon
?
Saldırganlık ve öfke depresyon belirtisi

Daha geniş bilgi için aşağıdaki sayfaları inceleyebilirsiniz.

Nöropsikolojik ‘Check Up’

Beyin Haritalaması (QEEG)

Manyetik Uyarım (TMU)

Erişkin Ruh Sağlığı Birimi

Çocukluk Depresyonu

‘Depresyona manyetik şok’ – Tempo Dergisi, Nisan 2003

———————————————–

NOT: DEPRESYON KONUSUN EN GENİŞ VE GERÇEKÇİ OLARAK ELE ALINDIĞINI DÜŞÜNDÜĞÜMÜZ BU SİTEYİ ZİYARET ETMENİZİ DETAYLI İNCELEMENİZİ ÖNERİYORUZ….

Prof. Dr. Mustafa Tarhan’ın yazılarına bakabilirsiniz

http://www.mcaturk.com/depresyon.htm

Depresyon

Elif Yılmaz

Bilim Teknik, Aralık 2003

http://www.mcaturk.com/guncel_03120_bteknik_depresyon.htm

Depresyon çağımıza damgasını vuran hastalıklardan biri. Herkes yaşamının en az bir döneminde çok büyük üzüntüler çekmiş, kendisini yalnız ve değersiz hissetmiş, bu olumsuz duyu ve düşüncelerden kurtulamayacağını düşünmüştür. Acaba, bütün bu duygu ve düşünceler depresyona girdiğimizi mi gösteriyor? Depresyon her üzüntülü insanın yaşadığı ve kendiliğinden kurtulabildiği basit bir duygu durumu mu? Yoksa, sanıldığının aksine kimi zaman insanın yaşamla olan güçlü bağlarını bile koparmak isteyebileceği ciddi bir rahatsızlık mı?

“O kadar güçsüzüm ki, içine yuvarlandığım derin çukurdan çıkmak için kolumu bile.:. kıpırdatacak halim yok. Kendimi çok, başarısız ve işe yaramak hissediyorum. Nedenini tam olarak bilemediğim çok büyük bir üzüntü duyuyorum, suçluluk hissediyorum ve sanki tüm dünya birleşse bana yardım edemezmiş gibi geliyor. Canım hiç bir şey yapmadan, öylece durmak istiyor; eskiden zevk aldığım hiçbir şey şimdi bana çekici gelmiyor. Geleceğe bakınca hiç ışık göremiyorum; sürekli uyumak istiyorum hatta belki de uyumak ve bir daha uyanmamak…”

Bunlar depresyondaki birinin ağzından dökülebilecek sözlerden yalnızca bir kısmı. Kimi zaman hepimiz bunlara benzer şeyler hissederiz, özellikle de yaşamımızı etkileyecek önemli bir olay olduğunda, sevdiğimiz birini kaybettiğimizde, işsiz kaldığımızda ya da okulda başarısız olduğumuzda. Ancak, bu durum çok uzun sürmez; zamanla yaşamın olağan akışına geri döner, acılarımızı bastırmaya çalışırız. Bizler bu durumlarla başa çıkabilecek güçte insanlarız. Peki, ya çıkamayanlar?

Depresyon Nedir?

Depresif bozukluk, hem vücudu, hem düşünceleri, hem de duygu durumunu (mood) etkileyebilen bir hastalık. Kişinin yemek yemesinden uyumasına, fiziksel dayanıklılığından sağlıklı üşünce üretebilmesine kadar her şeyini etkileyebiliyor. Depresyon, kesinlikle “geçici üzüntü”yle aynı şey değil. Kimi zaman kendimizi dibe vurmuş gibi hissetmek de, bu her zaman depresyonda olduğumuz anlamına gelmeyebilir. Depresyonda olan kişiler, yalnızca kendilerini yaşamının akışına bırakarak kendi kendilerine iyileşemeyebilirler. Tedavi olunmadığında belirtiler (semptomlar) haftalarca, aylarca hatta yıllarca sürebilir. Oysa uygun tedavi, depresyondaki birçok İnsana yardımcı olabilir.

Depresyonda şiddetli üzüntü yada umutsuzluk hissi en az iki hafta sürer ve kişinin çalışmak, yemek yemek, uyumak gibi günlük yaşam etkinliklerini de etkiler. Depresif kişiler, umutsuz olmaya ve kimseden yardım göremeyeceklerine inanmaya eğilimlidirler. Böyle hissettikleri için de kendilerini suçlarlar. Sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınır, aile ve arkadaşlarından uzaklaşırlar. Hatta kimi zaman ölümü ya da İntihan düşünürler.

Depresif bozukluklar birkaç farklı biçimde görülebilir. En sık rastlanan ve ciddi kabul edilenler, büyük (majör) depresyon dönemi, iki uçlu (bipolar) bozukluk ve distimi.

Büyük depresyon tanısı için, bu tabloda yer alan semptomların en az dördünün hastada görülmesi ve bunların yine en az iki’ hafta sürmesi gerekiyor. Ayrıca, kişinin bu hissettiklerinin çalışma becerisini, uykusunu, beslenmesini ya da çeşitli etkinliklere katılmasını kısaca günlük yaşantısını etkiliyor olması gerekiyor. Depresif duygu durumu ya da her şeye ilgisizlik ve bunlara eşlik eden uyku ve iştah bozuklukları, intihar düşüncesi, psiko-motor ajitasyon ya da yavaşlama, beden ağrılarında değişiklikler, suçluluk duygusu ya da dikkat sorunları hemen hemen her gün ve neredeyse gün boyunca kişiye egemendir. Büyük depresyon terimi, bir ya da birkaç kez yaşanmış büyük depresyon dönemlerini kapsar.

Büyük depresyon dönemi kadar ciddi olmayan depresyon türüyse, distimi ya da depresif nevroz. Distimi, en az iki yıl süren ve belirtileri ilk iki yıl içinde büyük depresyondaki gibi kişinin günlük yaşamını sürdürmesini engelleyecek boyutta olmasa da, kendisini iyi hissetmesini engelleyecek türden bir depresif bozukluk. Distimide de büyük depresyondakine benzer yan belirtiler görülür. Distimi tanısı için kişinin iki yıl içinde depresyondan çıkabildiği dönemlerin iki ayı aşmaması gerekir. Birçok distimi hastası yaşamlarının bir bölümünde büyük olasılıkla büyük depresyon dönemiyle de tanışır.

İki kutuplu bozukluklar ya da daha yaygın adıyla manik depresif bozukluğun diğerlerinden farkı, mani denen duygu durumunun yükselmesi ya da kolay uyarılabilir olması dönemiyle, depresif döneminin birbirini izlemesi. Depresif dönemde kişi diğer depresif bozukluklardakine benzer semptomlar gösterirken, manî döneminde abartılı bir kendine güven duygusu, büyüklük düşüncelerinin artması, uyku gereksiniminin azalması, hızlı konuşma, dikkatin kolayca dağılması, psiko-motor ajitasyon, zevk alınan etkinlikleri abartılı biçimde yapma isteği gibi manik sendrom belirtileri sergiler. Bu belirtiler çoğu zaman kişinin toplumsal ve iş yaşantısını olumsuz etkiler. Duygu durumunun yükselmesi maninin temel özelliği olmakla birlikte, kişi engellenmeye çalışılırsa aşırı uyarılma ya da ani öfke gibi tepkiler bu iyimser duyguların yerini alabilir. Uzmanlar manik kişinin gerçekte, kendi iç dünyasından kaçmak için bu denli “dışa yönelik” tavırlar sergilediğini ve maninin tedavi edilmeden bırakıldığında daha kötü psikotik durumlara yol açabileceğini söylüyorlar.

Nedenleri

Kimi zaman hiçbir çevresel etki olmadan, dışsal stres unsurları bulunmadan da depresyona giren İnsanlar olduğunu biliyoruz. Eğer depresyon, yalnızca önemli bir olay ya da durum karşısında büyük üzüntülere, umutsuzluğa kapılmak değilse, o zaman nedir depresyona neden olan şeyler?

Gerçekte kimi depresyon türlerinin kalıtsal ya da yapısal olduğu düşünülüyor. En azından biyolojik olarak depresyona yatkınlığın anne babadan çocuklara geçebileceği tahmin ediliyor. Eğer anne babanın her ikisi de depresyon geçirmişse bunların çocuklarının depresyon geçirme olasılıklarının % 50′den fazla olabileceği söyleniyor. Bu tür savlarda genellikle başvurulan tek yumurta ikizleri, burada da en büyük kanıt olarak kullanılıyor. Yapılan çalışmalar tek yumurta ikizlerinden birinin depresyon geçirmesi durumunda diğerinin de geçirme olasılığının % 50 olduğunu, çift yumurta ikizleri ve kardeşlerdeyse bu oranın % 25 olduğunu gösteriyor.

Elbette yalnızca depresyonun genetik bir rahatsızlık olabileceğini bilmek yeterli değil; bunun sorumlusu olan gen konusunda henüz kesin bir bilgi yok. Kimi araştırmacılar, Ob adı verilen bir genden kuşkulanıyor. Kimi insanlarda, normalden 10 DNA harfi kadar eksik Ob geni bulunuyor ve bunun depresyonla İlişkili olduğu öne sürülüyor. Bir başka şüpheli gen için, yine genin uzunluğuyla depresyon arasında bağlantı kuruluyor. Bu genin kısa türüne sahip olanlar, sinir hücreleri arasında sinyal ileten serotonin adlı bir kimyasalı, diğer insanlardan daha az üretiyor ve utangaç ve kaygılı bir kişilik yapısına sahip olma olasılıkları yüksek. Ancak yine de bunlardan kesin bir sonuç çıkarmak olası değil. Gerçi genler üzerinde yapılan çalışmaların hızı ve kat ettiği yol düşünülünce, depresyona yatkınlığı sağlayan genin ortaya çıkarılması pek de uzak bir olasılık gibi görünmüyor.

Kendine güveni az olan, kendisine ve dünyaya karşı kötümser bir bakış açısına sahip ve aşırı stresten bunalmış insanların depresyona yatkın olduğu söyleniyor. Ancak bunun, psikolojik bir yatkınlığı mı, yoksa hastalığın erken evrelerini mi yansıttığı bilinmiyor. Yakın bir geçmişte bilimadamları, vücuttaki fiziksel değişimlere, düşünsel (mental) değişimlerin eşlik edebildiğini gösterdiler. Felç,kalp krizi,kanser,Parkinson hastalığı ya da hormonal bozukluklar da depresif hastalıklara neden olabiliyor.

Henüz depresyonu saptamamızı sağlayacak bir DNA testi keşfedilmemiş olduğundan, bilimadamları depresyon konusunda başka fiziksel bulgular elde etme çabasındalar. Bunların başında da beyinde kimi bölgeler üzerinde yapılan araştırmalar geliyor. Beyinde hipokampus ve sol beyin yarım küresi kabuğunun bir kısmının depresyondaki hastalarda daha küçük olduğu iddia ediliyor.Bir çalışmada depresyondaki kadınlarda hipokampusun diğer kadınlara oranla % 10 daha küçük olduğu saptanmış. Hatta,hasta ne kadar çok depresyon geçirirse hipokampus o kadar küçülüyormuş. Ancak,burada da başka bir ikilemle karşılaşıyoruz “Acaba, depresyon nöbetleri mi hipokampusun küçülmesine neden oluyor, yoksa hipokampus ne kadar küçükse depresyona yatkınlık o kadar artıyor mu?” Depresyonun hipokampusu küçülttüğünü düşünen bilimadamları bunun nasıl gerçekleştiğini bulmak konusunda araştırmalarını sürdürüyorlar.

Peki, beyindeki kimi bölgelerin boyutları dışında, acaba işlevlerde birtakım değişikliklerin depresyonla ilgisi var mı?Beyinde işler büyük oranda nöron denilen sinir hücreleri aracılığıyla yürüyor.Beyinde bulunan milyonlarca nöron, konuştuğumuzda, hareket ettiğimizde, düşündüğümüzde ya da bir şeyler hissettiğimizde etkin hale gelir; aralarında elektrik sinyalleri geçmeye başlar.Beyinle ilgili birçok araştırmada nöronlar arasındaki bu elektrik alışverişi inceleniyor. Bunun için EEG ve PET (Pozitron Emisyon Tomografi) taramaları gibi yöntemlerden yararlanılıyor. PET taramalarıyla gerçekleştirilen depresyonla ilgili araştırmalarda, depresyondaki kişilerde daha düşük beyin etkinlikleri gözlenmiş. Bununla birlikte, birtakım başka bulgulara da rastlanmış.Örneğin,kaygı ve üzüntü anlarında etkin hale gelen beynin ilgili kısmı, depresyondaki kişilerde sağlıklı kişilerdekine oranla daha etkinmiş. Belirli bilişsel görevleri ve duygusal etkinlikleri yerine getiren beynin başka bir bölümüyse depresyondaki insanlarda daha az etkinmiş.

Beynin kimyasıyla ilgili araştırmalarda hormon ya da sinyal iletici düzeyindeki farklılıklar da araştırılıyor. Sinyal ileticiler (nörotransmitter) genel olarak, nöronlar arasında sinaps denen çok küçük boşlukları doldurarak elektrik iletiminin sürekliliğini sağlamakla görevliler. Nörotransmiterlerde herhangi bir sorunun ortaya çıkması, beynin düzgün çalışmasını da etkiliyor.Birçok nörotransmiter salgılarız, ama bunlardan serotonin ve noradrenalin, depresyonla en fazla ilgisi olduğu düşünülenler. Noradrenalin, kaçma ya da saldırma tepkileriyle, uyanma, kalp atışı ve kan basıncı düzenlenmesi gibi şeylerle bağlantılı. Serotoninse, öğrenme, iştah, uyku, libido gibi istemsiz etkinliklerle ilgili. Serotonin yalnızca beyinde değil, aynı zamanda kan damarları ya da bağırsaklar gibi başka yerlerde de bulunduğundan, araştırmacılar bunun kandaki düzeyini ölçebilmek gibi bir lükse sahipler. Kandaki kimyasalların yoğunluğunu ölçmek, beyindekini ölçmekten çok daha kolay ve eğer, kişinin kanındaki serotonin oranı düşükse, beynindekinin de düşük olma olasılığı yüksek kabul ediliyor.

Serotonin düzeyindeki değişmenin ruh halini de etkilediği düşünülüyor. Yapılan bir testte gönüllülerin serotonin düzeyi düşürülmüş ve bu onların ruh hallerini depresyon düzeyinde olmasa da etkilemiş. Serotonin düzeylerinin yükseltilmesiyse, korku ve kızgınlık gibi olumsuz duyguları azaltabilirken, dışadönüklük ya da iyimserlik gibi olumlu duygularda pek de dikkate değer bir değişikliğe yol açmamış. Depresyondaki hastaların serotonin düzeylerini düşürmek onların depresyonunu artırmazken, serotonin düzeyini çok çabuk yükselten antidepresan ilaçların etkisi en az 2-3 haftada hissediliyor.

Teknoloji toplumu olmanın insanı yalnızlığa sürüklediği, topluma yabancılaştırdığı ve kendisini iyi hissetmesini engellediği konusunda birçok araştırma yayımlanıyor. 20. yüzyılın başlarında telefon, 1960′larda televizyon ve günümüzde de İnternet insanların yaşantıları üzerinde benzer etkileri olan iletişim araçları. Bunlar her ne kadar iletişim araçları olsalar da, özellikle aile içi iletişimi azalttıkları ve kişinin toplumsal çevresinin çapını daralttıkları bir gerçek. Uzmanlar, teknolojinin bizi mahkum ettiği bu yalnızlığın da depresyona yatkın kişilerde depresyonu tetikleyici etkide bulunabileceğini söylüyorlar.

Tedavisi Var mı?

“Topla artık kendini. Çık, dolaş kafanı dağıt biraz” türünden yaklaşımların ne kadar yüzeysel ve yetersiz kaldığı artık hemen herkesçe kabullenildi. Depresyon büyük oranda tedavi edilebilir bir hastalık ve tedavi edilmediği sürece yinelemesi ya da intihar gibi ağır sonuçlarla noktalanması olası. Kimi istatistiklere göre, semptomların yarısının kaybolması anlamında bir iyileşme, ortalama 6 ay İçinde % 60-70 oranında gerçekleşiyor.

Gerçekte, tedavi gören hastaların da dörtte birinde 1 yıl içinde, geri kalanların da 10 yıl içinde yeniden depresyon geçirme olasılıkları yüksek; ama en azından ağır depresyon durumunda hastaların bir uzman gözetiminde tedavi görüyor olmaları kötü sonuçların meydana gelmesini önleyebilir.

Depresyondan kuşku duyulduğunda öncelikle, tedaviyi gerçekleştirecek olan uzmana kullanılmakta olan başka ilaçlar varsa bunlardan söz edilmeli. Viral enfeksiyon ilaçları bile kimi zaman depresyon belirtilerine benzer ektiler doğurabiliyor. Ayrıca, alkol ya da kimi uyuşturucu ilaçlar da bu belirtilere benzer belirtilerin görülmesine neden olabilir.

Depresyon tedavisi olarak uygulanan üç temel yöntem var: Psikoterapi, ilaç tedavisi ve elektroşok tedavi. Bunlardan hangisinin uygulanacağına tedaviyi üstelenen uzman değerlendirme sonuçlarına göre karar verir. Hafif depresyon geçiren hastalar için yalnızca psikoterapi yeterli olabilirken, daha ağır durumdakiler psikoterapiyle birlikte antîdepresan ilaç tedavisi de görebilir. Antidepresanlar, kısa sürede etkili olabilirken, psikoterapi hastalıkla başa çıkmanın yollarını aramak açısından önemli.

Günümüzde kullanılan antidepresanların ilk örnekleri aslında rastlantısal olarak keşfedilmiş ilaçlar. MAOI (monoamino oksidaz inhibitörleri) ve trisiklik adı verilen antidepresanlar aslında tüberküloz ve Parkinson gibi hastalıkların tedavilerinde kullanılırken, antidepresan etkileri fark edilmiş olan ilaçlar. Son yıllarda adı neredeyse Batılı toplumların adlarıyla birlikte anılır hale gelen Prozac türü ilaçlar (SSRl-Seçici Serotonin Gerialım İnhibitörleri) beyin sinir hücreleri boşluklarındaki normal serotonin ernilimini bloke etmek için geliştirilmiş.

Antidepresanların hastalık üzerinde olumlu etkileri kanıtlanmakla birlikte her grubun belirli birtakım yan etkileri var. MAOI’lar küflü peynir, şarap ya da salamura balık gıdalarla alındığında kan basıncının aniden yükselmesiyle yüksek tansiyona, hatta felce neden olabiliyor. Trisiklikler dışkılama etkinliğine engelleyici etki gösterebilirken, baygınlık, uyuşukluk, kafa karışıklığı gibi yan etkilere de yol açabiliyor. Aşırı dozda alındığındaysa bu ilaçlar ölüme neden olabiliyor. SSRI’larsa, mide bulantısı, uykusuzluk, ajitasyon ve ankisyeteye neden olabiliyor. Ancak, bütün bu yan etkiler herkeste görülmeyebilir.

Çok ağır depresyon geçiren ve bu nedenle yaşamı tehlikede olan ya da antidepresanlara yanıt vermeyen hastalar içinse elektro şok tedavisi (EŞT) uygulanabiliyor. EŞT, daha çok antidepresanların semptomlar üzerinde yeterli etkiyi sağlayamadığı durumlarda etkili. Gerçekte belki de yüzyıllardır kullanılmakta olan EŞT, son yıllarda bilimadamlarının ve halkın güvenini yeniden kazanmaya başladı. EŞT’de anesteziyle uyutulan hastaya kas gevşeticiler veriliyor ve oksijen maskesi desteği sağlanıyor. Daha sonra 15 dakika boyunca hastanın kafasında belirli yerlere yerleştirilen elektrotlar yardımıyla elektrik itmesi veriliyor. EŞT’nin istenilen düzeyde etkili olabilmesi için en az birkaç hafta boyunca, haftada üç kez uygulanması gerekiyor.

Kimlerde Görülür?

Depresyon, kadınlarda erkeklere oranla iki kat daha fazla görülüyor. Menstruyal döngüde değişimler, hamilelik, düşük yapma, doğum sonrası, erken menopoz ya da menopoz gibi hormonal etkenler kadınlarda depresyon oranın yüksek olmasında etkili.Ayrıca birçok kadın, hem işte hem de evde birçok sorumluluk yüklenmek, yalnız başlarına çocuk yetiştirmek ve yaşlı insanların bakımını üstlenmek gibi fazladan strese neden olabilecek şeyler de yaşıyor.

Birçok kadın doğum sonrasında da aşırı hassas bir dönem geçirir. Hormonal ve fiziksel değişimlerin üstüne dünyaya yeni gelmiş bir bebeğin sorumluluğunun da binmesi, kimi kadınlarda doğum sonrası depresyona neden olabilir. Birçok kadında doğumdan sonra mutsuzluk, kaygı, sinirlilik gibi belirtiler görülebilir, bunlar çoğu zaman geçicidir ve ciddi bir depresif durumu işaret etmeyebilir. Ancak depresif bir bozukluk durumunda tedavi gerekir. Tedaviye ek olarak aile bireyleri de anneye hem duygusal olarak, hem de fiziksel olarak destek olmalı.

Erkeklerdeyse, depresyon kadınlardan daha az görülmekle birlikte, intihar oranı daha yüksek. Özellikle gelişmiş ülkelerde erkeklerde intihar oranı 70′li yaşlardan sora artış gösteriyor ve 85 yaşından sonra en yüksek düzeyine ulaşıyor. Ayrıca depresyon erkeklerde kadınlarda olduğundan daha farklı fiziksel etkilere yol açıyor. Yeni bir çalışma, her ne kadar depresyonun hem kadınlarda hem de erkeklerde kalp damar hastalıkları riskini artırdığını gösterse de, erkeklerde bu yüzden gerçekleşen ölüm oranının da daha fazla olduğunu ortaya çıkarmış.

Depresyon erkeklerde genellikle alkol, kimi uyuşturucu haplar (drug) ya da toplumsal olarak kabullenilmiş fazla çalışma alışkanlıklarıyla maskeleniyor.Ayrıca depresyon erkeklerde umutsuzluk ya da karamsarlık hissinden çok, huzursuzluk, sinirlilik ya da cesaret kırılması biçiminde kendisini hissettiriyor. Erkekler depresyonda olduklarını hissetseler bile, yardım arama çabaları kadınlara oranla çok düşük oluyor.

Yaşlı insanlar ne yazık ki, duyguları konusunda konuşmakta gönülsüz oldukları için, yaşlılıkta rastlanan depresyon daha çok hastaların birtakım fiziksel şikâyetlerle doktora gitmeleriyle ortaya çıkıyor. Çoğu zaman bu durumun, başka bir rahatsızlık nedeniyle kullandıkları ilaçların yan etkisi olduğu ya da hastalıklarına eşlik eden başka bir rahatsızlık olduğu düşünülür. Uzmanlara göre, birçok yaşlı insan yaşamı paylaşabileceği bir eşi, ailesi ya da arkadaşları bulunmadığından bu semptomları gösteriyor ve bu nedenle yaşlılar için en etkili tedavi yöntemi psikoterapi.

Çocuklardaysa, neredeyse 70′li yılların sonuna kadar depresyon diye bir şeyin varlığı kabul edilmiyordu. Belki de “Minicik çocukta da depresyon olur muymuş?” düşüncesi yüzünden, çevremizdeki mutsuz çocukların rahatsızlığını göremiyoruz. Ama, çocuklarda da depresyon olabiliyor. Depresif çocuklar genellikle hastaymış gibi davranır, okula gitmeyi reddeder, anne babalarına sıkı sıkı sarılıp bırakmazlar, ailelerinin öleceğinden korkarlar. Yaşları biraz büyük çocuklarsa, küserler, somurturlar, okulda huzursuzluk yaratırlar, sürekli şikâyet ederler, olumsuz tepkiler verirler ve anlaşılmadıklarını düşünürler. Gerçekte, normal davranışlar bile bir çocuktan diğerine değişebildiği için bunun çocukta geçici bîr dönem mi olduğunu ya da depresyon mu olduğunu söylemek uzmanlar için her zaman kolay olmuyor. Tedavinin gerekli görüldüğü durumlarda aileler özellikle olası yan etkileri nedeniyle ilaç kullanımı konusunda kaygılanıyorlar. Kimi ilaçların çocuklarda depresyona etkileri saptanmış ancak, uzmanlar ilaç kullanımı kesinlikle doktorun düzenli takibi eşliğinde yapılmalı diyorlar.

Psikoterapi Tedavisi

Psikoterapi Nedir?

Psikoterapi, geleneksel anlamda psikolojik sıkıntıları olan kişilere, sıkıntılarının ne olduğunu anlamalarına, kökenleri hakkında bir iç görü kazanmalarına ve bunlara uygun çözüm yollan bulmaları için öneriler getiren her türlü yöntem diyebiliriz. Psikoterapiye belli bir kuramın getirdiği, belli bir açıklama ve bu açıklamayla uyuşan bir çözümleme yolu olarak da bakabiliriz. Günümüzde çok farklı ve çok sayıda psikoterapiler kullanılıyor. Bunları birtakım ortak yönleri var ve bu ortak yönler de öncelikle kişinin problemini normalleştirmek, yani bu sıkıntıların başka insanlarda da olduğu ve bunlarla ilgili bilgi sahibi olunduğu söylenerek kişiye umut aşılamak, bu problemi sistemli bir yaklaşımla anlamak ve tedavi etmek diyebiliriz.

Psikoterapi nin moral verici konuşmalardan ya da diğer rahatlatıcı şeylerden farkı ne?

Aile ya da komşular da geçici rahatlamayı sağlayabilir; ama psikoterapiyi uygulayan psikoterapist her şeyden önce eğitimli biri ve sorunu olan kişiyle bireysel bir yakınlığı olmadığı için tarafsız davranabilir. Ayrıca, kişiye getirdiği iç görüler ve önerdiği çözüm yolları açısından da belli bir kuram ve araştırmalara dayalı ektin stratejileri uygulayabilir.

Psikoterapi ortalama ne kadar sürer?

Bu, kişiden kişiye ve yaklaşımdan yaklaşıma değişir. Son yıllarda yapılan araştırma bulgularına göre, depresyon tedavilerinde en etkili psikoterapi yöntemi bilişsel-davranışsal terapiler.Bu terapilerin özelliği, depresyonun en yoğun olduğu, tedavinin başında haftada l ya da 2 kere hastayla psikoterapistin bir araya gelmesi ve görüşmeler arasında kalan zamanda da ev ödevlerinin uygulanması.Bunlara hasta ve terapist birlikte karar verdikleri için daha yaygın etkileri olabiliyor bunların. Bu terapiler 14-20 hafta sürebiliyor. Bu, hemen hemen en kısa sürede en etkin terapi yöntemi, diğerleri daha uzun sürebilir. Birçok araştırmada bu terapilerin bazı durumlarda ilaç kadar etkili olduğu gözlenmiş. Bu alanda çok net sonuçlara ulaşmak zor olsa da, bilişsel-davranışsal terapiler bittiği zaman ilaçlarla aynı etkiyi veriyor, fakat daha uzun süre etkisinin devam ettiği görülüyor. İlaç alırken belki vücutta kimyasal değişim sağlanabiliyor ama, bilişsel terapide kişi kendi düşünce sistemini, kalıplarını fark edebilme, sorgulama ve değiştirebilme fırsatı buluyor. Kişinin belki çocukluğundan beri taşıdığı örneğin, yetersizlik duygusunu sorgulayarak değiştirebilmesi mümkün. Ama, dinamik oryantasyonlu dediğimiz, bilinçaltına itilmiş bazı anıların, düşüncelerin kişiyi rahatsız ettiği ve kişinin bunları fark edip çözümlemesi gerektiğini kabul eden yaklaşımlar çok daha uzun süren psikoterapi süreçleri gerektirebilir.

Günümüzde depresyon tedavisinde en yaygın olarak bilişsel-davranışsal psikoterapi kullanılıyor.

Bu farklı yöntemlerin amaçları ya da hedefleri de farklı mı?

Psikoterapiler hemen hemen beş değişik düzey üzerinde çalışır. En üst düzeyde kişinin semptomlarını ya da çevreyi değiştirerek kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlamaya yönelik; ikinci düzeyde, daha çok kişinin düşüncelerini değiştirmeye çalışarak iyileşmesini sağlayan; üçüncü düzeyde aileyi, sistemi değiştirmeye yönelik; daha alt düzeyde daha genel sistemler üzerine ve en alt düzeyde de derinde yatan çatışmaları çözmeye yönelik yöntemler olarak beş değişik düzeyde çalışır psikoterapiler. Bu nedenle süreleri de farklı olabiliyor.

Psikoterapi her zaman etkili mi ya da tek başına yeterli olabilir mî?

Psikoterapi her zaman herkese uygun olmayabilir. Bilişsel-davranışsal terapilerin uygun olması için her şeyden önce kişinin motivasyonu yüksek olmalı, terapistle iyi bir ilişkinin kurulabilmesi, kişinin bu modeli benimseyebilmesi ve içselleştirebilmesi, kendisini sözel olarak ifade edebilmesi gerekli ve kişinin psikoterapiden beklentileri önemli. Bir de kişiye psikoterapi pahalı gelebilir. Devlet hastanelerinde çok fazla hasta olduğu için uzun uzun psikoterapi yapılamıyor.

Depresyonda bizim en fazla üstünde durduğumuz şey, ölüm düşüncesi ve intihar riski. Eğer hastada intihar riski varsa, mutlaka tedaviye ilaçla başlamak gerekir. Semptomlar hafifleyip, kontrol altına alındıktan sonra ve dikkati toparlandığında hasta, psikoterapiden yararlanabilir.

Depresyon yineleyebilen bir rahatsızlık. Hasta psikoterapistine karşı bağımlılık geliştirebilir mi?

Kişi bir psikoterapiden geçmişse, belli bir iç görü kazanmış oiuyor ve yaşamla başa çıkarken belli yaklaşımlarının onu depresyona götürebileceğini ya da depresyona yatkınlığı olduğunu bildiği için terapiden sonra bir daha depresyona girme eşiğine geldiğinde kendisi bunun daha fazla farkına varabiliyor. Bilişsel terapiler aslında bir eğitim sürecidir, kişiye çok fazla bakış açısı ve strateji öğretiyoruz. Kişi kendi kendisine de onları uygulayabiliyor. Bu, ev ödevleriyle de pekiştirilen bir şey. Ayrıca, bilişsel terapilerde depresyonun yenilenmesinin önlenmesi için program yapılır. Diyelim kişi kendisini çok iyi hissediyor, testler de bunu doğruluyor. Biz o kişiye depresyonunuz geçti gidin demiyoruz; alt ay sonra bir daha görüşelim diyoruz. Böylece kişiyi, eğer nüks etmeye yatkınlık görürse kendisinde o zaman neler yapabileceği konusunda önceden hazırlayan bir program yapıyoruz. Bunlara aşılama seansları diyoruz ve altı ay sonra bir daha görüyoruz hastayı. Terapi tamamen kesilmiyor, bir takip sürecine giriyoruz.

Hasta eğer terapistine bağımlı hale gelmişse hem kötü bir terapi yapılmış, hem de terapi beklenen başarıya ulaşamamış diyebiliriz. Çünkü, depresyonda en önemli şeylerden biri bağımlı olmaya yatkınlık. İşbirliği ilkesi çok önemli modern terapilerde. Belirli amaçlarla verilen ve bu amaçların hastaya doğru bir biçimde anlatıldığı ev ödevleri de bu işbirliğini, ekip çalışmasını pekiştirir.

Depresyona yatkınlığı etkileyen risk faktörleri olduğunu biliyoruz. Örneğin, kadınların sosyalleşmeyle öğrendikleri başa çıkma stratejilerinin onları depresyona daha yatkın hale getirmesi ya da küçük yaşta anne baba kaybı, fakirlik gibi etkiler var. Dolayısıyla, önleyici toplumsal çalışmaların yapılması gerektiği bilincinin yerleşmesi gerekiyor. Bireyleri depresyona karşı dayanıklı hale getirebilmek için neler yapılabilir türünden geniş çaplı çalışmalar yapılmalı.

Antidepresanlar

Her depresyon geçiren insan mutlaka ilaç tedavisi görmeli mi?

Ortalama yaşam süresi dediğimiz 18-65 yaş arası insanların % 25′i tedaviyi gerektirecek düzeyde bir depresyon atağı geçiriyor. Bir başka yaygınlık göstergesi daha var o da, belirli bir anda, belirli bir toplulukta 100 kişiden 6-8 ‘inde ciddi ve tedavi gerektirecek bir depresyon durumuna rastlıyoruz. Depresyon oldukça sık ve yaygın görülebilen bir ruhsal bozukluk. Peki her depresyon belirtisi, depresyon hastalığına mı işaret eder? Hayır, depresyon belirtilerinin bir bölümü ancak ortalama bir haftadan fazla sürüyorsa, kişinin günlük hayatının kalitesini bozuyorsa, verimliliğini, üretkenliğini etkiliyorsa ya da kişi kendisini ruh sağlığı anlamında iyi hissetmiyorsa ancak o zaman bir tedavi gerekebilir.

Depresyonu iki ana gruba ayırabiliriz: yapısal, yani doğrudan kişinin çevresel sıkıntı ve streslerinden kaynaklanmayan, daha çok kendi yapısal, genetik ya da fizyolojik yapı sorunlarından kaynaklanan depresyon. Diğeriyse, reaktif dediğimiz ve stresli yaşam olaylarıyla baş etme sırasında yaşanan bir çökkünlük hali. Türü ne olursa olsun bunlar tedavi açısından pek fazla fark göstermiyorlar. Elimizdeki en önemli tedavi edici araç antidepresanlar dediğimiz ilaçlar. Bu ilaçlar konusunda çok büyük gelinmeler, atılımlar var. Değişik gruplara ayrılan antidepresanların da tedavi edici özellik açısından birbirlerine çok büyük bir üstünlükleri yok. Kabaca söylemek gerekirse, ilaçların başarısı % 65-70 gibi. Değişik antidepresanlar denenmesine karşın, hastaların aşağı yukarı % 25-30′u bu ilaçlara yanıt vermiyor. Modern anlayışta ilaç ve psikoterapi kombinasyonunun en etkili yöntem olduğuna inanıyoruz. Sadece ilaçları verip, hastanın kendi halinde iyileşmesi beklenmiyor. Antidepresanları verirken hastayla çok olumlu bir hasta-hekim ilişkisinin kurulması, psikoterapi desteğinin sunulması tedavi başarısını çok artırıyor. Ancak, reaktif tür dediğimiz bazı depresyonlar antidepresan kullanmadan da psikoterapiyle tedavi edilebilir. Depresyonu doğuran olumsuz koşullar devam ettiği için bu türde, ilaç bu etkileri ortadan kaldıramaz. Yapısal depresyonlarda bile psikoterapi yararlı ve gereklidir ancak, zorunlu değildir.

İlaçların yan etkileri neler?

Özellikle bu yeni SSRI (Seçici Serotonin Geriahm İnhibitörleri) denen ilaçların yan etkileri klasik anti-depresanlara oranlara çok daha az. Günlük hayatı çok fazla etkilemeden, bozmadan, uyuşukluk ya da bilinç durumunda değişiklik yaratmadan depresif semptomları azaltmak ya da geriletmek mümkün. Elbette su gibi, hiçbir yan etkileri yok diyemeyiz ama, terazinin bir kefesine depresyonla yaşamayı, diğerine bu ufak tefek yan etkileri koyduğumuzda depresyonla yaşamaktansa, ilaç tercih ediliyor. Bu tür antidepresanların avantajı çok uzun süre kullanılmaları. Giderek azalan dozda olmak üzere en az altı ay kullanılmalı ilaçlar. Hatta bu süre l ya da 2 yıla kadar uzatılıyor. Hastada ilk 1-2 ayda rahatlamanın etkisiyle ilacın bırakılması olayıyla çok karşılaşılır. Bu da hastalığın nüks etmesinin sık görülmesine yol açıyor. Zaten yeterli süre tedavi edilse bile, depresyonların tekrarlama olasılığı yüksektir. Nüks etmeyi ya da kronikleşmesini önlemek için ilaç kullanımı uzun tutuluyor.

İlaç kullanımında nelere dikkat edilmeli?

Klasik dediğimiz trisiklik antidepresanlar, yüksek dozda alındığında depresyonda intihar eğilimi riski de yüksek olduğu için bazen ölümcül sonuçlara yol açabiliyor. Bu klasik ilaçların toksik zehirlenme etkisi yüksek. Modern ilaçlarsa, oldukça güvenli ilaçlar, çok yüksek dozda kullanılsa bile ölüm olaylarının görülmesi çok nadirdir.

İlaçlar bağımlılık yapar mı?

Hastaların ve yakınlarının en sık sorduğu soru da bu. Klasik olarak bilinen şey antidepresanların fiziksel bağımlılık yapmadığı. Antidepresan kullanımı sırasında tolerans gelişmez. Tolerans gelişimi, sîze iyi gelen belli bir dozun bir süre sonra yeterli olmamasıdır. Antidepresanlar için bu söz konusu değildir. Tedavi edici bir doz uzun aylar boyunca artırılmadan hatta azaltılarak aynı etkiyi sürdürür. Ayrıca, yeterli süre kullandıktan sonra bu ilaçlar kesildiğinde yoksunluk belirtileri görülmez.

Elektroşok tedavisi uygulamaları neye bağlı?

Kolay kolay ilaca yanıt vermeyen ya da intihar riski çok yüksek yapısal depresyonların bazı türlerinde EŞT çok hızlı ve gayet etkin bir yöntem. Sıkıntılı, zahmetli ve birtakım önyargılara neden olduğu için hemen tercih edilen bir şey değil elbette. Ama, çok değişik tür antidepresanlara direnç gösteren hastalarda depresyonun şiddeti ağırsa ve intihar riski ya da yaşamsal tehlike varsa EŞT önemli bir tedavi aracıdır. Yan etkiler açısında da ilaçlardan daha güvenli. Anestezi halinde, kaslar gevşetilerek verilen EŞT’nin yan etkileri yok denecek kadar azdır. Her ne kadar EŞT ile depresyon hızlı iyileşebilirse de, EŞT depresyonun nüks etmesini önleyemez. EŞT ile depresyon atağı atlatılabilir ama, yine ilaçla takibi gerekir.

Bir de depresyondan insanların öğrenebileceği çok şey olduğunu vurgulamak gerek. Özellikle reaktif depresyonlar, insanların kişiliğini, uyum yeteneklerini, yaşam planlarını gözden geçirmelerine aracı olabilir. Depresyon geçirmiş olmak, ruh hastası olmak anlamına gelmez. Çökkünlük ve kaygı çok insani duygulardır, önemli olan bu duyguların belirli bir dönem şiddeti, yoğunluğu ve süresidir. Bunlar organizmanın bir çeşit alarmı da olabilir. Ben taşıyamayacağımdan daha fazla yük altındaysam ve bunun bilinçli olarak farkında değilsem organizmam bir karşılık verir adeta. İnsan bundan çok şey öğrenebilir. Depresyon içinde olmak insana acı verir, yaşam kalitesini bozar; ama, bu tüm duygularımızı etkileyen bir şey olduğu için kendi hakkımızda da çok şey öğretebilir bize. Ben nasıl yaşarsam, nasıl davranırsam, hayatımı planlarsam tekrarlayacak depresyonlardan kendimi koruyabilirimi öğretir en azından.

Nuray Karancı Prof Dr. ODTÜ Psikoloji Bölümü

Prof.Dr. Cengiz Güleç

Kaynaklar:

Baker R., “Kırılgan Bilim”, Güncel Yayıncılık, 2002

Geçtan E., “Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar”,

Remzi Kitapevi, 1993

Güleç C., “Psikiyatri ve Psikoterapil erin ABC”si, hyb Yayıncılık,

2003

http://helping.apa.org/therapy/depression.html

http://www.apa.org.journals/amp/amp5391017.html

http://www.nimh.nih.gov/publicat/depression.cfm

KAYNAK

Bilim Teknik, Aralık 2003

DEPRESYON (Ruhsal çöküntü)

Depresyon her yaşta görülebilen bir hastalıktır. Majör Depresyon ( büyük depresyon) nöbetlerle gelen ve tam düzelen bir özelliğe sahiptir.

Toplumun her kesiminde görülebilir.

Psikiyatrik hastalıklar arasında en sık rastlanan bir tablodur.

Yaşam boyunca her 100 erkekten 10′unun ve her 100 kadından 20’sinin Depresyon geçirdiği araştırmalarla saptanmıştır.

Depresyondaki bir hasta çevresine ve hekime “çok üzgünüm, sanki daha önceki kişiliğimi yapımı kaybettim. Hiçbir şeyden zevk almıyorum. Bu sıkıntı, keder bitmeyecek. Hayat bana ağır geliyor. Canım hiçbirşey yapmak istemiyor. Kendimi yorgun ve bitkin hissediyorum. Sabırsız, tahammülsüz bir insan oldum. Kimse gelsin -gitsin istemiyorum. Sessiz – sedasız bir odada yanlız başıma kalmak istiyorum. Çocuklarıma bakamıyorum; bazen onları boğasım bile geliyor. Bazende artık yaşamanın bir anlamı kalmadı diye düşünüyorum. Bir şey öğrenemiyorum, her şeyi unutuyorum… Zaman zaman sebepsiz ağlıyorum. Çok sıkılıyorum, daralıyorum, baş ağrılarım sıklaştı. İştahdan kesildim, kilo verdim. Uykuya dalmakta güçlük çekiyorum, bazen erkenden sıkıntı ile uyanıyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Karar veremiyorum… ” şeklinde yakınmada bulunur.

Uluslararası Depresyonları önleme ve tedavi komitesinin depresyonlu hastaların tanınması amacıyla hazırladığı tanı ölçütlerinden yola çıkarak hazırlanan maddelerin 4-5 tanesine evet diyorsanız Depresyonda olabilirsiniz.

Hayattan eskisi kadar zevk almıyorum, hiçbir şey ilgimi çekmiyor.

Son zamanlarda karamsar, ümitsiz, kötümser düşünüyorum.

Kendimi yorgun, bitkin, halsiz hissediyorum.

Uyku düzenim bozuldu.

İştahım azaldı kilo kaybettim.

Bedenimde ağrılar, sızılar başladı, göğsüme baskı oluyor, miğdeme kramplar giriyor.

Son zamanlarda cinsel ilgimi kaybettim.

Hafızam zayıfladı, birşeyi aklımda tutamıyor, öğrenemiyorum.

Zaman zaman intihar etmek istiyorum. Kimseyi görmek istemiyorum.

Depresyon geçiren bir insandan; düşünce ve duygu, davranış, motor faaliyetlerde, biyolojik yaşamsal foksiyonlarda değişiklikler olur.

Duygu durumundaki değişiklikler.

Keder, elem, üzüntü, sıkıntı, karamsarlık

Olağan faaliyetlere karşı ilgisizlik,

Hiç bir şeyin zevk vermemesi, hayatın anlamsız gelmesi

Ağlama isteği veya ağlama,

Konuşmaya dahi isteksiz olma.

Düşünce içeriğindeki değişiklikler:

En başta umutsuzluk, karamsarlık düşünceleri ( Kendisini değersiz, günahkar, suçlu kabul etme, ciddi depresyonlarda kişi bu düşüncelerle intihar eder…)

İntihar fikirleri

Ağır depresyonlarda bazen gerçeği değerlendirme, muhakemede kısmi bozukluklar görülebilir. Şahıs organlarının olmadığını, çürüdüğünü, bu nedenle yeme-içmesinin anlamsız olduğunu söyler ve kötülük göreceği şeklinde hezeyanları olabilir.

Depresyonda Hafıza

Dikkat toparlanamaz

Konsantrasyon bozulur.

Unutkanlık başlar

Yeni şeyler öğrenilemez

Bu nedenle bir iş performansı ciddi şekilde düşer.

Depresyonda Biyolojik-Vital fonksiyonlar

Uykuya dalmada güçlük

Sık sık uyanma, sabahları erken uyanma

İştahsızlık ( Perhizde değilken 1 ayda kilosunun %5′inden fazlasını kaybetme)

Cinsel istekte azalma

Hareketlerde faaliyetlerde yavaşlama, halsizlik, yorgunluk, bitkinlik.

DEPRESYON TÜRLERİ

Maskeli Depresyon

Sınıflamalarda yer almamakla birlikte klasik kitapların çoğunda yer alır.

Bu durumda klasik depresyon belirtileri yerine: Bedenin değişik yerlerinde ağrılar, sızılar, uyuşma, karıcalanmalar, hissiyet azlığı, karakter bozuklukları, Sexsüel alanda ve beslenme ile ilgili davranışlarda bozukluklar, alkolizm, madde bağımlılığı gibi sorunlar ön plandadır. Yani temeldeki depresyon bu şekilde dışa yansımıştır.

A tipik depresyon

Hastada deprestif duygu durum dikkati çekmekle beraber, diğer belirtiler “tipik” depresyon belirtilerine uymaz.

Gün içi değişmeler görülür.

Kişilik yapısı takıntılara saplantıları yatkın insanlarda takıntılar, saplantıar, kuruntular ön plana çıkar. Örneğin; su muslukları, tüpün düğmesi, ütü fişi sürekli kontrol edilir. Bazen yoldan dönülüp tekrar tekrar bakılır.

Bedendeki fizyolojik değişiklikler organlardaki bozukluğun habercisi gibi değerlendirilir ve bedensel uğraşlar artar.

Çeşitli korkular gelişir.

Dışarıdan gösteri, rol gibi algılanacak davranışlar görülebilir.

A tipik depresyonlu insanlar her zamankinden fazla uyur ve fazla yemek yerler. Aşırı kilo alırlar.

Kollarda ve bacaklarda aşırı güçsüzlük vardır.

Beklenmedik bir şekilde alkole, maddeye, kumara düşkünlük.

Aile ve iş yaşamından uzaklaşma

Açıklanması güç cinsel uyumsuzluklar dikkati çeker.

Çocuklarda ve gençlerde depresyon

Çocuklarda ve gençlerde tipik depresyon belirtileri olmayabilir. Daha çok davranış ve tutum değişiklikleri belirgindir. Aşırı ağlama, hırçınlık, asi davranışlar, çabuk sinirlenme, alkol ve uyuşturucu kullanımına başlamanın temelinde depresyon olabilir.

Yaşlılarda ve Menapoz Sonrası depresyon

Kadınlarda daha sık görülür.

Depresyonun tipik belirtileri olmakla beraber; ağır bunaltı (anksiyete), sıkıntı, özellikle sabah sıkıntısı, uyku bozukluğu ön plandadır.

Aşırı telaş ve tedirginlik vardır.

Sıkıntıdan dolayı sürekli eller oğuşturulur ve yerinde duramama, dolaşma hali vardır.

Bedensel uğraşılar daha fazladır.

İntihar düşünceleri yoğundur.

Doğum Sonrası depresyonları

Doğumdan sonra annelerde görülen depresif tabloya “puerperal depresyon” denmektedir.

Bazı anneler doğumdan sonra : Gelip geçici ağlama nöbetleri, güçsüzlük , halsizlik, sıkıntı, üzüntü, bebeğe karşı ilgisizlikle karakterize “Bebek hüznü ” denen bir durum yaşar. Destekleyici tedavilerle olumlu yanıt verir.

Doğum sonrası bir ila 3 ay içinde gelişen karamsarlık , üzüntü, yetersizlik , hiçbir şeyden zevk alamama, çocuğa, ev işlerine bakmamak gibi hallerinde tam bir depresyon geçiriyor denmektedir. Ciddi tedavi gerekmektedir. Hastaların çoğu tedavi ile düzelir. Bazılarında depresyonun belirtileri uzun süre üzerinde kalabilir.

Distimik Bozukluk

Eskiden nörotik depresyon, depresif kişilik, nevrasteni diye nitelendirilirdi. Hastalarda en az iki yıl süren ve çok ağır olmayan depresyon belirtileri vardır. Uyku bozuklukları, hiçbir şeyden mutlu olamama, müzmin karamsarlık hali, yogunluk, istek ve ilgi azlığı, güvensizlik hissi, bedensel yakınmalar dile getirilir. Bu bozuklukta bir kaç gün , bir kaç hafta iyilik dönemleri görülebilir. Ancak bu iyilik dönemleri iki ayı geçmez.

Postpsikotik depresyonlar

Şizofreni gibi gerçeği değerlendirme yeteneğinin bozulduğu, “akıl hastalıklarında da zamanla depresyon gelişebilir.

Organik nedenlere bağlı depresyon

Bir çok fiziksel bozukluğa bağlı depresyonlar görülebilmektedir. Örneğin;

Hormonal sistemdeki bozukluklar, Nörolojik bazı hastalıklarda ( Örneğin Parkinson, Multipl skleroz) kan hastalıklarında, kanserde, enfeksiyon hastalıklarının bazılarında, kaza ve ameliyetlardan sonra depresyon gelişebilmektedir. Uzun süre kullanılan tansiyon düşürücü, ülser giderici bazı ilaçlar bağımlılık yapan uyarıcı ve uyuşturucular, kortizollü ilaçlarda depresyon yapabilirler.

Depresyon nedenleri

Depresyona yol açan çok neden vardır.

Kalıtımsal nedenler

Biokimyasal değişiklikler

Hormonal bozukluklar

Tedavide kullanılan bazı ilaçlar

Bazı organik nedenler

Psiko-sosyal olaylar

Sosyo-kültürel etkenler

Bazı yaşam olayları depresyona neden olabilir.

Birçok insanın aynı şartlarda yaşamasına rağmen bazılarının depresyona girdiği, bazılarının girmediği araştırılıp, tartışılmıştır.

Biyolojik-genetik alt yapının depresyona yatkınlık gösterdiği kişilerin dış faktörlerle daha kolay depresyona girdiği ileri sürülmektedir.

Depresyon tedavi edilebilen bir hastalıktır

Depresyon belirtileri 2 haftadan fazla sürüyorsa mutlaka bir psikiyatrise gidip tedavi olmak gerekir. Günümüzde depresyon giderici çok güçlü ilaçlar geliştirilmiştir. Psikiyatrislerin tedavide bir çok seçenekleri vardır. 2-3 aylık bir tedavi ile ciddi düzelmeler sağlanabilmektedir. Tedavinin süresi hastalığın ciddiyeti, süresi tekrar edip etmediğine göre ayarlanır. Psikoterapi ile birleştirilen ve sosyal düzenlemeler ile desteklenen tedaviler daha iyi sonuçlar vermektedir.

DEPRESYON BİR HASTALIKTIR TANIYIN YENİN

Depresyon ruhsal bir hastalıktır.

Depresyon çok yaygın bir sağlık sorunudur. Ülkemizde yaklaşık her on kişiden birinde depresyon görülmektedir.

Ancak halk ve doktorlar tarafından yeterince tanınmamaktadır.

Depresyonlu kişinin iş verimi düşer, çalışamaz, insanlar ile olan ilişkileri bozulur.

Aileye ve topluma getirdiği ekonomik yük çok büyüktür.

Depresyon tedavi edilebilen ve tam olarak düzeltilebilen bir hastalıktır.

Depresyon tedavi edilmezse intahar ile sonuçlanabilir. İntihar olgularının büyük bir bölümü depresyon geçiren hastalardır.

Depresyonun tanınmamasının ve yeterince tedavi edilmemesinin hastaya ve topluma maliyeti çok yüksektir.

Tanınması ve tedavi edilmesi halkın ve doktorların eğitimi ile mümkün olabilir.

http://www.psikolojikdanisman.org/danismanlar_portali/modules/icontent/index.php?page=1032

DEPRESYON

Depresyon kelimesi günlük dilde sık sık kullanılır. Bir çok duygunun bir araya gelişini o anda varolan istenmeyen psikolojik ruh halini betimlemek için kullanılır.

Depresyon her yaşta görülebilen bir hastalıktır. Majör Depresyon ( büyük depresyon) nöbetlerle gelen ve tam düzelen bir özelliğe sahiptir.Toplumun her kesiminde görülebilir. Psikiyatrik hastalıklar arasında en sık rastlanan bir tablodur. Yaşam boyunca her 100 erkekten 10′unun ve her 100 kadından 20’sinin Depresyon geçirdiği araştırmalarla saptanmıştır.

Depresyondaki bir insanda en dikkati çeken özellikler şunlardır; Elem, keder, karamsarlık umutsuzluk duyguları ile; daha önceden zevk aldığı ilgi duyduğu nesnelere, uğraşılara ilgi duymaması ve hiçbir şeyden zevk alamama halidir.

Depresyondaki bir hasta çevresine ve hekime “çok üzgünüm, sanki daha önceki kişiliğimi yapımı kaybettim. Hiçbir şeyden zevk almıyorum. Bu sıkıntı, keder bitmeyecek. Hayat bana ağır geliyor. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Kendimi yorgun ve bitkin hissediyorum. Sabırsız, tahammülsüz bir insan oldum. Kimse gelsin -gitsin istemiyorum. Sessiz – sedasız bir odada yalnız başıma kalmak istiyorum. Çocuklarıma bakamıyorum; bazen onları boğasım bile geliyor. Bazen de artık yaşamanın bir anlamı kalmadı diye düşünüyorum. Bir şey öğrenemiyorum, her şeyi unutuyorum… Zaman zaman sebepsiz ağlıyorum. Çok sıkılıyorum, daralıyorum, baş ağrılarım sıklaştı. İştahtan kesildim, kilo verdim. Uykuya dalmakta güçlük çekiyorum, bazen erkenden sıkıntı ile uyanıyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Karar veremiyorum… ” şeklinde yakınmada bulunur.

Uluslararası Depresyonları önleme ve tedavi komitesinin depresyonlu hastaların tanınması amacıyla hazırladığı tanı ölçütlerinden yola çıkarak hazırlanan maddelerin 4-5 tanesine evet diyorsanız Depresyonda olabilirsiniz.

Hayattan eskisi kadar zevk almıyorum, hiçbir şey ilgimi çekmiyor.

Son zamanlarda karamsar, ümitsiz, kötümser düşünüyorum.

Kendimi yorgun, bitkin, halsiz hissediyorum.

Uyku düzenim bozuldu.

İştahım azaldı kilo kaybettim.

Bedenimde ağrılar, sızılar başladı, göğsüme baskı oluyor, mideme kramplar giriyor.

Son zamanlarda cinsel ilgimi kaybettim.

Hafızam zayıfladı, birşeyi aklımda tutamıyor, öğrenemiyorum.

Zaman zaman intihar etmek istiyorum. Kimseyi görmek istemiyorum.

Depresyon geçiren bir insandan; düşünce ve duygu, davranış, motor faaliyetlerde, biyolojik yaşamsal fonksiyonlarda değişiklikler olur.

Duygu Durumundaki Değişiklikler.

Keder, elem, üzüntü, sıkıntı, karamsarlık

Olağan faaliyetlere karşı ilgisizlik,

Hiç bir şeyin zevk vermemesi, hayatın anlamsız gelmesi

Ağlama isteği veya ağlama,

Konuşmaya dahi isteksiz olma.

Düşünce içeriğindeki değişiklikler:

En başta umutsuzluk, karamsarlık düşünceleri ( Kendisini değersiz, günahkar, suçlu kabul etme, ciddi depresyonlarda kişi bu düşüncelerle intihar eder…)

İntihar fikirleri
Ağır depresyonlarda bazen gerçeği değerlendirme, muhakemede kısmi bozukluklar görülebilir. Şahıs organlarının olmadığını, çürüdüğünü, bu nedenle yeme-içmesinin anlamsız olduğunu söyler ve kötülük göreceği şeklinde hezeyanları olabilir.

Depresyonda Hafıza
Dikkat toparlanamaz

Konsantrasyon bozulur.

Unutkanlık başlar

Yeni şeyler öğrenilemez

Bu nedenle bir iş performansı ciddi şekilde düşer.

Depresyonda Biyolojik-Vital fonksiyonlar

Uykuya dalmada güçlük

Sık sık uyanma, sabahları erken uyanma

İştahsızlık ( Perhizde değilken 1 ayda kilosunun %5′inden fazlasını kaybetme)

Cinsel istekte azalma

Hareketlerde faaliyetlerde yavaşlama, halsizlik, yorgunluk, bitkinlik.

DEPRESYON TÜRLERİ

Maskeli Depresyon
Sınıflamalarda yer almamakla birlikte klasik kitapların çoğunda yer alır. Bu durumda klasik depresyon belirtileri yerine: Bedenin değişik yerlerinde ağrılar, sızılar, uyuşma, karıncalanmalar, hissiyat azlığı, karakter bozuklukları, Sexsüel alanda ve beslenme ile ilgili davranışlarda bozukluklar, alkolizm, madde bağımlılığı gibi sorunlar ön plandadır. Yani temeldeki depresyon bu şekilde dışa yansımıştır.

A tipik depresyon
Hastada depresif duygu durum dikkati çekmekle beraber, diğer belirtiler “tipik” depresyon belirtilerine uymaz. Gün içi değişmeler görülür. Kişilik yapısı takıntılara saplantıları yatkın insanlarda takıntılar, saplantılar, kuruntular ön plana çıkar. Örneğin; su muslukları, tüpün düğmesi, ütü fişi sürekli kontrol edilir. Bazen yoldan dönülüp tekrar tekrar bakılır. Bedendeki fizyolojik değişiklikler organlardaki bozukluğun habercisi gibi değerlendirilir ve bedensel uğraşlar artar. Çeşitli korkular gelişir. Dışarıdan gösteri, rol gibi algılanacak davranışlar görülebilir.

A tipik depresyonlu insanlar her zamankinden fazla uyur ve fazla yemek yerler. Aşırı kilo alırlar. Kollarda ve bacaklarda aşırı güçsüzlük vardır. Beklenmedik bir şekilde alkole, maddeye, kumara düşkünlük. Aile ve iş yaşamından uzaklaşma Açıklanması güç cinsel uyumsuzluklar dikkati çeker.

Çocuklarda Ve Gençlerde Depresyon

Çocuklarda ve gençlerde tipik depresyon belirtileri olmayabilir. Daha çok davranış ve tutum değişiklikleri belirgindir. Aşırı ağlama, hırçınlık, asi davranışlar, çabuk sinirlenme, alkol ve uyuşturucu kullanımına başlamanın temelinde depresyon olabilir.

Yaşlılarda Ve Menapoz Sonrası Depresyon
Kadınlarda daha sık görülür.

Depresyonun tipik belirtileri olmakla beraber; ağır bunaltı (anksiyete), sıkıntı, özellikle sabah sıkıntısı, uyku bozukluğu ön plandadır.

Aşırı telaş ve tedirginlik vardır.

Sıkıntıdan dolayı sürekli eller oğuşturulur ve yerinde duramama, dolaşma hali vardır.

Bedensel uğraşılar daha fazladır.

İntihar düşünceleri yoğundur.

Doğum Sonrası Depresyonları
Doğumdan sonra annelerde görülen depresif tabloya “puerperal depresyon” denmektedir. Bazı anneler doğumdan sonra : Gelip geçici ağlama nöbetleri, güçsüzlük , halsizlik, sıkıntı, üzüntü, bebeğe karşı ilgisizlikle karakterize “Bebek hüznü ” denen bir durum yaşar. Destekleyici tedavilerle olumlu yanıt verir. Doğum sonrası bir ila 3 ay içinde gelişen karamsarlık , üzüntü, yetersizlik , hiçbir şeyden zevk alamama, çocuğa, ev işlerine bakmamak gibi hallerinde tam bir depresyon geçiriyor denmektedir. Ciddi tedavi gerekmektedir. Hastaların çoğu tedavi ile düzelir. Bazılarında depresyonun belirtileri uzun süre üzerinde kalabilir.

Distimik Bozukluk
Eskiden nörotik depresyon, depresif kişilik, nevrasteni diye nitelendirilirdi. Hastalarda en az iki yıl süren ve çok ağır olmayan depresyon belirtileri vardır. Uyku bozuklukları, hiçbir şeyden mutlu olamama, müzmin karamsarlık hali, yoğunluk, istek ve ilgi azlığı, güvensizlik hissi, bedensel yakınmalar dile getirilir. Bu bozuklukta bir kaç gün , bir kaç hafta iyilik dönemleri görülebilir. Ancak bu iyilik dönemleri iki ayı geçmez.

Postpsikotik Depresyonlar
Şizofreni gibi gerçeği değerlendirme yeteneğinin bozulduğu, “akıl hastalıklarında da zamanla depresyon gelişebilir.

Organik Nedenlere Bağlı Depresyon
Bir çok fiziksel bozukluğa bağlı depresyonlar görülebilmektedir. Örneğin;Hormonal sistemdeki bozukluklar, Nörolojik bazı hastalıklarda ( Örneğin Parkinson, Multipl skleroz) kan hastalıklarında, kanserde, enfeksiyon hastalıklarının bazılarında, kaza ve ameliyetlardan sonra depresyon gelişebilmektedir. Uzun süre kullanılan tansiyon düşürücü, ülser giderici bazı ilaçlar bağımlılık yapan uyarıcı ve uyuşturucular, kortizollü ilaçlarda depresyon yapabilirler.

DEPRESYON NEDENLERİ
Depresyona yol açan çok neden vardır.

Kalıtımsal nedenler

Biokimyasal değişiklikler

Hormonal bozukluklar

Tedavide kullanılan bazı ilaçlar

Bazı organik nedenler

Psiko-sosyal olaylar

Sosyo-kültürel etkenler

Bazı yaşam olayları depresyona neden olabilir.

Birçok insanın aynı şartlarda yaşamasına rağmen bazılarının depresyona girdiği, bazılarının girmediği araştırılıp, tartışılmıştır.

Biyolojik-genetik alt yapının depresyona yatkınlık gösterdiği kişilerin dış faktörlerle daha kolay depresyona girdiği ileri sürülmektedir.Depresyon tedavi edilebilen bir hastalıktır

Depresyon belirtileri 2 haftadan fazla sürüyorsa mutlaka bir psikiyatrise gidip tedavi olmak gerekir. Günümüzde depresyon giderici çok güçlü ilaçlar geliştirilmiştir. Psikiyatrislerin tedavide bir çok seçenekleri vardır. 2-3 aylık bir tedavi ile ciddi düzelmeler sağlanabilmektedir. Tedavinin süresi hastalığın ciddiyeti, süresi tekrar edip etmediğine göre ayarlanır. Psikoterapi ile birleştirilen ve sosyal düzenlemeler ile desteklenen tedaviler daha iyi sonuçlar vermektedir.

DEPRESYON BİR HASTALIKTIR TANIYIN YENİN

Depresyon ruhsal bir hastalıktır. Depresyon çok yaygın bir sağlık sorunudur. Ülkemizde yaklaşık her on kişiden birinde depresyon görülmektedir. Ancak halk ve doktorlar tarafından yeterince tanınmamaktadır. Depresyonlu kişinin iş verimi düşer, çalışamaz, insanlar ile olan ilişkileri bozulur. Aileye ve topluma getirdiği ekonomik yük çok büyüktür. Depresyon tedavi edilebilen ve tam olarak düzeltilebilen bir hastalıktır. Depresyon tedavi edilmezse intihar ile sonuçlanabilir. İntihar olgularının büyük bir bölümü depresyon geçiren hastalardır.

Depresyonun tanınmamasının ve yeterince tedavi edilmemesinin hastaya ve topluma maliyeti çok yüksektir. Tanınması ve tedavi edilmesi halkın ve doktorların eğitimi ile mümkün olabilir.

http://www.geocities.com/marufbecene/depresyon.htm#_Toc55101383

————————————————————————————-
DEPRESYON

Depresyon bir psikiyatrik hastalık ya da durum olarak tanımlanabilir. Temel belirtileri, kişinin kendini boşlukta, çökmüş ya da üzgün hissetmesi yanısıra günlük yaşam etkinliklerine ve diğer alanlara karşı isteksizlik, ilgisizlik duyması, bunlardan zevk alamamasıdır. Bu belirtilerin 2 haftadan uzun sürmesi hastalık kabul edilmesi ve tedavi edilmesi gerektiğini gösterir.

Depresyonda bunların yanısıra değersizlik, işe yaramazlık ve suçluluk düşünceleri, karar vermede güçlük, dikkatini toparlayamama, zihin dağınıklığı, unutkanlık, uyku, iştah düzensizlikleri, yorgunluk, bitkinlik, enerji azlığı, bedende ağrılar, uyuşmalar ya da değişik bedensel algılamalarda görülebilir.

Bu belirtiler günlük hayatta sıkça görülmez mi?
Bu görünümü ile depresyon günlük hayatta sıkça karşılaşılan hayal kırıklıkları, karamsarlık, kendine güvende düşmelerle karışabilir. Depresyonun bu yaşamsal olgulardan farlılığı kişinin ”düştüğü çukurdan bir türlü çıkamaması” olarak tanımlanabilir.

Zaten depresyon tanısı yukarıdaki belirtilerin iki haftadan uzun sürmesi halinde konulmaktadır.

Depresyonun tanınmasının önemi nedir?
Toplumda çoğu kez depresyondaki kişi bu konuda deneyimi olmayan kişiler ya da yakınları tarafından yanlış algılanmakta, durumun ciddiyeti tam anlaşılamıyabilmektedir. Bunun sonucu olarak depresyondaki kişiler çevrelerinden yeterince yardım, ilgi, anlayış göremiyebilirler.

Çoğu kez depresyondaki kişiye ”rahatla, bunlardan kurtul”, ”gez, toz, tatile çık, kendine gelirsin” gibi öneri ya da eleştiriler yapılır. Depresyondaki kişi ise çektiği sıkıntıların yanısıra anlaşılamama, rahatsızlığını, sıkıntısını aşırı abartıyor gibi görünme gibi güç durumlar yaşar.

Depresyonun türleri nedir?
Depresyon belirtileri ağırlığına göre çeşitli ciddiyet derecelerinde karşımıza çıkar. Yukarıdaki belirtilerin yüksek oranda yaşandığı, acı ve hüznün derinleştiği melankolik depresyonlarda tabloya ölüm ve intihar düşünceleri eklenir. Hayatın giderek anlamsızlaşması ve hissedilen ızdıraplar koşulları tahammül edilmez hale getirebilir. Bu tür ağır ve iyileşmesi güç depresyonlar yarattığı çaresizlik duyguları nedeniyle ”psikiyatrinin kanseri” olarak adlandırılırlar.

Yine bu ağır depresyonlar kişinin realiteyle ilişkisini bozar hezeyan ve halusünasyonlara yol açabilir. Bunların içeriği depresyonla ilişkili olarak suçluluk, kötülük görme, hiçlik konularındadır. Örn: Tüm kötülüklerden sorumlu olduğunu düşünme, beyninin ya da bedenin çürüdüğü şeklinde hezeyanlar ya da suçlayıcı sesler duyması şeklinde halusünasyonlar olabilir.

Bir diğer depresyon türü de maskeli depresyondur. Bunda tipik depresyon belirtileri olmayabilir. Huy değişikliği, çevreyle sıkça çatışmalar, huzursuzluk, ilişkilerde bozulma, başarıda düşme, alkol kullanma eğilimi gibi kolay tanımlanamayan belirtiler vardır. Bunların dışında birçok depresyon türleri de vardır.

Depresyonun sıklığı nedir?
İnsanların hayatlarının bir döneminde depresif belirti gösterme olasılığı % 20′ dir. Depresyon sıklığı kadınlarda erkeklerin iki katıdır. Yaş grubu olarak farklılık göstermez. Her yaşta görülebilir.

Depresyonun nedenleri nelerdir?
Depresyonun oluşmasında kalıtsal, toplumsal, psikolojik ve biyolojik etmenlerin birlikte rol aldığı düşünülmektedir. Ciddi depresyon geçirmiş anne-babaların çocuklarının depresyon geçirme olasılığı biraz daha yüksektir.

Depresyon sırasında beyinde biyokimyasal değişimler olmaktadır. Nörotransmitter adı verilen serotonin, noradrenalin vb. maddelerin yoğunluklarındaki değişimler ve bazı hormonal değişimler ortaya çıkmaktadır. Bu değişimlerin kalıcı olmadığı bilinmekle birlikte bunların sebep-sonuç ilişkileri tam olarak aydınlatılamamıştır.

Çocukluk döneminde yaşanan bazı deneyimler örneğin anne ya da babanın kaybı, uzun süre ayrı kalma, yetişkinlik döneminde eş ve evlilik ile ilgili problemler, destek verici bir sosyal çevreden yoksun olma, ekonomik ya da işle ilgili sorunlar, geçimsizlik vb. yaşam olaylarının da depresyonla ilgisi birçok araştırmacı tarafından gösterilmiştir.

Tedavisi nasıl?
Depresyon büyük oranda tedavi edilebilir bir hastalıktır. İki tedavi yöntemi vardır. İlaç ve psikoterapi. Depresyonun alevli olduğu dönemlerde ilaç tedavisi gereklidir. Terapi depresyonun gerilediği dönemlerde, hastalığın hasarlarını onarma ve depresyondan korumayı hedefleyici olarak uygulanır. İlaç kullanımı uzun süreli ve uygun dozlarda olmalıdır. Bir ruh hekiminin kontrolünde verilmesi gereklidir.

Depresyon Konusunda Bazı Öneriler:
- Depresyonun bir hastalık olduğunu kabul edin ve bir psikiyatristen yardım isteyin.
- Her insanın hayatının belli bir döneminde depresyon geçirebileceğini düşünün.
- Depresyonun bir zayıflık ve güçsüzlük belirtisi olmadığını düşünün.
- Çok önemli kararları hemen vermemeye çalışın.
- İnsanlardan uzak kalmamaya çalışın.
- Televizyondaki şiddet ve korku filmlerini izlememeye çalışın. Hobilerinize yönelik ya da komedi programlarını izlemeye çalışın.
- İsteksizlik düşüncelerine rağmen, küçük de olsa faaliyetlerde bulunun (elişi, yemek, tamirat vb.).

Postportum depresyon; doğum sonu depresyon yani çökkünlük demektir. Her ne kadar “doğum sonu” denmekte ise de, doğum öncesi ve sırasında da ortaya çıkabilir. Depresyonun tipik belirtileri olan üzüntü, moralsizlik, kendine güven de azalma, kötümserlik, ağlama, yakınma şikayetleri ortaya çıkar. Bunlar başlangıçta dikkati çekmeyebilir. Fakat bu duygu durumunun süresi uzayınca (15-20 gün kadar) çevrenin dikkatini çekmeye başlar.

Bu tablo giderek ağırlaşabilir. Hastanın kötümserliği kötülük görme hezeyanlarına, kendine güven düşüklüğü, kendini suçlama, kendini yararsız görme, giderek de ölüm intihar düşüncelerine neden olur. Daha ağır şeklinde (sistemsiz, mantıksız) hezeyanlar ve görsel, işitsel halüsinasyonlar tabloya eklenebilir.

Ülkemizde bunun sıklığı ile ilgili araştırma yoktur. Ancak psikiyatristlerin seyrek olmayarak karşılaştıkları bir tablodur. Nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Doğumun neden olduğu fizyolojik, özellikle hormonal değişiklikler, yine hamileliğe bağlı olarak ortaya çıkan psiko- sosyal faktörler ya da her ikisi birlikte neden oluşturabilirler.

Genellikle genç annelerde ve ilk çocukta daha sık görülmektedir. Ancak yaş sınırı yoktur. Sosyo-ekonomik düzeyle de ilişkisizdir. Eğitim düzeyiyle ilişkisi belirlenmemiştir.

Psikiyatrik tedavi mutlaka gereklidir. Ve erken başlanması önemlidir. Tablo ağırlaştıktan sonra tedavi güçleşmekte, geri dönüşü güç problemlere yol açabilmektedir. Bunlardan en önemlisi kalıcı tedavisi zor şizofreni benzeri bir psikotik tabloya yol açabilmesidir. Bu durumda hastanın hezeyanları ve halüsinasyonları kalıcı olabilmektedir.

Dengeli, anlayışlı yaklaşımlar yararlı olur ancak, hastalık başladıktan sonra mutlaka uzman birinin yardımı gerekir.

Hastalığın süresi için kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Bazen 1-2 ayda iyileşebilir. Bazen 5-6 ay ya da daha uzun sürebilir. En önemli kötü sonuç kalıcı bir psikotik bozukluğa neden olabilmesidir. Bu nadir de olsa görülebilir.

http://www.ruhsagligi.com/depresyon.php

————————————————————————————-

10 Soruda Depresyon

1. Depresyon nedir?

Depresyon ruh halinizi, hislerinizi, davranışlarınızı, ve ruh sağlığınızı etkileyen bir hastalıktır. Depresyonun bir halsizlik kendi kendinize çözebileceğiniz bir sorun olmayıp, biyolojik temelli ve tıbbi olarak tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğunun bilinmesi gerekir.

2. Depresyon (çökkünlük) sanıldığı kadar sık mı?

Genel klinik tıpta, depresyon en yaygın ruhsal bozukluktur. Hastalığın ortaya çıkışına neden olan etkenlerin belirlenmesi çalışmalarında ve klinik araştırmalar ayaktan izlenen hastaların % 12-36’sı ile, yatarak tedavi gören hastaların % 30-58′inde depresif belirtilerin geliştiğini göstermektedir. Yatan hastaların % 11-26’sında ise klinik anlamda depresyon tablosu gelişmektedir. Bu hastaların 9ö 25′inde depresyon fiziksel hastalık öncesinde ortaya çıkmakta iken, % 75′inde depresyon fiziksel hastalıktan sonra, hastalığa ve etkilerine tepki biçiminde gelişmektedir.

3. Depresif belirtiler ile depresyon farklı mıdır?

Depresif belirtiler, genellikle günlük yaşam olayları sonrası kişilerin olumsuz etkilenmeleri ve buna karşı oluşturdukları, kendilerinden ve çevrelerinden hoşnutsuzluk duygusunun yarattığı belirtilerdir. Genellikle bu belirtilere yol açan neden ortadan kalktığında ya da kişi duruma uyum sağladığında geçicidir. Depresyon ise kişinin yaşam kalitesini düşüren (insan ilişkilerinde olumsuzluk, iş veriminde düşme vb), adeta yok olma biçiminde ortaya çıkan bir hastalıktır ve mutlaka tedavi gerekir.

4. Depresyonun ilk belirtileri nelerdir ?

Öncelikle kişinin kendine saygısının azalması, aşırı yorgunluk, kendini suçlayıcı biçimde eleştirme ve uyku bozuklukları (aşırı uyuma, uykuya dalamama, uykuların bölünmesi gibi) ilk belirtilerdendir. Daha sonraki aşamalarda kişi hiçbir işe yaramadığı, hatta yaşamaya değmeyeceği düşüncesi ile intihar edebilir.

5. Depresyon kronikleşir mi?

Depresyonun kronikleşme eğilimi saptanmıştır. Depresyon tanısı konduğunda, uygun olmayan tedavi depresyonun kronikleşme olasılığını arttırır. Özellikle kısa süreli (1 ay ya da daha az) antidepresan tedavi sonrası hastalık belirtileri yatışsa bile, tedavinin sürdürülmesinde (6 ay) yarar vardır ve kronikleşme olasılığı düşer.

6. Depresyon sıklığında cinsiyetin önemi var mıdır?

Depresyon, kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür.

7. Antidepresanların depresyon dışında kullanımı gerekli midir?

Antidepresanların büyük bir kısmında anksiyolitik özellikler de bulunur. Ancak her durumda, örneğin yakının ölümü, onkolojik bir hastalık, hipertansiyon vb. kullanımı kişiye yarar yerine zarar getirebilir. Uygunsuz antidepresan kullanımı, yakınını kaybetmiş kişilerde uzamış yas sendromuna, onkolojik hastalıklarda fizyolojik ruhsal savunuların oluşmamasına ve hipertansiyonda aritmilere neden olabilir.

8. Depresyona yol açan etkenler nelerdir?

Son yıllardaki çalışmalar, depresyonun biyolojik kaynaklı bir rahatsızlık olduğuna işaret etmektedir. Özellikle majör depresyonda, genetik yatkınlık ve beynin biyolojik dengesindeki bozuklukların, ortaya çıkarıcı faktörler olduğu kanıtlamıştır. Ancak kişilerin yaşamı algılayış biçimleri ve kültürel etkenler de halen, en azından tetikleyici neden olarak önemini korumaktadır. Kısaca ruhsal hastalıkların hemen hepsinde olduğu qibi hastalığın ortaya çıkışına neden olan etkenlerde biyo-psikososyal etkenler önemlidir.

9. Depresyon ilaçlara bağlı ortaya çıkabilir mi ?

İlaçlara bağlı, özellikle antihipertansiflerin (rezerpin, metildopa, propranolol, gustetidin, klonidin) depresyona yol açabildiği saptanmıştır. Bunların yanı sıra östrojen, progesteron, kortizon preparatları ile vinkristin, vinblastin gibi anti tümör ilaçların da depresyona yol açtığı bilinmektedir. O nedenle bu ilaçlar uygulanırken, depresyon konusunda uyanık olunmalıdır.

10. Her antidepresan, her tip depresyonu tedavi eder mi?

Depresyon tedavisinde antidepresan seçimi önemlidir. Özellikle ayaktan izlenen olgularda, uygun antidepresan seçimi önemlidir. Çünkü uygunsuz ilaç, yan etkileri nedeniyle kişinin ilacı kullanmasını ve tedaviyi engeller.

http://saglik.tr.net/ruh_sagligi_depresyon.shtml

————————————————————————————

Çocuk ve Gençlerde Depresyonun Gelişimi

Yrd. Doç. Dr. Sibel Kazak Berument

Bu makalede çocukluk ve gençlik dönemlerindeki depresif bozukluklar gelişimsel psikopatoloji açısından incelenmiştir. Bu yaklaşıma göre insan gelişimini anlamak için, bireylerin yaşam boyu gelişimsel süreçlerini (biyolojik, psikolojik ve sosyal gibi) birden fazla boyutun etkileşimleriyle anlamak gereklidir. Böylece depresif bozuklukların ortaya çıkmasında rol alan önemli faktörleri göstermek için, gelişim psikolojisi, klinik psikoloji, psikiyatri, epidemiyoloji, sosyoloji, nörobiyoloji, genetik ve sinirbilimi alanlarında kaydedilen gelişmeleri gelişimsel psikopatoloji perspektifiyle birleştirmek gereklidir.

Bu yaklaşıma göre depresif bozukluklar çeşitli gelişimsel süreçlerin sonucunda ulaşılan heterojen durumlardır ve tek bir risk faktörünün depresif bozukluğa yol açtığı hemen hemen hiç düşünülmez. Bu makalede depresif hastalıklara olası neden olarak depresotipik gelişimsel organizasyon ileri sürülmektedir. Bu organizasyon depresif semptomların ve bozuklukların altında yatan, farklı süreçleri düşündürmesi açısından önemlidir. Gelişimsel bakış açısı, depresif bozuklukların sadece bilişsel, duyuşsal, kişilerarası ve biyolojik yönlerini anlamak yerine, bizi bu yönlerin gelişimsel olarak nasıl değiştiğini ve bu yönlerin sosyal çevrede bulunan bireyin, biyolojik ve psikolojik sistemleriyle nasıl bütünleştiğini anlamaya zorlamaktadır.

Bu makalede önce depresif bozuklukların doğası tartışılıyor, daha sonra epidemolojik bulgular ile gençlerde ve çocuklarda depresyonun klinik özellikleri üzerinde duruluyor. Daha sonra gelişimsel psikopatoloji alanının kavramlarından sözederek depresyonun çocuk ve gençlerdeki gelişimi ve görünümü hakkında bir model sunuluyor. Bu alandaki boylamsal araştırmalar yetersiz olduğundan, epidemolojik araştırma sonuçlarından, ebeveynlerinin depresyonlu olduğu yüksek risk grubu çocuklarla yapılan çalışmalardan, kliniklere depresyon tedavisi için gelen ya da hastanelerde yatan çocuklarla yapılan çalışmaların bulgularından bahsediliyor. Bu makalede önerilen model kaçınılmaz olarak spekülatif, çünkü deprosotipik organizasyonun ortaya çıkışı ve zaman içinde değişimini inceleyen çalışmalar bulunmamaktadır. Pekçok araştırma unipolar depresyon konusunda yapılmış olduğundan, bu makalede çocukluk ve gençlikte depresif bozuklukların etiyolojisi ve sürecini gelişimsel psikopatoloji perspektifi ile anlamada unipolar depresyon üzerinde duruluyor.

Tanımsal ölçütler ve bozukluğun doğası:

Tipik olarak depresyon, depresif duygu durumu, depresif sendromlar ve depresif bozukluklar olmak üzere üç şekilde kullanılmaktadır (Angold, 1988). Depresif duygu durumu, disforik duyuşu içeren tek bir semptom ya da semptomlar grubuyla sınırlıdır. Depresif duygu durumunu ölçmek için şimdiye dek daha çok kişinin kendisinden bilgi alma yöntemleri kullanılmıştır. Depresif sendromlar görgül olarak birlikte görüldükleri kanıtlanmış semptom gruplarını içerir. Depresif bozukluklar DSM 4 ve ICD 10 da olduğu gibi teşhis kategorileri olarak yansıtılmaktadır.

İki tip duygu durumu bozukluğu bulunmaktadır. Bunlardan biri bu makalede bahsedilmeyen bipolar bozukluk ve depresif bozukluktur. Depresif bozukluğun iki temel alt çeşidi vardır. Tek veya tekrarlayan depresif ataklarla ortaya çıkan Major Depresif Bozukluk ve kronik duygu durumu bozukluğu ile karakterize olan distimi. Bu bozuklukların semptomlarının çocuk ve gençlerde yetişkinlerden daha farklı şekillerde ortaya çıkabileceği vurgulanmasına rağmen (APA, 1994; Birmaher ve ark., 1996; Kovacs, 1996) çoğu zaman yetişkin kriterleri çocuk ve gençlere uygulanmakta, etiyoloji ve ilerlemesini etkileyebilecek gelişimsel faktörler göz ardı edilmektedir.

Çocuk ve gençlerde depresif bozukluklar:

Çocuk ve gençlerdeki duygu durumu bozuklukları, yetişkinlik dönemine göre daha az araştırılmış olmalarına rağmen son yıllarda bu alanda ilerlemeler sağlanmıştır. Depresif hastalıkların ergenlik çağından önce görülebilmesini sorgulayan önceki inanışların aksine, yakın zamanlarda teşhiste hangi ölçütlerin kullanılması gerektiği; epidemolojiye, nedenlerine, ilerlemesine ve sonuçlarına yönelik çalışmalarda daha ileri tekniklerin kullanımı; ayrıca depresif, distimik ve risk gruplarını oluşturan çocukların tedaviye tepkileri gibi konular üzerinde durulmaktadır.

Epidemoloji ve çocuk ve genç depresyonunun klinik özellikleri

Major Depresif Bozukluğun (MDB) çocukluktaki sıklığının % 0.4 ile % 2.5, gençlikte ise % 0.4 ile % 8.3 arasında değiştiği tahmin edilmektedir. Fakat çocukların bilişsel, dil, bellek ve kendini anlamalarındaki gelişimsel kısıtlılıkları düşünüldüğünde, Major Depresif Bozukluğun teşhis edilmesinde yanılgılar olabilir. MDB’nin gençlikteki yaşam boyu görülme sıklığı (%15 ile % 20), yetişkinlerdeki yaşam boyu görülme sıklığına benzerdir. Bu benzerlik yetişkinlikte görülen depresyonun temellerinin gençlikte bulunduğuna işaret etmektedir. Distimik bozukluğun görülme sıklığı çocuklarda % 0.6 ile % 1.7 ve gençlerde % 1.6 ile % 8.0 dir. MDB çocukluk döneminde kızlarda ve erkeklerde aynı oranlarda görülürken, gençlik döneminde bu oran kızlarda erkeklere göre iki kat daha fazladır, bu da yetişkinlik dönemindeki oranlarla paralellik göstermektedir.

MDB ile karşılaştırıldığında çocuklarda Distimik Bozukluğun önce görülmesi daha sonraki duygu durumu bozukluklarının görülme riskini arttırmaktadır. Çocuk ve gençlerde MDB’nin süresi yaklaşık 7 -9 aydır ve sıklıkla tekrarlandığı görülmektedir. Distimik Bozukluk ise yaklaşık 4 yıl sürmektedir. Bu çocuklar genellikle Distimik Bozukluğun başlamasından 2 yıl sonra MDB gösterirler. Distimik Bozukluk tekrarlanan depresif bozukluklara yol açtığı için, Distimik Bozukluk konusunda yapılacak erken tanı, tedavi ve önleme çalışmaları önemli stratejiler olmalıdır.

Depresyonda olan çocuk ve gençlerin % 40 ile % 70’i bir başka bozukluk daha göstermektedir, bunların % 20 ile % 50’sinin iki veya daha fazla bozukluk gösterdikleri tahmin edilmektedir. En sık görülen komorbid bozukluklar, Distimik Bozukluk, Kaygı Bozuklukları, Davranış bozuklukları ve Madde kullanımıdır. Çocuk ve ergenlerde Kaygı Bozuklukları Depresif bozukluklardan önce gelirken, yetişkinlerde, Depresyon, Kaygı Bozukluklarından önce gelmektedir. MDB genellikle, alkol ve madde kullanımından yaklaşık 4.5 yıl önce gelir ve depresyonda olan gençlerde bağımlılıkların önlenmesinde önemli bir işaret oluşturur. Genellikle komorbidite depresyonun tekrarlama riskini, depresyonun süresini, intihar riskini, fonksiyon göstermeyi, tedaviye tepkiyi ve psikiyatrik servislerin kullanımını etkilemektedir.

Cinsiyet farklılıkları

Araştırmalar ergenliğin ilk ve orta dönemlerine doğru depresyonun genel sıklığında iki cinste de artış olduğunu göstermektedir. Fakat kızlardaki oranlar erkeklere göre daha yüksektir. Kızlardaki bu artış konusunda fikir birliği olmasına rağmen, bu farklılığı açıklamaya yönelik daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Çocukluk ve gençlik depresyonuna gelişimsel psikopatoloji kavramlarıyla yaklaşma

Depresif bozuklukların gelişimin farklı dönemlerinde görülmesi, çeşitli risk faktörleriyle ve diğer patolojilerle ilişkili olması, bu bozuklukların ortaya çıkmasına ve devam etmesine neden olan gelişimsel süreçler hakkında sağlambilgi edinmeyi önemli kılmaktadır. Gelişimcilerin depresif bozukluklarla özellikle ilgilenmesinin nedeni bu bozuklukların temelinde, psikolojik (örn. duyuşsal, bilişsel, sosyal-duygusal, sosyal-bilişsel), sosyal (örn. toplum, kültür) ve biyolojik (örn. kalıtsal, nörobiyolojik, nörofizyolojik, nörokimyasal, nöroendokrin) gibi karmaşık yapıların etkileşiminin olmasıdır. Depresif bozukluklara giden farklı süreçler bulunmaktadır ve depresyon için potansiyel risk faktörleri, depresyondan başka davranış problemlerine de yol açabilir.

Duygu durumu bozukluğu gösteren kişilerde bilişsel (bilgi işleme, sosyal biliş vb.), sosyal-duygusal (benlik saygısı, kişilerarası-ilişkiler, suçluluk, duyuş kontrolü vb.), temsil edici (benlik-şeması, içsel temsil etme modelleri vb.), biyolojik (kalıtsal, beyinde yapısal bozukluklar vb.) sistemlerde farklılaşan düzeylerde sapmalar görülmektedir. Bu sistemler birbirinden ayrı değil, birbirleriyle çok yakından ilişkilidirler. Normal fonksiyon gösteren kişilerde bu sistemler arısında tutarlı bir organizasyon vardır. Buna karşıt olarak depresif kişilerde, bu sistemler arasında tutarsız bir organizasyon ya da patolojik yapıların bir organizasyonu, diğer bir deyişle depresotipik organizasyon vardır. Bu organizasyon gelişimsel olarak ilerler ve yaşamın farklı dönemlerinde depresif bozukluk olarak sonuçlanabilir. Bu nedenle, bu sistemler arasındaki ilişkileri anlamak, hem depresif bozuklukların doğasını hem de bu sistemlerin nasıl normal fonksiyon göstermeyi sağladıklarını anlamak açısından çok önemlidir.

Farklı sistemler depresif bozukluklardan etkilendiğine göre, gelişimsel yaklaşım dikkatleri, daha sonra ortaya çıkabilecek ve depresif semptomlarla ilişkili olabilecek, erken dönemlere yöneltir. Örneğin, duyuşsal kontrol mekanizmalarındaki aksaklıkları, veya depresif kişilerin kendileri hakkındaki negatif atıfları anlama, bu özelliklerin erken gelişimini inceleyerek olabilir.

Gelişime organizasyonel yaklaşım

Çocuklar gelişimin her basamağında çözümlemek durumunda oldukları farklı problemlerle karşılaşırlar. Bu problemler karşısında olumlu adaptasyon kişinin yeterliliğine katkıda bulunurken, zayıf çözümler bireyin gelecekte karşılaşacağı gelişimsel problemlere olumlu adaptasyonunu azaltır.

Gelişim çok çeşitli sonuçlara varabildiğine göre, gelişimsel süreçlerde de farklılıkların bulunması beklenen bir durumdur. Çoklu sonuç prensibine (multifinality) göre tek bir etki farklı sonuçlara neden olabilir. Örneğin, depresyonlu ailelerin çocukları (kalıtsallığı da içine alacak şekilde) riskli grup olarak görülmelerine rağmen, hepsi depresif bozukluk geliştirmemekte ve adaptasyon gösterenleri de görülmektedir.

Tekli sonuç (equifinality) prensibine göre, aynı sonuç farklı nedenlerden kaynaklanabilir. Örneğin, erkeklerde yetişkinlikte görülen depresyon okul öncesi dönemdeki zıt ve sosyal olmayan kişilerarası davranışlarla ilişkili bulunurken, kadınlarda ergenlik dönemindeki fazla sosyalleşme ve aşırı içedönüklük, yetişkinlikteki depresyonu yordayabilen özellikler olarak bulunmuştur.

Çevresel etkileşim modeli
(An ecological transactional model)

Bu model çocukluk ve ergenlikte çoklu faktörlerin nasıl depresyona neden olduğunu anlayabilmek için bir çerçeve sunmaktadır. Bu perspektife göre, bireyin çevresi bireye yakın veya uzak olan aynı anda var olan düzeylerden oluşmaktadır. Etkinin bireye yakınlığına bağlı olarak, depresotipik organizasyonun ve depresif bozukluğun ortaya çıkmasındaki rolü farklılaşır. Bireyin özellikleri ve çevrenin her bir düzeyindeki süreçler zaman içerisinde birbirlerini karşılıklı etkiler ve çocuğun gelişim sürecini şekillendirirler. Depresotipik organizasyonun olup olmaması da buna bağlıdır.

Bireyin çevresindeki en uzak iki düzey, inanç ve kültürel değerleri içeren makro-sistem ile, çocukların ve ailelerin yaşadığı çevrenin özelliklerini içeren eko-sistemdir. Bireyin adaptasyonunu etkileyebilecek daha yakın faktörler, yakın çevre (mikro-sistem) özellikle aile, ve bireye özgü özellikleri içermektedir. Değişim modeli çerçevesinde, süregelen risk ve koruyucu faktörlerin çevrenin düzeyleri içinde ve arasındaki geçişleri, depresotipik organizasyonun gelişimine ve depresif bozuklukların ortaya çıkmasına ya da tekrarlamasına katkıda bulunuyor olarak görülmektedir.

Bireye özgü gelişim
(ontogenetic development)

Depresif bozuklukların ve depresotipik organizasyonun farklı parçalarının gelişmesine teorik ilgilerinden dolayı, bu makalede erken gelişim basamaklarına özgü dört gelişimsel nokta üzerinde durulmuştur.

homeostatik ve fizyolojik düzenlemenin gelişmesi
duyuşsal ayırım yapabilme ve dikkat ve uyarılmışlığın düzenlenmesi
güvenli bağlılığın gelişimi
benlik sisteminin gelişimi

a. Homeostatik ve fizyolojik düzenlemenin gelişmesi

Yaşamın ilk aylarında bebekler içsel fizyolojik durumlarda dengeyi sağlamak gereksinimindedirler. Homeostatik sistem bir denge noktasında kalmayı arar ve bu dengeden uzaklaşmak sıkıntı yaratır. Erken fizyolojik düzenleme bebeğe bakan yetişkinden destek arar. Bebekler ihtiyaçlarını ebeveynlerine duyuşsal tepkileriyle iletmeyi geliştirirler. Duyarlı ebeveynler de bu işaretleri doğru olarak tespit edebilmelidir.

Bebeğin beyni gelişirken, bebek fizyolojik sıkıntının yarattığı uyarılmışlığı düzenlemede kendine artan bir şekilde yeterli olmaya başlar. Bu gelişen kapasite ön beyin kontrol fonksiyonları ile nörotransmitter sistemlerinin gelişimi sayesinde olur. Sağ beyin aktivasyonu stress ile, sol beyin aktivasyonu ve sağ beyinin aktivitesini kontrol etmek ise olumlu duygularla ilişkilendirilmiştir. Hemisferler arası bağlantının gelişmesi de bebeğin kendini kontrol edebilmesini geliştirir. Bu nörolojik gelişme deneyime bağlıdır. Bunun için ebeveynlerden gelecek dış uyaranlar gereklidir.

Ebeveyler, homeostatik düzenlemenin sürekliliğinde bebeklerine verdikleri desteğin niteliğine bağlı olarak, bebeğin beyin gelişimi sürecine dolaylı bir şekilde etki ederler. Çok sık yeni deneyimler ve sürekliliği olmayan bir çevre, düzenli olarak sağ beyni aktive ederek negatif duyuş gösterimine neden olabilir. Karşıt bir durumda ise, çevrenin sürekliliği ve tutarlılığı sol beynin baskın olmasını destekleyerek negatif uyarılmışlığın azaltılmasını güçlendirebilir. Böylece anne babanın bebeğe karşı tutumu, bebeğin hemisferler arası bağlarının ve duygu kontrol becerilerinin gelişimini etkileyebilir.

Annelerin depresyonlu anne rolünü oynadığı çalışmalar dahi bebekler üzerinde yukarıda açıklanan olumsuz etkilerin varlığını göstermişlerdir. Bebeklikten sonraki yaşlarda ebeveynleri duygu durumu bozukluğu gösteren çocuklarla yapılan çalışmalarda da bu çocukların duyuş kontrol güçlükleri yaşadıkları gözlemlenmiştir. Bu alandaki çalışmalar, bebeklikten itibaren başlayan düzenleme ve kontrol süreçlerindeki güçlüklerin, depresotipik organizasyonun değişimine katkıda bulunabileceklerini göstermektedir.

b. Duyuşsal ayırım yapabilme ve dikkat ve uyarılmışlığın düzenlenmesi

İçsel homeostatik düzenlemenin temellerinin atılmasıyla, bebek fiziksel çevresine daha çok dikkat eder ve tepki verir hale gelir. Farklı fonksiyon alanlarında da hızla beceriler kazanmaya başlar. Bebeğin ebeveynle olan ilişkisinde duyuşsal gösterim önemli bir araç haline gelmeye başlar. Bebek duyuşsal gösterim ve davranışlarını ebeveynine göre adapte eder, düzenler.

Bebeğin anne babasının desteğine ihtiyacı olduğundan, ebeveynin bebekle nasıl ilişki kurduğu ve ona nasıl baktığı, bebeklerin duyuşsal ayırım yapabilme, duyuşsal ifade etme ve düzenleme becerilerinde, bireyler arası farklılıkların ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktadır.

Böylece, depresyonlu annelerin çocuklarının olumsuz duyuşsal etkileşimler yaşamaları, çocukların erken duyuş gelişimindeki farklılıklara yol açmaktadır. Bu erken duyuş farklılıkları, depresotipik organizasyonun gelişme ve değişmesinde itici güç rolünü oynar.

c. Güvenli bağlanma ilişkisinin gelişimi

Bebeğin annesine veya temel ihtiyaçlarını karşılayan kişiye karşı birinci yılın ikinci yarısında geliştirdiği bağlanma ilişkisi, çok önemlidir. Bu ilişki annenin duygusal ve fiziksel olarak sağladığı ortamın kalitesine bağlı olarak, bebeğin değişen ve gelişen duyuşu, bilişi, ve davranışını organize eder. Anne dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı güvenli bir nokta sağlamasıyla, bebeğin uyarılmışlığını dengelemeye ve böylece iç güvenliğini sağlamaya yardım eder.

Anneye karşı geliştirilen bağlanma çeşitlerindeki farklılık, sosyo-duygusal, bilişsel, temsil edici ve biyolojik sistemlerdeki farklı organizasyonları anlamak açısından önemlidir. Bu farklılıklar depresotipik organizasyonla da ilgili olabilir. Bebeklikten itibaren kişinin anneyle olan bağlanma ilişkisi deneyimi, artan bir şekilde içsel olarak temsil edilmeye başlar.

Ebeveynleri depresyonlu olan çocukların bakımlarında birtakım aksaklıklar meydana gelebilir ve bu daha sonraki güvensiz bağlanmaya yol açabilir. Güvensiz bağlanma çocuğun ebevenyninin depresyonu ile başa çıkmasını güç hale getirebilir ve çocukta depresyonun görülmesine yol açabilir.

Bütün olarak bakıldığında, çalışmalar depresyonlu kişilerin çocuklarının güvensiz bağlanma geliştirme olasılığının anlamlı şekilde yüksek olduğunu göstermiştir. Ayrıca çalışmalar, güvensiz bağlanması ileriki çocukluk yıllarında devam eden çocukların daha fazla davranış problemleri sergilediklerini ortaya koymuştur. Ergenlik çağında ise klinik depresyon tanısı alanların, ebeveynlerine karşı daha az güvenli bağlanma bildirdikleri bulunmuştur.

Özetle, hem depresyon tanısı konulmuş gençlerde, hem de depresyonlu ebevenylerin çocuklarında güvensiz bağlanmanın daha sık olduğu yönünde bulgularda bir artış görülmektedir. Bağlanma ilişkisinin niteliği, biliş, duyuş ve davranışı organize eden “ben” ve “başkaları” hakkındaki içsel temsilleri etkilemektedir. Bu modellerde gelişim süreci içerisindeki algı ve deneyimleri etkilemektedir. Güvensiz bağlanma geliştirmiş bireylerde bu modeller psikolojik ve biyolojik depresotipik organizasyonun gelişimine katkıda bulunmaktadırlar.

d. Benlik-sistemi: Kendinin farkında olabilme ve kendini başkasından ayırt edebilme

Bağlanma ilişkisinin gelişimini takiben, ikinci yılın ikinci yarısında çocuklar kendilerini diğer kişilerden ayrı ve bağımsız varlıklar olarak görmeye başlarlar. Duygusal ve bilişsel yapıların içsel temsillere eklendiği modellerde benlik, benin bağlanma objesiyle (anne) olan ilişkisine göre temsil edilmeye başlar. Çocuk büyüdükçe kendini kontrol edebilme becerisinin artmasına rağmen, ebeveyn ilişkisi önemini korumakta ve ebeveynin varlığı, ulaşılabilirliği ve tepkileri benliğin nasıl temsil edildiğini etkilemektedir. Ebeveynin olumlu tepkiler vermesi, ulaşılabilir olması benliğin kabul edilebilir ve değerli olduğuna, ebeveynin ulaşılamaz ve dışlayıcı olması benliğin sevilmez ve değersiz olarak temsil edilmesine yol açar.

Araştırmalar, depresyonlu bireylerin çocuklarının benlik gelişimlerinde aksaklıkların olduğunu, bu çocuklarda benliklerine negatif atıfta bulunma riskinin bulunduğunu ve daha sonra depresyon geliştirme açısından olumsuz etkilendiklerini göstermektedir. Benlik sistemindeki aksaklıklar, depresyonlu kişilerde intihar olasılığını da etkilemektedir.

Depresyonda gelişimsel biyolojik sistemler

Birçok çalışma depresyonlu kişilerin akrabalarında duygu durumu bozukluklarının görülme sıklığının genel popülasyon oranlarından yüksek olduğunu ve bu oranın yakın akrabalarda daha da yükseldiğini göstermiştir. İkiz çalışmaları duygu durumu bozukluklarının ikizlerden ikisinde birden görülme oranlarının tek yumurta ikizlerinde çift yumurta ikizlerine göre daha yüksek olduğunu göstermektedir. Evlat edinilmiş çocukların aileleriyle yapılan çalışmalar ise biyolojik akrabalarda, evlat edinenlerin akrabalarına göre daha yüksek oranda depresyona rastlandığı bulunmuştur. Genlerin etkilerinin yaşamın farklı dönemlerinde farklı olması beklendiğinden, bu bilgiler gelişimsel depresyon modeli oluşturulurken göz önünde bulundurulup, değişen depresotipik gelişimsel organizasyona ilave edilmelidir.

Depresyonlu çocuk ve gençlerle yapılan farklı biyolojik yapıları ve süreçleri inceleyen çok sayıda araştırma bulunmaktadır. Depresyon riskini artırabilecek karmaşık gelişimsel organizasyonu anlayabilmek için bütün bu biyolojik bulguların, psikolojik sistemlerle birleştirilmesi gerekmektedir.

Yakın çevre (mikro-sistem)

Kalıtsallık akrabalarda depresyonun görülmesini etkilemektedir, fakat tek başına depresyonun gelişimini açıklayamaz. Bazı çalışmalar da şiddetli depresyon durumlarında önemli çevresel etkilerin varlığını ortaya koymuştur. Bu durumda, çevresel faktörlerin depresyon üzerindeki etkileri küçümsenemez.

Depresyonlu çocukların çevreleri değiştiğinde (hastaneye yatırılmaları gibi), duygu durumlarında düzelmelerin görülmesi, ailenin depresyon üzerindeki etkilerini göstermektedir. Çalışmalar ebeveynin psikiyatrik bir bozukluğunun olması, ailenin yapısı, olumsuz yaşam deneyimleri gibi aile ile ilgili faktörlerin depresyonun gelişimi ve sürekliliği üzerindeki etkisini ortaya koymuştur. Depresyonlu çocukların ailelerinde depresyon, kaygı durumu, madde kullanımı, antisosyal davranışlar, boşanma, tek ebeveynin olması, düşük sosyo-ekonomik düzey, çocuk istismarının varlığı pek çok çalışma tarafından gösterilmiştir. Çevresel etkileşim modeline göre bu faktörler, çevrenin farklı düzeylerinde etkileri olan diğer psikolojik, sosyal ve biyolojik mekanizmalarla birlikte düşünülmelidir.

Eko-sistem (çocukların ve ailelerin yaşadığı çevrenin özellikleri)

Daha önce açıklanan aile etkilerine ek olarak, okul ve çocuğun yaşadığı mahalle, özellikle temel eğitimden orta öğrenime geçiş döneminde çocuğun akademik ve psikolojik uyumuna katkıda bulunmaktadır. Bu yüzden okul çevrelerinin depresyonun gelişimi konusundaki önemi vurgulanmaktadır. Depresyonun orta öğrenim yıllarında artış göstermesi, akademik olarak başarılı olduğunu düşünen çocukların duygusal ve davranış güçlükleri çekme olasılığının düşük olması, buna karşıt akademik olarak kendini başarısız gören çocukların depresyon semptomları göstermesi de çevrenin önemini destekleyen araştırma bulguları arasındadır.

Ergenliğin başlangıç döneminde görülen okul başarısızlığı, ufak çaptaki uygunsuz davranışlar, okulu sevmeme gibi özelliklerin, ergenliğin daha ileri yıllarında görülen depresyon ve psikolojik sağlık ile ilgili olduğu bilinmektedir.

Okul çevresinin orta öğrenime geçiş döneminde çocuğun gelişimini destekleyici rol oynayamaması, motivasyon ve ruh sağlığı problemlerine katkıda bulunabilir. Okula uyum, akademik ilgi ve başarının ise ruh sağlığı açısından koruyucu bir rol oynama olasılığı yüksektir.

Makro-sistem

İlk bakışta, kültürel değer ve inançların gelişen deprosotipik organizasyon ve duygu durumu bozukluklarıyla ilişkili olamayacağı düşünülebilir. Fakat makro sistemin bazı yönlerinin depresyonun ortaya çıkmasında etkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Bundan başka, toplumsal tutumlar, kaynak ve destekler, ailelerin arayacağı tedavilerin varlığını etkilediğinden, makrosistem depresyonun görülüp görülmemesini, görüldüğünde ise nasıl sergileneceğini önemli şekilde etkileyebilir. Bu konuda yapılan araştırmalar oldukça azdır. İntihar riskleri konusundaki araştırmalar bu konuya bir ölçüde açıklık getirmektedir. Çalışmalar, azınlık grubun üyesi olma, ya da toplumsal değişimin (gelenekselden batıya yönelim gibi) hızlı olduğu yerlerde yaşamanın, intihar riskini arttırdığını göstermiştir.

Özet ve öneriler

Gelişimsel psikopatoloji perspektifi depresyona dönüşen depresotipik organizasyonun engellenmesi ve depresyon ortaya çıktığında da tedavisi için önemli ipuçları sağlar. Depresyonlu ebeveynlerin çocuklarının ve depresyonlu çocuk ve gençlerin psikolojik ve biyolojik gelişimsel yapılarının organizasyonunu anlama, semptomların anlamını kavrama, farklı kişilerin farklı terapilerden nasıl faydalanacağını anlama açısından çok önemlidir.

Depresotipik organizasyon bebeklik döneminde başlayabileceği için, erken döneme yönelik önleme çalışmaları, gelişim basamaklarında ilerlemenin başarılı olması için önemli olacaktır. Aileye özgü pek çok faktörün depresyonun ortaya çıkmasındaki rolü bilinmektedir. Bu nedenle aile destek programları çocuğun daha yetkin olmasını sağlayarak depresyonun ortaya çıkmasını engelleyecek ve toplumsal oranlarda düşüş sağlanacaktır.

Depresyonlu ailelere sağlanacak önleyici destek programlarının uygulanabilmesi için, sosyal ve sağlık politikalarında değişiklikler yapılması gerekecektir. Depresotipik organizasyonun oluşmasında rol alan faktörlere yönelik önleme ve destek programları depresyonun ortaya çıkmasını engelleyebilmesi açısından önemlidir.

Kaynak: American Psychologist, 53 (3), 221-241.

http://www.psikolog.org.tr/docs/genel/cocdep.html

Depresyonla Başa Çıkmanın Yolları, Kaynak: Prof.M.Y.Agargün

1. ADIM: Faaliyet ve Depresyon

Depresyonun en önemli belirtilerinden biri halsizlik ve hareketlerdeki yavaşlamadır. Her şey gözünüzde büyümektedir. En basit işler bile büyük gayret ister hale gelmiştir. Çabuk yorulursunuz. Üstelik yaptığınız hiçbir işten zevk alamazsınız. Giderek hiçbir iş yapamadığınızı düşünmeye başlarsınız. Bu düşünceler kendinizi daha kötü hissetmenize ve değersiz, beceriksiz bir insan olduğunuzu düşünmenize yol açar. Bu düşünceler arttıkça işlerinizi yapmak zorlaşır ve bu durum böyle devam eder gider. İlk olarak bu isteksizlik, hareketsizlikten kurtulabilmek için günlük faaliyetleri artırmak gereklidir. Depresyonun en belirgin özelliği olan olumsuz düşüncelerimiz faaliyetlerimizi engeller. O halde bu olumsuz düşünceleri değiştirmek gereklidir.

Bu olumsuz düşüncelere aşağıdakileri örnek olarak verebiliriz

Nasıl olsa zevk almayacağım o halde niye yapayım

Nasıl olsa beceremem.

Ne gerek var.

Bunları yapıp da ne olacak sanki.

Bu olumsuz düşünceler daha aktif olmamızı engeller. Bu düşüncelere rağmen, önemsiz olarak görseniz bile günlük faaliyetlerinizi artırmanız gereklidir. Depresyondaki yorgunluk hissi normal yorgunluktan farklıdır. Depresyondayken dinlenerek ya da bir iş yapmayarak yorgunluk hissinden kurtulamazsınız. Hiçbir iş yapmamak yorgunluk hissinizi artırır.

2. ADIM: Düşünce ve Depresyon

Depresyonda olumsuz düşünceler kendinizi kötü hissetmenize yol açarak kendinize, çevrenize, geleceğe karamsar bakmanıza neden olur. Bu olumsuz düşünceler gerçekten ve herkes için kötü olan bir olaydan ziyade sadece sizin kendiniz için kötü olduğunu düşündünüz olaylardır. Depresyondaki kişi düşüncelerinin doğru olup olmadığını araştırmadan çevresini düşüncelerine uydurur. Bu düşünceler depresyondan çıkmanızı zorlaştırır.

Bu düşüncelere bazı örnekler Kimse beni sevmiyor

Herkesi memnun etmeliyim.

Başarısız olan sadece benim

Başka biri olmadan yaşayamam.

Başaramazsam hayatın anlamı kalmaz.

Zaten herşey beni bulur.

Bu düşüncelerin özelliği Otomatiktirler. Farkına varmadan aklınıza gelirler.

Çarpıtılmışlardır. Gerçeği yansıtmazlar.

Engelleyicidirler. Bazı şeylerin olumlu yönde değişmesini engellerler.

Gerçeğe uygun ve doğruymuş gibi algılanırlar.

Israrcıdırlar. Aklınızdan çıkarıp atmak zordur.

Olumsuz düşüncelerle baş etmenin ilk adımı nasıl düşündüğünüzü ve ve bu düşüncelerin duygularınızı nasıl etkilediğini fark edebilmektir. Bu düşüncelerden kurtulabilmeniz için bu düşünceleri fark etmeniz ve yerine olumlu düşünceler geliştirmeniz gerekir.

Bu düşüncelerin farkına varmanız için

1. Düşüncelerinizi sayın.

Olumsuz düşüncelerinizi fark etmenin yolu onları tek tek saymaktır. Yanınızda bir kağıt olsun ve her olumsuz düşünce için kağıda bir çentik atın.Zamanla daha fazla düşünceyi fark edeceksiniz. Çok olumsuz düşünceye sahip olduğunuz için kendinizi suçlamayın. Bu sayının artması sizin bu düşünceleri yakalamakta ustalaştığınızı gösterir. Bunlar zayıflığın değil depresyonun belirtileridir. Telaşlanmayın. Tedavinin devamı ile bu sayı tekrar azalacaktır

2. Düşüncelerinizi kaydedin

Doktorunuzun size verdiği formdaki olumsuz düşünceleri kaydedin ve bunlara puan verin

3. ADIM: Olumsuz düşünce ve duygularla mücadele edin

Bu adımda amaç olumsuz düşüncelerin yerine mantıklı ve olumlu olanları düşünmeye çalışın Bunun için;

a) Olumsuz düşünce ve duygularınızı sorgulayın.

Kendiniz hakkındaki olumsuz düşüncelere kanıt arayın. Farklı bakış açıları olabilir mi bunu araştırın. Hakkında olumsuz düşündüğünüz bir olaya tarafsız ya da olumlu bakabilmek için:

Bir yakınınıza ya da arkadaşınıza aynı olay hakkında görüşünü sorun

Soru sormak zor geliyorsa ya da utanıyorsanız. Kendinizi başkasının yerine koyun

Diğer bir yol arkadanızın ya da yakınınızın size aynı konu için akıl danışmaya geldiğini düşünün. Ona ne cevap verirsiniz.

Acaba kendinizi daha iyi hissetseydiniz bu olayı nasıl değerlendirirdiniz. Bir de böyle düşünün.

b ) Olumsuz düşüncelerinizi fark ettiğinizde kendinize şu soruları sorun Acaba düşünce ile gerçeği karıştırıyor muyum?

Farklı yönlerden bakmayı ihmal mi ediyorum?

B aşkası olsa ne düşünürdü.?

Depresyonda olduğum için mi böyle düşünüyorum?

Bu şekilde düşünmenin bana ne yararı var?

Bu şekilde düşünmenin bana ne zararı var?

c) Olumsuz düşüncelerinizin yerin geçen olumlu düşünceleri not edin.

Dikkat

Kendinizi kötü hissederken mantıklı olmaya çalışmak başlangıçta zor olabilir. Bazen kendinizi o kadar kötü hissedersiniz ki hiçbir şey düşünmek istemeyebilirsiniz. Bu zamanlarda sadece olumsuz düşünceleri not edin. Ümitsizliğe kapılmayın. Olumsuz düşünceleri yazarken bu düşünceleri fark ettikçe kendinizi eleştirmeyin. Bazen hayal kırıklıklarınız olabilir. Şikayetleriniz tekrarlayabilir. Bu durum da endişelenmeyin. Düzelme yolunda ki aşamalarda bu tür gerilemeler olabilir.

Öğrendiklerinizi ne kadar uygulamaya koyabildiğinizi düşünün. Depresyonda olsanız da olmasanız da öğrendiklerinizi günlük hayatınızda kullanmanız kendinizi daha iyi hissetmenizi ve daha olumlu düşünmenizi sağlayacaktır.

Doktorunuzun önerilerine uyun. Büyük ihtimalle doktorunuz size bazı ilaçlar verecektir. İlaçların tedavinin çok önemli bir parçasıdır. Bir hastalıkta ilaç kullanılması o hastalığın ağır olduğu anlamına gelmez. İlaçların etkin olması için belli bir zamanın geçmesi gerektiğini unutmayın.

http://www.saglikvakfi.org.tr/saglik/ruhsk1y1.asp?id=232

—————————————————————-

Doktorlar farelerde depresyon geni buldu

Doktorlar, farelerde depresyon genini buldu ve bu geni ortadan kaldırarak kemirgenleri depresyona dirençli hale getirdi.

Fransa’daki Nice Üniversitesi Moleküler Farmakoloji Enstitüsü’nden araştırma ekibinin, depresyonu yok etmek için genini yok ettiği farelerin, normal şekilde beslenip normal şekilde üredikleri kaydedildi. Ekip başkanı Michel Lazdunski, “Yaptığımız deneyler, farelerin değişik türdeki depresyonlara dirençli hale geldiğini, depresyon ilacı verilmiş gibi davrandıklarını gösterdi.” dedi. Ekibin çalışması, Amerikan “Nature Neurosciences” dergisinde yayımlandı. Farelerden alınan TREK-1 adlı gen, beynin depresyondaki bütün bölgelerinde “iyonik kanalı” etkiliyor. Depresyon mekanizmasındaki TREK-1 geninin keşfi, depresyonun tedavisine yönelik araştırmalarda uzmanlara yeni bir kapı açabilecek. Bugün kullanılan depresyon ilaçlarının, hastaların ancak üçte ikisinde işe yaradığını belirten Lazdunski, genin keşfedilmesi sayesinde geliştirilecek yeni ilacın, “iyonik kanalı” etkileyerek, bütün hastaları daha kısa sürede ve daha etkin şekilde rahatlatabileceğini vurguladı. Nice, aa

Kaynak : ZAMAN

http://www.ogretmenler.com/haberDetayMiddle.asp?ID=30210

———————————————————————

Sonbahar depresyonuna dikkat

Hastaların yüzde 65’inin, sonbahar ve ilkbahar aylarında başvurduğu bildirildi.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde geçen yıl “depresyon” tanısıyla tedavi gören hastaların yüzde 65’inin, sonbahar ve ilkbahar aylarında başvurduğu bildirildi.

Cinsel istek azalması, sıkıntılı, çaresiz, neşesiz ve sinirli ruh halleri, uykusuzluk çekme, yorgun ve bitkin uyanma, davranışlarda yavaşlama, geçmişe dönük pişmanlık duygusu belirtileri bulunanların bir uzman psikiyatriste başvurmaları öneriliyor.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Arif Verimli, sonbahar ve ilkbahar mevsimlerinde depresyon görülme sıklığının arttığını vurgulayarak, ciddi psikiyatrik rahatsızlık olan depresyon belirtileri bulunanların zaman kaybetmeden uzman psikiyatriste başvurarak tedaviye başlamaları gerektiğini bildirdi. Doç. Dr. Verimli, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde 2002 yılında “depresyon” tanısıyla tedavi gören hastaların yüzde 65’inin, sonbahar ve ilkbahar aylarında başvurduğunu söyledi.

BELİRTİLER
Cinsel istek azalması, sıkıntılı, çaresiz, neşesiz, sinirli ruh hali, boşluktaymış hissi, uykusuzluk çekme, yorgun ve bitkin uyanma, davranışlarda yavaşlama, geçmişe dönük pişmanlık ve suçluluk duygusunun depresyon belirtileri olduğunu anlatan Doç. Dr. Verimli, özellikle sonbahar aylarında bu belirtilere daha sık rastlandığını dile getirdi. Doç. Dr. Verimli, “Sıcak, kıpır kıpır, dertsiz, tasasız yaz günlerinin geride kaldığı, sararan yaprakların ağaçlardan döküldüğü, gökyüzünün puslu olduğu sonbahar mevsiminde depresyon görülme sıklığı artar” dedi.

BİR UZMAN PSİKİYATRİSTE BAŞVURULMALI
Depresyonun ciddi bir psikiyatrik rahatsızlık olduğuna işaret eden Doç. Dr. Arif Verimli, “Halkımızdan beklentimiz, kendilerinde depresyon belirtileri gördüklerinde bir uzman psikiyatriste başvurarak tedaviye başlamalarıdır. Depresyon, psikiyatrik rahatsızlıklar arasında tedaviye olumlu cevap veren bir rahatsızlıktır” diye konuştu. Depresyonun tedavisinde iki ana yöntem bulunduğunu belirten Doç. Dr. Verimli, bunların ilaç tedavisi ve psikoterapi olduğunu bildirdi. Depresyonun tüm belirtilerinin saptanılmasının ardından en az 6 ay süreyle ilaç kullanmak gerektiğini ifade eden Doç. Dr. Verimli, belli zaman aralıklarıyla psikiyatristle görüşülmesini de önerdi.
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Verimli, depresyonun uzman tedavisi yapılmadan atlatılması halinde tekrar edeceğini sözlerine ekledi.

Kaynak : İstanbul

http://www.ogretmenler.com/haberDetayMiddle.asp?ID=30319

Depresyona giden yol: ONAYLANMA İHTİYACI, UTANÇ VE SUÇLULUK, Doç. Dr. kemal Sayar

Onaylanma ihtiyacı:

Depresyonda olduğunuz zaman, değişmez bir şekilde değersiz olduğunuza inanırsınız. Bu konuda yalnız değilsiniz. Ünlü kuramcı Dr. Aaron T. Beck tarafından yapılan bir araştırma açığa çıkarmıştır ki, depresif hastaların %80′inden fazlası kendilerinden hoşlanmamaktadırlar. Bundan da fazlası, Dr. Beck’in bulgularına göre, depresif hastalar değerli buldukları alanlarda kendilerini yetersiz olarak görmektedirler; zeka, başarı, popülerlik, dikkat çekebilme, sağlık, güç..gibi.

Eğer şu anda depresyondaysanız ya da hayatınızın bir döneminde depresyona girdiyseniz, hakkınızda kötü ya da olumsuz düşünmenize yol açan düşünce kalıplarını fark etmekte zorlanabilirsiniz. Gerçekte, kendinizi değersiz ya da yeteneksiz görmeye eğilimlisinizdir. Bunun dışında ya da karşısındaki öneriler size aptalca ya da dürüst değilmiş gibi görünür.

Maalesef, depresyondayken kendiniz hakkındaki olumsuz düşüncelerinizde yalnız olmayabilirsiniz. Pek çok vakada siz sizin kusurlu olduğunuz ve iyi olmadınız yönündeki yanlış inançlarınızda o kadar tutarlı ve ısrarcı bir tavır gösterirsiniz ki, bu durum arkadaşlarınızın, ailenizin ve hatta terapistinizin bu görüşleri kabul etmesine neden olursunuz. Klasik psikanalitik teorinin kurucusu olan Freud’un “yas ve Melankoli” kitabında bu görüşe ait örnekler vardır; bir hasta değersiz olduğunu, başarısız olduğunu vb. söylüyorsa, mutlaka ki doğru söylüyordur.

Sonuç olarak, terapistin hastanın bu görüşlerine katılmaması imkansız gibi görülmektedir. Freud inanır ki, terapist hastanın yeteneksiz, bencil, zavallı, dürüst olmayan vb. biri olduğunu kabul etmelidir. Bu nitelikler, Freud’a göre insanın temel niteliklerini oluşturur ve hastalık süreci bu gerçeği daha görünür yapar. Aslında hasta bu gibi düşünceleri genişletmek için, umutsuzluğun ve kendinden nefret etmenin pek çok duygusal reaksiyonun yaşar. Önce ölmüş olmayı tercih edebileceğinizi söylerken daha sonra uyuşmuş ya da felç olmuş gibi hissetmeye başlarsınız ve normal yaşam akışına katılmaktan çekinirsiniz.

Bu sert düşünce tarzınızın olumsuz duygusal ve davranışsal sonuçları nedeniyle, yapmanız gereken birinci şey; değersiz olduğunuzu kendinize söyleyip durmayı durdurmaktır. Bununla birlikte, siz bu cümlelerin gerçek dışı ve yanlış olduğunu kabul edene kadar bunu yapmanız pek mümkün olmayabilir.

Aslına bakılırsa, depresyonda olduğumuz zamanki kişisel endişe ve çatışmaların pek çoğunun temelinde saygı duyulma, değer verilme, takdir edilme, tanınma,, istenme ve onaylanma arzuları yatar. Mükemmeliyetçilik, hayal kırıklığı, öfke, utanç gibi diğer alanları açıklamaya çalıştığımızda da eğer ön planda değilse, mutlaka arka planda “başkaları tarafından onaylanma ihtiyacı vardır.

Bazı insanlar depresyona daha yatkın olabilirler çünkü, onlar onaylanmaya aşırı derecede ihtiyaç duyarlar ve bu kimi zaman “onaylanma bağımlılığı” olarak adlandırılır. Kişi onaylanmanın her zaman iyi ve gerekli olduğuna inanırken, onaylanmama bir felakettir. Bazı insanlar sürekli başkalarını etkileme ihtiyacı duyar ve özel görünmek isterken, diğer taraftan eleştiriyle yıkılan bireyler vardır. Eğer onaylanmazlarsa, terk edildiklerini ve sevilmediklerini düşünürler.

Aslından onayın kaybı, kimi zaman bizleri oldukça kötü etkileyebilir çünkü başkalarının hakkımızda söylediklerini bütünüyle doğru kabul ederiz. Eğer onlar bizim işe yaramaz, aptal ya da sevilmez olduğumuzu söylerlerse, biz bunlar sanki doğruymuş gibi hissederiz – yargıları aşırı uç ve bizim olumlu yanlarımızı reddedici nitelikte olsa bile – ya da aşırı genelleme yaparak, bir kişi hakkımızda kötü düşünüyorsa diğerlerinin de öyle düşüneceğini varsayarız.

Bazı insanlar için onaya duyulan aşırı ihtiyaç, şiddetli utanç ve yetersizlik duygularını örtmek, kapatmak ihtiyacından kaynaklanır. Eğer başkaları beni onaylıyorsa, ben o kadar da kötü olamam gibi bir inanç vardır.

Aslında onaylanma ihtiyacı insan doğasının büyük bir kısmında olan bir duygudur. Bizim yaptığımız davranışların pek çoğu onay kazanma çabasıyla ilişkilidir. Bir sınavı geçme, bir yarışmada derece kazanmaya çalışma gibi davranışların hemen hemen hepsi, başkalarının onayını kazanmak ve kendimizi değerli hissetmek için yapılır. Konumumuzun yükselmesi için, bizleri yeterli ve yeterli görmelerini isteriz. Bir gruba ait olmak, bir ilişkiyi sürdürmek, insanlar tarafından reddedilmekten kaçınmak ihtiyaçlarımız arasındadır.

Bu da demektir ki, tüm insanlarda temelde bir onaylanmama korkusu vardır; özellikle bu değerlendirme bizim değer verdiğimiz ve bir şekilde kendimizi bağımlı hissettiğimiz birinden geliyorsa… eğer kişiye değer vermiyorsak onaylamaması daha az sorun olur, ta ki, o kişinin üzerimizdeki gücü artana, mesela patronumuz olana kadar.

Maalesef, bizim onaylanma ihtiyacımız, biz onu aşırı derecelere ulaştırdığımızda bir tuzağa dönüşebilir. Bu hale geliş ise, değerlendirmelerin sadece reddedilme korkusu gibi durumlarla sınırlı kalmaması, bizim kendimize yönelik her türlü değerlendirmemizi belirleyen bir konuma gelmesiyle başlar. Başkalarının onayını ya da onaylamamasını bizim bütünlüğümüze yönelik yargılamalar olarak algılayabiliriz. Onaylanmamış olma duygusuyla baş etmek, temelde sevgi duygusuyla büyümüş biri için daha kolay aşılabilir bir durum iken, sevgi konusunda yetersizlik yaşamış biri için daha zordur ve onaylanmama ile baş edebilme ve aşırı derecede olan onaylanma ihtiyacını azaltmak için öğrenebileceğiniz pek çok yol vardır.

Genel olarak, başkalarının sizin hakkınızdaki yargılarına fazlasıyla inanç göstermemenizin doğru olacağını fark etmek faydalı olacaktır. Bu belirli eleştirilerin hiçbir zaman geçerli olmayacağı anlamına gelmez fakat “aptal”, “güçsüz” gibi yapılan genel etiketlemelerin hakkınızda olduğunuzdan daha fazlasını söylediği de bir gerçektir.

Bu aşamada hatalı olarak işleyen üç zihinsel süreç vardır;

Ya hep ya hiç düşüncesi

Aşırı genelleme

Kendini eleştirme – kendine saldırma

Onay kazanma sizin kendinizi daha iyi hissetmenize yardımcı olan bir duygu olmakla beraber bunu kazanma yollarınız kimi zaman çok çeşitli problemlere neden olabilir. Örneğin, siz, başkaları sizi nasıl görmek istiyorsa öyle olmaya çalışıyor olabilirisiniz, kendi ihtiyaçlarınızı dile getiremeyebilirsiniz, öfkenizi saklarsınız, daha uyumlu hale gelirsiniz ve bu yüzden etrafınızdakilerin sizi takdir etmesini beklersiniz. Oysa bu hal giderek umutsuz bir hal alır ve siz sürekli onay kazanmak için çabalayan bir durumda kalırsınız.

Bunun yerine da yapmanız gereken kendi hayatınızın olumlu taraflarını hesaplamak olacaktır. Neler yapamadığınızdan çok neler yapabildiğinize odaklanın. Kendinize sürekli onay aramanın zararlı taraflarını ve kendini eleştirmeden onaylanmamış olmayı nasıl kabul edebileceğinizi öğrenmenin avantajlarını hatırlatın. Onay iyi hissettirir ancak kendinize güveninizi buna dayandıramazsınız. Kendinize bir arkadaşınıza davrandığınız gibi davranın ve başkasının hizmetçisi gibi olmak zorunda olmadığınızı hatırlayın.

Elbette ki, onaylanma, bir işe girmenize olanak sağladığında ya da bir ilişkiyi sürdürmenizde önemlidir. Ancak onay alamadığınızda kendinize sert eleştiri ve yargılamalar yapmaya başlamanız ciddi problemler ortaya çıkaracaktır.

Ayrıca başkalarının onayını kazanmak için aşırı çaba gösterip göstermediğiniz üzerine de düşünmeniz gerekir. Eğer böyleyse, bu durum kendi kimliğinize dair algınızın bozulması ya da kaybolmasıyla sonuçlanabilir, başkalarının onayına aşırı derecede bağımlı olmanın bir büyük zararı da, gerçekten istediğiniz şeyleri aslında yapamıyor olmanızdır.

Utanç ve suçluluk:

Utanç kompleks bir fenomendir, pek çok açı ve birleşeni içerir. En önemli birleşenleri ise şöyle tanımlanabilir;

İçsel olumsuz benlik düşünceleri: bunlar yetersizlik, değersizlik düşüncelerini ve duygularını içerir kişi kendini beceriksiz, kötü ve başarısız bir olarak niteleyebilir.

Sosyal ya da asışsal odaklı düşünceler: bunlar başkalarının bizi yetersiz ya da değersiz olarak gördüklerini varsayan inançları içerir.

Duygusal birleşen: anksiyete, öfke, kendinden iğrenme gibi çeşitli öğeler utancım duygusal birleşeni olarak kabul edilir.

Davranışsal birleşen: saklanma, maruz kalmaktan kaçınma uzaklaşma gibi eylemler.

Bedensel ya da fizyolojik birleşen: utanç duygusu streslidir ve bizim sinir sistemimizi aktive eder. Utanç bizim duygu durum belirleyicilerimiz üzerinde etki eder ve olumlu pozitif duygu durumun sürdürülmesine yardımcı olmaz.

Burada bir noktaya dikkat edilmesi gerekir, insanlar kendileri hakkında olumsuz düşüncelere sahip olabilirler, değersiz, yetersiz ve kötü oldukları gibi… bu utanç hissetmenin bir kısmıdır. Bununla birlikte, bizler başkalarının eleştirilerine ve küçük düşürmelerine zaman zaman maruz kalabilir ve bu başkaları tarafından utandırılmadır. Psikolog Kaufman göre, utancın bizde acıya sebep olabilecek en az üç boyutu olduğunu belirtir. Bunlar bedenden, yeterlilik ve becerilerden utanç duyma ve ilişkilerde utanç duyma olarak belirlenebilir. Bu listeye özellikle depresyonda belirgin bir özellik olan hissettiklerinden utanma eklenebilir.

Bedenden utanma: bazı kişiler utanç yüzünden doktora gidemezler. Hemoroid, bağırsak hastalıkları, üriner problemler, bulimiya gibi problemlerden dolayı doktora gidemezler. Utanç, belki de pek çok duygudan daha fazla, bizim dürüst /açık davranmamızı, yardım aramamızı engelleyen duygudur. Ayrıca görüntü bozukluğu bulunana özellikle insanlar onlara gülüyorlarsa daha fazla utanç yaşamaktadırlar.

Cinsel istismar yaşayan bireylerde akut bir şekilde bedenden utanma duygusu görülebilmektedir. Bedenlerinin kirli ve zarar görmüş olduğu duygusu yaşayabilirler. Uç vakalarda, bu kişiler bedenlerinden nefret etmeye başlayabilirler. İstismar üzerine konuşmak ise bu durumun pekiştirilmesine neden olabilir.

Yeterlilik ve becerilerden utanç duyma: bu tip utanç fiziksel ya da zihinsel olarak gösterilen performansla ilişkilendirilir. Burada ana nokta, bir şeyler yapmaya girişme ve bunlarda başarısız olmadır. Bu bizim kendimizi kötü olarak değerlendirmemizi kolaylaştırır. Bir kural olarak, sadece utançla baş etmek, eğer başarısızlığımız yüzünden kendimize saldırmazsak daha kolaydır.

İlişkilerde utanç: utanç ilişkilerde yaşanan problemlerden bir tanesidir çünkü kişi çatışma ve eleştirilere kötü şekilde cevap verecektir. Utanca meyilli bireyler daha kolay öfkelenebilir bir yapıya sahiptir. Eleştiriden uzak durmak ve ilişkilerini kontrol etmek ister gibidirler. Bu yapıdaki insanlar, başkaların onları fark etmeye başladıklarında zayıf ya da yetersiz olarak etiketleyecekleri korkusunu yaşarlar.

Toplum içinde yaygın olan bir özellik ise, utancın ilişkilerde bağlılığa ait duyguların dile getirilmesi ile bağlantılıdır. Bu sadece erkekler için geçerli bir kural da değildir. Yine de bu tür davranışlar genelde “yumuşak (soft)” ve erkeksi olmayan şeklinde algılanmaktadır. Bu durum ise onların arkadaşlarına, ailelerine ve sevgililerine nasıl davranması gerektiğini bilememesine neden olmaktadır. Örneğin, çocukları sıklıkla fiziksel yakınlık isterler ve onlar yakınlık elde etmek için uğraşırken babaları tarafından uzaklaştırılmaları oldukça incitici bir durum olabilmektedir.

Hissettiklerinden Utanma: Bazen sonuçlarından korktuğumuz için duygularımızı saklama eğilimi gösteririz. Bu duygular endişe, depresyon, öfke gibi duygulardır. Çünkü bunlar bazı şeylerin yanlış gittiğinin göstergesi olarak algılanırlar. Aynı zamanda utanç, bizim zayıf veya hatalı yanlarımızın ortaya çıkışında hissettiğimiz bir duygudur. Bu nedenle insanlar olumsuz yanlarının ortaya çıkmasını istemedikleri gibi utanç duygularını da saklamaya çalışırlar. Derin utanç duyguları kolay unutulan deneyimler değildir. Bizim içimizdeki yerlerini her an ortaya çıkmaya hazır bir şekilde sürdürürler.

Utancın kökenleri:

Utanç hissetmemiz için yeterli kapasitemiz olduğundan bahsedilebilir. “Sonradan üzülüp dışlanmaktansa falanca işi yapmam” gibi değerlendirmeler yapabiliyoruz.

Çocuklukta bizi büyütenlerin nasıl davrandığı da önemlidir, en azından bunun üç temel sonucundan bahsedilebilir;

yeterli ve iyi bilinmek için aşırı çaba
daima uyumlu olma
direkt saldırılar ve küçümseme
(Bazı insanlar alkış ve beğeni toplayamadıkları zaman utanç hissederler.)

Toplumun çoğunluğuna uyma ihtiyacı duyuyoruz. Erkekler duygularını göstermeyip güçlü görünmeye, kadınlar sıcak, anaç, çekici ama cinselliğe meraklı ve hırslı olmayan bir tablo çizmek zorunda hissediyorlar kendilerini. Bir gruba ait olma merakımız var aynı zamanda. Birçok kişi için, sadece kabul edilmeyip, beğenilmemek değil, direkt sözlü ve fiziksel saldırılara maruz kalmak da büyük utanç kaynağıdır. Birçokları insanoğlunun bu özelliğini kullanır.

Depresyona yakalandığımızda, negatif düşünmeye ve davranmaya daha meyilli oluruz. Çocuklar, gençler ve ilk yetişkinliğini yaşayanlar negatif düşünmeye ve eleştiriyi bireysel almaya daha meyillidir. Kendilerinin hemen sosyal ortama kaptırırlar ve kısır döngü oluşur. Onlar kapandıkça daha çok dışlanırlar. Eleştiriyi bireysel almamayı ve kendimizi etiketlememeyi öğrenmemiz gerekir.Utançla başa çıkmanın bir yolu utanca yol açan şeyi uzaklaştırmaktır. Ancak bu yöntem uzun vadede problem olabilir. Bir başka yol ise, iyi ve yeterli olduğumuzu ispat etmek için devamlı bir uğraş içinde olmaktır.

Tüm bunların dışında, duygularımızı, olanları, eksiklerimizi sürekli saklamak, baskı altında tutmak da bir yoldur. Gülmenin ardına da sığınılabiliyor. sıkıntıyı şakayla dışsallaştırmak ve kendimizi çok ciddiye almamak iyi ama gülmenin ardına sığınmak “hollow” oluyor. Ayrıca gizlemek uzun vadede asosyalliğe sebep olabilir. Utancı örtmek için karşı tarafı utandırmak suçu azaltmak için karşı tarafı suçlamak ise sadece bir kısır döngüye sebep olur.

Bu noktada kullanılan en önemli savunma mekanizması yansıtmadır. Birinci türü, düşüncelerinin başkalarının da sahip olduğunu sanma şeklindedir. Siz kendinizi beceriksiz görüyorsanız, başkalarının da hakkınızda böyle düşündüğüne inanırsınız. İkinci türünde ise, kendinizdeki eksik tarafı kabul etmeyip karşı tarafta olduğunu iddia etmek. Genelde bunu kendilerinden aşağı konumda olanlara yaparlar. Irkçı ve cinsel ayırımcı şakalarla mesela…

Bu noktada aşağılama ve utanç arasında bir ayırım da yapmak gerekir. Aşağılamayı reddederiz, utançta ise, suçlandığımız noktayı kabul ederiz. Aşağılamayı öç alma isteği izler. Kimisi için bu ayıptır bu nedenle de bastırılır. Böylesi için birinci adım, sinirlendiğini kabul etmesidir. Bazıları fazlasıyla öç almayı aklına koyar. Böylesi de aşağılama ile başa çıkmayı öğrenmelidir. Hatta profesyonel yardım alması çok olumlu sonuçlar yaratabilir. Öç alma duygusu yenilmesi gereken bir olgudur çünkü insanı yalnızlığa iter.

Hatalı olan tarafın cezasını çekmediğini bilmek de insanda yenilmişlik hissi yapar. Bu uyku bozukluğu ve depresyona varabilir. Genelde, bu konuya takılıp kalmaktan kurtulmamız gerektiğini bilir ama yapmayız. Bu nedenle profesyonel yardıma ihtiyaç duyulur. Suçluluk duygusunu bastırmayız, utançla arasındaki fark budur. Onun yerine bu duyguyu tamir etmeye uğraşırız. Ama suçumuzdan dolayı aşırı bir suçluluk duyup da kendimizi kötü ilan etmememiz gerekir. İnsanları üzme gücümüzü ve nedenlerini samimiyetle kabullendikçe, hatalarımızı düzeltmek de daha kolay olacaktır.

Utancın Tedavisi:

A) Bireysel Bilinç:
kendimize fazla odaklanıp, kontrol altına almaya çalışmak yanlıştır. İnsiyatif ele almamızı ve yaşadığımızı anın tadına varmamızı engeller. Bizi suçlayan içsese kulak aldırmadan her insanın hata yapabileceğini ve önemli olanın hata ile yüzleşmek olduğunu bilmeniz gerekir. Bu nedenle utancı yok saymak yerine onun nedenlerine inmek gerekir ve onunla yüzleşmek en doğrusudur. Çevrenizdekilere neler düşündüğünüzü anlatın. Ya hep ya hiç demeyin. Tamamını anlamasalar da yardımları olabilir.

Suçluluk duyarız çünkü karşı tarafı umursarız , tabii samimiysek umursarız. Samimi değilsek utanç kaynaklı bir umursama yaşarız. Yaşadığımız duygu genelde ikisinin karışımı olmaktadır. Bize ihtiyaç duyulduğunu bilmek doğamızda olan bir durumdur ancak abartılmaması gerekir. Çocukken anne-babası yardıma muhtaç olanlar erişkinken bu durumu abartıp “kurtarıcı” olmak isterler.

Ama bu rolü oynayamadıklarında depresyona girerler. Çünkü suçluluk veya utanç duyarlar. Bu tipler depresyona meyillidir. Başkalarını düşünecek enerjimizin kalmadığını fark etmek kendimize verdiğimiz değeri azaltır. Anne-çocuk ilişkilerinde bu durum daha gözlemlenebilir bir hal alır. Diğerleri için bir şey yapamamak intihar düşüncelerini harekete geçirebilir. Çünkü yük olduklarını düşünürler ya da aslında iyi görünmek için iyilik yaptığını fark edenler de kendilerini samimiyetsiz ve değersiz bulabilirler. Bazen de hayatın bize çok yük getirdiğini düşünürüz. Kaçmak isteriz. Suçluluk duygusu yaratır bu da. Kaçmayıp daha çok yük alırsak daha çok sıkılıp kaçmak isteriz, kısır döngü. Bu durum gerçekleri görmemizi engeller. Tam olarak neyin yük olduğunu bulmak burada temel noktadır.

Güzellikleri hak etmediğimizi, suçlu olduğumuzu düşünmek de depresif bir duygu ya da sahip olduğu tüm güzelliklere rağmen mutlu olamayan ve bunun suçluğunu yaşayanlar da var. Kötü giden bir noktanın diğer tüm olumlu şeylerin değerini gözümüzde azaltması normaldir. Burada işleyen yine “ya hep ya hiç” mantığıdır ve bundan kurtulmak gerekir. Ya da bir şeyden daha fazla istediğinizde bunun açgözlülük olarak agılayıp suçluluk duymayın. Diğerlerinden daha iyi durumda olduğunuz için sevindiğinizde suçluluk hissetmeyin. Buna “kurtulanın duyduğu suçluluk” denir. Ya da başarımı ya da paramı kıskanırlar, yalnız kalırım duygusuyla kendinizi baltalamayın. “Aşırı sorumluluk duygusundan kaynaklanan suçluluk” var. İnsanların hayatlarıyla ilgili her şeyden siz sorumlu değilsiniz.

Psikotik depresyonda ise kişi çok büyük felaket durumlarında bile bir şekilde üstüne bir sorumluluk alır. Bunun kaynağı bilinçdışındaki agresif duygular olabilir. Ya da birini terk etmiş olmaktan kaynaklanan suçluluk duyguları olabilir. Örneğin: anne-babadan ayrılış. Öülm durumunda yaşanan suçluluk ise yas ile başa çıkmayı engeller. Ölene iyi davranmamış olma fikri kötüdür veya ölene çok bakılmışsa ve bu durumdan kişi sıkılmışsa “öldü de rahatladım” düşüncesi suçluluk verebilir.

Varoluşçu Suçluluk: Kendimize haksızlık ettiğimiz düşüncesi, Özellikle “sigara bana zarar verir” gibi düşünceler, beden bütünlüğe tehdit, varoluşa saldırı gibi öğeler, bu duyguyu uyandırır. Bir bakıma iyidir çünkü değişimi tetikler. Ama suçluluktan daha pozitif bir tetikleyici bulmak gerekir.

Karşı Tarafa Yüklenen Suçluluk: İstediğimizi kazanmak için karşı tarafın kendini suçlu hissetmesini sağlamak uzun vadede ilişkileri zedeler. ,Suçluluk tolere edilmesi gereken bir duygudur ancak kimileri bunu yapamadığı için bu duyguyu yok saymayı tercih ederler. Bazen de suçluluğumuzu kabul etmemek için sinirle üste çıkarız. Bu iletişim sağlamaz. Sakin bir anda suçluluk alanlarınız belirleyin. Objektif olun. Kendinize yüklenmeyin. Kendi kendinizi affetmeyi bilin. Kendinizi suçlu hissetmenize yol açan ve kendi eksiklerini yansıtan insanlardan uzak durun …

http://www.kemalsayar.com/sectiklerim/sectiklerim23.asp

“Tasavvufi Yaşantıya Yönelmede Etkili Olan Psiko-Sosyal Nedenler”, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, Yıl: 4, Sayı: 11, Temmuz-Aralık 2003, ss.213-240.
Yıl: 3, Sayı: 2, Nisan/Mayıs/Haziran 2003, ss.129-152.

-”Depresyonu Önlemede Dini İnancın Koruyucu Rolü”, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 2, Nisan/Mayıs/Haziran 2003, ss.129-152.

-”Tasavvufi Yaşantıya Yönelmede Etkili Olan Psiko-Sosyal Nedenler”, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, Yıl: 4, Sayı: 11, Temmuz-Aralık 2003, ss.213-240.

Dr. Muammer CENGİL*

DEPRESYONU ÖNLEMEDE DİNİ İNANCIN KORUYUCU ROLÜ

Toplumda çok sık görülen ruhsal rahatsızlıklardan biri olan ve Psikiyatrinin “soğuk algınlığı” olarak kabul edilen1 depresyonun ilk kez tanımlanması Hipokrat dönemine kadar uzanır.2 Bugünkü anlamına en yakın bir şekilde tanımlanması ise 1886 yılında Kraepelin tarafından yapılmıştır.3 Buna göre depresyonu kısaca kişide kalıtımsal, çevresel ya da hormonal bozukluklar sonrasında gelişen çökkünlük hali olarak tanımlayabiliriz.4 Basit bir üzüntünün ötesine geçmiş olan depresif duygulanıma düşünce, davranış ve biyolojik işlev bozuklukları da eşlik eder ve bu şekildeki depresif duygudurum bozukluğu hemen her zaman kişilerarası, sosyal ve mesleki işlevsellikte bozulma ile sonuçlanır.5 Epidemiyolojik çalışmalar, anksiyeteden sonra ikinci en yaygın ciddi zihinsel rahatsızlık olan depresyona ömür boyu yakalanma oranının erkekler için %5 – 12 arasında, kadınlar için ise %10 – 25 arasında olduğunu göstermektedir. Yapılan araştırmalara göre depresyon, anne ve babadan çocuklara geçebilmektedir.6 Massachusetts hastanesinde 380 çocuk denek üzerinde yapılan bir araştırmada, anne veya babası depresyon içinde olan çocuklarda aynı sorun, diğer çocuklara göre dokuz kez daha fazla görülmüştür.7

Yine yapılan araştırmalara göre yaşam boyu depresyon geçirme riski erkeklerde %15 dolayındadır. Kadınlarda bu oran %25’e kadar çıkmaktadır ve hemen hemen tüm toplumlarda depresyona kadınlarda iki kat daha fazla rastlanmaktadır.8 Kadın ve erkek arasındaki bu farkın ise kadın ve erkeğin toplumsal rollerinden kaynaklandığı ileri sürülmektedir.9 Kadınlarda gebelikte, doğum sonrası dönemde ve menopozda depresyon geçirme riski artmaktadır. Bunun nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte hormonlarla alakalı bir durum olduğu düşünülmektedir.10 Çeşitli nedenlerden ötürü çocuklarda ve yaşlılarda da depresyon görülebilmektedir.11 Depresyon görülen çocukların büyük çoğunluğu anne-babaları ayrı yaşayan veya tacize uğranlardan oluşmaktadır.12 Boşanmış, ayrı yaşayan veya yalnız yaşayanlarda depresyona düşme oranı evlilerden daha fazladır. Ayrıca sosyal çevre veya ekonomik şartlar da depresyona neden olabilmektedir.13

Aslında depresyon, stres yaratan birçok duruma gösterilen normal bir tepkidir. Bir mizaç bozukluğu olarak nitelendirilebilen depresyonun dört belirgin grubu vardır.

Bunlar; duygusal, bilişsel, güdüsel ve fiziksel
———————
* Gazi Üniversitesi, Çorum İlahiyat Fakültesi, Din Psikolojisi Anabilim Dalı
1 Linda L. Davidoff, Introduction The Psychology, Second Edt., McGraw-Hill, Inc., London 1981, s. 491.
2 O. Öztürk, Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, 5. basım, Ankara, 1994, s. 23.
3 E. Işık, Duygulanım Bozuklukları: Depresyon ve Mani, Boğaziçi Matbaası, İstanbul 1991, s. 19.
4 Depresyonun tanımı için ayrıca bkz; Rasim Adasal, Modern Normal ve Medikal Psikolojik, A.Ü. Tıp Fakültesi Yayınları, No: 279, 2. baskı, Ankara 1973, s. 547.
5 E. Köroğlu, Depresif Duygudurum Kliniği, Hekimler Yayın Birliği, Ankara 1993, s. 19.
6 O. Doğan, H. Gülmez ve ark., Ruhsal Bozuklukların Epidemiyolojisi, Dilek Matbaası, Sivas 1995, s. 15.
7 http://forum.annecocuk.com/haber/posts/280.html
8 Ö. Köknel, K. Özuğurlu, G. Aytar Bahadır, Davranış Bilimleri, Bayrak Matbaacılık, İstanbul 1989, s. 232.
9 Leyla Navaro, İki Boy Ufak Pabuç, Depresyonda Kadın-Erkek Farklılıkları, Remzi Kitabevi, İstanbul 2002, s. 122.
10 Nicolson Pavla, Post-Mental Depression, Routledge, New York 1998, s. 26.
11 Harold H. Bloomfield, Peter McWilliams, How to Heal Depression, Thorsons Inc., Los Angeles 1995, s. 52.
12 Patricia Gottlieb Shaprio, Çocukluk ve İlkgençlik Depresyonu, çev; Meral Kesim, Papirüs Yay, İstanbul 1994, s.42.
13 Emmy Gut, Productive & Unproductive Depression, Tavistock / Routledge, Londun 1989, s. 190.
—————————-
belirtilerdir.

Depresyon tanısı koyabilmek için bu belirtilerin hepsinin varlığı gerekmemektedir, fakat belirtiler ne kadar çok ise depresyonun şiddeti de o kadar ağır olmaktadır.

Depresyonda en çok göze çarpan duygusal belirtileri şu şekilde sıralayabiliriz;

-Üzüntü ve keder. Kişi çaresizlik ve mutsuzluk hissetmekte, sık sık ağlamakta ve intihar etmeyi düşünmektedir.
-Haz ve yaşamdan zevk almak duygusunun kaybolması.
-Doyum sağlamak için yapılan etkinliklerin boş ve anlamsız olarak görülmesi.
-Hobilere, yaratıcılığa ve aile etkinliklerine duyulan ilginin dereceli olarak kaybedilmesi.
-Yaşamda en çok ilgilenilen şeylerin artık haz vermemesi veya başka insanlara karşı duyulan ilgi ve sevginin kaybedilmesi.
En çok göze çarpan bilişsel belirtiler ise şu şekilde sıralanabilir;
-Kendisi ve başkalarıyla ilgili olarak olumsuz düşüncelere sahip olma.
-Düşük bir özdeğer eğilimi, yetersizlik duygusu ve uğradıkları başarısızlıklar nedeniyle kendi kendini suçlama.
Güdüsel belirti olarak ise depresyondaki kişinin pasif olma eğilimini ve yeni etkinliklere başlamada zorluk çektiklerini ifade edebiliriz.
Depresyonun fiziksel belirtileri ise;
-İştahsızlık veya aşırı yemek yeme
-Çok uyuma yada uykusuzluk şeklinde ortaya çıkan uyku bozuklukları
-Yorgunluk ve enerji kaybıdır.14

Depresyonun Nedenleri Üzerine Farklı Psikolojik Yaklaşımlar

En yaygın bir biçimde görülen mizaç bozukluklarından biri olan depresyonun nedenleriyle ilgili olarak ortaya konan ortak bir görüş yoktur. Bu konuda psikoloji ekollerinin farklı yaklaşımları vardır. Bu psikolojik yaklaşımları; psikanalitik yaklaşım, davranışçı yaklaşım, bilişsel yaklaşım ve biyolojik yaklaşım olarak dört grupta ele alabiliriz.

Psikanalitik Yaklaşım:

Psikanalitik kurama göre depresyon kayba karşı bir tepkidir ve kökleri diğer ruhsal hastalıklar gibi çocukluk dönemine kadar uzanmaktadır. Kaybın niteliği ne olursa olsun kişi buna karşı yoğun bir tepki gösterir. Çünkü o anki durum çocuklukta ortaya çıkan bir kaybın bütün korkularını geri getirmektedir. Psikanalitik yaklaşıma göre Kişinin sevgi ve ilgi gereksinimi, çocukluk döneminde herhangi bir şekilde karşılanmamışsa, daha sonraki yıllarda ortaya çıkan bir kayıp kişinin geçmişte yaşadığı o çaresizlik duygularına gerilemesine neden olacaktır.15

Psikanalitik kuramın temel bir yaklaşımına göre;
depresyona giren kişi düşmanca duygularını bastırmayı öğrenmiş kişilerdir. Çünkü bunlar destek için ihtiyaç duydukları kişilerden uzaklaşmaktan korkarlar ve durum ağırlaşınca öfkelerini kendilerine yöneltirler. Örneğin kendisini içten çıkaran patronuna karşı büyük bir düşmanlık hisseden bir kişi, öfkesi anksiyeteyi uyardığı için dışa vurmaktan çekinir ve duygularını
——————————-
14 Rita Atkinson, Richard C. Atkinson, Psikolojiye Giriş, çev.; Yavuz Alogan, Arkadaş Yayınları, Ankara 1996, s. 539-542. Özcan Köknel, Depresyon, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul 1989, s. 58-67; Acar Baltaş, Zuhal Baltaş, Stres ve Başa Çıkma Yolları, Remzi Kitabevi, 20. Baskı, İstanbul 2000, s. 131-132,
15 C. Brenner, Psikanalizmin Temelleri, çev; I. Savaşır, Y. Savaşır, Hekimler Yayın Birliği, Ankara 1993, s. 170.
——————————-

içselleştirmeye başlayarak; “patronunun onu işten çıkarmasının bir nedeni olmalıdır. Bu belki de onun yetersiz ve değersiz biri olmasından kaynaklanmaktadır”, sonucuna ulaşabilir.

Yine depresyonu psikanalitik kurama göre açıklayanlar, depresyonlu kişinin düşük özsaygısının ve değersizlik duygularının ebeveynden onay almak için duyular çocukça bir ihtiyaçtan kaynaklandığını öne sürerler. Nitekim küçük bir çocuğun özsaygısı, anne-babasının onay ve sevgisine bağlıdır. Fakat kişi olgunlaştıkça, değer duygularının da kendi başarı ve etkinlik duygusundan kaynaklanması gerekmektedir. Depresyona giren kişinin özsaygısı öncelikle başkalarının onay ve desteğine yani dışsal kaynaklara bağlıdır. Bu destek gerçekleşmediğinde, kişi depresyona hazır bir hale gelmektedir.16

Nitekim Rado depresyonu bir sevgi çığlığı olarak tanımlamış ve depresyonda süperegonun rolüne dikkat çekmiştir. Kişinin benlik saygısının aşırı olması sonucu, kendi dışındaki kişilerden beklenti ve istekleri yüksek olmakta ve bu kişilerin çevrelerinden bekledikleri narsistik destek gerçekleşmediğinde hayalkırıklığı ve engelleme meydana gelmektedir. Bu durumda da depresif reaksiyonlar kayıp nesnenin sevgisini tekrar kazanmak için biçimlenmiş, amaçlı dürtüsel tavırlar olarak ortaya çıkmaktadır.17

Psikoanalitik ego psikolojisinin önemli isimlerinden biri olan Bibring’e göre de Depresyon ego içi bir çatışma olup, ego’nun içindeki bunalımı yansıtmakta ve ego’daki engellerin narsistik beklentilere karşı gösterdiği bir tepki olarak ortaya çıkmaktadır.18

Özetle psikanalitik depresyon kuramları dışsal onaya aşırı bağımlılık ve öfkenin içselleştirilmesi üzerine yoğunlaşmaktadırlar.
Davranışsal Yaklaşım

Seligman’ın “öğrenilmiş çaresizlik” modeli davranışçı yaklaşımı yansıtmaktadır. “Öğrenilmiş çaresizlik” kavramı, bir organizmanın davranışlarıyla olumsuz olayları kontrol edemediği bir yaşantıdan geçtikten sonra, olumsuz olayları kontrol edebileceği durumlarda da gerekli davranışları yapmakta başarısız kalmasını tanımlar.19 Böylece yapacaklarının bir işe yaramayacağını düşünen birey, bir şeyler yapmaya kalkışmayacaktır. Gerçekte ise olay çaresizlikten çok umutsuzluk olayıdır.20

Davranışçılar pekiştirme noksanlığının depresyonda önemli bir rol oynadığını öne sürmektedirler. Depresif kişinin edilgenleşmesinin ve üzüntü duygularının, olumlu pekiştirme oranının düşük veya istenmeyen deneyimlerin oranının yüksek olmasından ötürü olduğu iddia edilmektedir. Sevilen bir yakının ölmesi, sağlık sorunları veya işten çıkarılma gibi depresyondan önce gerçekleşen olayların çoğu alışılmış pekiştirmeyi azaltmaktadır. Ayrıca, depresyona giren kişi olumlu pekiştirme sağlamak veya olumsuz olaylarla etkin bir biçimde başa çıkmak için gerekli olan sosyal beceriden de mahrum olabilmektedir.

Kişi depresyona girdiğinde veya edilgenleştiğinde, ana pekiştirme kaynakları akraba ve dostlarından gördüğü yakınlık ve ilgidir. Bu ilgi ağlamak, yakınmak, kendini eleştirmek, intihardan söz etmek gibi uyumsuz birçok davranışı pekiştirebilir. Fakat neşelenmeyi reddeden birinin varlığı yorucu olduğu için, depresyondaki kişinin davranışı sonunda en yakınındakiler bile ona karşı yabancılaşabilir. Bu ise pekiştirmenin azalmasına, kişinin sosyal soyutlanmışlık ve mutsuzluğunun artmasına neden olur. Düşük oranlı olumlu pekiştirme, kişinin
————————————
16 Atkınson, a.g.e., s. 543.
17 O. Fenichel, Nevrozların Psikoanalitik Teorisi, çev; S. Tuncer, Ege Üni. Matbaası, İzmir 1974, s. 453.
18 N. Yüksel, S. Perçinel, “Depresyonun Oluş Nedeni”, Türkiye Tıp Dergisi, (3. ek), 1995, 2, 6-11.
19 S. Hovardaoğlu, “Öğrenilmiş Çaresizlik”, Psikoloji Dergisi, 1986, 5, 3-7.
20 R. Aşkın, Depresyon El Kitabı, Atlas Kitabevi, Konya 1994, s. 8.
————————————
etkinliklerini ve ödüllendirilebilecek davranışlarının ifadesini azaltır. Böylece hem etkinlikler hem de ödüller bir kısır döngü içinde azalır.21

Bilişsel Yaklaşım

Depresyona bilişsel yaklaşım kuramı, kişilerin ne yaptıkları değil kendilerini ve dünyayı ne şekilde gördükleri üzerinde yoğunlaşır.22 Aaron Beck depresyondaki hastalarla yaşanan kapsamlı bir tedavi deneyiminden yola çıkarak en etkin bilişsel kuramlardan birini ortaya koymuştur. 23 Beck, bu hastaların olayları tutarlı bir biçimde olumsuz ve öz eleştirel bir bakış açısından değerlendirdiklerini, başarıdan çok başarısızlık beklediklerini ve kendi performanslarını değerlendirirken de başarısızlıklarını abartıp başarılarını küçümsediklerini ve işler kötüye gittiğinde şartlardan ziyade kendilerini suçlama eğiliminde olduklarını tespit etmiştir.

Beck’e göre depresyondaki hastaların olumsuz düşünceleri hızla ve otomatik olarak ve neredeyse refleks halinde yükselme eğilimindeydi. Bu türden düşünceleri genelde üzüntü ve mutsuzluk gibi hoş olmayan duygular izliyordu. Hastalar bu düşüncelerinin tamamen farkındaydılar, fakat bunların otomatik düşünceler olduklarının farkında değillerdi. Beck, daha sonra daha ağır depresyon geçiren hastalarla çalıştıkça, olumsuz düşüncelerin artık çevresel olmadığını, bilinçte başat bir yer işgal ettiklerini ve tekrarladığını belirtmiştir.

Beck depresyondaki kişilerin olumsuz düşüncelerini bilişsel üçlü adını verdiği üç kategoriye ayırır. Bunlar; kişinin kendi benliği, o anki deneyimleri ve gelecekle ilgili olumsuz düşünceleridir. Benlikle ilgili olumsuz düşünceler depresif kişinin değersiz ve yetersiz olduğuna ilişkin inancından ibarettir. Kişi karşılaştığı her olumsuz olayda sebep olarak bu kişisel yetersizlikleri ve kusurları görür. Hatta işlerin neden kötüye gittiğine ilişkin en makul açıklamaların olduğu durumlarda bile kendi kendisini suçlamaktan alamamaktadır. Depresyondaki kişinin gelecekle ilgili olumsuz düşünceleri çaresizliğe yol açar, yetersizliklerinin ve kusurlarının onu durumunu iyileştirmekten alıkoyacağına inanır.

Beck, depresyondaki kişinin olumsuz benlik şemasının çocukluk ve ergenlik dönemlerinde, anne-babadan birinin kaybedilmesi, arkadaş grubu tarafından reddedilme, yetişkinler tarafından eleştirilme veya büyük trajediler yaşama gibi deneyimlerle biçimlendiğini ileri sürer. Bu olumsuz inanışlar, bunların öğrenildiği şartlara benzer yeni bir durumun her ortaya çıkışında nükseder ve depresyonla sonuçlanır.24

Beck’e göre depresyondaki kişiler, düşünürken de olumsuz benlik şemalarına katkıda bulunacak tarzda gerçekliğin yanlış anlaşılmasına yol açan ve bilişsel bozukluklar olarak nitelendirilebilecek bazı sistematik hatalar yaparlar. Bu bilişsel hatalar şunlardır;

Aşırı Genelleştirme:

Tek bir olaydan yola çıkarak kapsamlı sonuçlar çıkarmak. Mesela, bir kişi belli bir günde iş yerinde gösterdiği kötü performanstan hareketle yeteneksiz ve aptal olduğu sonucuna ulaşabilir.

Seçici Soyutlama:

Bir durumun daha önemli özelliklerini görmezden gelip, önemsiz ayrıntılara takılıp kalmak. Örneğin bir öğrenci öğretmenin yaptığı övgü dolu bir konuşmadan sadece hafif eleştirel olan bir yorumu hatırlayabilir.

Abartma ve Küçültme:

Performans değerlendirilirken yersiz bir şekilde abartma veya küçültmeye gitme. Örneğin bir kişi arabasının kaportasındaki küçük bir çiziği bir felaket olarak görürken (abartma), sınavda yaptığı kusursuz sunuş özsaygısında hiçbir yükselmeye yol açmaz (küçültme).
—————————-
21 Atkınson, a.g.e., s. 544.
22 Terry F. Pettijohn, Psychology, A Concise Introduction, Second edt. DPG Inc., U.S.A. 1989, s. 312.
23 Gleitman, Basic Psychology, Third edt., W. W. Norton & Company, New York, 1983, s. 512.
24 Atkinson, a.g.e., s. 544
—————————-

Kişiselleştirme:

Kötü olaylardan hatalı biçimde kendini sorumlu görme. Örneğin, yağmur nedeniyle çatı aktığında, ev sahibinin hava şartları yerine kendini suçlaması.

Keyfi Sonuç Çıkarma:

Çok az denebilecek bulgulardan sonuç çıkarma. Örneğin, bir kadının kocasının üzgün görünüşünden hareketle onu hayal kırıklığına uğrattığını düşünmesi. Ne olduğunu araştırsa kocasının arkadaşının bir davranışına üzüldüğünü öğrenecektir.25

Depresyona diğer bir bilişsel yaklaşım ise insanların kötü şeyler olduğu zaman yaptıkları atfetme türleri ya da neden-sonuç çıkarımları üzerinde yoğunlaşır. Bu kuram, olumsuz olayları karakteristik biçimde içsel nedenlere atfeden kişilerin, zamanla bu konuda istikrar kazandıklarını ve onlar kadar kötümser bir atfetme tarzı olmayan kişilere kıyasla depresyona daha eğilimli olduklarını öne sürer. Kötümser atfetme tarzı özellikle de kişi yaşamında yoğun bir şekilde olumsuz olaylarla karşılaştığı zaman önemli olmaktadır.

Bu şekilde bilişsel depresyon kuramları, bir çok araştırmanın yapılmasına öncülük etmiştir. Bazı araştırmalar bilişsel yaklaşımı desteklerken, diğer bazıları tartışmalıdır.26

Biyolojik Yaklaşım

Ruhsal durumumuzun, sinir itkilerini bir nörondan diğerine ileten nörotransmiterler tarafından etkilendiğini gösteren çok sayıda bulgu vardır. Mizaç bozukluklarında önemli bir rol oynadığına inanılan iki nörotransmiter, norepinefrin ve serotonin’dir. Biyolojik aminler denilen bileşikler grubuna dahil olan bu nörotranemiterlerin ikisi de beynin duygusal davranışını düzenleyen bölgelerine yerleşmiştir. Biyolojik yaklaşıma göre depresyon bu nörotransmiterlerden birinin ya da her ikisinin eksikliğiyle gerçekleşmektedir.27

İkizler üzerinde yapılan araştırmalardan elde edilen bulgularda, özdeş ikizlerden birinde depresyon belirlendiğinde, diğer ikizin de aynı bozukluğa uğrama olasılığının %69 olduğunu görülmüştür. Kardeş ikizlerde bu oran %19’dur. Uygunluk oranları olarak ifade edilen bu sayılar, ikizlerden her ikisinin de bir diğerinin taşıdığı özgül bir karakteristiğe sahip olma olasılığını gösterir. Özdeş ikizlerin depresyona uğramaları için uygunluk oranı %53, kardeş ikizlerin oranı ise %28’i aşmaktadır.

Depresyonun nedenleriyle ilgili olarak geliştirilen bu yaklaşımlar yanında, depresyonu biyolojik, kalıtsal, nörofizyolojik ve biyokimyasal faktörlere bağlı olarak açıklayan izah tarzları da mevcuttur.28

Depresyon Türleri

Depresyonu şiddeti, nedeni ve seyri açısından değerlendirdiğimizde aşağıdaki gibi çeşitli sınıflara ayırabiliriz.

Major Depresyon

Distimi diye de adlandırılan bu depresyon ağır, orta, hafif düzeyde seyretmektedir. Bir de başka nedenle ortaya çıkmış tam major depresyon olarak görülemeyen depresif sendromlar vardır. Nedenleri açısından bakılacak olursa depresyon kişide, görünür hiç bir neden yokken, kendiliğinden başlamış olabilir. Buna endojen (içsel) depresyon denmektedir ve bu durum kişinin biyolojik genetik yapısı ile ilgilidir ve olasılıkla ailesinin diğer bireylerinde de benzer bir durum olmuştur ya da olabilecektir. Bu biyolojik nedenler genellikle beyindeki
—————————
25 A. T. Beck, M. Weishaar, “Cognitive Therapy”, Ed.: A. Freeman, K. M. Simon, L.E. Beutler, Comprehensive Handbook of Cognitive Therapy, Plenum Press, New York 1989, s. 21-36.
26 Atkinson, a.g.e., s. 544-545.
27 Atkinson, a.g.e., s. ; Terry F. Pettijohn, Psychology, A Concise Introduction, Second edt., DPG Inc. U.S.A., 1989, s. 312.
28 J. C. Coleman, Abnormal Psychology and Modern Life, U.S.A. 1980, s. 380-383.
—————————-
çeşitli amin denen maddeler düzeyinin düşük ya da bozulmuş olmasıyla açıklanır Bu görüşler genelde değişmekte ve gelişmektedir. Bilimsel araştırmalar arttıkça beyin biyokimyasına ilişkin çalışmalar da artacak ve depresyon veya diğer psikolojik ve psikiyatrik rahatsızlıkların nedenleri daha anlaşılır duruma gelecektir.

Reaktif Depresyon

Kişi yoğun bir stresle karşılaşmışsa, ekonomik iflas, boşanma, yakın ölümü gibi bir olayın ardından o olaya tepki olarak reaktif depresyon yaşayabilir. Genellikle daha hafiftir, tedaviye daha iyi cevap verir ve psikoterapi yapılarak destek olunması daha kolaydır.29

Psikotik Depresyon

Ses duyma, hayal görme, akıldışı şüpheler vb. düşüncelerin olduğu depresyon türüdür. Kişi yaşamında ilk kez depresyon geçiriyor ise bu durum ilk ve tek atak olarak adlandırılır. Diğer yandan kişi bir çok kez depresyon geçirmişse ve bu kez olan depresyon öncekilerin tekrarı ise o zaman buna tekrarlayıcı depresyon denmektedir.30

Depresyonun Tedavisi

Depresif hissetme varsa veya depresyona girilmiş ise, öncelikle hastanın fiziksel bir rahatsızlığının olup olmadığı araştırılır. Fiziksel bir hastalık görülmüşse, konuyla ilgili bir uzmana başvurulmalıdır. Fiziksel rahatsızlık tedavi edilirken ya da tedaviden sonra bir psikiyatrisle görüşülerek, hastaya depresyon tedavisi uygulanmalıdır. “Fiziksel bir hastalığa bağlı olmayan travma” sonrası veya “Bir nedene bağlı olmayan bir depresyon” söz konusu ise, bir psikiyatr terapiste başvurulmalıdır. İlaç tedavisi ve terapötik yaklaşımla depresyon tedavi edilmektedir.31

Depresyonda psikoterapi her bireyin kendi özgün dünyasındaki dinamikler, iş, eş, sosyal yaşamla ilgili sorunları ve bunlarla başa çıkma yöntemleri, hastanın genetik yapısı, çocukluğunda yaşadığı travmalar, davranış döngülerinin bugünle bağlantısı, yaşadığı olaylara getirdiği yorumlar, yetersizlik ve çaresizlik hissettiği durumlar, yeni bir düşünce sistemi geliştirmeyi öğrenebilmesi, algı çarpıklıkları düzeltilerek yapılır. Modern tıp günümüzde, tedavisi bittikten sonra da bir süre psikoterapi, ve daha sonra da destekleyici psikoterapi ile hastanın güçlenmesini önermektedir. Nitekim eldeki verilere göre, günümüzde uygun tedavi alan depresyonlu hastalar %70-95 oranında ilaç veya psikoterapi yoluyla başarılı şekilde tedavi edilebilmektedir.

Kognitif terapide, kişi kendi kendisine depresyondan çıkmada yardımcı olabildiği ve olumlu sonuçlar elde edildiği için tedavide yaygın olarak kullanılmaktadır.32 Ağır depresyon vakalarında ise tedavide davranışçı ve kognitif yaklaşımlar birlikte kullanılarak etkili sonuçlar elde edilebilmektedir.33
—————————-
29 Lawrence B. Schiamberg, Human Development, Second Edt., MacMillan Publishing Company, New York 1983, s. 623.
30 http://www.benbigun.com/depresyon.htm
31 S. Birsöz, A. Turgay, Psikiyatride İlaç Tedavisi, Medikomat, Ankara 1994, s. 121.
32 Jomhn Preston, You Can Beat Depression, Second edt., California 1996, s. 73-74.
33 J. Mark, G. Williams, The Psychological Treatment of Depression, Second edt., Routledge, New York 1996, s. 192.
—————————

İntihar

Ağır depresyon hastalarında intihar ederek hayatlarına son verme oranı oldukça yüksektir.34 Sıkıntılı, tedirgin ve umutsuzluk olarak ifade bulan bunalımlarda intihar, korkunç ama sürekli izlenen bir son olarak görünür. Kişi bu duygular içerisinde ölümü en makul bir yol olarak görür. Bazen kendisini cezalandırmanın bir ifadesi olarak, bazen de benliğini bozuluşmuş olarak gördüğü ve sıkıntılarını tamamen dindirmede ölümü en makul bir yol olarak gördüğü için intiharı tercih etmektedir.35 Psikanalitik yaklaşıma göre ise ego tehlikelerle başetmede kendini yetersiz hissettiği için depresyon durumlarında, yaşam arzusu ölme isteğiyle yer değiştirmekte ve intihar meydana gelmektedir.36 İntihara yönelmede ayrıca depresyonun şiddeti, cinsiyet ve yaş gibi faktörler etkili olmaktadır.37

Depresyonu Önlemede Dini İnancın Koruyucu Rolü

Depresyon ile dini inanç arasında iki yönlü bir ilişkinin varlığından söz etmek mümkündür. Birincisi farklı dinlerden pek çok kişinin de ifade ettiği gibi insanların ruhunu derinden kuşatan ve onlara gerçek huzur veren dini inancın38 depresyonla başa çıkmadaki müspet etkisi, diğeri ise bit’at ve hurafelerle bezenmiş ve din adına insanlara sunulan bir takım mistik inanışların fertleri ve toplumları yıkan menfi etkisi. Din hem bireyi hem de toplumları etkileyen bir kurumdur.39 İnsanlara din olarak sunular hurafelerin bireylerin yaşamlarında ve toplumsal hayatta ne büyük yıkımlara sebep olduğu bilinen bir gerçektir. Sahte tarikat şeyhlerinin hem günümüzde hem de geçmişte, kendi menfaat ve emellerini gerçekleştirmek için saf anadolu insanımızın en temiz dini duygularını ne şekilde istismar ettiği tarihi birer vesika olarak hepimizin hafızalarında nakşedilmiş olarak durmaktadır.40 Fakat bu yanlış uygulamalara bakarak din ve dini inanç hakkında bir takım olumsuz düşüncelere kapılmamak gerekmektedir. Çünkü bu tür davranışlar gerçek dindarlardan değil, ancak dini inanışları delalete uğramış kişiler tarafından ortaya konulmaktadır.

Nitekim mutedil, doğru bir inanca sahip dindar bir kişi sinir sitemini metin bir zarla muhafaza etmektedir. Çünkü din psikolojik rahatsızlıklara sebep olabilecek pek çok etkenden insanı korumaktadır. Her din egoistliği meneder, başkalarını düşünmeyi teşvik eder, kalpde fazla kin ve düşmanlığın yaşamasına müsaade etmez, düşmana bile merhamet ve affı telkin eder. Özellikle İslam’ın alkole karşı amansız düşmanlığı, zinayı men etmesi, ne fazla sevinmeye ne de fazla yerinmeye müsait olmayan felsefesi, hayır ve şerri Cenab-ı Hak’tan bilmesi akidesi, zekatı farz ederek başkalarını düşünmeyi esas hükümlerden sayması, derin tevekkül ve kanaat ile medeniyetin göz kamaştırıcı ihtirasına karşı itidali tavsiye etmesi, etrafa zarar veren riyazetkârlığa yer vermemesi, cinayet ve intiharı yasaklaması gibi, insanın ruh hayatına ahenk ve huzur veren yüksek faziletler taşımasıyla, her ilim ve irfan sahibinin de itirafı üzere, takdir etmekten başka söyleyecek bir husus yoktur.41

Ayrıca din, insan için üzüntü ve ızdırapları azaltan, ona teselli veren bir umut kaynağıdır.42 Nitekim insan yüce bir yaratıcıya bağlanmak suretiyle, yaşadığı bu dünyada bulamadığı güveni temin etmiş olmaktadır.43 Bu güven duygusu ise gelip geçici bir duygu olmayıp, tüm bedenini ve ruhunu kuşatan sürekli bir duygudur.44
—————————
34 Özcan Köknel, Zorlanan İnsan, Altın Kitaplar, 3. baskı, İstanbul 1993, s. 313.
35 Richard Gillet, Patrick C. Pietroni, çev: Ziya Kütevin, Eshar Kütevin, Depresyon, İnkılap Yay., İstanbul 1990, s. 30.
36 Leon Grinberg, Guilt and Depression, Karnac Books, London 1992, s. 54.
37 Henri Loo, Pierre Loo, Depresyon, çev; Ali Öz, İstanbul 1993, s. 45.
38 L. Rebecca Propst, “The Psychology of Religion and the Clinical Practitioner”, Psychology of Religion, edt; H. Newton Malony, Baker Book House, Michigan 1991, s.541.
39 Neda Armaner, Din Psikolojisi, Ankara 1979, s. 71.
40 Milli mücadele sırasında ve sonrasında inançlı Türk insanının manevi duyguları istismar edilerek milli mücadeleye karşı birtakım isyan gayretleri olmuştur. Konuyla ilgili olarak bkz; Cemal Kutay, Kurtuluş ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara, t.y., s. 85-88.
41 Neda Armaner, Psikopatolojide Dini Belirtiler, Ankara 1973, 103-104.
42 Osman Pazarlı, Din Psikolojisi, İstanbul 1982, s. 29.
—————————-
Din sabır, fedakarlık, mücadele v.b. duyguları kuvvetli tutmak suretiyle hayatın acı ve ızdıraplarını hafifleten, yaşam gücünü besleyen motive edici bir güç olarak kişiyi psikolojik olarak koruyabilmekte45 , ayrıca hayatın manasını öğreterek, mesuliyet duygusunu geliştirip şahsiyet bütünlüğü sağlamaktadır.46 Nitekim insan hayatına bir anlam kazandırması, dini inanç ve değerlerin başta gelen fonksiyonlarındandır.47 Birey böylece dini inancı sayesinde, sağlam ve güçlü bir maneviyata sahip olarak hayatın getirdiği çeşitli engeller karşısında mücadele edebilme gücü bulabilmekte, stres ve depresyondan kendisini koruyabilmektedir.48

Allah’ın sürekli kendisi ile birlikte olduğunu düşünen insan beden ve ruh sağlığı açısından daha sağlıklı olacaktır. İnançlar genellikle hayatın zorluklarını yenmeye yarayan anlamlara sahiptir. İnsanın çevre şartlarını değiştirip değiştirememesinden çok zorlukları yenebileceğine olan inancı daha önemlidir. Bununla birlikte din insana karşılaştığı sıkıntıların karşılığını mükafat olarak alacağını vaat etmektedir. Böyle bir vaat de insanların çektiği acıları hafifletmekte ve sıkıntılarla başaçıkma gücünü arttırmaktadır.. Ayrıca din, insan hayatı ve geleceği ile ilgili bilgiler de sunmaktadır. Hayatın belirsizliklerini kapsayan bu bilgiler, insanın kendine güvenmesini sağlamakta, karşılaşılan problemlerle mücadele azmini artırmaktadır. Böylece afetler, hastalık, ölüm v.b. insanda kaygı, sıkıntı ve depresyon yaratan durumlarla başa çıkmada din önemli bir fonksiyon icra etmektedir.49

İnanan insanın hayatta karşılaştığı ve onu depresyona sürükleyebilecek zorluklarla mücadele edebilmesinde ona yardımcı olan bir diğer destek de kader inancıdır. Nitekim İslam inancına göre insanın doğumundan ölümüne kadar geçen süreçte başına gelebilecek her şey Allah katında bilinmektedir ve onun dilemesine göre cereyan etmektedir.50 Böyle bir inanca sahip olan bir kimse üzerine düşen görevleri yaptıktan sonra işin gerisini Allah’a bırakarak tevekkül eder ve böyle bir inanç ile yaşamda karşılaştığı çeşitli sıkıntıların yıkıcı etkisinden psikolojik olarak kendisini korumuş olur.

Kadere boyun eğilerek ve güçlü bir dini inanç ile üstesinden gelinebilecek hadiselerden birisi de insanın güç ve kudretini aşan, ruhunda derin fırtınalar kopmasına sebep olan ölüm hadisesidir. Ölüm bu dünyadaki yaşamı tamamlayan bir noktadır.51 Fakat varlığın son noktası değil, bilakis ebedi hayatın başlangıcıdır. İslam inancında insanın ölümü, dünya ile ahiret arasındaki bir geçişi teşkil etmektedir.52 Nitekim “Bireyin, ölümün hayatın bir gerçeği olduğunu gözönüne alarak hayat ile ölüm arasında sıkı bir bağ olduğunu düşünmesi, Yalom’a göre kişiyi korku ya da kasvetli kötümserlik varoluşuna mahkum etmekten çok, onu daha otantik hayat tarzına yöneltmek için bir katalizör olarak hareket eder ve hayattan alınan zevki arttırır.”53 Fakat burada şunu da hemen belirtmek gerekir ki ölüm korkusu gerek her insanda varlığını hissettirmesi, gerekse şiddet ve etkisinin gücü bakımından diğer bütün korkulardan ayrılır. Hatta yaşadığımız bütün korkuların temelinde sadece ölüm korkusunun yattığını iddia edenler vardır.54
————————————
43 Belma Özbaydar, Din ve Tanrı İnancının Gelişmesi Üzerine Bir Araştırma, İstanbul 1970, s. 6.
44 Necati Öner, Stres ve Dini İnanç, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1994, s. 36.
45 Veysel Uysal, Din Psikolojisi Açısından Dini tutum, Davranış ve Şahsiyet Özellikleri, İstanbul 1996, s. 123.
46 Amiran Kurtkan Bilgiseven, Din sosyolojisi, Filiz Kitabevi, İstanbul 1985, s.18.
47 Erich Fromm, Erdem ve Mutluluk, çev; Ayda Yörükan, İşbankası Kültür Yayınları, 1995, s. 67.
48 Doğan Cüceloğlu, İçimizdeki Çocuk, Remzi Kitabevi, İstanbul 1993, s. 227.
49 Naci Kula, “Deprem ve Dini Başa Çıkma”, G.Ü. Çorum İlahiyat Fak. Dergisi, Yıl: 2002, S: 1, s. 241-242. Dinin psikolojik birtakım sıkıntılarla başetmedeki rolüyle ilgili olarak ayrıca bkz.; Robert H. Thouless, An Introduction of the Psychology of Religion, Cambridge University Press, New York 1971, s. 73-79.
50 Kur’an, 57/22
51 Özcan Köknel, İnsanı Anlamak, Altın Kitaplar, 6. Baskı, İstanbul 1997, s. 406.
52 Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev; Süleyman Ateş, Ankara, s. 24.
53 Naci Kula, Gençlerde Izdırap Tecrübesine Bağlı Dini Krizle Başa Çıkmaya Yönelik Öneriler, (Yayınlanacak Çalışma), s. 19.
54 Hayati Hökelekli, “Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi”, U.Ü. İlahiyat Fak. Dergisi, Yıl: 1991, S:3, c: 3, s:156.
———————————–
Birbirinden farklı izah tarzları getirmiş olsalar da tarih boyunca ölümden sonraki hayata atıfta bulunmayan hiçbir din yoktur.55 “Ölümü felsefi bir problem olarak ilk defa ele alan Sokrat’tır. Sokrat’tan önce bu konuda kayda değer bir açıklama yoktur. Sokrat, insanların hayatları boyunca devam eden korkularının başında ölüm korkusu olduğunu söyler. Onun bu konudaki düşüncelerini Platon’un ‘Apologie’ ve ‘Phaidon’ adlı diyaloglarından öğreniyoruz. Apologie’de Sokrat, ölüme mahkum etmekle hakimlerin kendisine hiçbir fenalık yapmamış olduklarını ispata çalışır. Ölüm korkulacak bir şey değildir; çünkü ya bir hiç olmaktır, yani hayatın tükenmesidir, veyahut da ölüm yeni bir hayata başlamak demektir. Böyle olunca da yeni hayatımız bize birtakım vazifeler yükleyecektir ki bunların yerine getirilmesi başlı başına bir saadet sayılır. Bundan dolayı ölüm ister hiçe inkılap etmek, ister bir hayata başlamak olsun korkunç bir şey olamaz. Aklımız bu gerçeği gösterir göstermez artık ölümden korkmaz, ölüm korkusunu yenmiş oluruz. Yine ölümün korkulacak bir şey olmadığını Sokrat, şu şekilde ifade ediyor: ‘Bilge ve iyi olan tanrılarla birlikte olacağım, sonra (inancım o ölçüde güçlü olmamakla birlikte)benden önce göçmüş ve ardımda bıraktıklarımdan daha iyi kişilerle buluşacağım.” 56

İslam inancına göre ise bu dünya bir sınav yeridir ve insan bu dünyada yaptığı her hareketinin karşılığını öbür dünyada görecektir. Böyle bir ahiret inanç hem ölüm düşüncesinin kabullenilmesini hem de bu dünyada karşılaşılan bir takım sıkıntı ve meşakkatlerin karşılığının öbür dünyada kat kat alınacağı düşüncesiyle kişiyi karşılaşabileceği kaygı ve stresten kurtarabilecektir. 57 “Zira ahiret inancı bir taraftan insanlara zulüm ve sıkıntılar karşısında büyük bir teselli kaynağı sunarken, diğer taraftan ölümsüzlük arzusuna sahip insan için ebediyetin kapılarını açmakta, insanın ruhi dengelerinin bozulmaması hususunda büyük rol oynamaktadır. Araştırmalarda ümitsizlik vb. durumlarda ahiret inancının inananlara bir ümit sunduğu ve endişeyi azalttığı, insanlara vicdan azabı ve korkularını yatıştıracak teselliler oluşturduğu tesbit edilmiştir. Ayrıca ahiret inancı, ölümden sonra insanın hayatının devam edeceğini, esas olanın ahiret hayatı olduğu fikrini insanın dikkatine sunarak onun yaşantısını daha bilinçli bir şekilde geçirmesine, kendisini oto-kritik etmesine de yardımcı olacağından olumlu bir değişim ve kaliteli bir yaşam sürmesine imkan sağlar.”58

“Netice olarak ölümü hayatın temel gayesi olarak gören inanan insanlar, bir gün ölecekleri gerçeğini şuurlarının bir köşesinde canlı tutarak zevk ve metanetle yaşayabilmenin imkanını araştırırlar. Onlara göre ölümün berisindeki ve ötesindeki hayat birbirini tamamlayan iki unsur olarak görülür. Nitekim onlar kendilerini nihayetsiz bir istikbalin yolcuları olarak görürler.59

Aynı şekilde dini inancın tavsiye ettiği sabır da inanan insanın hayatın fırtınalı ikliminde sığınabileceği bir başka limandır. Sabır bireyin arzu etmediği bir durumla karşılaşması halinde ona tahammül göstermesidir. Bu tahammülü gösterdiği takdirde bunun mükafatının Allah tarafından fazlasıyla verileceği, sabır ve tahammüllün karşılığının cennet olacağı inancına sahip olan bir kimse güven duygusu içerisinde olur, ruhu sıkıntıyla değil, genişlik, ferahlık ve huzurla dolar.60 Nitekim sabır Allah’a beslenen hakiki imanın esaslı bir cephesini oluşturmaktadır.61
—————————–
55 Faruk Karaca, Ölüm Psikolojisi, Beyan Yay., İstanbul 2000, s. 15.
56 Ruhattin Yazoğlu, “Ölüm Korkusuyla İlgili Bazı Felsefi Tavırlar”, Akademik Araştırmalar, Bahar 1997, Yıl:1, Sayı:4, s. 120.
57 Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Sönmez Matbaası, Samsun 1993, s. 167
58 Kula, a.g.ç., s. 19-20.
59 Karaca, a.g.e., s. 267-268.
60 Peker, a.g.e., s. 169.
61 Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, çev; Selahattin Ayaz, Pınar Yay., İstanbul , s. 150
—————————–
Dini inancın bir gereği olarak yapılan ve bireyin tabiat üstü varlıkla iletişime girme etkinliği olan dua’nın62 da insanın beden-ruh sağlığı üzerinde ve depresyona sebep olan durumlarla başetmede olumlu bir etkisi vardır. “Umumiyetle dua, bir şikayetten, bir ızdırap çığlığından, bir yardım dilemeden ibarettir; bazen, her şeyin üstünü ve ezeli aslisinin huşu içinde bir nevi temaşası olmaktadır. Duayı ruhun Allah’a yükselişi şeklinde de tarif etmek mümkündür. Yahut da hayat harikasını, mucizesini yaratan bir varlığa karşı gösterilen sevgi ve tapma fiili şeklinde… Hakikaten dua, insanın görünmez bir varlıkla, mevcudatın yaratıcısıyla, hepimizin kurtarıcısı ve hamisiyle fikren ve hissen münasebete geçmek için yapılan gayreti temsil eder.”63

Ayrıca dua ferdin Allah’ın üstün varlığını kabul ederek, O’nun karşısında aczini itiraf edip, dileklerini O’na arzetmesi olarak da tanımlanabileceği64 gibi, her türlü problemin çözümünde kullanılan aktif ve anlamlı bilişsel başa çıkma stratejisi olarak da değerlendirilmektedir.65

Yapılan araştırmalar insanların duaya çeşitli sebeplerden dolayı oldukça sık bir şekilde başvurduğunu ortaya koymaktadır.66 Hatta dini inkar eden kişilerin bile tehlikeli durumlarla karşılaştıklarında dua davranışında bulundukları ifade edilmektedir.67 Bu da duanın insanlık için vazgeçilmez bir sığınma kapısı olduğunu göstermektedir. “Duanın gerek uzvi gerekse ruhi birtakım hastalıkları tedavi edici gücü ve özelliği öteden beri bilinmektedir. Bir çok din psikoloğu, duanın mükemmel bir tedavi vasıtası olduğunu belirlemiş bulunmaktadır… Vergote, duada psikanalitik tedaviye benzer bir yol izlendiğini öne sürer. Psikanalitik tedavinin temel kaidesinin, “hareket etmemek, fakat herşeyi söylemek” olduğu bilinmektedir. Temel olarak, başkasıyla konuşma kapasitesini engelleyen düşünceleri unutma durumundan kurtaran söz tedavi edicidir. Dua eden insan, kendisine hile ve kurnazlık yapmak mümkün olmayan Allah’a herşeyi söyleyerek, kendi kendisiyle ilgili ve kendisinin Allah’la ilişkisi konusundaki hakikati gizleyip saklamadan, olduğu gibi üzerine alır. Tecrübelerimiz göstermektedir ki, Allah’la serbestçe konuşmak müsaadesi, serbestçe bir dua etme kapasitesi etkisi meydana getirmektedir… Psikolojik yapının işleyişinden ileri gelen bazı ruhi bozuklukların dua ve dini telkin yoluyla şifaya kavuşturulması imkanları, psikolog ve psikiyatristlere yabancı olmayan bir husustur… Esasen her türlü hastalığın tedavisinde, gerek hasta gerekse hekim açısından önem taşıyan hususların başında, şüphesiz ki, ‘hastanın maneviyatını güçlendirme ve moralini yükseltme’ gelmektedir… Şüphesiz kendi kendine veya alışılmış tedavi usulleri ile iyi olabilen hastalar sözkonusu olunca, şifanın gerçek amilinin ne olduğunu anlamak güçleşmektedir. Ancak, her türlü tedavinin imkansız veya başarısız olduğu hallerde, duanın sonuçları kesin olarak belirlenebilmektedir. Dua, dini telkin ve moral takviyesi yoluyla elde edilen mucizevi tedavilerin yapıldığı Fransa’daki Lournes Tıp Merkezinin çalışmaları bilimsel kayıtlara geçmiş bulunmaktadır. Özellikle başkası için yapılan duanın kişinin kendi kendisi için yaptığı duadan daha etkili ve verimli olduğu gözlemlenmektedir.” 68 Surwillo ve Hobson (197 tarafından yapılan bir araştırmada da dua esnasında beynin ritmik hareketlerinde birtakım değişikliklerin olduğu tespit edilmiştir.69
————————————
62 Antoine Vergote, Din İnanç ve İnançsızlık, çev; Veysel Uysal, İFAV, İstanbul 1999, s. 236.
63 Alexis Carrel, Dua (Bütün Eserleri), çev; Refik Özdek, Yağmur Yayınevi, İstanbul 1981, s. 443.
64 Şentürk, Psikolojik Açıdan Hz. Peygamberin İbadet Hayatı, Bahar Yayınevi, İzmir 1985, s. 97.
65 Charles J. Holahan, Rudolf H. Mous, “Personal and Contextual Determinants of Coping Strategies”, Journal of Personality and Social Psychology, 52, 5, (1987), s. 949( Naklen; Kula, a.g.m., s. 244.)
66 Hökelekli, “Ergenlik Çağı Davranışlarında Din Eğitiminin Etkisi”, U.Ü.İ.F.D., c. I, S. 1, Bursa 1986, s. 44; Kula, a.g.m., s. 244.
67 Pierre Marinier, Dua Üzerine Düşünceler, çev; Sadık Kılıç, İzmir 1990, s. 22.
68 Hökelekli, Din Psikolojisi, TDV Yay., Ankara 1993, s. 231-233.
69 David Hay, “Religious Experience and Its Induction”, edt.; L. B. Brown, Advances in the Psychology of Religion, Pergamon Press Inc., New York 1985, s. 146.
———————————-
Nitekim dua bir bağlanma ve duygulanma hadisesidir. “Dua, insanı ümitsizlikten, karamsarlıktan ve yalnızlık duygusundan kurtarır. Kişi başarısız olduğu zamanlar bir üzüntü ve kaygı içine düşer. Kendi kendine kaldığı, derdini içine attığı zaman düşünür, kaygılanır ve bir kısır döngü içine girerek problemini bir yumak gibi sardıkça sarar, büyütür; psikolojik bunalımlara girer. İnsan böyle bir durumda dua ile içini Rabbine dökerek daha iyi bir kul olmaya azmeder. Hayatın zorlukları karşısında yalnız olmadığını, daima yardımını isteyebileceği, onu gören, gözeten ve herşeye gücü yeten bir yaratıcısı olduğunu hatırlayıp manevi bir güç kazanır.”70

Böylece dua inanan kişiye iç huzur ve refahı, depresyona yol açabilecek zorluklara karşı sabır ve dayanma gücü vererek teselli kaynağı olmaktadır.71

Her ne kadar birbirinden farklı şekilleri de olsa, bütün dinlerde varolan ve dini inancın somut bir tezahürü olan ibadetlerin de insanın ruh sağlığı üzerinde olumlu etkileri vardır.

Sözlükte; Tanrı buyruğunu yerine getirme, Tanrı’ya yönelen saygı davranışı, tapınma, kulluk gibi anlamlara gelen ibadet ıstılahi manada; Allah’a karşı kulluk ve bağlılığı ifade eden sözler ve hareketler, Ona yapılan dini davranışlar şeklinde tanımlanmaktadır. Bu bağlamda ibadet, dini inanç, duygu ve düşüncenin objektif dünyadaki bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. İbadetlerin temelinde korku ile sevgi ve saygı duygusu içiçe bulunur. İnanan insan Allah’ı sever, verdiği nimetlere karşı şükür borcunu ödemek için Allah’ın emrettiği ibadetleri yapar. Allah’tan korkar, azabından yine O’na sığınır, ibadet etmenin gönül rahatlığını, etmemenin de üzüntü ve korkusunu yaşar.72

İbadetlerin pekçoğu cemaat halinde yapılmaktadır. Bu ise müminler arasında “birlik şuurunun” uyanmasına vesile olmaktadır. Nitekim çağdaş insanın duygusal gerginliğinin temel konularından birisi “kalabalık içinde yapayalnız olma” halidir. Bu hal çoğu kişide bunalımlar yaratan ve depresyona neden olan aşırı ferdileşmenin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. İbadetler ise bireyi Allah’la olduğu kadar, diğer insanlarla da yakınlaştırmaktadır. Ortak duygu ve düşüncelere sahip olarak , müşterek bir amaç için bir araya gelmiş olan insan kalabalığı içerisinde ferdi benliklerin duvarları yıkılarak, kollektif ruh hakim duruma geçmekte,73 böylece toplum içerisinde yabancılaşan fert o topluluğun bir parçası olduğunun şuuruna varmaktadır. Bu şekilde ibadetler hem kişinin yalnızlık duygusuna kapılmasını önlemekte hem de sosyalleşmesini sağlamaktadır.74

İslam dininde yer alan kurban ve zekat gibi ibadetler kişiyi bencillikten kurtararak onda fedakarlık ve cömertlik duygularının gelişmesini sağlar. Namaz, oruç ve hac ibadetleri ise özellikle sabır, sebat ve zorluklar karşısında metanetli olmayı insana kazandırır.
Nitekim bütün ibadetlerin kişinin ruh sağlığıyla doğrudan ilişkisi vardır. İbadetler Allah’a karşı görev şuuruyla yapıldığı için, yerine getirildiklerinde bir gönül rahatlığı ve iç huzuru sağlar. Sorumluluk duygusunu geliştirerek dengeli bir şahsiyet kurulmasına ve bu dengenin korunmasına yardımcı olur. Her ibadetin özelliğine göre kişi bir takım süreçler yaşar ve böylece duygu, düşünce, kabiliyet ve karakter özellikleri etkilenerek müsbet yönde gelişmeler sağlanır.75
——————————-
70 Habil Şentürk, Din Psikolojisi, Esra Yayınları, İstanbul 1997, s. 164.
71 Pazarlı, a.g.e., s. 196. Dua’nın psikolojik etkileriyle ilgili olarak ayrıca bkz; Mary J. Meadow, Richard D. Kahoe, Psychology of Religion, Happer & Row Publishers, New York 1984, s. 120.
72 Peker, a.g.e., s. 67-68.
73 Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 245.
74 Pazarlı, a.g.e., s. 191.
75 Şentürk, Din psikolojisi, s. 153-154.
——————————-
Ayrıca ibadetler vasıtasıyla kişi sürekli olarak yüksek bir şuur düzeyinde kendisini kutsalla iletişim halinde hissetmektedir. İbadetlerden önce yapılan birtakım ön hazırlıklar76 kişiyi maddi ve manevi bir takım kirlerden ve kötü düşüncelerden arındırarak kutsal ile iletişime hazır hale getirir. İslam dinindeki günde beş vakit olarak kılınan namaz ibadeti kişiyi sürekli olarak belli bir disiplin altında tutar. Dolayısıyla namaz ibadetini “ inanan ile inanılan arasındaki ruhsal ilişkinin” korunması şeklinde anlamak gerekmektedir. Oruç ibadetinde ise Allah ile irtibatta olma şuuru daha geniş bir zaman dilimine yayılmaktadır. Hac ibadetinde de kutsal mekanların da vermiş olduğu havayla Allah şuurunun zevkine ulaşılmaktadır. Zekat ibadetinde ise insanın manevi dünya ile irtibatını kesen ve onu en çok gaflete düşüren önemli faktörlerden birisi olan mal-biriktirme sevdası77 disipline edilerek inanan insanın Kutsal ile kesintisiz irtibatı sağlanmış olur. 78

Netice itibariyle ibadetler Allah’a bağlanmanın şuuruna ulaşmış insanın, bunun sonucuna içtenlikle, şükran ve minnettarlık duyguları içerisinde katılmasını simgeler. İbadet ve dini uygulamalar vasıtasıyla inanan insan, kendi psikolojik tabiatının ve gündelik şuurunun normal işleyiş düzeninin dışına çıkarak, üstün bir varlık tarzına ve yaşama modeline yükselir.79

Görüldüğü gibi dini inanç ve bu inancın gereği olarak yapılan ibadetler amacına uygun bir şekilde yapıldığında kişinin ruh ve beden sağlığı üzerinde olumlu etkiler oluşturmakta, toplumsal birlik ve beraberliği sağlayarak bireyin toplumsallaşmasına da katkı sağlamaktadır. Ayrıca güçlü ve sağlıklı bir dini inanç bireyi depresyona götürebilecek bir takım yaşanılan olumsuz olaylara karşı korumaktadır. Kişi bu gibi durumlarda herşeyi yaratan ve yine herşeyin mutlak sahibi yüce Yaratıcısına yönelerek ruhunu teskin edebilmektedir. Aksi taktirde bir ömür boyu karşılaşılan ölüm, kaza, boşanma, iflas v.b. pek çok maddi ve manevi yıkıcı olaylarla kolay kolay başetmek mümkün olamamaktadır. Netice itibariyle dini sistemler, kişileri yaşadıkları olayları göğüsleyebilmeleri ve onları açıklayabilmeleri için kapsamlı ve aynı zamanda bir bütün olan inançlar ile donatmakta ve böylece ruh ve beden sağlığının korunmasına yardımcı olmaktadır.
——————————
76 Namaz ibadetinden önce abdest alınması, oruç ibadetinden önce sahura kalkılması, hac ibadetinden önce eş dost ile helalleşerek kişi ibadetlerden önce bir ön hazır oluş durumuna geçmektedir.
77 Al-i İmran, 3/14.
78 Faruk Karaca, “Dini Pratikler, Nefs Muhasebesi ve Allah Şuuru”, EKEV Akademi Dergisi, Mayıs 1999, c.:1, S.:4, s. 118-119.
79 Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 234.
80 Recep Yaparel, “Depresyon ve Dini İnançlar İle Tabiatüstü Nedensel Yüklemeler Arasındaki İlişkiler”, 9 Eylül Üni. İlahiyat Fak. Dergisi, S: VIII, İzmir 1994, s. 278-279.

KAYNAKÇA
Bakınız: http://forumkurdu.com/kurannuru-about793.html

————————————————————————
Dindarlık, Depresyon, ve İntihar

Prof. Dr. Steven Stack Çeviren : Dr. Talip Küçükcan

AKADEMİK ARAŞTIRMALAR DERGİSİ sayı: 7-8

http://www.academical.org/dergi/

Dindarlığın intihar ve depresyonla olan ilişkisi hakkında oluşan literatür beraberinde bazı konuları da gündeme getirmiştir. Durkheim’ın (1966) toplumsal entegrasyon bakış açısı din ve intihar arasındaki ilişkiyi araştırmada bugüne kadar en önemli teori olma özelliğini korumuştur. Yani dinî inanç ve ibadetler intiharı önlemede dönüm noktası olarak görülmüştür (bk. Stack, 1980; Kowalski Faupel Starr, 1987). Hadiseye dinî açıdan yaklaşan bazı araştırmacılar da dinî birtakım özelliklerin intihar riskini azalttığı kanaatine varmışlardır (bk. Stark Doyle Rushing, 1983; Stack, 1983b). Son zamanlarda oluşan bir yaklaşım da (toplumsal) çevre ya da şartları temel alan bakış açısıdır. Bu bakış açısı, intihar riskini tayin edebilmek için dinin hiyerarşik yapısını ve bireyler arasındaki ilişkiler gibi organizasyonel yönleri inceler (Pescosolido Georgianna, 1989). Aşağıda bu teorileri ve deneysel araştırmaları gözden geçireceğiz.

Din ve İntihar

Durkheim’ın İntihar (1966) isimli klasik eseri “intihar”ın sosyolojik araştırmasında bir başlangıç noktasıdır. Bireyin toplumu benimsemesi Durkheim’ın “entegrasyon ve intihar” teorisinin temelini teşkil eder. Buna göre bireyin topluma tabi olması (subordination) hayatı birey için anlamlı kılar. Toplumun ideolojilerine bağlanma yoluyla birey bir hedefe sahip olur ve kendisini intihara götürebilecek şahsî problemlerden uzaklaşır. Toplumla bütünleşmenin yolları arasında kişinin çocuklarına bağlanması, politik bir hedefe sahip olması ve dinî öğretilere tabi olması sayılabilir.
Tekrar din ve intihar hadisesine dönecek olursak, dinî bütünleşmenin iki önemli boyutu “inanç” ve “ibadetler”dir (Durkheim, 1966). Bu iki unsur ne kadar kuvvetli ise toplumla bütünleşme o kadar olumludur ve intihar ihtimali o kadar azdır. Durkheim dinî bağımlılığı dinî bütünleşme ölçüsü olarak gördü. Dolayısıyla Durkheim, Protestanları dinî bütünleşmeyi Katoliklerden daha az gerçekleştiren ve topluma tabi olmayan dinî bireycilik (religious individualism) sisteminin Hristiyanları olarak mütalaa etti. Bir Protestan, müşterek (collective) inanç ve ibadetlere tabi olmak zorunda değildir. Durkheim, Katoliklerin sahip olup Protestanların ihmal ettiği inanç ve ibadetlerin neler olduğuna fazlaca temas etmedi, fakat bunlardan bazıları aşağıdaki unsurları ihtiva eder: günah çıkartma, haftada en az bir defa kiliseye gitme, boşanma ve evlenme ile ilgili Hristiyanlığın kuralları. Durkheim teorisini ispatlamak için 5 Hristiyan ülkesindeki intihar oranlarını vermiştir ki, Protestanlar arasında intihar oranı Katoliklere göre yüzde 50 daha fazladır.

Durkheim’ın Bütünleşme Modeli (Integration Model) Üzerine Araştırmalar

Durkheim’ın verilerini analiz eden araştırmacılar onun çıkarımlarının sorgulanması kanaatine varmışlardır (bk. Pope, 1976; Pope Danigelis, 1981; Stark v.dğr., 1983; Day, 1987). Onlara göre Katolikler arasında intiharın fazla, Protestanlar arasında az olduğu 3 coğrafi bölge Durkheim tarafından dikkate alınmamıştır. Bu Katolik bölgeler ekonomik açıdan Protestanlara göre daha az gelişmiş olmasına rağmen, dine bağlılık ve intihar arasında olası yüzeysel bir ilişki doğuran ekonomik gelişmeyi Durkheim incelememiştir (Pope, 1976). Ayrıca Durkheim’in tezi olan “İngiliz Kilise’si İngiltere’deki yüksek oranda seyreden intihar oranları için sorumludur” iddiası hatalıdır, çünkü Durkheim’ın zamanında İngilizlerin ancak küçük bir azınlığı kilise’ye üyeydi (Stark v.dğr, 1983).
Yeni verilerin tahlilleri dine bağlılığın dinî bütünleşmenin bir ölçüsü olup olmadığı hususunda karışık sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Katolik ve Protestanlar arasında intihar oranlarını karşılaştıran küçük çaplı araştırmalar fazla değildir. Şimdiye kadar yapılan araştırmalar da farklı sonuçlar ortaya koymuşlardır (Maris, 1981; Stack, 1983b). Ayrıca bu araştırmalar ulusal (national) ölçekte dine bağlılığın bir faktörü olan ekonomik gelişme ve modernizasyonu incelemedikleri için bir sonuca ulaşamamışlardır.

Birkaç ülkeyi içine alan geniş çaplı araştırmalara gelince, modernizasyonu ya da boşanma oranını göz önünde bulunduran araştırmalar, Katolisizm ve intihar arasında iki değişkenli bir ilişkiyi yüzeysel buldular (Pope Danigelis; Stack, 1981). Yine aynı şekilde boşanma oranını dikkate alan ve Amerika’nın 50 bölgesini içeren bir çalışma da din ile intihar arasındaki iki değişkenli ilişkiyi yüzeysel buldu (Stack, 1980). Bunun da ötesinde, yirminci yüzyılın başından beri kırsal kesim dışında şehirlerden elde edilen verilerin analizleri, Durkheim’ın teorisini reddeder mahiyettedir. Louisiana’nın ilçelerini ele alan bir analiz, Katolisizm’in intihara karşı bir set oluşturması şöyle dursun aksine intiharı körüklediği neticesine varmıştır (Bankston Allen Cunningham, 1983).

Son olarak, yakın zamanlarda Amerika’nın küçük yerleşim birimlerinde yapılan araştırmalarda da Durkheim’in tezini destekleyen deliller bulunamamıştır. Bir bölgedeki araştırma Katolisizm ile intihar arasında bir ilişki bulurken (Faupel Kowalski Starr, 1987), aynı yazarlar tarafından yapılan bir başka yöredeki araştırma bu bulguyu desteklememektedir. Kowalski ve arkadaşları (1987) aynı istatistikleri 4 değişkenle (Protestan yüzdesi, cinsiyetlerin birbirine oranı, eğitim durumu ve nüfus büyüklüğü) uyguladıklarında Katolik yüzdesi ile intihar arasında bir ilişki olmadığını buldular. Berault (1988)’un çalışmasına göre Katolik yüzdesi az olan yerlerde intihar oranı da azdır. Protestan yüzdesi intiharla Katolik yüzdesine göre daha yakından ilgilidir. Buna ilaveten, Lutheran, Methodist ve Güney Baptistleri’nin bulundukları bölgelerde de intihar oranı düşüktür. Dolayısıyla eğer Protestanizm ve Bazı Protestan mezhepleri intihar oranını düşürüyorlar ise din ile intihar arasında bağlantı kuran yeni bir teoriye ihtiyaç var demektir.

1980′nin başlarından bu yana bulguların teorik yorumları şu tasarımı ihtiva ediyor: Durkheim’ın İntihar’ı yazdığından bu yana geçen 80 yıl zarfında Katoliklerin dinle bütünleşmeleri büyük oranda düşüş göstermiştir. Mesela, kiliseye gitme oranı neredeyse Protestanların seviyesine inmiştir. Dolayısıyla intihar oranlarında da 80 yıl öncesine göre farklılıklar, yani Katolik ve Protestanlar arasındaki intihar oranlarında birbirine yaklaşma gayet tabii olacaktır (bk. Stack, 1980; 1982).

Din-İntihar İlişkisinin Yeniden Formülasyonu

Dinî İnanç ve İntihar

Durkheim’ın dinî entegrasyon teorisine karşılık bazı araştırmacılar dinin intihar üzerindeki (daha genel) etkisini ölçen yeni ölçüler ve teoriler geliştirdiler (bk. Stark Bainbridge, 1980; Stark v.dğr., 1983; Stack, 1983c). Yani araştırmalar hadiseye Protestan-Katolik dinî entegrasyonundan öte bir fenomen olarak bakmaya başladılar (bkz. Breault, Barkey, 1982; Breault, 1986).

Dinî inançların bir kaç temel unsuruna bağlanma belki intiharı önlemede bir kalkan vazifesi görebilir. Durkheim’ın teorisinin aksine dinî inançların yoğunluğu o kadar ehemmiyetli olmayabilir. Mesela, Hz. İsa’nın babasız doğumuna (Virgin Birth) inanmak kişiyi hayata bağlamak bakımından ahirete inanmak kadar ehemmiyet taşımayabilir.

Stack (1983b) dine bağlanma/dinî inanç ve intihar arasındaki ilişkiyi ortaya koyduğu teorisinin temel önermelerini şu şekilde belirlemiştir. Birincisi, ahiret hayatı mutluluk vadettiği için, mesela işsizlik, boşanma, fakirlik vb. den dolayı strese giren insanlardaki zorlu sıkıntıyı pozitif yönde dengeleyebilir. Eğer insanlar bu stresi ahiret inancından kaynaklanan ebediyet mefhumuna bağlı olarak kısa süreli bir fenomen olarak görürlerse strese tahammül güçleri daha fazla olur. İkincisi, elem ve kederler bir mana içeriyor olabilirler; Tanrı’nın iradesi böyledir. Başa gelen kötülüklerin bir başka anlamı da, hüzün ve kederlere gösterilen sabır ve başa çıkmanın değerini göstermede yatmaktadır. Üçüncüsü, Tanrı’nın gözetlediğine ve insanların elemlerini bildiğine olan inanç insanları daha tahammüllü kılar. Dördüncüsü, din, toplumun materyalist anlayışa dayalı sınıflandırma sistemine alternatif olarak kutsal bir rütbe ya da sınıflandırma sistemi sunar. Dolayısıyla birey öz saygısını/haysiyetini (self-esteem), özellikle birey toplumun hiyerarşik düzeninde başarısız olmuşsa, ruhsal açıdan başarılı olma hedefiyle geliştirebilir. Beşincisi, duyan ve isteklere cevap veren bir Tanrı’ya olan inanç bazı insanların sıkıntılı hayat şartlarını başarıyla atlatmalarını sağlayabilir. Altıncısı, din genellikle fakirlikten övgüyle bahseder. Mesela, İncil’e göre devenin iğne deliğinden geçmesi zengin bir kimsenin cennete girmesinden daha kolaydır. Yedincisi, Şeytan’ın varlığına olan inanç kişiyi kötülüklere karşı mücadeleye sevkeder. Sekizinci ve son olarak, dinler ideal rol modelleri (ideal tip insan) takdim ederler. Mesela İncil’deki Eyüp Peygamber modeli bunlardan birisidir. Bu “model”deki insanlar, elem ve sıkıntılara göğüs germişler ve zorluklar karşısında intihara teşebbüs etmemişlerdir. Bu sekiz madde elbette hayat kurtaran inançlar listesi olarak görülmemeli, fakat bir kaç temel inanç unsurunun nasıl intihar riskini azalttığını gösteren örnekler manzumesi olarak değerlendirilmelidir.

Dine bağlılık ve intihar üzerine yapılan ilk araştırmalar bir kaç devleti içine alan geniş kapsamlı araştırmalardı ve dindarlık ölçüsü olarak da, dinî içerikli kitapların, dinî içerikli olmayan diğer kitaplara olan yayın oranını baz alıyorlardı. Wuthnow (1977) da araştırma yöntemini savunmuştur. Bu yöntem aynı zamanda dindarlığın ibadet, dinî kurumlara üye olma vb. gibi diğer boyutlarını ölçme için de kullanılmıştır. Stack’ın (1983b) 25 endüstrileşmiş ülkeyi içine alan çalışması dindarlık oranının yüksek olduğu yörelerde intihar oranının düşük olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu bulgu özellikle kadınlar için geçerlidir. Breault ve Barkey (1982) 42 ülkeyi içine alan araştırmalarında dinî yayınların intihara etkisi olup olmadığını araştırdılar ve dinî yayınların yoğun olduğu bölgelerde intihar oranının az olduğunu buldular. Fakat bu araştırmalar bir ya da bir kaç yıl gibi kısa dönemleri kapsadığı için kuşkuyla karşılanmalıdır. Mesela yukarıdaki çalışmaların aksine 1950-1980 dönemine yönelik Danimarka ve Norveç’i içeren bir araştırmada, dinî yayınlarla intihar arasında önemli bir ilişki olmadığı sonucuna varılmıştır (Stack, 1989, 1990).

Bazı araştırmalar, dindarlığın ölçüsü olarak kilise üye sayısını ölçü olarak kullandılar ve büyük şehirleri tahlil ettiler. Stark ve arkadaşları (1983) Amerika’nın büyük şehirlerinde yaptıkları araştırmalarda kilise üyeliği ile intihar arasında negatif bir ilişki buldular. Stark ve arkadaşlarının bu bulgusu yetersiz kontrol metodu kullanmalarının bir neticesi olabilir. Mesela Bainbridge’in (1989) Amerika’nın 75 büyük şehir bölgesini içeren araştırması, Stark ve arkadaşlarının bulgularıyla bağdaşmayan sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bainbridge, grup hayatına bağlılığı zayıflatan coğrafî değişkenliği kontrol eden bir metod uygulayınca kilise üyeliği ile intihar arasındaki kuvvetli ilişkinin ortadan kalktığı gözlenmiştir..

Bazı araştırmalar kilise ayinlerine katılımı dindarlığın ölçüsü olarak ele aldılar ki, bu hem Durkheim’in bakış açısından hem de dindarlık açısından yorumlanabilir. Bu çalışmalar kilise ayinlerine katılımı intihar oranlarını açıklamada hem önemli bir faktör, hem de bir değişken olarak tayin ettiler. Fakat (örneğin) boşanma oranını da dikkate alan bir kontrol metodu kullanmadıkları için bu araştırmalara temkinle bakmak gerekir (Stack, 1983a). Diğer bir çalışma da dine bağlılığın ve ailesel bütünleşmenin toplumsal davranışın (collectivism) daha genel bir göstergesi olduğuna işaret etmiştir. Din sosyolojisindeki yeni gelişmelerden (D’Antonio Aldous, 1983) esinlenerek Stack (1985a) Amerika’da dinî eğilimin aileyle yakın bağı olduğunu ileri sürmüştür.
Buraya kadar özetlemek gerekirse, dine bağlılık konusundaki araştırmaların birbirlerinden farklı neticeler ortaya koydukları söylenebilir. Fakat kuvvetli olmasa da ortak görüş, dinin intihar riskini azalttığı yönündedir.

Yeni formülasyonlar: Toplumsal Şartlar ya da Çevrede Din ve İntihar

Bazı araştırmacılar din ve intihar modelinin özel sosyal şartlarda daha iyi anlaşılabileceği kanaatindedirler. Yani dinin yalnızca bazı durumlarda intihar üzerine bir etkisi söz konusu olabilir. Mesela, Amerika’da Katolisizm’in güçlü olduğu New England’da Katolisizm intihar oranını düşürebilir (Maris, 1981; Pescosolido, 1990). Fakat Louisiana’da Katolisizmin intihara karşı bir kalkan olabileceği iddia edilemez (Bankston v.dğr., 1983). Dinin intihar oranını düşüreceği ortamları anlamak için dinin güçlenmesini sağlayan tarihî faktörleri dikkate almak gerekebilir.
Yakın geçmişteki toplumsal şartlar hakkında yapılan araştırmalar, kentsel kesimin özellikleri veya dinî grupların üyeleri arasındaki bağları güçlendirerek organize olma özellikleri, ya da belli bir bölgede aynı dinden olanların nüfus yoğunluğu gibi bazı faktörlerin önemi üzerinde durmaktadır (Kowalski v.dğr., 1987; Faupel v.dğr., 1987; Pescosolido Georgianna, 1989). Toplumsal şartlarla ilgili bütün bu tartışmalar Durkheim’a reddiye değil, ona bir katkı ya da tashih tarzında anlaşılmalıdır (bk. Pescosolido, 1990).

Faupel (1987) Durkheim’in The Division of Labor in Society adlı eserine dayanarak kentsel çevrede dinin intihar üzerine etkisini belirleyen bir teori ortaya koydu. Durkheim’a göre kentsel kesim toplumsal bütünleşme için büyük bir potansiyele sahiptir. Fischer’in (1982) gözlemleri de bunu desteklemektedir. Kentsel kesimin sakinleri kırsal kesimdekilere göre arkadaşlık ve diğer sosyal yollarla intihar riskini azaltan yakın ilişki kurmaya daha yatkındırlar.

Din ve intihar arasındaki ilişkiyi izaha çalışan ve çevre şartlarını içeren diğer bir tartışma da toplumsal bağlar teorisidir. Pescosolido ve Georgianna (1989) üç toplumsal ve tarihsel eğilimin (evangelicalism, secularization ve ecumenicalism) Durkheim’dan beri din ve toplum arasındaki ilişkiyi değiştirdiğini vurgulayarak, Durkheim’ın teorisinin yeniden formüle edilmesi gerektiğini ileri sürdü. Bu araştırmacıların Amerika’daki 27 mezhebi içine alan ve 404 ilçeden (250.000 veya daha fazla nüfuslu) grupları kapsayan çalışmaları Katolisizm ve bazı Protestan mezheplerin intihara karşı koruyucu vazife gördüklerini ortaya çıkardı. Fakat diğer bazı Protestan mezheplerinin olduğu bölgelerde de intiharın yüksek olduğu gözlendi.

Din ve Depresyon

Dindarlık depresyonu en azından 3 yol veya şekilde etkileyebilir (Idler, 1987). Birincisi, “toplumsal bağlılık” (social cohesiveness) hipotezine göre din, dinî çevreden gelen toplumsal destek sağlar. Böyle bir destek hem duygusal, hem entellektüel, hem de depresyon riskini azaltan diğer bazı özellikleri bireye kazandırır. İkincisi, tutarlılık (coherence) hipotezine göre din kadere boyun eğme (fatalism) yerine ümit ve iyimserlik (optimism) duygusu vererek depresyonu azaltır. Üçüncüsü, theodicy hipotezidir ki, buna göre din elem ve ısdırapları negatif olarak algılama potansiyelini olumlu yönde değiştirir. Stack’ın (1983b) daha önce bahsedilen dine bağlanma teorisi bu prosesin örneklerini ortaya koyar. Aslında bu üç hipotez birbirinden tamamıyla ayrı şeyler degildir, üçü de bir anda meydana gelebilirler.

Amerika’da depresyon üzerine yapılan araştırmaların çoğu aslında öğrenciler (Brown Lowe, 1951; Mayo, v.dğr., 1969), yaşlılar (Idler, 1987), ve kırsal kesimdeki kadınlar (Hersgaard Light, 1984) gibi toplumun genelini temsil etmeyen denekler üzerinde yapılmaktadır. Bu çalışmalar arasında Stack’ın (1985a) ve Spendlove ve arkadaşlarının (1984) çalışmaları din ile depresyon arasında bir ilişki bulamamışlardır. Dinin depresyonu önlediğini bulgulayan araştırmalar ise Brown ve Lowe’un (1951), Hertsgaard ve Light’ın (1984), Mayo ve arkadaşlarının (1969), ve Hathaway ve Pargament’in (1990) çalışmalarıdır. McClure ve Loden’in (1982) araştırması dinî faaliyetlerin depresyon ihtimalini azalttığını ortaya çıkarmıştır, ama dinî faaliyetlerin bireyin hayat stresini yenmesine fazla bir katkısı olmadığı gene aynı araştırmanın bulguları arasında yer almıştır. Idler (1987) aynı zamanda deneklerinin sağlık durumlarını kontrol eden çalışmasında, bireysel veya toplumsal dinî yaşantının (erkeklerde) depresyonla bir ilişkisi olmadığı bulgusunu elde etti. Yani dinî yaşantısı düşük seviyede olanlar daha çok depresyon tecrübe ettiler, fakat bu dinî katılımın eksikliğinden dolayı değil fiziksel sağlıklarının yerinde olmamasından kaynaklanıyordu. Aynı çalışma kadınlarda toplumsal dinî yaşantının (mesela kiliseye gitme, dindar arkadaşlar edinme gibi) depresyonu düşürdüğü neticesine vardı. Bireysel dinî yaşantı kadınlarda aynı neticeyi, yani dinin depresyonu engellediği neticesini vermedi. Dolayısıyla, bu sınırlı ve yetersiz bulgular din ile depresyon arasında negatif bir ilişki bulunduğunu iddia eden teorilere destek vermektedirler.
Bu çalışmaların Amerikan toplumunun geneline teşmil edilip edilemeyeceği pek kesin değildir. Sistematik bir karşılaştırmanın yapılabileceği tek çalışma Stack’ın (1985b) Amerika’nın Midwest bölgesinde din ile depresyon arasında bir ilişki bulamadığı çalışmasıdır. Bunun yanında Martin ve Stack’ın (1983) ülke çapında örnekleme metoduyla yine aynı depresyon ölçeğini ve kontrol metodunu kullanarak yaptıkları araştırma da ise din ve depresyon arasında bir ilişki bulunmuştur. Fakat aynı araştırma, dinin, depresyonu engellemedeki rolünün çok az olduğunu da ortaya koymuştur. Yine aynı araştırmaya göre eğitim seviyesinin, kiliseye gitme ve ahirete inanma gibi dinî inanç ve ibadetlerden 5 kat daha fazla depresyonla alakası vardır.
Din ve depresyon arasındaki ilişkiyi ihtiyatla karşılamamızı gerektiren nedenler arasında, ruh sağlığını konu edinen araştırmaların ortaya çıkardığı bazı bulgular da mevcuttur. Bunlar depresyonun zıddı olan mutluluk veya depresyonun bir boyutu olan yalnızlık hissi olabilir. Genellikle dinin bu mefhumlarla münasebeti olduğu pek vurgulanmamıştır. Mesela, dinin 4 boyutundan (örneğin kiliseye gitme, ahirete inanma gibi) hiçbirisi mutlulukla münasebetlendirilmemiştir (Steinitz, 1980). Fakat bazı çalışmalar yalnızlık hissi ile din ve depresyon ilişkisini incelediler. Mesela, Schwab ve Petersen’in (1990) araştırmasında hiçbir sıfatı dikkate alınmadan bir Tanrıya inanma ile yalnızlık hissi arasında bir ilişki bulunmamıştır. Fakat aynı çalışmaya göre gazaplı (wrathful) bir Tanrıya inanma yalnızlık hissini artırırken, yardımsever (helpful) bir Tanrıya inanma yalnızlık hissini azaltmaktadır. Yine de bu çalışmalar toplumun genelini temsil etmediği için kuşkuyla karşılanmalıdır.

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.