dinpsikolojisi

iletişim: drmavi@mynet.com

DİN PSİKOLOJİSİNE GİRİŞ

TANIM-ALAN ve KONULAR

Neda ARMANER (Doç.Dr.)

I- DİN PSİKOLOJİSİNİN TANIMI
Modern psikolojiye paralel olarak gelişen ve onun bir dalı olarak nitelendirilen din psikolojisi herşeyden önce, insana özgü olan dinsel yaşamın psikolojik açıdan çeşitli yönlerini inceler. Diğer bir deyişle, din psikolojisi, dinin insan ruhundaki temel karakteristiklerini, davranışlara yansıyan etki durumlarını söz konusu eder.

Ruh-beden ilişkisi ile çevre-kültür etkilerinin bütünlüğü içinde ele alınan dinsel inancın birey ruhunda pek çok çeşitlenmeler (tenevvü, varieties) göstermesi doğaldır. Din psikolojisinin fenomenleri ön yargılardan, değer ölçüsüne varan sonuçlandırmalardan uzak olarak, bilimsel yöntemlerle araştırılıp sınıflandırılır. Din psikolojisi, mistik yaşantıların türlü yönlerini gözden geçirirken bunlardan psikolojik değerlere ve aralarındaki birliğe dikkati çekmeğe çalışacaktır, fakat hiçbir biçimde, bu haller üzerine öğütlerde bulunan, dinin emir ve yasakları üzerinde geçerlik ve geçerlilik tartışması yapan, kısaca, değer problemleriyle ilgilenen bir bilim olmayacaktır. Hiçbir dinin savunmasını yapmayacağı gibi hiçbir dini de küçümsemiyecektir.

Bugünkü din psikolojisi, Antik Yunan’dan bu yana birçok filozof ve teoloğun insan ve din açısından öne sürdükleri teoriler, düşünceler değildir. Dinsel duygu ve aksiyonla ilgili psişik olgunun, kendi yapısı içinde, bağımsız olarak incelenmesidir. Diğer bir deyişle dinsey yaşayışın çeşitli belirtilerinin, çağdaş psikoloji verilerine göre incelenmesidir.

Din psikolojisi, mantık, ahlak, hukuk ve estetik gibi kendi alanlarına birtakım ilkeler getiren, kural (norm) koyan normatif bir bilim dalı da değildir. Kesinlikle değer yargılarıyla uğraşmaz, sadece olayları olduğu gibi tüm ayrıntılarıyla tanıtmak ve betimlemek (tasvir etmek) ister. Bunun sonucu olarak, insan ruhunun derinliklerine, dinsel bilince nüfuz etmek ister. Böylece, onun değişme ve gelişmelerini gözlemek ve bunları sınıflara ayırarak genel sonuçlara varmakla, bilim düzeyinde geçerli bilgilere erişmiş olur.

a) Din Psikolojisinin Genel Psikoloji İçindeki Yeri ve
Diğer Bilimlerle İlişkisi

İlk ve Ortaçağda ruh üzerine yürütülen metafizik görüşlerden uzaklaşarak, XIX ncu yüzyılın ortalarına doğru kurulan psikoloji, metot ve amacı bakımından bilimsel bir düzeye çıkar.

Genel psikoloji, ruha özgü olan herbir belirtiyi inceleme çerçevesine alır. Böylece, bilimsel psikolojinin konuları genişleyip gelişirken, insanla doğrudan doğruya ilgili olan sınır alanlarında, yeni bilgi dalları, diğer bir deyimle, yan disiplinler ortaya çıkar. Bunlardan biri de din psikolojisidir.1

———–

(1) Psikoloji Çeşitleri

1- Araştırma konusuna göre:

1- a) Genel Psikoloji
b) Sosyal Psikoloji (İnsanı grup halinde inceler)
c) Gelişme Psikolojisi (Çocuk, ergenlik, yaşlılık psikolojisi, v.b.) d) İş psikolojisi veya Endüstriyel psikoloji e) Din psikolojisi (Dini hayatı inceler) f) Patolojik psikoloji (Marazi ruh hallerini inceleyen psikoloji)

2- Hayvan Psikolojisi

Amacına Göre Psikoloji Çeşitleri :

a) Genel Psikoloji
b) Farklar Psikolojisi (amacı farklılıkları ortaya çıkarmaktır)
c) Bireysel Psikoloji, Milletler Psikolojisi, d) Karşılaştırmalı (Mukayeseli) Psikoloji gibi adlar altında araştırmalar yapılır.

Erek Edindiği Bilgi ve Aksiyona göre :

I- Kuramsal (teorik) psikoloji
II- Uygulamalı psikoloji
a) Sanayi psikolojisi
1- Mesleğe yöneltme
2- Mesleki seçim, eleme
3- Verimi arttırmak için beşeri ilişkileri düzeltme
Okul psikolojisi
Askeri psikoloji
Ticari psikolojisi (reklam, piyasa incelemeleri)
Politik psikoloji (Halk oyu, propaganda)
Tıbbı (medikal) psikolojij

Din, insana ait bir konu olarak, bireyin ruhsal yapısını, bilinçli ya da bilinçsiz olsun, etkilemekle psikolojinin zorunlu bir inceleme alanıdır. Dindarlığın birey ruhundaki gelişiminin araştırılmasında genel psikolojideki temel ilkelerden, verilerden hareket edilerek gerekli olan psikolojik yöntemler uygulanır. Kişide uyanan dinsel duygu ve düşüncenin oluşturduğu inanç ve ona bağlı olarak yapılan ya da yapılmayan tüm davranışlar dinsel yaşamı oluşturur. Bu ise, ruhsal bir olay olarak psikolojinin ve daha belirgin bir alan olarak da din psikolojisinin ele aldığı bir konudur. İnançlar psişik bir olgudur. Bundan başka, kişide bir istek ve irade işi olan ibadet psikolojik yöntemlerle açıklandığında hem şahsiyet psikolojisine, hem sosyal psikolojiye, insan ve din açısından elde edilen bilgilerle de din sosyolojisine ve kültür antropolojisine ışık tutar. Din, her ne kadar ilahiyatın değişmez konusu olarak görünse de, bireyin ve toplumun, tek kelimeyle insanın olmadığı yerde dinden bahsedilmez. Böylece, din psikolojisi genel psikoloji ile teoloji arasında birbirini içeren alanda gelişirken, psişik olan dinsel yaşayışı ve onun tezahürlerini ele alacaktır.

Bu gelişme ve olgunlaşmaya paralel olarak, dinle bilim dallarının ilişkilerinin artması sınır alanlarında yeni disiplinler oluşturur. Bunlar, din sosyolojisi, dinler tarihi, din felsefesidir. Din psikolojisi gerektiğinde, insanın düşünce ve duygularını daha iyi kavramak, dinsel yaşamı daha iyi tanımak üzere yukarıdaki bilgi alanlarından başka etnoloji, dinsel sanat ve eski metinleri inceleme bakımından filolojiden yararlanır. Din psikolojisinin genel psikoloji ilkelerine bağlı kalarak yürüttüğü incelemelerde yukarıdaki bilim dallarıyla karşılıklı ilişkileri ve yardımlaşmaları kurulur, fakat din psikolojisi, hiçbir biçimde din felsefesi, dinler tarihi ve din sosyolojisinin konu ve alanı içine alınmaz. Çünkü bu bilimlerin her biri kendi açılarından dinsel olayları açıklarken din psikolojisine özgü olan dinsel yaşayışın psikolojik yönünü amaç olarak almazlar.

Din psikolojisinin temel özelliği ise, hayatın özü demek olan duyguyu, bilinci ve dinsel aksiyonu bilimsel yöntemlerle araştırmaktır. Din psikolojisi bu bilgi kollarından kendine yararlı olan materyali, dökümanı alır. Örneğin, dinin çeşitli teorilerinin tartışılmasını din felsefesine bırakır. Filozofların din alanındaki araştırmalarında psikolojik bilgiler bir amaç olmaktan çok, birer araçtan ibarettir. Çünkü filozofları birinci derecede ilgilendiren konu, dinin genel filozofik sistemler içindeki yeri ve değeridir. Onun için psikolojik araştırmalarla elde edilen bilgiler, ancak bu filozofik çerçeve içinde değerlendirilir. Din psikolojisi, psikolojinin bilimsel yöntemlerini kullanmakla zihinsel “spêculative” felsefeden ayrılır. Bilimsel metodun bilim alanındaki geçerliliği açıktır.

Din psikolisi teoloji ve metafizikten de ayrılmakla beraber bunların ortaya koyduğu ilkelere insan açısından eğilir. Buna karşılık din psikolojisinin kendi alanında yapacağı araştırmalar felsefe ve teolojiye değerli görüşler ve bir kavrayış getirir.

Din psikolojisi, dinin dış görünüşünü, objektif olan toplumsal ifadesini din sosyolojisine bırakır. Din sosyolojisi, dinde sosyal gelişimin ve toplumsal davranışların incelenmesinde din psikolojisinden yararlanır. Dindar kişiliği etkileyen psikolojik ve sosyal olayları incelerken, sosyal faktörler üzerinde önemle durur. Dinsel grubun davranışlarını, hem din sosyolojisi, hem de din psikolojisi açısından incelemenin konuya daha gerçekçi bir yaklaşım getirdiği noktalar da vardır. Ancak, genel olarak denilebilir ki, bu ilgilerin birbirine karıştığı konularda, bir bakıma sosyal psikolojide olduğu gibi, psikolog, bireydeki duygu, düşünce ve davranış üzerine eğilir. Sosyolog ise, dinsel davranışın sosyal koşullarını belirtmeğe bakar.

Din psikolojisinin esas konusu, dinsel yaşayışın birey ruhundaki görünümünü ve sübjektif yönlerini incelemektir demiştir. Dinlerin toplumlar üzerindeki etkileri bu araştırmalarda değerlenirken dinler tarihi ile dinsel sanat tarihinden din psikolojisi karşılıklı olarak yararlanırlar.

Din Psikolojisinin Alanı ve Konuları

Psikoloji açısından dinsel yaşamın incelendiği alan din psikolojisi alanıdır. Dinsel yaşam, bir bakıma realitenin üstünde sonsuzluğa bağlı duygu, düşünce ve davranışların tümü olarak tanımlanabilir. Demek ki dinsel yaşayışa temel olan psikolojik olgular, bireyin dinsel duyguları, bilinci ve iradesine bağlı olan dinsel aksiyonlardır. Yukarıda belirlenen özelliklere göre; din ile psikolojinin sınırları arasında böyle bir alanda, din psikolojisinin birinci derecede uğraştığı temel konu, dinsel yaşamın psişik (ruhsal) yapısını (structure) kavramaktır. Başka bir deyişle; dinin birey ruhundaki görünüşünü sübjektif belirtilerini araştırmak ve incelemek din psikolojisinin konusudur. Buna göre, bireyin dinsel deneyi (experience) dediğimiz dinsel yaşantısı din psikolojisinde en çok sözü edilen bir deneyimdir. Dinsel yaşantı içinde geçen psişik olgular; duygu, düşünce, tüm dinsel tavır ve haller (attidudes) olduğuna göre, bireyi kutsallığa bağlıyan inanma iradesi yine din psikolojisinin açıklamaya çalıştığı konulardır.

Çeşitli olaylar karşısında geçirilen bunalımlar ya da başka nedenlerle rehbersiz, delilsiz kalışın verdiği kararsızlıklar, tereddütler, gerçeği arayışlar, kuşkular bireyin dinsel yaşamı içinde derece derece varlığını sürdüren yaşantılardır. Bundan başka, din ve mezhep değiştirmenin ruhsal koşulları (özellikle Hıristiyan mezhepleri araısnda bu durumlar çoktur) dine dönüş (ihtida) veya dinden dönüşün (irtidat) ve inkarın sarsıntıları, pişmanlık, tövbe veya tasdikin türlü şekilleri ve evrimleri, korku, ümit ve hayranlıkla başlayıp ilahi aşka kadar varan ve ruhun en ince, en yüksek esprilerini yansıtan tezahürler din psikolojisinin ele aldığı konulardır. Saf ve samimi dindarların, mutasavvıfların (mystiques) hallerinde daha belirgin ruhsal olgular oluşmakla, gerek Türkçede gerekse diğer gelişmiş Doğu ve Batı dillerinde dinsel yaşantıların türlü anlamlarını karşılayan sözcükler vardır. “Tasavvufi haller” diye nitelendirilen bu yaşantılardan, örneğin saflık, perhizkarlık, itaat, fakr, mahviyet, tevazu, sabr, reca, niyaz, hulûs, riyazet, çile, bürhan, itikaf, vecd, istiğrak, seyr ve sülûk, terk, keşf, cezbe, sezgiler ve rüyalar gibi içe dönük bireysel nitelikte olanlar yanında, toplumsal özellikler taşıyanlar ise; cehri ve hafi olan zikr ve halkalar, sema, dinsel rakslar, çeşitli ayinler ve toplu ibadet şekilleri ile dinsel geleneklerin düzenini çizdiği merasimler, bireyin toplumsal içerikli dinsel deneyleri, mistik yaşantıları “experience vecue” olarak değerlendirilirler. Bir bakıma mistiğin “madde ve mana alemiyle olan ilişkileri” açısından ele alınan olgular, din psikolojisinin “tasavvuf psikolojisi” bölümünde bilimsel yöntemlerle araştırılan ve incelenebilen konulardır.

Bundan başka, mezhep kuranların, reformatörlerin, din liderlerinin (mürşitlerin), zahitlerin, pirlerin, sofuların, dervişlerin, psikolojik açıdan karakteristik özellikleri din psikoloji çerçevesinde açıklığa kavuşur. Çeşitli mezhep ve tarikatlar bize bu alanda zengin çalışma ve gözlem olanakları sağlayabilirler. Ayrıca, tüm dinsel edebiyat ve dökümanlar yine bu bilim dalının metotları ışğı altında incelenir.

Din psikolojisi alanında yapılan gözlemlerle, anket ve test uygulamarıyla, çocukta, gençte ve ergenlerdeki dinsel yönün kategorik biçimde araştırılması yapılır.

Fizyolojik psikolojinin yöntem ve ilkeleri ışığında, salgı bezlerinin faaliyetlerindeki değişmeler gibi, beden ve ruhun birbirleri üzerindeki yakın ilişkilerini gösteren belirtiler aynı biçimde bireyin dinsel yaşayında da sürer. Duygusal durumlarda dindarlığın çeşitli nedenlere dayalı ürpermeleri, iç ferahlığı, iç aydınlığı gibi deneyimlerin bedensel koşulları psikolojik gözlem ve analizlerle ortaya çıkarılabilmektedir.

Dinsel kişiliğe yön veren motivasyonel güçlerin egemen bir faktör haline gelmesi, inançla dinsel aksiyonun birleşip şekillenmesi, sembolleşmesi, bireyin varlığına hükmetmesi, etrafa yayılışı ya da zayıflayıp gerileyişi gibi çeşitli yönlerin araştırılması din psikolojisindeki çalışmalarla ortaya konur.

Yukarıda da biraz değinildiği üzere, dinsel olgular, tüm ruhsal haller gibi, hem bireysel hem de toplumsal yaşamla karışmış durumdadır. Dinsel çevre ve kültürün birey üzerindeki etki ya da tepki durumlarının psikolojik bir olay olarak tarafsız bir anlayışla incelenmesi de din psikolojisine düşmektedir. Bireysel gibi görünen inanç, o inanca bağlı hareketlerde toplumun, eğitim ve öğretimin payı hiç kuşkusuz var olmakla, bilimsel incelemede bu payın aydınlatılması diğer yan disiplinlerin de yardımıyla sağlanır.

Ruhsal olgular insan bedeninde oluşurken soyut bir ortamda değil hayatın içinde çeşitli sosyal olaylarla karışmış olarak gelişip biçimlenir. Dar ve kapalı çevre koşullarının kişi üzerindeki etkileri bilinir. Bunun yanında fizyolojik ve psikolojik yapımızdan gelen türlü faktörlerin de dinsel yaşayış ve kişiliğimiz üzerinde olumlu ya da olumsuz durumları birlikte düşünülür.

Ayrıca, dine ilişkin öğretim ve eğitim alanında derslerin psikolojik durumlarını incelemek, dinsel eğitimin, öğrenciler üzerindeki etkilerini bilimsel ölçülerle belirtmek, yine din psikolojisinin incelediği konulardır.

Belli yaşlarda ve evrelerde dine karşı ilgi ve yöneliş ya da ilgisizlik, inkar gibi ruhsal durumlar ortaya çıkar. Psişik olayların gelişim psikolojisinin ışığında, çocukluk, gençlik, yaşlılık psikolojisi ilkeleri çerçevesinde incelenmesi gereklidir. Din eğitim ve öğretiminin öğrenciler üzerindeki etkileri yanında camilerde yetişkinlerin dinledikleri vaaz ve tüm dinsel hitabetin psikolojik etkinliğinin artırılması, insanı iyi tanımaya, dolayısıyla psikolojiyi bilip konu üzerinde çalışmaya bağlıdır.

Dine karışmış, hurafe ve batıl inançlara dayalı dindarlığın ortaya çıkardığı fanatik, tutucu bireyler ve gruplar üzerinde var olan etkilerin araştırılması, olumsuz ve yıkıcı nedenlerin ortaya çıkarılması, din psikolojisinin görevleri arasına girer.

Keza, normal insandan başka, bir çeşit ruhsal anormalliği, sapmaları olan kişilerde ortaya çıkan dinsel ifade ve hareketleri ayrı bir kategoride incelemek, din psikolojisinin patoloji bölümünün görevidir. Din psikolojisinin psikopatolojik düzeydeki olayları normal olanlardan ayırması, normal dindarlığı daha fazla aydınlığa kavuşturmaktadır. Bazı kimselerin, dine karşı olan bir tutumla, tüm dinsel yaşamı patolojik bir olay olarak gösterme çabaları da bu suretle çürütülmüş olur.

Kaynak : Doç. Dr. Neda Armaner; “Din Psikolojisine Giriş”, CiltI, Ayyıldız Matbaası A.Ş. Ankara-1980, s.4-13

http://www.geocities.com/dinbilim/dinpsikoloji.html

ÇAĞDAŞ ARAŞTIRMALAR IŞIĞINDA DİN PSİKOLOJİSİNE BİR BAKIŞ

Ali Rıza AYDIN* Din Psikolojisi ve Eğitim-Öğretim

ÖZET

Batı bilim geleneği içerisinde 20. yüzyılın başında psikolojiden ayrılarak
bağımsız bir hüviyet kazanan ve inanç muhtevalı bir bilim olduğu
için kimi zaman reddedilen din psikolojisi, son yıllarda bazı çalışmalar
ve örgütlenmeler sayesinde artan bir ilgi odağı haline gelmiştir. Din
psikolojisindeki gelişmelerin ele alındığı bu makale, bütün gelişmeleri
içermemekle birlikte bu bilim dalının çağdaş dünyada hangi durumda
olduğuna ilişkin bir özet niteliği taşımaktadır.
Anahtar Kelimeler: Din, psikoloji, modern dünyada din psikolojisi,
An Examination about Psychology of Religion in the Light of
Contemporary Researches

ABSTRACT

In the early period of the 20th century within the context of the
Western tradition psychology of religion gained an independent
identitiy to be separated from psychology and has been sometimes
rejected by arguing that it is the science of belief has respected by
certain researches and organizations in the recent years. Although this
article does not include the whole advances in the psychology of
religion, it gives the idea to the reader what the position of the
psychology of religion in our modern world is.
Key Words: Religion, psychology, psychology of religion in
contemporary world.
Batı bilim geleneği içerisinde 20. yüzyılın başından itibaren bağımsız
bir bilim olarak ortaya çıkan din psikolojisi, din ile psişik unsurlar
arasındaki ilişkiyi yorumlamak1 amacıyla araştırmalara yöneldiğinde,
beraberinde din ve psikoloji birlikteliğinin imkânına dair
tartışmaları da başlatmıştır. Bu tartışmalar, kimi zaman din ve psikoloji
arasında gerilimlere kimi zaman da verimli sonuçların ortaya
——————
* Yrd. Doç. Dr., OMÜ İlâhiyat Fak. Din Psikolojisi Öğretim Üyesi.
araydin@omu.edu.tr
1 Antoine Vergote, Din, İnanç ve İnançsızlık, çev. Veysel Uysal, İstanbul 1999, s. 23.
Ali Rıza AYDIN 50
———————-
çıkmasına neden olmuştur. Çoğu zaman bu tartışmaların ve gerilimlerin
kökeninde de yöntem sorunu yatmaktadır.2 Biz bu makalemizde
çağdaş araştırmalarda, diğer bir deyişle modern dünyada din psikolojisi
araştırmalarının durumu hakkında bir değerlendirmede bulunacağız.
Daha doğrusu modern dünyada din psikolojisinin neliği
üzerinde duracağız.
Tarihsel perspektiften bakıldığında din psikolojisi genellikle yıllar
içinde inişli-çıkışlı yaşayan bir araştırma alanı olarak görülebilir.3
Psikolojinin ilk dönem bilginlerinden bazılarının dinden söz ettiklerini
biliyoruz. Bunların içinden dinden söz eden ilk dönem psikologlarının
en tanınmışı hiç kuşkusuz William James’tir. Amerikan Psikoloji
Derneği’nin (American Psychological Association/APA) başkanlığını
da yapmış olan James, din fenomeniyle yakından ilgilenmiş ve bireyin
dinî tecrübesini anlamaya çalışmıştır.4 Din ile ilgili düşüncelerini
1901-1902 yıllarında gerçekleştirdiği Gifford Konferansları serisinde
dile getirmiştir. Sözü edilen konferanslar daha sonra The Varieties of
Religious Experience adı altında kitaplaştırılarak basılmıştır.5 Kuşkusuz
James’ın dışında Clark Üniversitesinde Amerikan din psikolojisinin
kurucusu olarak kabul edilen G. Stanley Hall, James H. Leuba,
Edwin D. Starbuck ve George A. Coe gibi başka Amerikalı tanınmış
psikologlar da din üzerine araştırmalar yapmış ve dinî pratiklerle ilgili
psikolojik teoriler geliştirmeye çalışmışlardır.
İlk dönem Amerikan psikolojisinde, hâkim paradigma olarak
davranışçılık etkin olduğundan dolayı din konulu psikolojik araştırmaların
azlığı söz konusu idi. Bilindiği gibi davranışçı psikoloji nes-
2 Batıda ilk dönem din psikolojisine ilişkin yazılara bakıldığında, psikologların düşüncelerinin
genellikle din psikolojisinin konusu, yöntemi ve sınırları üzerine olduğu
görülecektir. Söz gelimi Amerikan din psikologlarından Pratt din psikolojisiyle ilgili
makalesinde, din psikolojisinde kullanılacak yöntemin sınırları ve sorunlarından
hatta alternatif yöntemlerden söz ediyor. Din psikolojisinin, dinsel nitelikli felsefî
sorunlara kaynaklık edebileceğini belirtiyor. Bkz. Üzeyir Ok, “James Bisset
Pratt’ın Din Psikolojisi Adlı Makalesinin Çevirisi ve Bir Değerlendirme”, Cumhuriyet
Ü. İlh. Fak. Der., Sivas 1996, Sayı 1, s. 267. Türkiye’de de din psikolojisinin konusu
ve yönteminin ne olması gerektiğine ilişkin yazılar kaleme alınmıştır. Bunların arasında
Bedi Ziya Egemen’in Din Psikolojisi (Ankara Ünv. İlh. Fak. Yay., 1952) adlı eserini,
Kerim Yavuz’un Din Psikolojisinin Araştırma Alanları (Atatürk Ünv. İlh. Fak.
Der., Sayı 5, Erzurum 1982) ve Din Psikolojisinde Metot Meselesi ve Yeni Gelişmeler
(Atatürk Ünv. İlh. Fak. Der., Sayı 7, İstanbul 1986) adlı makalelerini ve Erdoğan Fırat’ın
Din Psikolojisinde Konu ve Metot Meselesi (Dokuz Eylül Ünv. İlh. Fak. Der.,
Sayı 5, İzmir 1989) adlı makalesini sayabiliriz.
3 B. Beit-Hallahmi, “Psychology of Religion 1880-1930: The Rise and Fall of a
Psychological Movement”, Journal of the History the Behavioral Sciences, 10, ss. 84-
90.
4 Bkz. Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Samsun 2000, s. 38; Hayati Hökelekli, Din
Psikolojisi, Ankara 1993, s. 49; Vergote, a.g.e., ss. 26-27.
5 Nils G. Holm, “Din Psikolojisi ve Tarihçesi”, çev. Abdülkerim Bahadır, Selçuk Ünv.
İlh. Fak. Der., Sayı 12, (2001/Güz), s. 73; Ok, a.g.m., s. 270.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 3
51
nel bir bilim olmak için “imge”, “ruh” ve “bilinç” gibi ruhsal kavram
ve terimleri reddetmişti.6 Dolayısıyla davranışçılığın indirgemeci yöntemleri
inanç konularına ve doğrudan ölçülmeyen teorik yapılara çok
az yer vermekteydi. Açıkçası psikoloji bu dönem için din yerine daha
bilimsel olarak düşünülen geleneksel psikolojinin konularıyla ilgilenmiştir.
Dinsel içerikli konuların araştırılmasına yönelik bu ilgisizlik
yaklaşık yarım asır kadar sürmüştür.
Psikologların dinsel konulara ilgileri 1950’lerde yeniden başlamıştır.
G. Allport’un insanların düşünce ve davranış dünyasında dinin
rolünü tanımlamaya yönelik yaklaşımı bu sahanın yeniden ilgi
merkezi olmasını sağlamıştır. Onun dinî motivasyonda iç yönelimli ve
dış yönelimli ayırımı çağdaş dünyada din psikolojisi araştırmalarında
önemli bir yaklaşım olarak kabul görmektedir.7 Sonraki yıllarda din
psikolojisine yönelik araştırmaların artması, bu bilim dalının yeniden
cazibe merkezi olduğunun bir kanıtıdır. Bu bilim dalını modern dünyada
ilgi merkezi haline getiren faktörlerin başında hiç kuşkusuz bireylerin
dine yönelmesi ve dinsel ritüellerle rahatlama istekleri gelmektedir.
Bunun yanında din konulu psikolojik araştırmalara yer
veren dergilerin çıkarılması Amerikan Psikoloji Derneği’nden bir grubun
din psikolojisi araştırmalarına yönelmesi ve kolejlerde din psikolojisi
derslerinin verilmesi bu bilim dalının geliştiğinin bir başka göstergesidir.
Din psikolojisinin bu inişli çıkışlı durumu, daha açıkçası son
dönemlerde artan trendi dinin geleneksel psikoloji tarafından hoş
karşılanmadığı şeklindeki varsayımı reddetmektedir. Dolayısıyla din
psikolojisine yönelik araştırmaların artması yüzünden genel psikoloji
başlangıçtaki dışlayıcı tavrını değiştirerek, bir bilim olarak din psikolojisine
daha ayrıcalıklı bakar hale gelmiştir. Din psikolojisi araştırmalarının,
1950’lere kadar bir durgunluk yaşamasının nedeni olarak
Amerikan Psikoloji Dergisi (American Journal of Psychology)’nin
1925’lerde yayın hayatından çekilmesi olarak gösterilir. Her ne kadar
din psikolojisine yer veren bazı kitapların basılmasına 20. yüzyılın ilk
yarısında devam edilse de duayenlerinin ölmesi ya da emekli olmaları
bu genç bilim dalının daha başında güç kaybetmesine neden olmuştur.
6 Duane P. Schultz ve Sydney E. Schultz, Modern Psikoloji Tarihi, çev. Yasemin Aslay,
İstanbul 2001, s. 284.
7 Allport’un bireyleri iç yönelimli ve dış yönelimli bireyler şeklinde sınıflamasının dışında
dinî kişiliğin gelişmesine etki eden faktörlerden ve olgun dinî inancın özelliklerinden
söz etmesi de din psikolojisine önemli bir katkı olmuştur. Bu konuda daha
fazla bilgi için bakınız. Mustafa Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri,
Samsun 2000, ss. 118-125. Ali Rıza AYDIN 52
———————————————————
Öte yandan çağdaş dünyada deneysel din araştırmalarına yer
veren dergilerin olması da bu bilim dalının gelişmesine ve geçerli statü
kazanmasına önemli bir katkı sağlamıştır. The Journal for the
Scientific Study of Religion, Review of Religious Research ve The
International Journal for the Psychology of Religion gibi dergiler, bunların
en önemlisi olarak addedilebilir. Dinsel inanç ve davranışlar
üzerinde araştırma yapan psikologlar çalışmalarını bu dergilerde yayınlayabilmektedir.
Bu dergilerin bir diğer önemi din psikologlarıyla
diğer psikologların en azından çalışmalar düzeyinde de olsa buluştukları
ortak bir mekan olmasıdır. Öyle anlaşılıyor ki çalışmalarını
bu gibi dergilerde yayınlama imkânı bulan araştırmacıların sayesinde
din psikolojisi çağdaş dünyada varlığını devam ettirmektedir.
Kuşkusuz dergi sayıları ve yayınlanan çalışmalar dikkate alındığında,
din psikolojisi araştırmalarıyla diğer psikolojik araştırmalar hiç
mukayese bile edilemez.
Yukarıdaki bu değerlendirme, psikologların dinsel araştırmalara
çok az yer verdikleri izlenimini uyandırmaktadır. Dinle ilgilenen psikologların
örgütlenme durumlarına bakıldığında bu izlenim daha net
olarak görülmektedir. Modern dünyada din psikolojisinin örgütlendiği
yer Amerikan Psikoloji Derneği’dir. Başlangıçta American Catholic
Psychological Association (Amerikan Katolik Psikoloji Derneği) olarak
kurulan din psikolojisi daha sonra Psychologists Interested in
Religious Issues/PIRI (Dinî Konularla İlgilenen Psikologlar) şeklinde
1971’de yeniden örgütlendi. PIRI 1975’te APA’nın üyeliğine kabul edildi
ve 1993’te ismi Psychology of Religion (Din Psikolojisi) olarak değişti.
Din psikolojisi bölümü şu anda yaklaşık 2000 üyeden oluşmaktadır.
Bu üyelerin büyük bir kısmı klinik ya da danışman psikologlardır.
Din üzerine araştırma yapan psikologların ilk örgütlendikleri
yer olan Din Psikolojisi bölümü, 159.000 üyeden oluşan APA’nın çok
küçük bir grubudur. APA’nın bütünü dikkate alındığında, bu oldukça
geniş ilişkiler zincirinde Din Psikolojisi bölümünün rolü oldukça
sınırlıdır. Ancak bu sınırlı ilişkiler dünyasında Din Psikolojisi bölümünün,
din ve psikoloji tartışmalarına önemli katkı sağladığını unutmamak
gerekir.8
Çağdaş dünyada olduğu gibi bir ilişki ve örgütlenmenin Türkiye’de
din psikologları arasında olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün
değildir. Daha ziyade akademik çevrede bulunan ve sayıları yaklaşık
30 civarında olan din psikologlarının birbirleriyle iletişimi genellikle
yayınlanan çalışmaların izlenmesiyle sınırlıdır. Oysa yılda bir
kez de olsa bir araya gelip yüz yüze iletişim kurmak ve Türkiye’deki
din psikolojisinin durumunu değerlendirmek bu bilim dalının tanın-
8 Bkz. Michael E. Nielsen, “Psychology of Religion in the USA”,
http://www.psywww.com/psyrelig/USA.html, (February-2000). ss. 2-3.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 3
53
masına ve gelişmesine önemli katkı sağlayacaktır. Hatta bu iletişimi
diğer psikologlarla da yapmak mümkündür. Bunun için psikoloji
kongrelerine ve sempozyumlarına din psikoloğu kimliğiyle katılmanın
ve tebliğler sunmanın diğer psikologlarla iletişim kurmak ve bu genç
bilim dalını tanıtmak için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Dernek
düzeyinde bir örgütlenme gerçekleştirilemese de en azından psikoloji
sempozyumlarına katılmak bu bilim adına yararlı olacaktır.
Çağdaş dünyada psikolojiye ilgi, APA’nın dışında başka örgütlenmelere
de yol açmıştır. Söz gelimi 1988’de kurulan American
Psychological Society/APS (Amerikan Psikoloji Topluluğu) bunlardan
biridir. Psikoloji bilimi üzerine yoğunlaşan ve akıl sağlığıyla ilgilenen
APS’de APA’da olduğu gibi dinsel inanç ve davranışları araştıran ve
araştırmayan şeklinde bir ayrışma yoktur.
Dinle ilgilenen psikologların örgütlendikleri bir başka grup daha
vardır. Bunların en önemlileri arasında bilinç ve maneviyatla ilgili
olgulara yer veren Association for Transpersonal Psychology’dir. Muhtemelen
bu derneğin yayın organı olsa gerek, Transpersonal
Psychology adında bir dergi vardır. Bu dergide geleneksel psikolojinin
tasvip etmediği çalışma yöntemleriyle yapılan araştırmalar yayınlanır.
Ayrıca Yahudi ve Hıristiyan din psikolojisinin gelişmesi ve tanınması
için kimi örgütlenme çabalarının olduğunu da söylemek
mümkündür. Amerikan Pastoral Psikologlar Derneği (The American
Association of Pastoral Psychologists) böyle bir çabanın sonucunda
ortaya çıkan bir kurumdur. Bir başka oluşum da evanjelik Protestan
topluluk için hizmet veren Christian Association for Psychological
Science’dır. Her ne kadar üyeleri binlerle ifade edilse de bu gibi kurumlar
iki nedenden ötürü geleneksel psikolojide ikinci sınıf muamelesi
görürler. Birincisi Amerikan psikolojisinde geleneksel psikoloji
disiplini içinde yer alanların, akıl sağlığı tedavisinde farklı yöntemlerle
hizmet gören gruplara karşı bir önyargıları vardır ve bunlar psikolojik
hizmette yetersiz görülürler. Onlar akıl sağlığı uzmanlığında
doktora eğitiminin şart olduğunu düşünürler. Onlara göre master
dercesine sahip toplumsal yardım işlerinde çalışan papazların ve diğer
meslek sahiplerinin profesyonelce çalışmayı gerektirmeyen ikincil
örgütlerde çalışmaları daha uygundur. İkinci bir neden ise şudur: Bu
tip örgütlerde manevîlik önceliklidir ve psikoloji manevî gelişime ulaşmak
için bir araç olarak kullanılır. Bununla birlikte bu örgütlerde
çalışan hizmet gönüllüleri ve papazlar zor zamanlarda yardıma koşan
ve insanlara daha dingin bir hayat için moral aşılayan konumundadırlar.
Bu anlamda onlar akıl sağlığını koruma noktasında ilk kayAli
Rıza AYDIN 54
————————
nak durumundadırlar. Dolayısıyla onların yer aldığı örgütlerin pratik
değeri göz ardı edilmemelidir.9
Burada papazlar tarafından yapılan pastoral hastane ziyaretlerinin
konu edindiği bir araştırmadan söz etmek istiyorum. Bu araştırmada
papazların hastanede yatan kendi kilise üyelerine yönelik bir
tür dinî rehberlikleri anlatılıyor. Papazların yaptıkları şey hastanede
yatan kilise üyelerini ziyaret edip onlar için dua etmektir. Araştırma
sonuçları duanın hastaneye yönelik pastoral ziyaretlerin önemli bir
veçhesi olduğunu ve sağlık hizmetlerinde din ve maneviyatın olumlu
sonuçlar verdiğini ortaya koyuyor.10 Bir dönem ülkemizde papazların
hastalara yönelik bu dinî rehberliklerini anımsatan hastanelerde imamların
görevlendirilmesi konusu epeyce basılı ve görsel dünyada
tartışılmıştı. Aslında tamamen iyi niyetten kaynaklanan bir girişimdi
bu kuşkusuz. Bize göre bu tartışmaların yaşandığı o günlerde bu görevi
imamlardan ziyade din psikologlarının veya din psikolojisi eğitimi
almış rehberlik uzmanları tarafından yerine getirilebileceği düşünülmeliydi
veya en azından bir teklif olarak sunulmalıydı. Maalesef
bu yapılamadı.
Kısacası Society for the Scientific Study of Religion ve Religious
Research Association gibi organizasyonların çıkardığı dergilerde yayınlanan
din psikolojisiyle ilgili nitelikli araştırmalar din psikolojisine
bir açılım kazandırmaktadır. Bu organizasyonlar tarafından düzenlenen
konferans ve sempozyumlarda genellikle sosyolojik araştırmaların
sunumunun yapıldığı ifade edilir. Öyle de olsa bu toplantıları
karşıt bilim dallarının kendi görüşlerinin sunulduğu bir etkinlik olarak
algılamak mümkündür.
Batı psikolojisinde din ve psikoloji ayırımı bu iki araştırma alanının
metodolojik varsayımlardan ileri gelmektedir. Söz gelimi psikolojik
indirgemeci varsayım, dünyanın üst değer olarak alınamayacağı
biçimindeki dinsel varsayıma terstir. Tipik bir psikoloji bilgini metodolojik
kesinliğe vurgu yapar ve sezgisel ve mistik yollarla elde edilen
bilginin güvenilir olmadığını düşünür. Bu yaklaşıma göre tarafsız
bilim, dünyayı anlamak için daha güvenilir bir yol önerir. Wulff’un
da değindiği gibi fenomenleri araştıran psikologlar bilimsel metodolojik
kesinliğe vurgu yaparak bu fenomenlerin gerçek olduğunu düşünürler.
Öte yandan dini araştıran psikologlar, bir objenin gerçekliğinin
ancak inanç durumunda ele alınabileceğini söylerler.11 Bu ay-
9 Nielsen, a.g.m., s. 4.
10 Daha ayrıntılı bilgi için bakınız. Larry Vande Creek, “Mahalle Papazlarının Hastanede
Yatan Kilise Üyelerine Yönelik Dua Vaizliği”, çev. Ali Rıza Aydın, Birey ve Din,
Din Psikolojisinde Yeni Arayışlar, İstanbul 2004, ss. 153-168.
11 D. W. Wulff, Psychology of Religion: Classic and Contemporary Views, New York
1991, s. 32.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 355
————————————————–
rışma din ve psikoloji arasında bir gerilimin ve bir zıtlaşmanın ortaya
çıkmasına neden olmaktadır. Sezgisel ve mistik yolla elde edilen bilgilere
karşı olma durumu daha çok dinsel düşünce ve davranış bakımından
düşük bir durum sergileyen psikologlar arasında olduğu
söylenebilir. Öte yandan dine karşı çıkma batı psikiyatrisinin de temel
problemidir ve din adeta tabu olarak görülür. İngiliz psikiyatri
profesörü batı psikiyatrisinin bu durumunu şöyle özetler: “Artık hastalarımızın
dinî duygularına hiç önem vermiyoruz ve onları sağaltabilecek
alternatif yöntemlere de açık değiliz.”12
Din psikolojisi alanında örgütlenme ve yayın imkânı iyi düzeyde
olmasına rağmen Amerika’da bu bilim dalına dönük araştırmalarının
pek fazla olduğu söylenemez. Bundan dolayı kimi zaman bu bilim
dalı için “gizli bilim/hidden discipline” yakıştırmasında bulunulur.
Amerika’da devlet üniversitelerinde ve kolejlerde din araştırmaları
pek yaygın değildir. Birçok üniversite din konusunda resmî bir programa
bile sahip değildir. Bağımsız bir dinî programın olmamasının
yanında mevcut dinî programlar da felsefe içinde gayrı ciddî olarak
ele alınmaktadır. Böylece din psikolojisinin karşı karşıya kaldığı durum,
Amerika’da akademi çevresinde hiç de iç açıcı olmayabilir.
Günümüzde Amerikan din psikolojisinde öne çıkan 6 düşünce
okulundan söz edilmektedir. Psikanalitik okul, Freud’un çalışmalarına
dayanır ve dinsel inancın bilinçdışı motivlerini ortaya koymaya
çalışır. Dinsel inancı çocukluk dönemine özgü bir davranış olarak
değerlendiren Freud’un psikanalizi, bizi baba kompleksiyle Tanrı’ya
inanç arasında yakın bir ilişkinin olduğu sonucuna götürür.13 Analitik
okul, ilhamını dine sempatiyle yaklaşan Jung’dan alır. Obje ilişkileri
okulu ise psikanaliz kökenlidir ve daha çok çocuk üzerindeki annenin
etkileriyle ilgilenir. Klinik vaka araştırmaları ve betimsel yöntemlere
dayalı olarak çalışan bu üç okul küçük örnekler üzerinde
incelemede bulunurlar ve Amerika’da pek ilgi görmezler.
Transpersonal okul, ruhsal fenomenlerin gerçek olduğu varsayımından
hareket eder ve manevîlik üzerine odaklanır. Aşkın deneyimleri
araştırırken geleneksel psikolojinin pek kabul etmediği farklı yöntemleri
kullanır. Psikiyatrist Mustafa Merter, transpersonal psikolojiyi
benötesi psikoloji diye tanımlar. Benötesi psikoloji de bireyler arası
ilişkilerden çok birey içi sistemi düzenler ve her insanın derinliklerinde
genelde bilinen, güncel hayata yansıyan yönünden daha yüce
bir yönün olduğuna inanır. Merter’e göre transpersonal psikoloji,
madde ve ruh arasında sıkışıp kalan, kozmik arayışlara takılan ve
kendini sorgulamaya başlayan batılı zihnin temel ilgisi haline gelmiş-
12 Aktaran Kemal Sayar, Hüzün Hastalığı, İstanbul 1995, s. 28.
13 Sigmund Freud, Leonardo da Vinci and a Memory of His Childhood, trans. Alan
Tyson, New York 1964, s. 73.
Ali Rıza AYDIN 56
————————
tir.14 Fenomenolojik okul, dinsel tecrübenin altında yatan varsayımlar
üzerinde durur ve öznel ruhsal yaşantının incelenmesini konu edinir.
15 Bu okul, deneyim ve ölçmenin ötesinde tanımlama ve eleştirel
düşünceden yanadır.
Şu anda Amerikan din psikolojisinde oldukça revaçta olan ölçmeden
yana olan okullar ise dinsel hayatı araştırmak için bilimsel
deney ve korelasyon gibi temel psikolojik yöntemleri kullanma eğilimindedirler.
Fakat kimi psikolojik durumlar, mahiyeti itibariyle deneysel
araştırmalara uygun olmayabilir. Bu durumda başka yöntemlerin
kullanılması söz konusudur. Koşullar ne olursa olsun, deney ve
korelasyon gibi yöntemler bir araştırma aracı olarak tercih edilirler.
Öyle anlaşılıyor ki, Amerikan din psikolojisinde dinsel inanç ve pratikleri
araştırmak için ölçek geliştirmeye oldukça yoğun bir ilgi vardır.
Bunun sonucu olarak teorik araştırmalar yerine ölçekler kullanılarak
yapılan araştırmaların fazlalığı dikkat çekmektedir.
Bu ölçme geleneği içinde Allport’un içedönük ve dışadönük dinsel
yönelim modeli, aşağı yukarı 30 yıldır din psikolojisi alanında
kullanılmaktadır. Bu anlamda birçok sosyal davranış ve tutumlar
hakkında içedönük ve dışadönük yönelimli ilişkileri inceleyen araştırmalar
oldukça fazladır. Söz gelimi içedönük ve dışadönük yaklaşım,
Batson ve arkadaşları tarafından yürütülen araştırmaların kavramsal
temelini oluşturur. Diğer taraftan psikopatolojide dinin rolünü
inceleyen araştırmalar da yaygındır. Bunların arasında en önemli
olanı, stresle başa çıkmak için insanların dine nasıl başvurduklarını
anlatan Kenneth Pargament’in The Psychology of Religious Coping
(New York: Guilfırd, 1997) adlı çalışmasıdır. Gelişim psikologları da
dinsel gelişim safhaları üzerinde durmaktadırlar. Aynı şekilde insanları
duygusal olarak birbirine bağlayan çeşitli etkenleri açıklamaya
yönelik bir teori olan16 bağlanma teorisi (attachment theory) de dinle
yakından ilgilenmektedir.17 Zihinsel süreçlere vurgu yapan, davranışın
sadece gözlenen yanıyla açıklanamayacağını, zihinsel olaylar,
temsiller ve inançlar düzeyinde de açıklanması gerektiğini savunan
bilişsel psikoloji de dine ilgi gösterir. Bilişsel psikolojinin din boyutuyla
tanınması ise Spilka sayesinde olmuştur. Öte yandan sosyal
psikoloji teorileri de tıpkı bağlanma teorisi gibi dinî tecrübenin ve
dinsel dönüşümün anlaşılmasında kullanılmıştır. Modern dünyada
ölüm korkusu ve onun dinî tecrübedeki rolü de derinliğine incelenmiştir.
Bu incelemelerde betimleme, korelasyon ve deney yöntemleri
——————————————-
14 Bkz. http://ferid_hakki.sitemynet.com/ruhunsuficeyorumu, 22.10.2004.
15 Selçuk Budak, Psikoloji Sözlüğü, Ankara 2000, s. 298.
16 Budak, a.g.e., s. 106.
17 Bkz. L. A. Kirkpatrick, “Attachment Theory and Religious Experience”, ed. R. W.
Hood, Handbook of Religious Experience, ss. 446-475.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 357
———————————————————
uygulanmıştır. Böylelikle bu yaklaşımlar sayesinde, insanların dinî
düşünce ve davranışlarına ilginin hangi boyutta olduğunu gözlemek
mümkün hale gelmiştir.
Sonuçta Amerikalı psikologlar arasında dine karşı artan bir ilginin
olduğu gözlenmektedir. Söz gelimi din, Amerikan Psikoloji Derneği’nin
aylık haber bülteni APA Monitor’un Ağustos 1996 sayısının kapak
konusu olmuştur. Aynı şekilde APA, danışmanlık veya klinik
psikolojide dinin rolünden söz eden birkaç kitap da yayınlamıştır. Bu
kitapların arasında P. S. Richards ve A. E. Bergin’in A Spiritual
Strategy for Counseling and Psychotherapy (Washington, DC:
American Psychological Association, 1997)’sini sayabiliriz. Onlar terapinin
Tanrı’yı içeren teistik bir psikolojiye dönüşmesinin imkân
dahilinde olduğunu söylerler. Amerika’da dinin terapiye uygunluğunu
savunan bir başka eser daha vardır. O da editörlüğü E. P.
Shafranske tarafından yapılan Religion and the Clinical Practice of
Psychology (Washington, DC: American Psychological Association,
1996) adlı eserdir. Dinin terapiye uygunluğu meselesi, Journal of
Consulting and Clinical Psychology (1980, 48)’ de yayınlanan Allen
Bergin ve Albert Ellis arasındaki bir tartışmayla daha da güncel hale
gelmiştir. Bu tartışma, sadece Ellis’in teistik olmayan yaklaşımıyla
Bergin’in teistik yaklaşımı arasındaki belirgin bir ayırımı ortaya
koymuyor aynı zamanda bilimdeki varsayımlar ve değerler konusunda
artan postmodern bir ilginin olduğunu da gösteriyor.18 Ellis’in
teistik olmayan yaklaşımını çok yadırgamamak gerekir. Çünkü
teistik değerlere karşı çıkma kendisinin de içinde bulunduğu batı
psikiyatrisinde bir gelenek halinde vardı. Batı psikiyatrisinin halen
devam eden dinî kavrayış ve sezişlere karşı tavrını, logoterapi ekolünün
kurucusu Victor Frankl’ın şu sözleri çok güzel ortaya koymaktadır:
“Anlamıyorum, neden iyi bir psikiyatr olmak için dinsiz olmak
gerekiyor?”19
Günümüz batı dünyasında bilhassa Amerika’da din psikolojisinin
karşılaştığı problem ve fırsatların dile getirilmesi din psikolojisi
adına bir kazanımdır. Çağdaş dünyada din psikolojisinin durumu
hakkında bir şeyler söylemek gerekirse bu bilim dalının gelişmesi
adına büyük çabaların harcandığını söyleyebiliriz.
Bu bilim dalının gelecekteki durumuna ilişkin birtakım kaygılar
da vardır. Bu kaygıların nedeni psikoloji ile din arasında devam eden
gerilimin olma olasılığıdır. Bu iki alan arasındaki gerilimin sebebi, bir
anlamda hakikate dair farklı varsayımlara sahip olmasıdır. Birçok
psikolog da bu varsayımları dillendirmeye çalışıyor. Richards ve
18 Nielsen, a.g.m., ss. 5-7.
19 Sayar, a.g.e., s. 50.
Ali Rıza AYDIN 58
———————
Bergin’in A Spiritual Strategy for Counseling and Psychotherapy adlı
kitabının basıldıktan sonra APA’nın en çok ilgi gören kitapları arasında
olması, psikologların mesleklerinde dinle ilgilendikleri izlenimini
uyandırmaktadır. Bazı klinik ve danışman psikologlar dini, imkânlar
sunan bir kaynak olarak düşünürken, bazıları da teistik psikolojinin
imkânı üzerinde durarak psikoloji ile dini bütünleştirme
çabası içindedir. Bu durum dinle ilgili konuların gelecekte de psikologların
dikkatini çekmeye devam edeceğini gösterir.
Bununla birlikte araştırmacı psikologlar arasında psikolojik yaklaşımlar
noktasında görüş ayrılıkları da hiç kuşkusuz devam edecektir.
Söz gelimi nöropsikoloji, gelişim psikolojisi gibi psikolojinin alt
bilim dalları sorunsuz ilerlemeye devam ederken, bilimsel bilgi ile
dini anlamlar arasında yer yer çatışmalar yaşanabilecektir. Bu da bir
bilim olarak din psikolojisinin varlığının sorgulanmasına neden olacaktır.
Aslında bilim ile dinin çatıştığını söylemek yerine, gerçekte
çatışmanın kişilerin algılamalarında yaşandığını söylemek daha
mantıklı gözüküyor. Kuşkusuz dine ilgi duyan psikologlar, çatışmalar
neticesinde ortaya çıkan bu ayrılığı, yöntem olarak genel psikolojinin
de kabul edebileceği din içerikli kimi teori ve araştırmalarla giderebilir.
Ayrıca din psikolojisinde önemli bir sorun olarak göze çarpan bir
başka husus daha vardır. O da araştırmalara yeterince parasal desteğin
verilmemesidir. Nitekim din psikolojisi araştırmalarına parasal
açıdan yeterince destek verilmemesi, bu bilim dalı için çalışabilecek
psikologların ilgisiz kalmalarına ve bir araştırma boşluğu meydana
gelmesine neden olmaktadır. Açıkçası sermaye yoksunluğu bu bilim
dalının gelişmesini aksatmaktadır. Modern dünyada din psikolojisinin
içinde bulunduğu koşullar bu bilim dalının ilerlemesi adına hiç
de iç açıcı değildir. Bu sahayla ilgili diğer bir problem de dinle ilgilenen
birçok psikoloğun danışmanlık ve doktorluk görevini sürdürmelerinden
kaynaklanır. Klinik psikolog olarak çalışma isteği, onların
çokça zamanını almaktadır. Dolayısıyla geriye kalan zamanı din psikolojisi
araştırmalarına ayırmaları onlar için oldukça zor olabilmektedir.
Bununla birlikte din psikolojisinin gelişmesi adına birtakım
güzel haberler de alınmaktadır. Söz gelimi The Council on Spiritual
Practices (Manevî Uygulamalar Hakkındaki Konsey) adlı kurum doktora
düzeyindeki din psikolojisi araştırmalarına parasal destek sağlamaktadır.
Modern dünyada din psikolojisinin geliştiğine dair bir
başka örnek, akıl sağlığının korunmasında etkili olan faktörlere odaklanan
pozitif bir psikoloji oluşturmak için APA’nın son günlerdeki
çabaları sayılabilir. Bu bağlamda akıl sağlığının korunmasında dinin
etkilerinden söz eden D. G. Myers’i hatırlamak gerekir.20 20 Nielsen, a.g.m., ss. 8-9.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 3 59
Sonuç olarak herhangi bir metafizik göndermenin, teorilerinin
bilimsel yapısını bozacağını ve uygulamalarında karışıklığa yol açacağını
düşünen birçok psikoloğun ilgisizliğine rağmen, özverili çalışmalar
sayesinde din psikolojisi umut veren bir gelişme kaydetmektedir.

DİN VE PSİKOLOJİ İLİŞKİSİ ÜZERİNE, Ali Rıza AYDIN

Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 115

DİN VE PSİKOLOJİ İLİŞKİSİ ÜZERİNE, Ali Rıza AYDIN*

ÖZET

Felsefî mirasına rağmen psikoloji inanç muhtevalı bir bilimden kendini ayrı tutarak farklı
sınırlar oluşturdu. Bu ayrışma sürecinde çağdaş psikoloji kendi tarihini yeniden yazdı ve
felsefî gelenekten gelen inançla örülü geçmişini inkâr etti. Bu nedenle birçok psikolog,
psikolojinin din ve inançla ilgilenebileceğini ve onların telafi edici nitelikler
taşıyabileceğini düşünmüyordu bile. Oysa din ve inanç gibi insanî nitelikleri gözardı
etmek pek akıllıca gözükmüyor. Bunlar bizim önemli ruhsal parçalarımızdır ve bütün
kişiliği kapsayıcı bir özelliğe sahiptirler.

Bu makale psikolojik araştırma ve yardımlarda metafizik, ahlâkî ve dinî inançların
dikkate alınmasının lüzumu ve psikoloji-din birlikteliğinin imkânı üzerinde durmaktadır.
Anahtar Kelimeler:Din, psikoloji, logoterapi, psikoterapi, varoluşçu psikoterapi, öznel
değerler,terapist değerler.

ABSTRACT

On Relationship between Religion and Psychology

Despite its philosophical legacy, psychology constituted different frontiers by separating
itself from the science of faith. In this separation process, modern psychology rewrote its
history and denied its background with belief that came from philosophical heritage.
Therefore many psychologists didn’t even think that psychology could interest in religion
and faith and, they could suply compensative qualities. It is not a wise thinking to ignore
religion and belief as human qualities, for they are our important spiritual parts and have
a quality that includes all personalities.
This article focuses on the necessity of metaphysical, moral and religious beliefs, in the
psychological research and psychotherapy and on the possibility of unity of religion and
psychology.
Key Words: Religion, psychology, logotherapy, psychotherapy, existentialist
psychotherapy, subjective values, therapist values.

Giriş

Psikologlar insanların duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını anlamak,
tanımlamak ve birtakım kestirmelerde bulunmak için objektif ve güvenilir sonuçlar
veren bilimsel araştırma yöntemlerini kullanırlar. Kuşkusuz psikolojik araştırma
yapanlar, yansız davranan bilimin insanı ve onun dünyasını anlamaya yönelik en
güvenilir yol sunduğu inancını taşırlar. Bu bilincin modern batı tarihinin oluşum
sürecinde şekillendiği söylenebilir.
Bilindiği gibi modern batı tarihi boyunca bilimin özellikle de sosyal bilimin
yansız bir tutum izleyerek kendisini teolojiden soyutlamıştı. Bu ayrışma ya da değişme

Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 16

beraberinde iki kutupluluğu meydana getirdi. Söz gelimi dindeki literalist,
fundamentalist bir akımın karşısında literalist, fundamentalist bir bilimcilik anlayışı
oluştu. Bu kapışmanın baş rol oyuncuları iki taraf arasındaki mücadeleyi mutlaka bir
tarafın kazanması gereken bir ölüm kalım mücadelesi olarak gördüler.1 Bu yaklaşım,
bilim ile din arasında tam bir ayrılık ve bölümleşme vardır; bilim ile din alanları,
yöntemleri ve amaçları itibariyle birbirinden tamamen farklıdır şeklinde bir anlayışın
doğmasına yol açmıştı.2 Bugün artık bilim ile din arasındaki mücadelenin pek şiddetli
olmadığını görüyoruz. Bunun nedeni iki tarafın birbirlerine yaklaşması değil, zımnî bir
anlaşmayla birbirlerini yok saymaya karar vermeleridir. Adeta ne sen karış ne de ben
karışayım felsefesi. Bu anlayış parçalanmaya, ümitsizliğe ve gayesizliğe de yol açabilir.
İnsanların duygularının ve düşüncelerinin çözümlenmesine yönelik entelektüel
çabaların anlamlılığının sorgulandığı bir zamanda farklı alanların bağımsızlıklarından
söz etmek yeterli olmasa gerektir. Bir bütünleşmeye gidilmelidir. Bütünleşme de
kapsamlı, canlı ve ruhu olan bir “doğru” fikrinin benimsenmesiyle geçekleşebilecektir.3
Sekülerizm de bu ayrışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Sekülerleşme
tezinin iddiası “dinin gerilemesi”, yani dinin daha önce kabul gören sembollerinin,
doktrinlerinin ve kurumlarının prestij kaybına uğramasıydı. Dolayısıyla bu, dinin
reddedilmesi ve dinsiz bir toplum demekti.4 Bu yapı içerisinde şekillenen pozitif bilim
ve onun indirgemeci yöntemleri de metodolojik titizliği öngörür ve teorik temelli bir
durumun doğrudan ölçülebilmesi gerektiğini var sayar. Böylece inanç konularına pek az
yer verir ve metodolojik olarak mütealin dışlanmasını önerir.5 Sonuç olarak bir bilim
olan psikoloji ile inançlardan ibaret olan din, karşıt paradigmalar içinde gelişir.
Doğrusunu söylemek gerekirse bu ikiye bölünme zihin, beden ve maneviyat etrafında
şekillenen psikolojinin kökenine terstir.

Bu makale maneviyat ve din gibi bazı kişisel duyguların kimi psikolojik teori ve
yaklaşımlarda bir tedavi yöntemi olarak nasıl ele alındığı üzerinde durmakta ve din ile
——————————————————————————-
* Yrd.Doç.Dr., OMÜ İlâhiyat Fak. Din Psikolojisi Öğretim Üyesi. (araydin@omu.edu.tr)
1 Bkz. Robert N. Bellah, “Din ile Sosyal Bilim Arasında” Çev. Ali Köse, Sekülerizm Sorgulanıyor, İstanbul: Ufuk Kitapları, 2002, ss. 170-171.
2 Cafer S. Yaran, “Çatışma ve Ayrışma”, Din ve Bilim, Samsun: Sidre Yay., 1997, s. 49.
3 Bellah, a.g.m., ss. 170-171.
4 William H. Swatos ve Kevin J. Christiano, “Sekülerleşme Teorisi: Bir Kavramın Serüveni”, Çev. Ali Köse, Sekülerizm Sorgulanıyor, İstanbul: Ufuk Kitapları, 2002, s. 101.
5 Bkz. Antoine Vergote, Din, İnanç ve İnançsızlık, Çev. Veysel Uysal, İstanbul: MÜİFV Yay., 1999, s. 24. Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 117
————————————————————————————————-
psikoloji birlikteliğinin imkânını tartışmaktadır. Aslında inanç gibi insanî niteliği
gözardı etmek pek akıllıca gözükmüyor. Bu ruhsal unsur bizim önemli bir parçamızdır
ve bütün kişiliği kapsayıcı bir özelliğe sahiptir. Dinsel kişiliğin gelişimi için de önemli
bir motivdir.6 Bundan dolayı bireyi ve onun çevreyle ilişkilerini inceleyen psikolojik bir
yaklaşım manevî bir unsur içermelidir. Açıkçası psikoloji merkezli araştırmalar insanın
manevî boyutunu görmezlikten gelmemelidir.

Tarihsel Özgeçmiş

Psikolojik çözümlemelerde dinsel inanç ve değerlerin faydalılığına geçmeden
önce psikolojinin tarihsel süreç içerisinde ne anlama geldiğine ve nasıl algılandığına
ilişkin birkaç söz söylemenin yararlı olacağı kanısındayım. Psikoloji kelime itibariyle
“ruh bilgisi” anlamına gelmektedir. Ancak birçok psikolog “ruh bilgisi” teriminin
bugünkü psikolojinin konusunu iyi anlatamadığı kanısındadır.7 Psikolojinin asıl konusu
insanın ruhsal yaşayışı ve davranışlarıdır. Psikoloji ruh ve beden bütünlüğü içerisinde
somut insanı ele alır.8 Psikoloji, tabiî bilimlerin bir parçası olmasının ötesinde tıpkı
felsefe gibi akıl ve ahlâk bilim geleneğinde doğmuştur.9 Bu yüzden psikoloji ve din
tarihsel olarak ayrılmaz bir şekilde birbirine geçmiş haldedir. Ruh, maneviyat ve inanç,
felsefe disiplini içinde yer alan ilk dönem psikolojinin bütünleyici parçalarıydı. Ancak
daha sonra pozitivist düşünce etkisiyle dini dışlayan bilimler kervanında psikoloji de yer
alınca bir ayrışma yaşandı. Daha doğrusu psikoloji daha bilimsel olma çabası içerisinde
kendini dinden uzak tutmaya çalıştı.10

Genel felsefî mirasına rağmen psikoloji inanç muhtevalı bir bilimden kendini
ayrı tutarak farklı sınırlar oluşturdu. Bu süreçte muhtemelen bilimsel olma iddiasında
bulunan kimi bilimlerden saygınlık kazanma adına çağdaş psikoloji kendi tarihini
yeniden yazdı ve felsefî gelenekten gelen inançla örülü geçmişini inkâr etti. Birçok
psikolog, dini psikolojiden dışlamaya o kadar alışıktı ki bu psikologlar psikolojinin
dinle ilgilenebileceğini düşünmüyorlardı bile.11 Psikoloji kitaplarının herhangi birinde
bir araştırma alanı olarak din kelimesinden çok ender bahsedilmesi ya da hiç
——————————————————————————————–
6 Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara: Diyanet Vakfı Yay., 1993, s. 187; Veysel Uysal, Din
Psikolojisi Açısından Dinî Tutum ve Davranışlar, İstanbul: İFAV Yay., 1996, s. 27.
7 Feriha Baymur, Genel Psikoloji, İstanbul: İnkılap Yay., Tarihsiz, s. 1.
8 Hökelekli, a.g.e., s. 2.
9 Vergote, a.g.e., s. 37.
10 Kemal Sayar, Hüzün Hastalığı, İstanbul: İz Yayıncılık, 1995, s. 28.
11 Dinî duygu ve düşüncenin fıtriliğini kabul edenlerin yanında dini dışlama psikolojisi içinde olanların varlığını din psikolojisine dönük yazılan kitaplarda görmek mümkündür. Ayrıntılı bilgi için bakınız. Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Samsun: Aksiseda Matbaası, 2000, s. 109.
Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 18
—————————————–
bahsedilmemesi bu ayrılığa ilişkin bir kanıt olarak görülebilir.12 Psikolojik araştırma
geleneği içinde gerçeği ve doğruyu bulmada otuz kırk yıl öncesinin pozitivist ve
bilimsel anlayış ve yaklaşımının en seçkin yöntem olduğuna adeta inandırılmışız gibi.13
Doğrusunu söylemek gerekirse henüz serpilme ya da felsefî gelenekten ayrışma
döneminde psikolojinin hâkim olan bu anlayıştan etkilenmemesi pek düşünülemez.
Çünkü henüz psikolojinin felsefî bilgi gibi bilim tekelciliğine meydan okuyabilecek bir
alternatifi yoktur. Söz gelimi Thomas Aquinas’ın “iki gerçeğe değil aynı gerçeğe giden
iki yol vardır” şeklindeki öğretisine hiç kimse bir şey diyemez.14 Eğer bilim ve din tek
bir birim ve iki kollu bir ırmak gibi algılanır ve barışık içinde olursa muhtemelen
evrensel gerçeğe ulaşmada birbirine yardım edebilir.15

Ne yazık ki tarihî süreçte birçok psikolog genel olarak dinin pek az telafi edici
nitelikler taşıdığına ilişkin bir tavır içinde gözüktü. Çoğunlukla psikologlar, yan etkileri
olmaksızın bilimin de tıpkı din gibi aynı yanıtlar verebileceğine inandılar. Kimi din
karşıtları, birçok dinsel muhtevanın önemsizliğine ve ihtimal dışılığına işaret eden
James Leuba’yı da bu gruba dahil ettiler.16 B. E. Skinner da dinin tamamen pekiştirilmiş
davranışın bir sonucu ve kişi üzerinde bir dış kontrol aracı olduğuna inanmaktaydı.17
Öte yandan Freud da insanların önceden kestirilemeyen durumlara bir cevap olarak dine
başvurduklarını, karşılaşılan problemlerin, dinin hayalî yöntemlerine değil bilimin
yöntemlerine sistematik olarak müracaat etmek suretiyle ancak üstesinden
gelinebileceğine inanmıştı. Freud dinin çocuksu arzuların yerine getirilmesinden ibaret
olduğunu düşünüyordu. Ona göre ancak dinden ve onun dogmatik öğretilerinden
vazgeçme ve bunun yerine bilime ve akla güvenme, bireylere ve topluma çocuksu bir
düşünme ve bağlılık bilincinin ötesine geçmeyi sağlayacaktı.18
Geleneksel psikolojiden gelen bu kötümser din anlayışına rağmen bazı istisnalar
da vardır. Örneğin William James, dinin hayatımızın temel bir parçası olduğunu, önemli
———————————————————————————————————-
12 George Faller, “Psychology Versus Religion”, Journal of Pastoral Counseling, New Rochelle: 2001, Vol. 36, http://gateway.proquest.com, s. 1.
13 Hayati Hökelekli, “Gençlik ve Din”, Gençlik, Din ve Değerler Psikolojisi, Ankara: Ankara Okulu Yay., 2002, s. 27.
14 Edward Shafranske, Religion and the Clinical Practice of Psychology, Washington DC: American Psychological Association, 1996, s. 74.
15 Daha ayrıntılı bilgi için bakınız. Ahmad Mahmud Soliman, “İslâm ve Bilim”, Çev. Cafer S. Yaran, Din ve Bilim, Samsun: Sidre Yay., 1997, ss. 81-87. 16 Faller, a.g.m., s. 1.
17 B. F. Skinner, Beyond Freedom and Dignity, New York: Knoph, 1971, s. 17.
18 Freud’un düşünceleri ve ona yönelik eleştiriler hakkında geniş bilgi için bakınız. Ali Köse, Freud ve Din, İstanbul: İz Yayıncılık, 2000. Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 119
———————
bir fonksiyon icra ettiğini ve başka hiçbir şeyin onun yerine geçemeyeceğini
söylemiştir.19 Jung ise dinin, insan psişesinin temel bir fonksiyonu olduğunu ve
bütünlüğe giden bir yol sağladığını ifade etmiştir. Jung, manevî bir boyut içermeyen
insan davranışıyla ilgili herhangi bir teorinin eksik olduğunu iddia etmiştir.20 Gordon
Allport, Abraham Maslow, Erich Fromm ve Eric Erikson gibi seçkin psikologlara
gelince onlar da hep dinsel tecrübenin pozitif değerinden söz etmişlerdir.
Din ve psikoloji ilişkisinin son yıllardaki durumuna gelince biz dine hâlâ
dışarıdan bakıldığını düşünmekteyiz. Pek çok psikolog dinsel nitelik taşıyan hiçbir şeyi
adeta istemiyor. Bununla birlikte son gelişmeler dine karşı ilginin arttığı izlenimini
veriyor. Batıda Journal for the Scientific Study of Religion, Review of Religious
Research ve The International Journal for the Psychology of Religion gibi dinsel
konular üzerinde psikolojik araştırmalar yapan dergilerin varlığı, American
Psychological Association’ın din psikolojisi araştırmalarına olan ilgisi ve din psikolojisi
merkezli eğitim kurslarının mevcudiyeti, ülkemiz bazında ise akademik disiplin içinde
din psikolojisi araştırmalarının sayıca artmasının gözlenmesi bu ilginin ne denli arttığını
sanırım göstermektedir. Yine batıda bireylerin ruhsal mutluluğuna odaklanan bir
düşünce okulu olan Transpersonal Psychology’nin etkisinin genişlemesi din merkezli
psikolojik araştırmaların artmasının bir başka kanıtıdır.21 Bu durum, eski geleneksel
anlayışa oranla psikolojinin dinsel konulara biraz daha duyarlı olduğunu gösteriyor.
Bugün gelinen nokta özetle şudur: Psikoloji yoğunluklu olarak dinsel konularla
ilgilenmemekle birlikte Din Psikolojisi şeklinde ayrışarak kısmen din-birey ilişkisini
incelemektedir.

Psikolojide dinin yeri üzerine bilgiye dayalı bir karara varmak için hiç şüphe yok
ki araştırmaları iyice değerlendirmek gerekiyor. Psikologlar artık bireyin hayatında hem
kurumsal hem de kişisel düzeyde dinin ruhsal yönden önemini göz önüne alma
ihtiyacını duyuyorlar. Böyle bir çaba, dinsel tecrübeyle elde edilen gücün psikolojiyi
olumlu yönde mi etkiliyor olumsuz yönde mi etkiliyor bunu değerlendirmek için
gereklidir. İnsanları ikiye ayıran Allport’un Intrinsic-Extrinsic Religious Orientation
Model/İçgüdümlü-Dışgüdümlü Dindarlık Yönelim Modeli psikoloji sahasında yeni
————————————————————————————————————-
19 William James, The Varieties of Religious Experience, New York: The Modern Library, 1936, s. 49.
20 Carl Gustav Jung, Psychology and Religion, (New Haven: Yale Üniversity Pres, 1938),
ss. 5-6, 111-12.
21 Bkz. Michael E. Nielsen, “Psychology of Religion in the USA”, (Online),
http://www.psywww.com/psyrelig/USA.html, (February, 2000) Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 20
——————-
ufuklar açan bir araştırma örneği olarak sunulabilir. Allport, kişinin yaşamında dinin
gösterdiği fonksiyonla ilgilenir ve din hakkında ortaya koyduğu fikirlerin çoğu
kendisinin geliştirdiği şahsiyet teorisiyle ilgilidir. Allport içgüdümlü dindarlık ile
dışgüdümlü dindarlık arasında bir ayırım yapmaktadır. İçgüdümlü dindar yönelimli
bireyler, inançlarını içselleştirirler ve dış sonuçlara daha az itibar ederek bu inançlarla
yaşamını sürdürürler. İçgüdümlü inanca sahip birey dini için yaşar ve sahip olduğu
inançlar vazgeçilmez değerlerdir ve bu inançlar onun kişiliğinin bütünleyici parçalarıdır.
Dış güdümlü bireyler ise daha çok faydacıdırlar. Bu tipler dini statü, güvenlik ve
sosyallik elde etmek ve kendilerini haklı göstermek için kullanırlar.22 Bu ikili boyutu
gözden geçiren bir araştırmada ruhsal dengeyle içgüdümlü bireyler ve ruhsal
dengesizlikle dış güdümlü bireyler arasında bir ilişkinin olduğu saptanmıştır.23
Kuşkusuz din her iki tip için de önemlidir ancak içgüdümlü kişi için din onun veya
mizacının önemli bir parçasıdır. Faller, “şayet psikologlar içgüdümlü bireylerin dinsel
ilgilerini dikkate almazlarsa o zaman müşterilerinin gerçekten kimler olduklarını,
duygularının ve değer algılayışlarını nelerden ibaret olduğunu öğrenmekten kaçınmış
olurlar” 24 diyor.

Gerçek deneyimler, dinsel olguların tabiatı yüzünden zor anlaşılırlar. Bununla
birlikte bu zor anlaşılır olma durumu dinsel araştırmaların artmasını kuşkusuz
engellememektedir. Hatta araştırmaların sayıca kabarık olduğunu dahi söyleyebiliriz.
Ancak bu araştırmalarda birçok faklılığı ve birbirine aykırı bulguları görmek de
mümkündür. Yapılan psikolojik araştırmaların sonuçlarının analizinde Bergin
araştırmaların şu şekilde dağılım gösterdiğini ifade etmiştir: Din ile ruh sağlığı arasında
olumsuz bir ilişkiden söz edenlerin oranı % 23, hiçbir ilişki yoktur diyenlerin oranı %
30, pozitif bir ilişkiden bahsedenlerin oranı ise % 47’dir.25
John Gartner ise bu bulguların değişkenliğinin muhtemelen kişinin ruh
sağlığının ölçülmesinde farklı yöntemlerin uygulanmasının bir neticesi olduğunu
————————————————————————————————-
22 Gordon W. Allport ve J. M. Ross, “Personal Religious Orientation and Prejudice”, Current
Perspectives in the Psychology of Religion, Ed. N. Malony, Michigan: Eerdmens Pub., 1977, ss. 121-123. Allport’un görüşlerini din ve kişilik bağlamında değerlendiren araştırmalar için bakınız. Mustafa Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, Samsun: Etüt Yay., 2000, ss. 118-125; Halil Ekşi, “Din Eğitimi, Gençlik ve Kişilik”, Gençlik, Din ve Değerler Psikolojisi, Ankara: Ankara Okulu Yay., 2002, ss. 162-163.
23 M. J. Donahue, “Intrinsic and Extrinsic Religiousness: Review and Meta-Analysis”, Journal of Personality and Social Psychology, 48(2), ss. 400-419.
24 Faller, a.g.m., s. 2.
25 Allen E. Bergin, “Religiosity and Mental Health: A Critical Revaluation and Meta-Analysis”, Professional Psychology: Research and Practice, 14, ss. 170-184.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 121
—————————————————————————-
düşünmektedir.26 Batı toplumunda bireyin dinsel dünyasının sorgulanmasında
“religious/dindarlık” ve “spiritual/manevî” kelimelerin kullanılmasında bir karmaşanın
yaşandığı görülmektedir. Manevîlik Tanrı’yla bir tür kişisel ilişkiye işaret, dindarlık ise
kurulu bir dine üyelik olarak algılanmaktadır. Oysa Faller’e göre bu iki kavram aynı
şeyi tanımlamak için kullanılabilir. Keza kilisede faaliyette bulunan biri bu iki kavramın
pekâlâ Tanrı’yla ilintili olduğunu bilir.27 Makalede bu iki kavram, bir ayırıma gitme
yerine birbirinin yerine geçebilecek şekilde kullanılacaktır.

Batıda bazı psikologlar, dinsel bağlılık ile psikopatolojiyi birbirine bağlayan
sonuçların pek çoğunun zayıf değişkenler kullanılarak elde edildiği, bu zayıf
değişkenlerin kendi halinde, basit ve ölçümleri itibar görmeyen kişilik testlerini içerdiği
inancını taşımaktadır. Bu tip testler sınırlı güvenirlik ve geçerliliğe sahiptir. Bununla
birlikte bu testler dinsel bağlılık ile otoriterlik, dogmatizm, şiddet, farklılığa tolerans ve
kolaylıkla etki altında kalabilme gibi ruh sağlığına ilişkin görünümler arasında olumsuz
bir ilişkinin varlığını ortaya koymuştur. Ne var ki, pek çok psikolog bu bağın varlığını
kabul etse de bazı araştırmalar din ile ruhsal bozukluk arasında açık bir ilişkinin
varlığını reddetmiştir.28

Buna karşılık, din ile ruh sağlığı arasında olumlu bir ilişkiyi ortaya koyan
batıdaki araştırmaların çoğunda ciddî değişkenler kullanılmıştır. Bu sağlam değişkenler,
gerçek davranış olarak doğrudan gözlenebilen ve güvenilir bir şekilde ölçülebilen
olayları tanımlıyor. Pozitif ilişkiyi gösterenler fiziksel sağlığı, mutluluğu, uzun
ömürlülüğü, düşük intihar oranlarını içeriyor. Bilindiği gibi din de hayatın çeşitli
zorlukları karşısında ruhsal açıdan yıpranan insana acılara katlanma, umudunu
yitirmeme ve zorluklarla baş edebilme gücü vermektedir.29 İnsanın bütün üretkenliğini
ve yaşama sevincini azaltan bir duygu olarak tanımlanan stresle başa çıkmada yine dinî
inanç ve ritüeller rol oynamaktadır.30 Bir bakıma din, idrakleri ve başa çıkma
yöntemlerini belirleyen kişisel değerleri yönlendiren önemli modeller sunmaktadır. İçe
yönelik, başa çıkma ve sağlam değişkenli araştırmalar ışığında açıkça anlaşılıyor ki din,
———————————————————————————————————-
26 John Gartner, “Religious Commitment, Mental Health, and Prosocial Behavior A Review of the Empirical Literature”, Ed. E. Shafranske, Religion and the Clinical Practice of Psychology, Washington DC: American Psychological Association, ss. 187-214.
27 Faller, a.g.m., s. 2.
28 Faller, a.g.m., s. 2.
29 M. Argyle ve B. Beit-Hallahmi, The Social Psychology of Religion, London and Boston: Routledge & Kegan Paul, 1975, ss. 141-142.
30 Peker, a.g.e., s. 115; Akif Hayta, “İbadetler ve Ruh Sağlığı”, Gençlik, Din ve Değerler Psikolojisi, Ankara: Ankara Okulu Yay., 2002, ss. 117-152. Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 22
————————————————————-
ruh sağlığı için potansiyel bir kaynak olarak ortaya çıkar. Hatta kimi aykırı bulgular bile
dinin insanların yaşamları üzerinde bir parça olumlu etkisi olduğunu reddetmez.31
Amerika’da alkolikleri tedavi eden Alcoholics Anonymous (AA) adında bir
kurum vardır. İyileşme sürecinde inancın ve maneviyatın rolüne büyük önem veren bu
kurum 12 basamaklı bir program uygulamaktadır. Kurumun uyguladığı yöntem
Amerika’da çok sık kullanılan bir müdahale şeklidir. Amerika’da birçok insan bu
programdan yararlanmaktadır.32 Bu 12 basamaklı program dinsel bir gelenekte ortaya
çıkmıştır ve manevî prensiplere dayalı olarak devam etmektedir. Hastalara Yüce Bir
Güç’ün yardımına güvenmeleri gerektiği telkin edilir. Hatta ateist alkoliklerin bile
kurumun tedavi yönteminden istifade ettiği ifade edilir.33 Dini dışlama psikolojisi içinde
olan birçok psikoloğun AA’nın etkisini kabul etmesi ve müşterileri tedavi etmede inancı
ve maneviyatı kullanması ironi gözükebilir. Bu tip psikologlar, zorlukların üstesinden
gelinmesinde inancın ve maneviyatın birey için umut verici etkisini görmezlikten
gelebilirler. Tıpkı AA’da şifa bulmak için üstün bir gücün yardımına güvenme ve
teslimiyetçi bir ruh halinin gerekliliğinin önerilmesi gibi İslam sufî kültüründe buna
benzer önerilerin yapıldığını söylemek mümkündür. İslam sufî geleneğinde bireyin
tasavvufî yaşantısının daha ilk evrelerinde arınmanın ön koşulu olarak bir anlamda
sağlıklı bir dinsel kişilik için tövbe ve teslimiyet önerilir. Tövbe ve teslimiyet,
arınmanın ve dinsel davranış anlamında iyileşme sürecinin iki etkin unsuru olarak
değerlendirilebilir.

Bir güç olarak inanç insan psikolojisinde önemli bir role sahiptir. Hatta ateist
veya dinsiz için bile dinin bu etkisi reddedilmemeli. Dinsel gelenek içinde yaşayan
ateist bir birey bu dinsel geleneğin kimi yansımalarını kanıksamasa da bu geleneğin
bütünüyle dışında kalması mümkün değildir.34 Aslında sorun dinsel inançların akıl
sağlığını etkileyip etkilemediği değil, bir terapistin ve bir psikoloğun bu gerçeği nasıl
dile getirdiğidir. Dinsel açmazlarla yüz yüze gelmekten kaçınmak için psikolog veya
————————————
31 Faller, a.g.m., s. 3.
32 R. Hopson, “The 12-Step Pram”, Religion and the Clinical Practice of Psychology içinde (Ed. E. Shafranske) ss. 533-560
33 Walter Houston Clark, The Psychology of Religion: An Introduction to Religious Experience and Behavior, New York: The Macmillan Company, 1958, s. 231.
34 Gadamer’e göre modern aydınlanmanın giderek gücünü gösterdiği ve kitle ateizminin geliştiği bir çağda bile dine ve dinsel ritüellere inanmayan tam bir sekülerleşme içinde olan insanlar dinsel gelenekten kopamamaktadır. Gadamer buna örnek olarak da batıda dinsel gelenek içinde yapılan defin hizmetleri ve cenaze törenlerini göstermektedir. Bkz. Hans George Gadamer, The Enigma of Health, Trans. J. Gaiger
and N. Walker, Stanford: Stanford University Pres, 1996, ss. 65-66.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 123
——————————————————————————
psikiyatrist hiç kuşku yok ki kolay ve karmaşık olmayan yolu seçmek durumundadır.
Ancak seçilen bu yol iyileşme sürecinde etkili olan din ve inanç gibi tedavi
alternatiflerini kapsamayabilir. Batılılar tarafından dillendirilen güzel bir söz vardır.
“Herkesçe bilinen filin köşede olmadığını iddia etmek onu uzaklaştırmayacaktır.”35

Egzistansiyal Anlayışın Psikolojiye Katkısı

Ruhsal konuları merkeze alarak danışmanlıkta bulunan psikologlar kimi
yaklaşımların psikolojiye katkısını bilmek ve incelemek isteyebilir ve manevî
gereksinimleri barındıran psikolojik bir yaklaşımı keşfetme ihtiyacını duyabilir. Aslında
insan davranışını kesin olarak açıklayabilen hiçbir teori veya teknik yoktur. Geliştirilen
teoriler bütününü açıklama iddiasında gözükse de eksiktir. Fakat terapist herkes için iyi
olan bir yaklaşımı bulmak durumundadır. Bu bakımdan terapi sürecinde egzistansiyal
psikoloji elverişli gözükebilir. Bu psikoloji anlayışı çevresiyle uyum sorunu yaşayan
bireyin fiziksel ve ruhsal dünyasındaki gerçekliği değerlendirmede uygun bir yapı
sağlayabilir.

Egzistansiyalizm bir felsefedir, bir bakış açısıdır, bir eylem tarzıdır. İnsanın
kendi kendisini var ettiğini ileri süren bir burjuva öğretisidir. Bu öğretiye göre insan
kendi gerçeklerine varabilmek için başkalarının içinden geçecektir. Başkaları, insanın
hem var olması hem de kendini bilmesi için gereklidir. Oysa gene de kendini yapan
sadece insanın kendisidir.36 Bu sahada öncü olanlar Sartre, Kierkegaard, Frankl, May ve
Yalom’dur. Rollo May, egzistansiyalizmi değişmeyen özlerin bir koleksiyonu veya
modellerden oluşan bir set olarak değil daha ziyade ortaya çıkan ve var olan bir insan
tasviri olarak tanımlar. Ona göre insan bir varlık olarak düşünüldüğünde egizstansiyal
psikoterapinin temeli olmuş olur. Egzistansiyal psikoterapi hastayı gerçekte olduğu gibi
görmek ve onu bir insan olarak algılamak eğilimini taşır. Bu yaklaşım bireysel ve
marjinal teorileri hastaya yansıtmayı pek kabul etmez.37 Egzistansiyalizm buradaki ve
şu andaki bütün varlık hakkında holistik bir görüş sunan fenomenolojik bir yaklaşımdır.
Bizim var oluşumuzun anlamı ilk ve son olarak asla değişmez değildir. Bizler sürekli
olarak projelerimiz ve eylemlerimiz sayesinde kendimizi yeniden yaratırız.
Egzistansiyalist görüşü benimseyenler, kişinin olaylara ilişkin algılamalarının
olaylardan ziyade çok defa kendilerini etkilediğine inanırlar. Kişinin iç dünyası yani
——————————
35 Faller, a.g.e., 3.
36 Bkz. Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, İstanbul: Remzi Kitabevi,1993, Cilt: 7, ss. 147-150.
37 Rollo May, Existential Psychotherapy, Toronto: Bryant Press Ltd., 1972, s. 1.
Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 24
————————————————
sübjektif yanı, gözlenebilir dış ve objektif dünya üzerine vurgu yapar. Bu iç dünya çoğu
kez gizemlidir ve sık sık pragmatik bilime engel olur.38

Logoterapi

Yukarıda anlatılan yeni yaklaşım biçimleri bağlamında ve terapi sürecinde etkili
olabilecek bir başka yöntem varoluşçu psikoterapinin bir varyantı olan Victor Frankl’ın
logoterapisidir. Logoterapiye göre kişinin hayatında anlamlı olanı bulmaya çalışmak,
insanlarda en temel motivasyonel güçtür. Frankl teorilerini varoluş, sorumluluk, sevgi
ve acı gibi kavramlar üzerinde temellendirmiş; insanın her şeyden önce “anlam” sahibi
olduğu zaman ruhen ve bedenen sağlıklı olabileceğini öne sürmüştür. Başka bir ifadeyle
her türlü sıkıntının temelinde insanın anlam bulamaması, anlam boşluğuna düşmesinin
yattığını ileri sürer Frankl.39 Antropolojik temeller üzerinde yükselen logoterapinin
temel hedefi, anlam arayışındaki bireye ihtiyaç duyduğu parametreleri sağlamak;
anlamsızlıkla karşılaştığı durumlarda ise olumlu ve kalıcı bir çözüme ulaşmasında
yardımcı olmaktır. Logoterapi diğer psikoterapi ekolleriyle işbirliğine sıcak bakar ve
tedavi sürecinde başka terapatik çözümlemelerden destek alır.40 “İnsan boşluk ve
anlamsızlık içinde uzun süre yaşayamaz. Şayet insan bir şeye doğru gelişim
göstermezse sadece durgun kalmaz, aynı zamanda saklı yetenekler hastalığa,
umutsuzluğa ve sonunda yıkıcı aktivitelere dönüşür”41 sözü bağlamında logoterapinin
asıl amacının, başkalarının yaşamlarında anlamı bulmalarına veya yeniden elde
etmelerine imkân sağlamak olduğunu söyleyebiliriz. O halde anlam oluşturan ve anlam
arayışında olan varlıklar üzerine odaklanan anlam merkezli bir yaklaşım doğal olarak
manevî meseleleri de içermelidir.

Hayata anlam katma noktasındaki bu varoluşçu vurgu, üzerinde durulması
gereken bir durumdur. Varoluşumuzun gayesini keşfetme ve yerine getirmeden daha
önemli bir şey yok gibi. Anlam merkezli terapinin, psikolojik olan her şeyi gözden
geçiren önemli bir fikir akışı olması makul görünüyor. Kanaatimizce bu terapi farklı
yaklaşımları birleştiren ve bir araya getiren yaygın bir terapi hareketidir. Bu anlamda
etkili psikoterapi için merkezî ve birleştirici bir motif olarak logoterapiyi kullanmak
yararlı olacaktır. Çünkü farklı düşünce ve duygu dünyasına sahip müşterilerin farklı
—————————
38 Faller, a.g.m., s. 3.
39 http://gridergi.8k.com/psikoloji/celisik.htm, 03.03.2004.
40 Bkz. Abdülkerim Bahadır, “Psikoterapi’de Yeni Bir Yaklaşım: Logoterapi ve Victor Frankl”, UÜİF
Dergisi, Sayı: 9, Cilt: 9, Bursa: 2000, s. 473.
41 May, Existential Psychotherapy, s. 22.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 125
—————————————————————————-
terapi tekniklerine gereksinim duymaları kaçınılmazdır. Dolayısıyla da müşteriye bir
tekniği uygulamak için yeteri kadar esnek olmak terapistin rahat çalışmasını
sağlayacaktır. Bu bağlamda anlam arayışı, hayatın tüm güçlüklerine ilişkin anlam
oluşturma noktasında kolaylaştırıcı ve rehberlik eden bir ilke olabilir.
Çoğunlukla bizim anlam arayışımız ruhsal ve manevî açmazlarla doludur.
Logoterapi de bu ruhsal ve manevî sorunların tetkikini teşvik eder. May’in de ifade
ettiği gibi dinsel inanç ve değerler bireyin sonsuz ilgisi olarak yer aldığında sorunların
çözümüne kuşkusuz katkı sağlayacaktır.42 Öyle görünüyor ki Tanrı’nın varlığını dikkate
almadan hayatın nihaî gayesini düşünmek mümkün olmamaktadır. Din, açıklanamayan
hayat olaylarına anlam katar. Tıpkı din gibi psikoterapi de kişisel anlam içeren bir yapı
ve oluşuma iştirak eder. Bireyler çok defa bir kriz anında psikologların danışmanlığını
ararlar ve yaşamın getirdiği zorluklara karşı yanıt bulmak isterler. Bu durum bir başka
kişinin yaşam yolculuğuna aktif olarak katılma noktasında terapist için bir fırsattır. Bu
empatik ilişkide terapistler için asıl sorun dinsel inançların bireylerin iyileşmesini ne
kadar artırabildiği veya ne kadar engelleyebildiği sorunu olmalıdır.
Bazı istatistikler din ile psikolojinin bütünleşmesi gerektiğini gösteriyor.
Amerika örneğinde kimi araştırmalar Amerikalılar’ın % 93’ünün kendilerini dinsel bir
grupla özdeşleştirdiklerini ortaya koyuyor. Bu araştırmalara göre Amerikan halkının
çoğu için din çok önemlidir. Ancak bir grup olarak psikologlar tüm bu dindarlık
görünümünden uzak görünüyor. Psikologların kurumsal dine katılımlarının pek az
olduğu ve onlar için birçok Amerikalınınkiyle karşılaştığında dindarlıklarının daha az
kişisel bir önem taşıdığı yine yapılan araştırmalarda ifade ediliyor.43
Bu dindarlık boşluğuyla köprü kurma ve dini anlamada psikologların daha fazla
bir çaba sarf etmeleri gerekir ve kendi önyargılarının terapatik ilişkiyi ne kadar
etkilediğinin farkında olmalılar. Batı geleneğinde özellikle dinsel kurumlara ait
otoritenin zayıflaması danışan ve danışman ilişkilerinde din yönelimli bir iyileştirme
geleneğinin oluşmasını imkânsız hale getirebilir. Söz gelimi kilise öğretileri otorite
zayıflığına uğradığında inanan birey manevî kararlar almada büyük zorluklarla karşı
karşıya kalabilir ve yaşanan ruhsal krizi çözmek ve ahlâkî boşluğu doldurmak için
psikologlara başvurabilir.44 Böylesi bir durumda ancak derin bir sorumluluk bilincine ve
————————————————–
42 May, Existential Psychotherapy, s. 180.
43 Faller, a.g.m., s. 4.
44 P. London, The Mode and Morals of Psychotherapy, New York: Holt & Winston, 1964, s. 196.
Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 26
——————————————
derin bir Tanrı tecrübesine sahip psikologlar yardımcı olabilir. Bu danışma ve terapi
sürecinde psikologlar dinsel inanç ve değerlerin yararlarını ve göze çarpan farklılıklarını
anlayabilir ve din ile psikolojinin bir anlamda bilimin bütünleşebileceğini fark edebilir.
Sonunda hem bilimin hem de dinin insanların bir bütünleşme ve gerçekleşime doğru
hareket etmesine yardım ettiği görülecektir. Açıkçası din ve anlam merkezli yaklaşım,
“seküler psikoterapist köre yol gösteren şaşı gibidir”45 ve “psikoterapistin ahlâkî
fonksiyonu seküler rahipliğin fonksiyonuyla örtüşmektedir”46 sözlerinden de
anlaşılacağı üzere modern psikoloji ve psikiyatrinin yaşadığı epistemolojik bunalıma
çare olabilir.

Terapist Değerler-Öznel Değerler

Psikoloji ve din alanında okul ve klinik eğitim çok sınırlı görünüyor. Birçok
hatırlı psikolog, insan davranışları hakkında oluşturdukları teorilerde manevî anlam,
gaye ve değerler içeren konuları dışta tutmayı yeğlemektedir. Sonuç olarak
müşterilerinin dindarlıklarını anlamaya yönelik tek yaklaşım aslında terapistlerin kendi
kişisel kanaatleridir. Bu terapistler, kendi kanaatlerini ve inançlarını güçlendirecek
hiçbir eğitime sahip değildirler. Birçok danışmanın dinle barışık olmamasında ve onu
konu dışı tutmasında şaşılacak bir şey de yok. Çünkü terapistler dinsel fikirlere
bakmamayı öğrenirler ve bu yüzden onlar müşterilerinin dinsel dünyalarından hiçbir şey
anlamazlar.

Psikoterapi daha çok karşılıklı bir ilişkidir ve hastada gerçek bir değişim ancak
terapistte de benzer bir değişimle başarılabilir. Terapist kendisini steril bir giysinin
ardına gizleyemez ve hastasına bir nesne gibi davranamaz. Etkileşim çok defa iki
kutupludur.47 Dolayısıyla terapistin celseye kattığı kişisel değer yargıları önemlidir.
Eğer terapi sürecinde terapist din dışı kişisel değerlerini celseye katıyor ve müşterinin
manevî gereksinimlerini göz ardı ediyorsa sorunun çözümü güçleşebilir. Kuşkusuz
pratikte bir terapistin meslekî ve kişisel değerleri arasında bir ayırıma gitmesi hiç de
kolay olmayabilir,48 ancak söz konusu olan terapiye gereksinim duyan kişinin dinsel
———————————————————————————————-
45 Bu söz usta bir psikiyatr olan R. D. Laing’e aittir. Bkz. Kemal Sayar, Hüzün Hastalığı, İstanbul: İz Yayıncılık, 1995, s. 51. 46 London, a.g.e., s. 156.
47 Kemal Sayar, “Geçmişin Bilgeliği Bugünün Psikoterapileriyle Buluşabilir mi?”, Sufi Psikolojisi, İstanbul: İnsan Yay., 2000, s. 31. 48 Shafranske, a.g.e., s. 572.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 127
—————————————————————————–
ihtiyaçları ise o takdirde terapistin o kişi için bir değer üretmesi ya da bir alternatifinin
olması gerekir.

Psikoterapi sürecine katılanların bu karşılıklı etkisi “intersubjectivity/karşılıklı
öznel durum” diye ifade edilmektedir. Terapist sadece bir gözlemci değil aynı zamanda
aktif bir katılımcıdır.49 Hemen hemen her kriz anında ve tedavi sürecinde terapistin
değerleri etkindir. Bu nedenle bu müdahaleler değer yüklü görüşmelerdir. Bu yüzden
ateist bir terapistin kendi değerleriyle çatışma içinde olan bir müşterinin dinsel
değerlerine saygı duyması çok zor görünüyor. Belki de psikologlar, kendi inançlarının
müşterileri üzerinde sahip olduğu önemi kavradıklarında dinsel konuları daha ciddiye
alacaklardır.

Dinsel düşünce, duygu ve davranışlar birey hayatında çok etkin oldukları için
potansiyel klinik tedavi uzmanları, müşterilerinin dinsel dünyasına ilişkin kültürel arka
plânı, bunların önemini inkâr etmenin ötesinde anlama çabası içinde olmalılar ve farklı
kavramsal kullanım içinde olan müşterilerine baskı uygulamamalılar. Bu amaca
ulaşmak için terapist kendi dinsel içtepilerinin farkında olmalıdır. Bilindiği gibi manevî
eğilimler bizde yaygındır ve bunlar simgeler halinde bireyin hayatına yansır.50

Amerikan Psikoloji Derneği’nin ahlâkî prensipleri psikologların, insanların
farklı bir boyutu olarak dinden haberdar olmaları gerektiğine ilişkin bir emirname
içeriyor.51 Terapi sürecinde ırk, cinsiyet, yaş ve seksüel uyum gibi faktörleri göz önünde
bulundurmak için yaygın bir kanı vardır. Ancak bu süreçte önemi yadsınamayacak bir
başka faktör de dinsel tecrübedir. Psikologlar, maneviyat da dahil hayata farklı değer
perspektifinden yaklaşan müşterilerine karşı duyarlı ve saygın olmak durumundadırlar.
Bu durum en azından celse esnasında dinsel inançlara açık olmayı içerir.

Dinî tecrübenin hayatın gerçek anlamını tecrübe etmek için daha derin bir
potansiyel sunduğunu kabul etmek gerekir. Her ne kadar açık olarak görülmese de
tamamen hakikat olarak düşünülen şeyler üzerinde dinin önemle durduğunu söylemek
mümkündür. Erikson da bu gerçeğin altını çizmektedir. Ona göre din, insanın hayatını
kuşatan olağanüstü karanlığı ve tüm farklı anlayışların ötesinde bu karanlığa nüfuz eden
———————————————————————————————————
49 Joseph Natterson ve R. Friedman, A Primer of Clinical Intersubjectivity, New Jersey: Jayson Aronson Inc, 1995.
50 Allen E. Bergin, “Religiosity and Mental Helath: A Critical Revaluation and Meta-Analysis”, Professional Psychology: Research and Practice, 14, (1983), s. 180.
51 American Psychological Association. (1992), Ethical Principles of Psychologists and Code of Conduct, American Psychologist, 47, 1597-1611.
Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 28
————————————————
ışığı önemli kelime, imge, tasvir ve kaidelerle aktarır.52 Dinsel inançlar, anlaşılmazın
anlaşılmasına ve hayatın meydan okumalarına karşı koymada etkili olur. İnanç, bir
anlam duygusu ve zorluklara göğüs germek için ihtiyaç duyulan cesareti aşılar ve bizim
kim olduğumuzu ortaya koyar.
—————————————-
52 Erikson, a.g.e., s. 15. Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 129
————-

SONUÇ

Psikologların dinle ilgili sahip oldukları muhalefet ve tereddütlerin bir kısmını
anlamak mümkündür. Çünkü onlar dini dışlayan bir gelenek içinde yetişmektedirler.
İyileştirici bir yöntem olarak din kullanılmak istenince de batı geleneğindeki mezhepsel
inanç farklılığı meslekte dinsel inançların kullanımını zorlaştırabilir. Yine de
psikologlar, müşterileri bilimsel ve rasyonel dünyanın dışında değerlendirmek ve
yargılamak durumundadır. Ancak inancın terapi sürecindeki değerini psikoloji alanına
taşımak kendi alışılmış mecrasında seyreden psikolojinin birtakım tereddütlere
girmesine neden olabilir. Bunun yanında din ve psikoloji bütünlüğü kabul edildiğinde
psikolojinin din tarafından ifsat edileceği kaygısı da yaşanabilir. Ancak bu bozulma
gereklidir. Zira psikologlar, dinsel problemler de dahil müşterilerinin karşılaştığı tüm
problemlerle yüz yüze gelmek durumundadır. Elbetteki bilimin sağlam temelini
reddetmek ve inanca yönelmek şaşırtıcı olabilir. Ancak bu yöneliş insanî durumun bir
parçasıdır. Eğer psikoloji insana ilişkin bütün görünümleri tasvir etmek istiyorsa onun
manevî yönüyle de ilgilenmelidir. Diğer taraftan dindar bir psikoloğun kendi değerlerini
psikolojinin tümüne uygulamaması gerektiği gibi inançsız bir psikoloğun da kendi
değer anlayışını terapi sürecine yansıtmamalıdır. Psikoloji tüm inançlara ve ifade
şekillerine açık olmalıdır. Psikoloji bir yandan deneysel bir yapı içinde çalışırken diğer
yandan metafizik, ahlakî ve dini inançları da dikkate almak durumundadır.

DİN VE PSİKOLOJİ İLİŞKİSİ ÜZERİNE
Ali Rıza AYDIN*

Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 115

ÖZET

Felsefî mirasına rağmen psikoloji inanç muhtevalı bir bilimden kendini ayrı tutarak farklı
sınırlar oluşturdu. Bu ayrışma sürecinde çağdaş psikoloji kendi tarihini yeniden yazdı ve
felsefî gelenekten gelen inançla örülü geçmişini inkâr etti. Bu nedenle birçok psikolog,
psikolojinin din ve inançla ilgilenebileceğini ve onların telafi edici nitelikler
taşıyabileceğini düşünmüyordu bile. Oysa din ve inanç gibi insanî nitelikleri gözardı
etmek pek akıllıca gözükmüyor. Bunlar bizim önemli ruhsal parçalarımızdır ve bütün
kişiliği kapsayıcı bir özelliğe sahiptirler.

Bu makale psikolojik araştırma ve yardımlarda metafizik, ahlâkî ve dinî inançların
dikkate alınmasının lüzumu ve psikoloji-din birlikteliğinin imkânı üzerinde durmaktadır.
Anahtar Kelimeler:Din, psikoloji, logoterapi, psikoterapi, varoluşçu psikoterapi, öznel
değerler,terapist değerler.

ABSTRACT

On Relationship between Religion and Psychology

Despite its philosophical legacy, psychology constituted different frontiers by separating
itself from the science of faith. In this separation process, modern psychology rewrote its
history and denied its background with belief that came from philosophical heritage.
Therefore many psychologists didn’t even think that psychology could interest in religion
and faith and, they could suply compensative qualities. It is not a wise thinking to ignore
religion and belief as human qualities, for they are our important spiritual parts and have
a quality that includes all personalities.
This article focuses on the necessity of metaphysical, moral and religious beliefs, in the
psychological research and psychotherapy and on the possibility of unity of religion and
psychology.
Key Words: Religion, psychology, logotherapy, psychotherapy, existentialist
psychotherapy, subjective values, therapist values.

Giriş

Psikologlar insanların duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını anlamak,
tanımlamak ve birtakım kestirmelerde bulunmak için objektif ve güvenilir sonuçlar
veren bilimsel araştırma yöntemlerini kullanırlar. Kuşkusuz psikolojik araştırma
yapanlar, yansız davranan bilimin insanı ve onun dünyasını anlamaya yönelik en
güvenilir yol sunduğu inancını taşırlar. Bu bilincin modern batı tarihinin oluşum
sürecinde şekillendiği söylenebilir.
Bilindiği gibi modern batı tarihi boyunca bilimin özellikle de sosyal bilimin
yansız bir tutum izleyerek kendisini teolojiden soyutlamıştı. Bu ayrışma ya da değişme

Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 16

beraberinde iki kutupluluğu meydana getirdi. Söz gelimi dindeki literalist,
fundamentalist bir akımın karşısında literalist, fundamentalist bir bilimcilik anlayışı
oluştu. Bu kapışmanın baş rol oyuncuları iki taraf arasındaki mücadeleyi mutlaka bir
tarafın kazanması gereken bir ölüm kalım mücadelesi olarak gördüler.1 Bu yaklaşım,
bilim ile din arasında tam bir ayrılık ve bölümleşme vardır; bilim ile din alanları,
yöntemleri ve amaçları itibariyle birbirinden tamamen farklıdır şeklinde bir anlayışın
doğmasına yol açmıştı.2 Bugün artık bilim ile din arasındaki mücadelenin pek şiddetli
olmadığını görüyoruz. Bunun nedeni iki tarafın birbirlerine yaklaşması değil, zımnî bir
anlaşmayla birbirlerini yok saymaya karar vermeleridir. Adeta ne sen karış ne de ben
karışayım felsefesi. Bu anlayış parçalanmaya, ümitsizliğe ve gayesizliğe de yol açabilir.
İnsanların duygularının ve düşüncelerinin çözümlenmesine yönelik entelektüel
çabaların anlamlılığının sorgulandığı bir zamanda farklı alanların bağımsızlıklarından
söz etmek yeterli olmasa gerektir. Bir bütünleşmeye gidilmelidir. Bütünleşme de
kapsamlı, canlı ve ruhu olan bir “doğru” fikrinin benimsenmesiyle geçekleşebilecektir.3
Sekülerizm de bu ayrışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Sekülerleşme
tezinin iddiası “dinin gerilemesi”, yani dinin daha önce kabul gören sembollerinin,
doktrinlerinin ve kurumlarının prestij kaybına uğramasıydı. Dolayısıyla bu, dinin
reddedilmesi ve dinsiz bir toplum demekti.4 Bu yapı içerisinde şekillenen pozitif bilim
ve onun indirgemeci yöntemleri de metodolojik titizliği öngörür ve teorik temelli bir
durumun doğrudan ölçülebilmesi gerektiğini var sayar. Böylece inanç konularına pek az
yer verir ve metodolojik olarak mütealin dışlanmasını önerir.5 Sonuç olarak bir bilim
olan psikoloji ile inançlardan ibaret olan din, karşıt paradigmalar içinde gelişir.
Doğrusunu söylemek gerekirse bu ikiye bölünme zihin, beden ve maneviyat etrafında
şekillenen psikolojinin kökenine terstir.

Bu makale maneviyat ve din gibi bazı kişisel duyguların kimi psikolojik teori ve
yaklaşımlarda bir tedavi yöntemi olarak nasıl ele alındığı üzerinde durmakta ve din ile
——————————————————————————-
* Yrd.Doç.Dr., OMÜ İlâhiyat Fak. Din Psikolojisi Öğretim Üyesi. (araydin@omu.edu.tr)
1 Bkz. Robert N. Bellah, “Din ile Sosyal Bilim Arasında” Çev. Ali Köse, Sekülerizm Sorgulanıyor, İstanbul: Ufuk Kitapları, 2002, ss. 170-171.
2 Cafer S. Yaran, “Çatışma ve Ayrışma”, Din ve Bilim, Samsun: Sidre Yay., 1997, s. 49.
3 Bellah, a.g.m., ss. 170-171.
4 William H. Swatos ve Kevin J. Christiano, “Sekülerleşme Teorisi: Bir Kavramın Serüveni”, Çev. Ali Köse, Sekülerizm Sorgulanıyor, İstanbul: Ufuk Kitapları, 2002, s. 101.
5 Bkz. Antoine Vergote, Din, İnanç ve İnançsızlık, Çev. Veysel Uysal, İstanbul: MÜİFV Yay., 1999, s. 24. Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 117
————————————————————————————————-
psikoloji birlikteliğinin imkânını tartışmaktadır. Aslında inanç gibi insanî niteliği
gözardı etmek pek akıllıca gözükmüyor. Bu ruhsal unsur bizim önemli bir parçamızdır
ve bütün kişiliği kapsayıcı bir özelliğe sahiptir. Dinsel kişiliğin gelişimi için de önemli
bir motivdir.6 Bundan dolayı bireyi ve onun çevreyle ilişkilerini inceleyen psikolojik bir
yaklaşım manevî bir unsur içermelidir. Açıkçası psikoloji merkezli araştırmalar insanın
manevî boyutunu görmezlikten gelmemelidir.

Tarihsel Özgeçmiş

Psikolojik çözümlemelerde dinsel inanç ve değerlerin faydalılığına geçmeden
önce psikolojinin tarihsel süreç içerisinde ne anlama geldiğine ve nasıl algılandığına
ilişkin birkaç söz söylemenin yararlı olacağı kanısındayım. Psikoloji kelime itibariyle
“ruh bilgisi” anlamına gelmektedir. Ancak birçok psikolog “ruh bilgisi” teriminin
bugünkü psikolojinin konusunu iyi anlatamadığı kanısındadır.7 Psikolojinin asıl konusu
insanın ruhsal yaşayışı ve davranışlarıdır. Psikoloji ruh ve beden bütünlüğü içerisinde
somut insanı ele alır.8 Psikoloji, tabiî bilimlerin bir parçası olmasının ötesinde tıpkı
felsefe gibi akıl ve ahlâk bilim geleneğinde doğmuştur.9 Bu yüzden psikoloji ve din
tarihsel olarak ayrılmaz bir şekilde birbirine geçmiş haldedir. Ruh, maneviyat ve inanç,
felsefe disiplini içinde yer alan ilk dönem psikolojinin bütünleyici parçalarıydı. Ancak
daha sonra pozitivist düşünce etkisiyle dini dışlayan bilimler kervanında psikoloji de yer
alınca bir ayrışma yaşandı. Daha doğrusu psikoloji daha bilimsel olma çabası içerisinde
kendini dinden uzak tutmaya çalıştı.10

Genel felsefî mirasına rağmen psikoloji inanç muhtevalı bir bilimden kendini
ayrı tutarak farklı sınırlar oluşturdu. Bu süreçte muhtemelen bilimsel olma iddiasında
bulunan kimi bilimlerden saygınlık kazanma adına çağdaş psikoloji kendi tarihini
yeniden yazdı ve felsefî gelenekten gelen inançla örülü geçmişini inkâr etti. Birçok
psikolog, dini psikolojiden dışlamaya o kadar alışıktı ki bu psikologlar psikolojinin
dinle ilgilenebileceğini düşünmüyorlardı bile.11 Psikoloji kitaplarının herhangi birinde
bir araştırma alanı olarak din kelimesinden çok ender bahsedilmesi ya da hiç
——————————————————————————————–
6 Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara: Diyanet Vakfı Yay., 1993, s. 187; Veysel Uysal, Din
Psikolojisi Açısından Dinî Tutum ve Davranışlar, İstanbul: İFAV Yay., 1996, s. 27.
7 Feriha Baymur, Genel Psikoloji, İstanbul: İnkılap Yay., Tarihsiz, s. 1.
8 Hökelekli, a.g.e., s. 2.
9 Vergote, a.g.e., s. 37.
10 Kemal Sayar, Hüzün Hastalığı, İstanbul: İz Yayıncılık, 1995, s. 28.
11 Dinî duygu ve düşüncenin fıtriliğini kabul edenlerin yanında dini dışlama psikolojisi içinde olanların varlığını din psikolojisine dönük yazılan kitaplarda görmek mümkündür. Ayrıntılı bilgi için bakınız. Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Samsun: Aksiseda Matbaası, 2000, s. 109.
Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 18
—————————————–
bahsedilmemesi bu ayrılığa ilişkin bir kanıt olarak görülebilir.12 Psikolojik araştırma
geleneği içinde gerçeği ve doğruyu bulmada otuz kırk yıl öncesinin pozitivist ve
bilimsel anlayış ve yaklaşımının en seçkin yöntem olduğuna adeta inandırılmışız gibi.13
Doğrusunu söylemek gerekirse henüz serpilme ya da felsefî gelenekten ayrışma
döneminde psikolojinin hâkim olan bu anlayıştan etkilenmemesi pek düşünülemez.
Çünkü henüz psikolojinin felsefî bilgi gibi bilim tekelciliğine meydan okuyabilecek bir
alternatifi yoktur. Söz gelimi Thomas Aquinas’ın “iki gerçeğe değil aynı gerçeğe giden
iki yol vardır” şeklindeki öğretisine hiç kimse bir şey diyemez.14 Eğer bilim ve din tek
bir birim ve iki kollu bir ırmak gibi algılanır ve barışık içinde olursa muhtemelen
evrensel gerçeğe ulaşmada birbirine yardım edebilir.15

Ne yazık ki tarihî süreçte birçok psikolog genel olarak dinin pek az telafi edici
nitelikler taşıdığına ilişkin bir tavır içinde gözüktü. Çoğunlukla psikologlar, yan etkileri
olmaksızın bilimin de tıpkı din gibi aynı yanıtlar verebileceğine inandılar. Kimi din
karşıtları, birçok dinsel muhtevanın önemsizliğine ve ihtimal dışılığına işaret eden
James Leuba’yı da bu gruba dahil ettiler.16 B. E. Skinner da dinin tamamen pekiştirilmiş
davranışın bir sonucu ve kişi üzerinde bir dış kontrol aracı olduğuna inanmaktaydı.17
Öte yandan Freud da insanların önceden kestirilemeyen durumlara bir cevap olarak dine
başvurduklarını, karşılaşılan problemlerin, dinin hayalî yöntemlerine değil bilimin
yöntemlerine sistematik olarak müracaat etmek suretiyle ancak üstesinden
gelinebileceğine inanmıştı. Freud dinin çocuksu arzuların yerine getirilmesinden ibaret
olduğunu düşünüyordu. Ona göre ancak dinden ve onun dogmatik öğretilerinden
vazgeçme ve bunun yerine bilime ve akla güvenme, bireylere ve topluma çocuksu bir
düşünme ve bağlılık bilincinin ötesine geçmeyi sağlayacaktı.18
Geleneksel psikolojiden gelen bu kötümser din anlayışına rağmen bazı istisnalar
da vardır. Örneğin William James, dinin hayatımızın temel bir parçası olduğunu, önemli
———————————————————————————————————-
12 George Faller, “Psychology Versus Religion”, Journal of Pastoral Counseling, New Rochelle: 2001, Vol. 36, http://gateway.proquest.com, s. 1.
13 Hayati Hökelekli, “Gençlik ve Din”, Gençlik, Din ve Değerler Psikolojisi, Ankara: Ankara Okulu Yay., 2002, s. 27.
14 Edward Shafranske, Religion and the Clinical Practice of Psychology, Washington DC: American Psychological Association, 1996, s. 74.
15 Daha ayrıntılı bilgi için bakınız. Ahmad Mahmud Soliman, “İslâm ve Bilim”, Çev. Cafer S. Yaran, Din ve Bilim, Samsun: Sidre Yay., 1997, ss. 81-87. 16 Faller, a.g.m., s. 1.
17 B. F. Skinner, Beyond Freedom and Dignity, New York: Knoph, 1971, s. 17.
18 Freud’un düşünceleri ve ona yönelik eleştiriler hakkında geniş bilgi için bakınız. Ali Köse, Freud ve Din, İstanbul: İz Yayıncılık, 2000. Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 119
———————
bir fonksiyon icra ettiğini ve başka hiçbir şeyin onun yerine geçemeyeceğini
söylemiştir.19 Jung ise dinin, insan psişesinin temel bir fonksiyonu olduğunu ve
bütünlüğe giden bir yol sağladığını ifade etmiştir. Jung, manevî bir boyut içermeyen
insan davranışıyla ilgili herhangi bir teorinin eksik olduğunu iddia etmiştir.20 Gordon
Allport, Abraham Maslow, Erich Fromm ve Eric Erikson gibi seçkin psikologlara
gelince onlar da hep dinsel tecrübenin pozitif değerinden söz etmişlerdir.
Din ve psikoloji ilişkisinin son yıllardaki durumuna gelince biz dine hâlâ
dışarıdan bakıldığını düşünmekteyiz. Pek çok psikolog dinsel nitelik taşıyan hiçbir şeyi
adeta istemiyor. Bununla birlikte son gelişmeler dine karşı ilginin arttığı izlenimini
veriyor. Batıda Journal for the Scientific Study of Religion, Review of Religious
Research ve The International Journal for the Psychology of Religion gibi dinsel
konular üzerinde psikolojik araştırmalar yapan dergilerin varlığı, American
Psychological Association’ın din psikolojisi araştırmalarına olan ilgisi ve din psikolojisi
merkezli eğitim kurslarının mevcudiyeti, ülkemiz bazında ise akademik disiplin içinde
din psikolojisi araştırmalarının sayıca artmasının gözlenmesi bu ilginin ne denli arttığını
sanırım göstermektedir. Yine batıda bireylerin ruhsal mutluluğuna odaklanan bir
düşünce okulu olan Transpersonal Psychology’nin etkisinin genişlemesi din merkezli
psikolojik araştırmaların artmasının bir başka kanıtıdır.21 Bu durum, eski geleneksel
anlayışa oranla psikolojinin dinsel konulara biraz daha duyarlı olduğunu gösteriyor.
Bugün gelinen nokta özetle şudur: Psikoloji yoğunluklu olarak dinsel konularla
ilgilenmemekle birlikte Din Psikolojisi şeklinde ayrışarak kısmen din-birey ilişkisini
incelemektedir.

Psikolojide dinin yeri üzerine bilgiye dayalı bir karara varmak için hiç şüphe yok
ki araştırmaları iyice değerlendirmek gerekiyor. Psikologlar artık bireyin hayatında hem
kurumsal hem de kişisel düzeyde dinin ruhsal yönden önemini göz önüne alma
ihtiyacını duyuyorlar. Böyle bir çaba, dinsel tecrübeyle elde edilen gücün psikolojiyi
olumlu yönde mi etkiliyor olumsuz yönde mi etkiliyor bunu değerlendirmek için
gereklidir. İnsanları ikiye ayıran Allport’un Intrinsic-Extrinsic Religious Orientation
Model/İçgüdümlü-Dışgüdümlü Dindarlık Yönelim Modeli psikoloji sahasında yeni
————————————————————————————————————-
19 William James, The Varieties of Religious Experience, New York: The Modern Library, 1936, s. 49.
20 Carl Gustav Jung, Psychology and Religion, (New Haven: Yale Üniversity Pres, 1938),
ss. 5-6, 111-12.
21 Bkz. Michael E. Nielsen, “Psychology of Religion in the USA”, (Online),
http://www.psywww.com/psyrelig/USA.html, (February, 2000) Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 20
——————-
ufuklar açan bir araştırma örneği olarak sunulabilir. Allport, kişinin yaşamında dinin
gösterdiği fonksiyonla ilgilenir ve din hakkında ortaya koyduğu fikirlerin çoğu
kendisinin geliştirdiği şahsiyet teorisiyle ilgilidir. Allport içgüdümlü dindarlık ile
dışgüdümlü dindarlık arasında bir ayırım yapmaktadır. İçgüdümlü dindar yönelimli
bireyler, inançlarını içselleştirirler ve dış sonuçlara daha az itibar ederek bu inançlarla
yaşamını sürdürürler. İçgüdümlü inanca sahip birey dini için yaşar ve sahip olduğu
inançlar vazgeçilmez değerlerdir ve bu inançlar onun kişiliğinin bütünleyici parçalarıdır.
Dış güdümlü bireyler ise daha çok faydacıdırlar. Bu tipler dini statü, güvenlik ve
sosyallik elde etmek ve kendilerini haklı göstermek için kullanırlar.22 Bu ikili boyutu
gözden geçiren bir araştırmada ruhsal dengeyle içgüdümlü bireyler ve ruhsal
dengesizlikle dış güdümlü bireyler arasında bir ilişkinin olduğu saptanmıştır.23
Kuşkusuz din her iki tip için de önemlidir ancak içgüdümlü kişi için din onun veya
mizacının önemli bir parçasıdır. Faller, “şayet psikologlar içgüdümlü bireylerin dinsel
ilgilerini dikkate almazlarsa o zaman müşterilerinin gerçekten kimler olduklarını,
duygularının ve değer algılayışlarını nelerden ibaret olduğunu öğrenmekten kaçınmış
olurlar” 24 diyor.

Gerçek deneyimler, dinsel olguların tabiatı yüzünden zor anlaşılırlar. Bununla
birlikte bu zor anlaşılır olma durumu dinsel araştırmaların artmasını kuşkusuz
engellememektedir. Hatta araştırmaların sayıca kabarık olduğunu dahi söyleyebiliriz.
Ancak bu araştırmalarda birçok faklılığı ve birbirine aykırı bulguları görmek de
mümkündür. Yapılan psikolojik araştırmaların sonuçlarının analizinde Bergin
araştırmaların şu şekilde dağılım gösterdiğini ifade etmiştir: Din ile ruh sağlığı arasında
olumsuz bir ilişkiden söz edenlerin oranı % 23, hiçbir ilişki yoktur diyenlerin oranı %
30, pozitif bir ilişkiden bahsedenlerin oranı ise % 47’dir.25
John Gartner ise bu bulguların değişkenliğinin muhtemelen kişinin ruh
sağlığının ölçülmesinde farklı yöntemlerin uygulanmasının bir neticesi olduğunu
————————————————————————————————-
22 Gordon W. Allport ve J. M. Ross, “Personal Religious Orientation and Prejudice”, Current
Perspectives in the Psychology of Religion, Ed. N. Malony, Michigan: Eerdmens Pub., 1977, ss. 121-123. Allport’un görüşlerini din ve kişilik bağlamında değerlendiren araştırmalar için bakınız. Mustafa Köylü, Yetişkin Din Eğitiminin Teorik Temelleri, Samsun: Etüt Yay., 2000, ss. 118-125; Halil Ekşi, “Din Eğitimi, Gençlik ve Kişilik”, Gençlik, Din ve Değerler Psikolojisi, Ankara: Ankara Okulu Yay., 2002, ss. 162-163.
23 M. J. Donahue, “Intrinsic and Extrinsic Religiousness: Review and Meta-Analysis”, Journal of Personality and Social Psychology, 48(2), ss. 400-419.
24 Faller, a.g.m., s. 2.
25 Allen E. Bergin, “Religiosity and Mental Health: A Critical Revaluation and Meta-Analysis”, Professional Psychology: Research and Practice, 14, ss. 170-184.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 121
—————————————————————————-
düşünmektedir.26 Batı toplumunda bireyin dinsel dünyasının sorgulanmasında
“religious/dindarlık” ve “spiritual/manevî” kelimelerin kullanılmasında bir karmaşanın
yaşandığı görülmektedir. Manevîlik Tanrı’yla bir tür kişisel ilişkiye işaret, dindarlık ise
kurulu bir dine üyelik olarak algılanmaktadır. Oysa Faller’e göre bu iki kavram aynı
şeyi tanımlamak için kullanılabilir. Keza kilisede faaliyette bulunan biri bu iki kavramın
pekâlâ Tanrı’yla ilintili olduğunu bilir.27 Makalede bu iki kavram, bir ayırıma gitme
yerine birbirinin yerine geçebilecek şekilde kullanılacaktır.

Batıda bazı psikologlar, dinsel bağlılık ile psikopatolojiyi birbirine bağlayan
sonuçların pek çoğunun zayıf değişkenler kullanılarak elde edildiği, bu zayıf
değişkenlerin kendi halinde, basit ve ölçümleri itibar görmeyen kişilik testlerini içerdiği
inancını taşımaktadır. Bu tip testler sınırlı güvenirlik ve geçerliliğe sahiptir. Bununla
birlikte bu testler dinsel bağlılık ile otoriterlik, dogmatizm, şiddet, farklılığa tolerans ve
kolaylıkla etki altında kalabilme gibi ruh sağlığına ilişkin görünümler arasında olumsuz
bir ilişkinin varlığını ortaya koymuştur. Ne var ki, pek çok psikolog bu bağın varlığını
kabul etse de bazı araştırmalar din ile ruhsal bozukluk arasında açık bir ilişkinin
varlığını reddetmiştir.28

Buna karşılık, din ile ruh sağlığı arasında olumlu bir ilişkiyi ortaya koyan
batıdaki araştırmaların çoğunda ciddî değişkenler kullanılmıştır. Bu sağlam değişkenler,
gerçek davranış olarak doğrudan gözlenebilen ve güvenilir bir şekilde ölçülebilen
olayları tanımlıyor. Pozitif ilişkiyi gösterenler fiziksel sağlığı, mutluluğu, uzun
ömürlülüğü, düşük intihar oranlarını içeriyor. Bilindiği gibi din de hayatın çeşitli
zorlukları karşısında ruhsal açıdan yıpranan insana acılara katlanma, umudunu
yitirmeme ve zorluklarla baş edebilme gücü vermektedir.29 İnsanın bütün üretkenliğini
ve yaşama sevincini azaltan bir duygu olarak tanımlanan stresle başa çıkmada yine dinî
inanç ve ritüeller rol oynamaktadır.30 Bir bakıma din, idrakleri ve başa çıkma
yöntemlerini belirleyen kişisel değerleri yönlendiren önemli modeller sunmaktadır. İçe
yönelik, başa çıkma ve sağlam değişkenli araştırmalar ışığında açıkça anlaşılıyor ki din,
———————————————————————————————————-
26 John Gartner, “Religious Commitment, Mental Health, and Prosocial Behavior A Review of the Empirical Literature”, Ed. E. Shafranske, Religion and the Clinical Practice of Psychology, Washington DC: American Psychological Association, ss. 187-214.
27 Faller, a.g.m., s. 2.
28 Faller, a.g.m., s. 2.
29 M. Argyle ve B. Beit-Hallahmi, The Social Psychology of Religion, London and Boston: Routledge & Kegan Paul, 1975, ss. 141-142.
30 Peker, a.g.e., s. 115; Akif Hayta, “İbadetler ve Ruh Sağlığı”, Gençlik, Din ve Değerler Psikolojisi, Ankara: Ankara Okulu Yay., 2002, ss. 117-152. Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 22
————————————————————-
ruh sağlığı için potansiyel bir kaynak olarak ortaya çıkar. Hatta kimi aykırı bulgular bile
dinin insanların yaşamları üzerinde bir parça olumlu etkisi olduğunu reddetmez.31
Amerika’da alkolikleri tedavi eden Alcoholics Anonymous (AA) adında bir
kurum vardır. İyileşme sürecinde inancın ve maneviyatın rolüne büyük önem veren bu
kurum 12 basamaklı bir program uygulamaktadır. Kurumun uyguladığı yöntem
Amerika’da çok sık kullanılan bir müdahale şeklidir. Amerika’da birçok insan bu
programdan yararlanmaktadır.32 Bu 12 basamaklı program dinsel bir gelenekte ortaya
çıkmıştır ve manevî prensiplere dayalı olarak devam etmektedir. Hastalara Yüce Bir
Güç’ün yardımına güvenmeleri gerektiği telkin edilir. Hatta ateist alkoliklerin bile
kurumun tedavi yönteminden istifade ettiği ifade edilir.33 Dini dışlama psikolojisi içinde
olan birçok psikoloğun AA’nın etkisini kabul etmesi ve müşterileri tedavi etmede inancı
ve maneviyatı kullanması ironi gözükebilir. Bu tip psikologlar, zorlukların üstesinden
gelinmesinde inancın ve maneviyatın birey için umut verici etkisini görmezlikten
gelebilirler. Tıpkı AA’da şifa bulmak için üstün bir gücün yardımına güvenme ve
teslimiyetçi bir ruh halinin gerekliliğinin önerilmesi gibi İslam sufî kültüründe buna
benzer önerilerin yapıldığını söylemek mümkündür. İslam sufî geleneğinde bireyin
tasavvufî yaşantısının daha ilk evrelerinde arınmanın ön koşulu olarak bir anlamda
sağlıklı bir dinsel kişilik için tövbe ve teslimiyet önerilir. Tövbe ve teslimiyet,
arınmanın ve dinsel davranış anlamında iyileşme sürecinin iki etkin unsuru olarak
değerlendirilebilir.

Bir güç olarak inanç insan psikolojisinde önemli bir role sahiptir. Hatta ateist
veya dinsiz için bile dinin bu etkisi reddedilmemeli. Dinsel gelenek içinde yaşayan
ateist bir birey bu dinsel geleneğin kimi yansımalarını kanıksamasa da bu geleneğin
bütünüyle dışında kalması mümkün değildir.34 Aslında sorun dinsel inançların akıl
sağlığını etkileyip etkilemediği değil, bir terapistin ve bir psikoloğun bu gerçeği nasıl
dile getirdiğidir. Dinsel açmazlarla yüz yüze gelmekten kaçınmak için psikolog veya
————————————
31 Faller, a.g.m., s. 3.
32 R. Hopson, “The 12-Step Pram”, Religion and the Clinical Practice of Psychology içinde (Ed. E. Shafranske) ss. 533-560
33 Walter Houston Clark, The Psychology of Religion: An Introduction to Religious Experience and Behavior, New York: The Macmillan Company, 1958, s. 231.
34 Gadamer’e göre modern aydınlanmanın giderek gücünü gösterdiği ve kitle ateizminin geliştiği bir çağda bile dine ve dinsel ritüellere inanmayan tam bir sekülerleşme içinde olan insanlar dinsel gelenekten kopamamaktadır. Gadamer buna örnek olarak da batıda dinsel gelenek içinde yapılan defin hizmetleri ve cenaze törenlerini göstermektedir. Bkz. Hans George Gadamer, The Enigma of Health, Trans. J. Gaiger
and N. Walker, Stanford: Stanford University Pres, 1996, ss. 65-66.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 123
——————————————————————————
psikiyatrist hiç kuşku yok ki kolay ve karmaşık olmayan yolu seçmek durumundadır.
Ancak seçilen bu yol iyileşme sürecinde etkili olan din ve inanç gibi tedavi
alternatiflerini kapsamayabilir. Batılılar tarafından dillendirilen güzel bir söz vardır.
“Herkesçe bilinen filin köşede olmadığını iddia etmek onu uzaklaştırmayacaktır.”35

Egzistansiyal Anlayışın Psikolojiye Katkısı

Ruhsal konuları merkeze alarak danışmanlıkta bulunan psikologlar kimi
yaklaşımların psikolojiye katkısını bilmek ve incelemek isteyebilir ve manevî
gereksinimleri barındıran psikolojik bir yaklaşımı keşfetme ihtiyacını duyabilir. Aslında
insan davranışını kesin olarak açıklayabilen hiçbir teori veya teknik yoktur. Geliştirilen
teoriler bütününü açıklama iddiasında gözükse de eksiktir. Fakat terapist herkes için iyi
olan bir yaklaşımı bulmak durumundadır. Bu bakımdan terapi sürecinde egzistansiyal
psikoloji elverişli gözükebilir. Bu psikoloji anlayışı çevresiyle uyum sorunu yaşayan
bireyin fiziksel ve ruhsal dünyasındaki gerçekliği değerlendirmede uygun bir yapı
sağlayabilir.

Egzistansiyalizm bir felsefedir, bir bakış açısıdır, bir eylem tarzıdır. İnsanın
kendi kendisini var ettiğini ileri süren bir burjuva öğretisidir. Bu öğretiye göre insan
kendi gerçeklerine varabilmek için başkalarının içinden geçecektir. Başkaları, insanın
hem var olması hem de kendini bilmesi için gereklidir. Oysa gene de kendini yapan
sadece insanın kendisidir.36 Bu sahada öncü olanlar Sartre, Kierkegaard, Frankl, May ve
Yalom’dur. Rollo May, egzistansiyalizmi değişmeyen özlerin bir koleksiyonu veya
modellerden oluşan bir set olarak değil daha ziyade ortaya çıkan ve var olan bir insan
tasviri olarak tanımlar. Ona göre insan bir varlık olarak düşünüldüğünde egizstansiyal
psikoterapinin temeli olmuş olur. Egzistansiyal psikoterapi hastayı gerçekte olduğu gibi
görmek ve onu bir insan olarak algılamak eğilimini taşır. Bu yaklaşım bireysel ve
marjinal teorileri hastaya yansıtmayı pek kabul etmez.37 Egzistansiyalizm buradaki ve
şu andaki bütün varlık hakkında holistik bir görüş sunan fenomenolojik bir yaklaşımdır.
Bizim var oluşumuzun anlamı ilk ve son olarak asla değişmez değildir. Bizler sürekli
olarak projelerimiz ve eylemlerimiz sayesinde kendimizi yeniden yaratırız.
Egzistansiyalist görüşü benimseyenler, kişinin olaylara ilişkin algılamalarının
olaylardan ziyade çok defa kendilerini etkilediğine inanırlar. Kişinin iç dünyası yani
——————————
35 Faller, a.g.e., 3.
36 Bkz. Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, İstanbul: Remzi Kitabevi,1993, Cilt: 7, ss. 147-150.
37 Rollo May, Existential Psychotherapy, Toronto: Bryant Press Ltd., 1972, s. 1.
Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 24
————————————————
sübjektif yanı, gözlenebilir dış ve objektif dünya üzerine vurgu yapar. Bu iç dünya çoğu
kez gizemlidir ve sık sık pragmatik bilime engel olur.38

Logoterapi

Yukarıda anlatılan yeni yaklaşım biçimleri bağlamında ve terapi sürecinde etkili
olabilecek bir başka yöntem varoluşçu psikoterapinin bir varyantı olan Victor Frankl’ın
logoterapisidir. Logoterapiye göre kişinin hayatında anlamlı olanı bulmaya çalışmak,
insanlarda en temel motivasyonel güçtür. Frankl teorilerini varoluş, sorumluluk, sevgi
ve acı gibi kavramlar üzerinde temellendirmiş; insanın her şeyden önce “anlam” sahibi
olduğu zaman ruhen ve bedenen sağlıklı olabileceğini öne sürmüştür. Başka bir ifadeyle
her türlü sıkıntının temelinde insanın anlam bulamaması, anlam boşluğuna düşmesinin
yattığını ileri sürer Frankl.39 Antropolojik temeller üzerinde yükselen logoterapinin
temel hedefi, anlam arayışındaki bireye ihtiyaç duyduğu parametreleri sağlamak;
anlamsızlıkla karşılaştığı durumlarda ise olumlu ve kalıcı bir çözüme ulaşmasında
yardımcı olmaktır. Logoterapi diğer psikoterapi ekolleriyle işbirliğine sıcak bakar ve
tedavi sürecinde başka terapatik çözümlemelerden destek alır.40 “İnsan boşluk ve
anlamsızlık içinde uzun süre yaşayamaz. Şayet insan bir şeye doğru gelişim
göstermezse sadece durgun kalmaz, aynı zamanda saklı yetenekler hastalığa,
umutsuzluğa ve sonunda yıkıcı aktivitelere dönüşür”41 sözü bağlamında logoterapinin
asıl amacının, başkalarının yaşamlarında anlamı bulmalarına veya yeniden elde
etmelerine imkân sağlamak olduğunu söyleyebiliriz. O halde anlam oluşturan ve anlam
arayışında olan varlıklar üzerine odaklanan anlam merkezli bir yaklaşım doğal olarak
manevî meseleleri de içermelidir.

Hayata anlam katma noktasındaki bu varoluşçu vurgu, üzerinde durulması
gereken bir durumdur. Varoluşumuzun gayesini keşfetme ve yerine getirmeden daha
önemli bir şey yok gibi. Anlam merkezli terapinin, psikolojik olan her şeyi gözden
geçiren önemli bir fikir akışı olması makul görünüyor. Kanaatimizce bu terapi farklı
yaklaşımları birleştiren ve bir araya getiren yaygın bir terapi hareketidir. Bu anlamda
etkili psikoterapi için merkezî ve birleştirici bir motif olarak logoterapiyi kullanmak
yararlı olacaktır. Çünkü farklı düşünce ve duygu dünyasına sahip müşterilerin farklı
—————————
38 Faller, a.g.m., s. 3.
39 http://gridergi.8k.com/psikoloji/celisik.htm, 03.03.2004.
40 Bkz. Abdülkerim Bahadır, “Psikoterapi’de Yeni Bir Yaklaşım: Logoterapi ve Victor Frankl”, UÜİF
Dergisi, Sayı: 9, Cilt: 9, Bursa: 2000, s. 473.
41 May, Existential Psychotherapy, s. 22.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 125
—————————————————————————-
terapi tekniklerine gereksinim duymaları kaçınılmazdır. Dolayısıyla da müşteriye bir
tekniği uygulamak için yeteri kadar esnek olmak terapistin rahat çalışmasını
sağlayacaktır. Bu bağlamda anlam arayışı, hayatın tüm güçlüklerine ilişkin anlam
oluşturma noktasında kolaylaştırıcı ve rehberlik eden bir ilke olabilir.
Çoğunlukla bizim anlam arayışımız ruhsal ve manevî açmazlarla doludur.
Logoterapi de bu ruhsal ve manevî sorunların tetkikini teşvik eder. May’in de ifade
ettiği gibi dinsel inanç ve değerler bireyin sonsuz ilgisi olarak yer aldığında sorunların
çözümüne kuşkusuz katkı sağlayacaktır.42 Öyle görünüyor ki Tanrı’nın varlığını dikkate
almadan hayatın nihaî gayesini düşünmek mümkün olmamaktadır. Din, açıklanamayan
hayat olaylarına anlam katar. Tıpkı din gibi psikoterapi de kişisel anlam içeren bir yapı
ve oluşuma iştirak eder. Bireyler çok defa bir kriz anında psikologların danışmanlığını
ararlar ve yaşamın getirdiği zorluklara karşı yanıt bulmak isterler. Bu durum bir başka
kişinin yaşam yolculuğuna aktif olarak katılma noktasında terapist için bir fırsattır. Bu
empatik ilişkide terapistler için asıl sorun dinsel inançların bireylerin iyileşmesini ne
kadar artırabildiği veya ne kadar engelleyebildiği sorunu olmalıdır.
Bazı istatistikler din ile psikolojinin bütünleşmesi gerektiğini gösteriyor.
Amerika örneğinde kimi araştırmalar Amerikalılar’ın % 93’ünün kendilerini dinsel bir
grupla özdeşleştirdiklerini ortaya koyuyor. Bu araştırmalara göre Amerikan halkının
çoğu için din çok önemlidir. Ancak bir grup olarak psikologlar tüm bu dindarlık
görünümünden uzak görünüyor. Psikologların kurumsal dine katılımlarının pek az
olduğu ve onlar için birçok Amerikalınınkiyle karşılaştığında dindarlıklarının daha az
kişisel bir önem taşıdığı yine yapılan araştırmalarda ifade ediliyor.43
Bu dindarlık boşluğuyla köprü kurma ve dini anlamada psikologların daha fazla
bir çaba sarf etmeleri gerekir ve kendi önyargılarının terapatik ilişkiyi ne kadar
etkilediğinin farkında olmalılar. Batı geleneğinde özellikle dinsel kurumlara ait
otoritenin zayıflaması danışan ve danışman ilişkilerinde din yönelimli bir iyileştirme
geleneğinin oluşmasını imkânsız hale getirebilir. Söz gelimi kilise öğretileri otorite
zayıflığına uğradığında inanan birey manevî kararlar almada büyük zorluklarla karşı
karşıya kalabilir ve yaşanan ruhsal krizi çözmek ve ahlâkî boşluğu doldurmak için
psikologlara başvurabilir.44 Böylesi bir durumda ancak derin bir sorumluluk bilincine ve
————————————————–
42 May, Existential Psychotherapy, s. 180.
43 Faller, a.g.m., s. 4.
44 P. London, The Mode and Morals of Psychotherapy, New York: Holt & Winston, 1964, s. 196.
Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 26
——————————————
derin bir Tanrı tecrübesine sahip psikologlar yardımcı olabilir. Bu danışma ve terapi
sürecinde psikologlar dinsel inanç ve değerlerin yararlarını ve göze çarpan farklılıklarını
anlayabilir ve din ile psikolojinin bir anlamda bilimin bütünleşebileceğini fark edebilir.
Sonunda hem bilimin hem de dinin insanların bir bütünleşme ve gerçekleşime doğru
hareket etmesine yardım ettiği görülecektir. Açıkçası din ve anlam merkezli yaklaşım,
“seküler psikoterapist köre yol gösteren şaşı gibidir”45 ve “psikoterapistin ahlâkî
fonksiyonu seküler rahipliğin fonksiyonuyla örtüşmektedir”46 sözlerinden de
anlaşılacağı üzere modern psikoloji ve psikiyatrinin yaşadığı epistemolojik bunalıma
çare olabilir.

Terapist Değerler-Öznel Değerler

Psikoloji ve din alanında okul ve klinik eğitim çok sınırlı görünüyor. Birçok
hatırlı psikolog, insan davranışları hakkında oluşturdukları teorilerde manevî anlam,
gaye ve değerler içeren konuları dışta tutmayı yeğlemektedir. Sonuç olarak
müşterilerinin dindarlıklarını anlamaya yönelik tek yaklaşım aslında terapistlerin kendi
kişisel kanaatleridir. Bu terapistler, kendi kanaatlerini ve inançlarını güçlendirecek
hiçbir eğitime sahip değildirler. Birçok danışmanın dinle barışık olmamasında ve onu
konu dışı tutmasında şaşılacak bir şey de yok. Çünkü terapistler dinsel fikirlere
bakmamayı öğrenirler ve bu yüzden onlar müşterilerinin dinsel dünyalarından hiçbir şey
anlamazlar.

Psikoterapi daha çok karşılıklı bir ilişkidir ve hastada gerçek bir değişim ancak
terapistte de benzer bir değişimle başarılabilir. Terapist kendisini steril bir giysinin
ardına gizleyemez ve hastasına bir nesne gibi davranamaz. Etkileşim çok defa iki
kutupludur.47 Dolayısıyla terapistin celseye kattığı kişisel değer yargıları önemlidir.
Eğer terapi sürecinde terapist din dışı kişisel değerlerini celseye katıyor ve müşterinin
manevî gereksinimlerini göz ardı ediyorsa sorunun çözümü güçleşebilir. Kuşkusuz
pratikte bir terapistin meslekî ve kişisel değerleri arasında bir ayırıma gitmesi hiç de
kolay olmayabilir,48 ancak söz konusu olan terapiye gereksinim duyan kişinin dinsel
———————————————————————————————-
45 Bu söz usta bir psikiyatr olan R. D. Laing’e aittir. Bkz. Kemal Sayar, Hüzün Hastalığı, İstanbul: İz Yayıncılık, 1995, s. 51. 46 London, a.g.e., s. 156.
47 Kemal Sayar, “Geçmişin Bilgeliği Bugünün Psikoterapileriyle Buluşabilir mi?”, Sufi Psikolojisi, İstanbul: İnsan Yay., 2000, s. 31. 48 Shafranske, a.g.e., s. 572.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 127
—————————————————————————–
ihtiyaçları ise o takdirde terapistin o kişi için bir değer üretmesi ya da bir alternatifinin
olması gerekir.

Psikoterapi sürecine katılanların bu karşılıklı etkisi “intersubjectivity/karşılıklı
öznel durum” diye ifade edilmektedir. Terapist sadece bir gözlemci değil aynı zamanda
aktif bir katılımcıdır.49 Hemen hemen her kriz anında ve tedavi sürecinde terapistin
değerleri etkindir. Bu nedenle bu müdahaleler değer yüklü görüşmelerdir. Bu yüzden
ateist bir terapistin kendi değerleriyle çatışma içinde olan bir müşterinin dinsel
değerlerine saygı duyması çok zor görünüyor. Belki de psikologlar, kendi inançlarının
müşterileri üzerinde sahip olduğu önemi kavradıklarında dinsel konuları daha ciddiye
alacaklardır.

Dinsel düşünce, duygu ve davranışlar birey hayatında çok etkin oldukları için
potansiyel klinik tedavi uzmanları, müşterilerinin dinsel dünyasına ilişkin kültürel arka
plânı, bunların önemini inkâr etmenin ötesinde anlama çabası içinde olmalılar ve farklı
kavramsal kullanım içinde olan müşterilerine baskı uygulamamalılar. Bu amaca
ulaşmak için terapist kendi dinsel içtepilerinin farkında olmalıdır. Bilindiği gibi manevî
eğilimler bizde yaygındır ve bunlar simgeler halinde bireyin hayatına yansır.50

Amerikan Psikoloji Derneği’nin ahlâkî prensipleri psikologların, insanların
farklı bir boyutu olarak dinden haberdar olmaları gerektiğine ilişkin bir emirname
içeriyor.51 Terapi sürecinde ırk, cinsiyet, yaş ve seksüel uyum gibi faktörleri göz önünde
bulundurmak için yaygın bir kanı vardır. Ancak bu süreçte önemi yadsınamayacak bir
başka faktör de dinsel tecrübedir. Psikologlar, maneviyat da dahil hayata farklı değer
perspektifinden yaklaşan müşterilerine karşı duyarlı ve saygın olmak durumundadırlar.
Bu durum en azından celse esnasında dinsel inançlara açık olmayı içerir.

Dinî tecrübenin hayatın gerçek anlamını tecrübe etmek için daha derin bir
potansiyel sunduğunu kabul etmek gerekir. Her ne kadar açık olarak görülmese de
tamamen hakikat olarak düşünülen şeyler üzerinde dinin önemle durduğunu söylemek
mümkündür. Erikson da bu gerçeğin altını çizmektedir. Ona göre din, insanın hayatını
kuşatan olağanüstü karanlığı ve tüm farklı anlayışların ötesinde bu karanlığa nüfuz eden
———————————————————————————————————
49 Joseph Natterson ve R. Friedman, A Primer of Clinical Intersubjectivity, New Jersey: Jayson Aronson Inc, 1995.
50 Allen E. Bergin, “Religiosity and Mental Helath: A Critical Revaluation and Meta-Analysis”, Professional Psychology: Research and Practice, 14, (1983), s. 180.
51 American Psychological Association. (1992), Ethical Principles of Psychologists and Code of Conduct, American Psychologist, 47, 1597-1611.
Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza AYDIN 28
————————————————
ışığı önemli kelime, imge, tasvir ve kaidelerle aktarır.52 Dinsel inançlar, anlaşılmazın
anlaşılmasına ve hayatın meydan okumalarına karşı koymada etkili olur. İnanç, bir
anlam duygusu ve zorluklara göğüs germek için ihtiyaç duyulan cesareti aşılar ve bizim
kim olduğumuzu ortaya koyar.
—————————————-
52 Erikson, a.g.e., s. 15. Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 129
————-

SONUÇ

Psikologların dinle ilgili sahip oldukları muhalefet ve tereddütlerin bir kısmını
anlamak mümkündür. Çünkü onlar dini dışlayan bir gelenek içinde yetişmektedirler.
İyileştirici bir yöntem olarak din kullanılmak istenince de batı geleneğindeki mezhepsel
inanç farklılığı meslekte dinsel inançların kullanımını zorlaştırabilir. Yine de
psikologlar, müşterileri bilimsel ve rasyonel dünyanın dışında değerlendirmek ve
yargılamak durumundadır. Ancak inancın terapi sürecindeki değerini psikoloji alanına
taşımak kendi alışılmış mecrasında seyreden psikolojinin birtakım tereddütlere
girmesine neden olabilir. Bunun yanında din ve psikoloji bütünlüğü kabul edildiğinde
psikolojinin din tarafından ifsat edileceği kaygısı da yaşanabilir. Ancak bu bozulma
gereklidir. Zira psikologlar, dinsel problemler de dahil müşterilerinin karşılaştığı tüm
problemlerle yüz yüze gelmek durumundadır. Elbetteki bilimin sağlam temelini
reddetmek ve inanca yönelmek şaşırtıcı olabilir. Ancak bu yöneliş insanî durumun bir
parçasıdır. Eğer psikoloji insana ilişkin bütün görünümleri tasvir etmek istiyorsa onun
manevî yönüyle de ilgilenmelidir. Diğer taraftan dindar bir psikoloğun kendi değerlerini
psikolojinin tümüne uygulamaması gerektiği gibi inançsız bir psikoloğun da kendi
değer anlayışını terapi sürecine yansıtmamalıdır. Psikoloji tüm inançlara ve ifade
şekillerine açık olmalıdır. Psikoloji bir yandan deneysel bir yapı içinde çalışırken diğer
yandan metafizik, ahlakî ve dini inançları da dikkate almak durumundadır.

DİN, MANEVİYAT, PSİKOLOJİ VE PSİKİYATRİ


1. Psikoloji ve Psikiatri de din ve maneviyata yaklaşım sorunları
2. Terapistin din ve maneviyat konularında tutumu, eğitimi ve günümüz Türkiye’sinde yaşanan özel durum
3. İleriye yönelik düşünceler
4. KAYNAKLAR

DİN, MANEVİYAT, PSİKOLOJİ VE PSİKİATRİ

Psikoloji ve Psikiatri’de Din ve Maneviyata Yaklaşım Sorunları
Tüm medeniyetlerde tarih boyunca ruh sağlığı, din, maneviyat ayrılmaz bir bütün iken, son yüzyılda modern ruhbilim, din ve maneviyat dışında bir bilim olarak gelişti. Din ve psikoloji arasındaki bu hassas dengeyi 1918 de C.G. Jung şöyle açıklıyordu. O zamana kadar hakim olan Hristiyan dünya görüşünün gerilemesi ile birlikte ( dechristianisation of the prevailing world wiew ) olağanüstü yoğunlukta bir bilinçdışı aktivitesi oluşmuştu. Bu bilinç dışı aktivitesi psikoanalizin ve analitik psikolojinin temeli olan Fransız psikopatoloji ve hipnoz okullarının meydana çıkışlarının tarihsel zamanlamasıydı. Jung’un yorumuna göre bilinçdışı aktivitesinin dışavurumu bireysel sembolizmde ki yaratıcı ögeleri harekete geçirmiş ve nörozlarda bir artış izlenmişti. (1) Yani din gerilediğinde, aşkınlık ihtiyacı (need for transcendence) artıyor ve insanoğlu bilinçdışı da dahil olmak üzere tüm kaynaklarını, potansiyelini bu gerilimi aşmak için devreye sokuyordu. Aşkınlık arayışı gerilimini ( bir tür nörotik acı ) azaltmak ve insanı anlamak için o zamanlar elde olan en harika enstrüman ise, maddi dünyayı feth etmek için kullanılan ampirik-bilimsel yaklaşımdı.

Ama insan ruhunun derinliklerine doğru inildikçe ampirik-bilimsel yaklaşım gittikçe yetersiz kaldı ve bu sitede Aslı Lâtîf İnsan adlı çalışmamda anlattığım yarım kalmış şüreç meydana çıktı. İnsanın bir yarısı ( orta ve alt bilinçdışı ) analiz edilirken, üstbilinçdışı ihmal edildi. Tıbbın tüm alanlarında bilim ağır hastalıklara çare buldu, insan ömrü uzadı ve bedensel açıdan hayatın kalitesi düzeldi, ama insan ruhu gittikçe kararmaya başladı, ruhun depresyonu (noojenik depresyon) toplumları bir veba gibi sardı. Son senelerde, özellikle hümanistik/insancıl, psikosentez ve benötesi psikolojilerinin devreye girmesiyle bu konuda bazı olumlu adımlar atıldı ama halâ bazı kesimlerde din/maneviyat ve psikoloji/psikiatri düşman kardeşler durumunda. Fakat bu durum alttan gelen baskı ile değişeceğe benziyor. Belki de artan metafizik gerilimin etkisiyle insanlar artık, aşkınlık boyutu olmayan, insanı olduğundan çok aşağılara indirgeyen bir ruhbilim istemiyorlar. İnsanın aslında kim olduğunu unutması, davranış ve varoluş ahlâkını yitirmesi sadece ruhu karartmıyor, küresel boyutta bir ekolojik kirlenmeyi de beraberinde getiriyor. Önümüzde kendi eserimiz olarak duran ekolojik felâket ne denli göz ardı etsek de başımızın üstünde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor.

Evet bu eser bizim eserimiz, kirlenen ırmaklar, denizler, can çekişerek ölen balıklar, yavrularımızın soluduğu kirli hava, yok ettiğimiz ozon tabakası ve mor ötesi ışınlarla kör olan kuşlar, sera etkisiyle ısınan atmosfer, seller, çölleşmeler hepsi bizim eserimiz, muhteşem ve korkunç insanoğlunun eseri. Ama aynı korkunç insan ruhunun derinliklerinde, ta ezelden beri tüm bilgeliği ve olabilecek tüm güzellikleri de taşıyor. Evet bu denli vahşi, yok edici ve bu denli yaratıcı ve bilge insan her insanda beraberce varoluyor. İşte yukarıda sözünü ettiğim metafizik gerilim -, gölge varlık iken aslına rücu etmek isteyen, yeniden doğmak isteyen insanın gerilimi. Hiç şüphe yok ki yukarıda tasvir ettiğim felâket tablosunu oluşturmakta modern ruhbilim de bir rol oynuyor. Gölgesini analiz etmekten insanın aslını unutan ruhu gerektiği gibi tanıyamayan ruhbilim.

Ama insanın aslının karanlık ve kötü olduğu, insanın sadece bu dünyada var olup sonra bir sabun köpüğü gibi patlayıp yok olacağı, içinde yaşadığımız güncel bilincin var olabilecek en üst düzey bilinç durumu olduğu gibi bazı bilimötesi ( pseudoscientific ) dar görüşlü spekülasyonlara insanlar artık inanmıyorlar. Batı dünyasından bazı verileri sizlere aşağıda sunuyorum.
Öncelikle din ve maneviyat konularına duyulan ilginin arttığını müşahade ediyoruz. APA ( American Psychological Association ) bir araştırmasına göre Amerikalı psikologlar, muhattablarının kişisel yaşantılarını % 60 oranında dini terimlerle dile getirdiklerini müşahade ediyorlar. Ve yine bu araştırmaya göre her rahatsız altı kişiden biri dolaysız olarak maneviyat veya din ile ilgili konulara temas ediyor. Yine başka bir araştırmacı psikoterapi süreci esnasında kişilerin % 72 sinin terapinin herhangi bir zamanında manevi veya dinsel konular üzerine eğildiklerini izliyor. (2) Bu araştırma ve D.Lukoff ve arkadaşlarının temas ettikleri diğer çalışmalar psikoterapinin insanın manevi ve dinsel arayışlarından kesin bir sınır ile ayrılamayacağını gösteriyor. Ayrıca batı dünyasında son senelerde yapılan tüm araştırmalar, hakim din kurumlarının ( Katolisizm, Protestantizm, Musevilik ) güçlerinin, güveninirliğinin ve liderlerine olan saygının belirgin bir şekilde azalmasına rağmen (3), insanların kurumsal din/kilise dışında manevi arayışlarında belirgin bir artma gözlemleniyor. Amerika’da ki bu süreci benim kişisel tecrübelerimin de teyid ettiği gibi Avrupa’da da izliyoruz.

Bu anlatılanlardan çıkan sonuç ruh sağlığı uzmanının gittikçe artan oranlarda terapi ortamında manevi sorunlarla da muhattab olacağıdır. Mesela varoluşcu terapi uygulayan terapistin, ölüm, anlam, hürriyet, yalnızlık gibi – son soruları cevaplama çalışmasında din sınırına yaklaşmaması ve hatta o sınırı zorlamaması mümkün değil. Ya Sartre gibi insan sonsuzluk deryasının üstünde yüzen bir sinektir, batmamak için kanatlarını çırpmaya mecburdur , kaostan geldik kaosa geri döneceğiz diyeceğiz. Ya da dini bir inanca sahip isek, insan Rahman ve Rahim olan yüce Yaratan’ın modeli üzerine yaratılmıştır, aslı sevgidir, sevgiden gelir, sınavı geçerse sevgiye geri döner mesajını vereceğiz. Bir üçüncü yanıt ise bilmiyorum yanıtı olabilir, o zamanda arayış içindeki insanda bir bileni arama özgürlüğünü kullanır.

Terapistin din ve maneviyat konularında tutumu, eğitimi ve günümüz Türkiye’sinde yaşanan özel durum.

Peki gittikçe artan manevi sorunlarla karşılaşmaya biz terapistler ne denli hazırız ? Öncelikle psikiatri’nin maneviyat ve dine olumsuz bakışının nedenlerine kısaca bir göz atalım. Freud din kurumlarını evrensel obsessiv nöroz diye tanımlamış ve insanların dini arayışlarını ilkel narsisiszme gerileme diye yargılamıştı. Erken dürtü teorileri “, dini arayışları, cinsel arzuların bastırılması ile eşdeğerli görmüş ve bu nedenle nesiller boyu psikoanalistler dini suçluluk/bağımlılık duygularının kaynağı olarak telakki etmişlerdi. Bu nedenle bugün hala genç psikolog ve psikiatristler eğitim ve araştırmalarında maneviyat ve dini konularla ilgili bir tür rahatsızlık duyar, bu konularla ilgilenmenin kariyerlerini olumsuz etkileyeceğine inanırlar. Tüm bu nedenlerle psikiatri camiası halâ bir biyopsikososyal-spritüel modeli yerine oturtamamıştır. ( 4 ) Fakat ruhbilimdeki bu tutum ile halkın genel tutumu arasında çok belirgin bir çelişki var. 1996 Gallup araştırmasına göre Amerikalıların % 96 sı Allah’a inanırken bu oran psikiatristlerde % 21, psikologlarda % 28 çıkmıştır. Geriye kalan ruhbilimciler ya ateist ya da agnostiktir. Bir başka araştırmada amerikalıların % 72 si benim hayata tüm yaklaşımım dinimin temelleri üstüne oturur derken psikiatristlerin sadece % 39 u ve psikologların % 33 ü dinim hayatımın en önemli etkenidir önerisini benimsemiştir. (5)
Bu araştırmalardan çıkan sonuç insanların ruhlarını teslim ettikleri bazı ruhbilimcilerin, amerikan toplumunda, aslında çok temel ve hayati öneme haiz olması gereken bir konuda, tedavi etmeye çalıştıkları bu insanlara yabancı olduklarıdır. Bu durumun Avrupa’da ve Türkiye’de pek değişik olduğunu sanmıyorum.

Yukarıda sözünü ettiğim manevi konularla ilgili rahatsızlık ABD’de araştırılmış ve APA ( American Psychologic Association ) tarafından ülke genelinde yapılan bir çalışma psikologların % 85 nin eğitimleri esnasında çok ender veya hiçbir zaman manevi ve dini konularla ilgilendiğini göstermiştir. Halbuki APAnın Psikologlar için etik prensipler ve davranış kodu ( Amer. Psychological Association 1992 ) genelgesinde, psikologların değerlendirme ve terapide sosyo-kültürel olguları etik açıdan bilmeleri gerekliliğini söylüyor. Bu eğitim eksikliği Lukoff’a göre psikolog ve psikiatristler için manevi yaşantılar arasında yanlış teşhis koymaktan, karşı aktarım sorunlarına kadar bir dizi ağır yanlışlar, yani cehalet derecesine varan mesleki hatalar ( ignorance ), getiriyor. (6) Bu nedenle ABD’de psikiatristlerin uzmanlık eğitimine dini ve manevi konularda da eğitim görme 1995 yılında yayınlanan bir genelge ile eklenmiş. ( Special Requirements for Residency Training in Psychiatry 1995 ) Larson, Lu ve Swyers tarafından hazırlanan bir uzmanlık eğitim programı modeli maneviyat ile ilgili şu konuları da ihtiva ediyor. (7)

• ruh sağlığı ve din ilişkisi
• mülâkat ve değerlendirme yetenekleri
• insan gelişiminde din ve maneviyat
• din adamları ile teşriki mesâi
• konsültasyon/liezon ortamında çalışma
• Allah(cc) tasvirleri ile çalışma
• karismatik dini yaşantılarla tanışma
• tarikatler konusunda bilgilenme
• hanımların tedavisinde manevi ve dini unsurlar
• madde bağımlılığı
• taciz olayları

Bu ortamda 1999 yılında ulusal sağlık araştırma enstitüsü (National Institute for Healthcare Research) John Templeton maneviyat ve tıp vakfını kuruyor ve bu vakıf psikiatrik uzmanlık eğitimi programlarını ödüllendiriyor. 2001 de 16 eğitim programı bu ödüle lâyık görülüyor. Uzmanlık eğitiminin yanısıra ABD de ki tıp fakültelerinin % 33 de bugün maneviyat ve din üzerine dersler veriliyor.

Evet yukarıda gördüğümüz gibi Amerika da tıp/ruhbilim ve maneviyat/din arasında bu yeniden buluşma, barışma süreci sürerken bizde neler oluyor biz göz atalım. Öncelikle birkaç sene önce bir sosyalpsikiatri kongresinde yaşadığım traji-komik bir olayı sizlere iletmek istiyorum.

Birkaç psikiatrist ve psikolog Alman meslekdaşımızla seminer çalışması yapıyorduk. Bir hanım psikolog aşağıda ki vakayı sundu : Efendim, 17 Ağustos depreminden sonra bu psikoloğun bir hanım hastası İslam dinini bilfiil yaşamaya karar vermiş ve örtünmüştü… Alman meslekdaşımıza yöneltilen soru bu kadının nasıl kurtulacağı konusuydu ! Alman mubareğinin yüzünde oluşan ifadeyi size anlatamam, adamcağız şaşkın fakat bu traji-komik durumu geç de olsa kavramış bir halde genel olarak birşeyler geveledi ve bir başka vakaya geçti.

ABD de yukarıda arz etmeğe çalıştığım gelişmeler olurken biz nerelerdeyiz ! Gelin bu olaya değişik açılardan bir bakalım. Mesela olayı ters yüz edelim ve İslâmı hayat tarzı olarak benimsemiş bir ruhbilimcinin bir başka sosyalpsikiatri kongresinde İslâmı yaşamayan bir hanımı nasıl kendi inancına göre yaşamaya, mesela örtünmeye yönlendirebileceğini vaka olarak sunduğunu tahayyül edelim ! Ne gürültü kopardı değil mi ? Bu örnekte psikolog hanım derinliğine vakıf olmadığı bir konuda kompetansını aşarak, bilimselliğin arkasına sığınarak, kendi öznel dünya görüşünü, karşı aktarım yoluyla hastasına empoze etmeye çalışıyor. Ve bu tutumunu o kadar doğal görüyor ki, bir psikiatri kongresinde vaka olarak sunmaya bile cesaret ediyor ve tabii bu arada bizi yabancılar karşısında rezil-i rüsva ediyor. O Alman ruhbilimcinin bizden öğrendikeri ile, kendi ülkesinde örneğin, rahibe olmak isteyen genç bir hanımı benzer bir grupta vaka olarak sunduğunu düşünün, herhalde meslekdaşları ona bir uzaylıya baktıkları gibi bakarlardı!

Bir başka örnek daha vereyim. Bundan bir süre önce muhafazakâr hayat tarzı sürdüren bir arkadaşımın ergenlik çağındaki kızı rahatsızlandı ve benden bulundukları şehirde bir psikiatrist ismi istediler. Bendeniz de tanıdığım en değerli meslekdaşımı tavsiye ettim. Aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra arkadaşımla karşılaştım ve nasıl gidiyor diye sordum. Yahu güzel ama bu muhterem bizim kıza acaip şeyler söylüyor diye bir cevap aldım. Kızcağız esrar almak istediğini söylemiş bizim mubarek de niye olmasın demiş ! Meslekdaşımla karşılaşıp bu konuyu konuşamadım ve olmamış olmasını ümid ederim fakat hepimizin bildiği gibi ruhbilim camiasında, çağdaşlık, modernlik, -uygarlık- vs… adına batının – niçin olmasın/why not felsefesini benimseyen birçok ruhbilimci var.

İşte bu meslekdaşlarım ile Türk halkının büyük çoğunluğunu oluşturan, İslâmi değerlerine bağlı muhafazakâr sessiz çoğunluk arasında dünya görüşü ve varoluş tarzı açısından büyük bir uçurum var, başka dünyalarda yaşıyorlar. Bu çağdaş, çok bilmiş, kendi öz değerlerinden kopmuş ve bu öz değerlerini küçük gören sözde entelektüel azınlık aynı zamanda kendi halkını da çağdışı, gerici, bağnaz ve hatta – bu mubarekler bazen açık açık söylüyorlar – aptal görüyor! Son senelerde İslâm dinine karşı bazı çevrelerce başlatılan topyekun mücadeleden cesaret alarak, saygısızca, küstahça, fütuhsuzca din düşmanlığı yapıyorlar, yüce Allah’ın yapma dediklerinin tam tersini teşvik ediyorlar. Şimdi fecaat boyutlarına varan bu ahlâki yozlaşma çerçevesinde bizim ruhbilimciler olarak sorumluluğumuzu bir kez daha düşünün.

Mesela genç bir hanım veya delikanlı, ruhunu size teslim etmiş ve yardım bekliyor. Ben filancadan hoşlanıyorum onunla yatayım mı dediği zaman, – niçin olmasın – dersek İslâmi değerlere göre onu büyük bir günaha teşvik etmiş oluruz, onun değerler sistemini alt üst ederiz, ailesi ile arasında aşılmaz bir uçurum oluşturmuş oluruz, psikohijyenini kirletiriz, uzun vadede faydadan çok zararımız olur. Hem promiskiüte / evlilik dışı çok eşliliğin insana fayda verdiğini nereden biliyoruz ? Bu örnekleri alkol, uyuşturucu tüketimi, eşcinsellik, çocuk eğitimi, aile içi ilişkiler, giyim kuşam ve diğer benzer konularda çoğaltabiliriz.

Evet maalesef tahminlerime ve duyumlarıma göre camiamızda dine karşı husumetin bir kamuflajı olan basit sekülarizmden başlayarak açık din düşmanlığına kadar giden bu tutum münferit olaylar ile sınırlanamayacak kadar yaygın. İslamı hayat tarzı olarak Kur’an öğretisi ışığında yaşamak isteyen birçok insan, dinî, manevi ve meslek ahlâkı konularında yeterince eğitilmemiş ruhbilimcilerin elinde potansiyel birer kurban durumunda. Bu tutumda olmayan tüm meslekdaşlarımı tenzih ederim.

İşte bu tehlikeyi bilfiil yaşadıkları ve aşmak istedikleri için Amerikalılar kendisi inansa da inanmasa da ruhbilimcilerin manevi/dinî eğitimine bu denli önem veriyorlar. Ruhbilimci kendisi inanmasa da inananların görüşünü, ahlaki açıdan varoluş tarzını bilmek ve bilmenin de ötesinde bu görüşe saygılı olmak zorunda.

Sorun bizim ateist, agnostik, din veya İslâm karşıtı olma hürriyetimiz değil, sorun bizim bulunduğumuz yüksek konumdan bu görüşleri, sanki herkesin kabul etmesi gereken evrensel değerlermiş gibi diğer insanlara empoze etme isteğimiz. Bu davranış, bırakın tıbbi meslek ahlâkı ile bağdaşmayı, onun da ötesinde, potansiyel bir insan hakları ihlâlidir. Eğer tek tip insan yaratmak isteyen mubareklerin oyununa katılırsak, eski Sovyet rejimindeki psikiatristlere benzeriz!

Terapist ile muhattabı arasındaki ilişkinin bir başka yönü ise, terapide oluşan metakomünikativ düzeydir. (satırlar arasında oluşan iletişim : beden dili, ses tonu, bakış, giyim/kuşam, kelime seçimi ve vurgulaması, konu seçimi veya konu değiştirme, terapi ortamının dekoru) Ama yukarıda sıraladığım metakomünikativ karşılıklı etkilenme faktörlerinin dışında bir de terapist ile karşısındaki insan arasında – gönülden gönüle bir tür telepatik ilişki oluşabilir.

Mesela bilindiği gibi kişi terapistine göre rüya getirir! Freud’cu analiste getirilen rüyalar Freud’ün görüşlerine daha yatkınken, Jung’cu terapist arketip ağırlıklı rüyalar ile karşılaşabilir. Sanki yoğun bir eşduyumun yaşandığında, terapide karşılaşan iki insan (encounter / Begegnung philosophy), kendi varoluş alanlarını terk etmiş ve bir bizlik/ Wirheit ( Heidegger ) alanında buluşmuşlardır. İşte bu bizlik alanında gönülden gönüle birşeyler akar, bir tür birlik oluşur. Bu konuya girmemin nedeni, eşduyum ilişkisinde iki insan arasında sözlü iletişimin ötesinde bir şeyler oluştuğudur. Yani inancı olmayan bir terapist istediği kadar bu konuya uzak dursun yine de konunun içindedir ve aynı süreç İslâmı bilfiil yaşayan bir terapist için de geçerlidir. Ateist satırlar arasında bal gibi ateizm propagandası yaparken, Müslümanda Allah’ın son dinini tebliğ etmeye çalışır. Öyleyse ben terapilerimde bu konulara girmiyorum, din benim alanım değil demek, metakomünikatif düzeyde mesaj zaten verildiği için, pek gerçekci değildir. Tecrübeli terapistlerin bildikleri gibi, terapi sonunda terapist ile muhattabı arasında çoğu kez dünya görüşü açısından bir tür senkronizasyon oluşur.

Peki terapistin tutumu konusunda olması gereken nedir diye sorarsak, aşağıda bazı görüşlerimi sunuyorum.

• Psikiatrist ve psikologların eğitiminde ABD’de olduğu gibi maneviyat ve din konularının ciddi bir şekilde yer alması gerekiyor. Bu konuda oluşturulacak bir görev/araştırma komisyonu, İlâhiyat Fakülteleri ile işbirliği içinde, oluşturacağı tavsiye ve önerilerini gerekli bakanlıklara sunabilir. Bu eğitimin amaçları yukarıda belirttiğim gibi terapistin sınırlarını bilmesi, dindar insanlara karşı saygılı bir eşduyum geliştirmesi ve bu nedenlerle terapisinin etkinliğini ve kalitesini yükseltmek olmalıdır.

• Batı dünyasında olduğu gibi, bizde de insan ruhunu teslim edeceği kişinin, dünya görüşlerini ve maneviyata yaklaşımını önceden bilme hakkına sahip olmalıdır. Batıda bu sorun mesela Katolik, Musevi, Budist psikiatristler birlikleri oluşturulmakla çözülmüş. Internet sitelerinden mesela – catholic.therapists.com – a girildiğinde ABD de ki Katolik psikiatristler karşınıza çıkar. Tabii ki New York’lu bir dindar Musevi, katolik bir psikiatriste gitmek istemiyebilir.

Çünkü sonuçta o kişiye ruhunu teslim edecektir! Peki dindar bir Müslüman niye bir ateist veya agnostik terapiste gitsin ? Nitekim bizde de İslâmı ciddiye alıp, bilfiil yaşayan bir insanın ateist, agnostik dininin temel buyrukları üzerine çelişkili ve hatta karşıt görüşler taşıyan bir ruhbilimciye gitmek isteyeceğini sanmıyorum. İslâm sadece kâğıt üzerinde yaşanan bir din değildir, inanç güncel hayatta her alanda uygulanan bir ahlâki davranışlar bütünü ile beraber gider. Bu muhtevada bir internet sitesinde, örneğin bir psikoterapist arıyorum başlığı altında ruhbilimcinin eğitimi, kullandığı terapi metodları, dine ve maneviyata yaklaşımı kısa ve öz bir şekilde belirtilebilinir. Böylece yardım arayan kişi özgürce kendi dünya görüşüne uygun terapisti seçebilir ve terapi esnasında kötü sürprizler yaşamaz. Gerçek çağdaşlık ve insan haklarına saygı da budur.

• Ama herşeyden önemlisi ruhbilimcinin yardım arayan insan karşısındaki tutumudur. Daha ilk seansta terapist, ilk araştırmasını yaptıktan sonra, muhattabına kendisini tanıtmalı, kullanacağı metodları açıklamalı ve bu tanıtma esnasında maneviyat ve din konusundaki görüşlerini de açıklamalıdır. Bu dürüst tutum bir ayrıntı değil, ilk terapi oturumunun olmazsa olmaz kuralı olmalıdır. Terapist kendi görüşü ne olursa olsun, muhattabının manevi yönüne ve dinî varoluş tarzına saygı ile yaklaşmalıdır. Eğer tarafsız kalamayacağını seziyorsa, ben sizin için uygun terapist değilim diyebilmeli ve bu konuda daha verimli olabilecek bir meslekdaşına kişiyi yönlendirmelidir.

Aynı tarzda dindar bir terapist de kendisini din ve maneviyat görüşleri açısından tanıtmalı ve eğer terapi sürecinde dini ve/veya tasavvufi konularla da çalışacaksa bu tutumunu önceden açıklamalıdır. Almanya’da psikolog olarak çalışan bir Alman psikolog, Müslüman arkadaşım terapilerinde, tevekkül, teslimiyet, rıza, esma analizi, kabz/bast gibi Kur’an i kavramları da uygulamakta. Sanırım İslâmi Psikoterapi ileriki yıllarda terapi zenginliğine yepyeni boyutlar katabilecek bir araştırma ve eğitim alanı olacak. ( Yukarıda belirttiğim gibi hristiyan/katolik, musevi, budist psikoterapi ekolleri halen dünyada uygulanmakta )

Dindar ruhbilimcinin tatbik edebileceği bir başka tutum ise, yine kendisini tanıttıktan sonra, öncelikle diyalog kurduğu insanın din/maneviyat dışı varoluşuna konsantre olması ve baştan dinî konulara mümkün olduğunca az temas etmesi, kişinin din konusunda yapabileceği aktarımı, uygun bir aktarım analizi ile, muhattabına yansıtması olabilir. (Kişi terapistini idealize ederek onunla özdezleşmek isteyebilir, onun dini, manevi kişiliğine özenebilir ama bu tür bir dine dönüş, – aktarım hidayeti! – bazen sabun köpüğü gibi geçici olabilir!) Tüm terapi süreci boyunca sadece dinî konular çerçevesinde hareket etmek, alt ve orta bilinçdışı alanlarının analizini olumsuz etkileyebilir (lütfen bu sitede – benötesi psikolojisi ve diğer ekoller – bahsinde ki Assagioli yumurtası şemasına bir göz atın), arkada feth edilmemiş kaleler bırakıldığı için, manevi gelişme de sağlıksız olabilir.

Çevremizde bazen müşahade ettiğimiz, öfke, nefret dolu, hoşgörüsüz, ilâhi sevgiyi kavramamış sözde dindar insanların sorunu işte bu geride bırakılan, yani bilinçdışında çözülmemiş kalan karmaşa alanlarıdır. Din uygulaması bazen kompleksler için bir pseudo-süblimasyon işlevi de görebilir! Bu durumda kişi kendisi gibi var olmayan insanlardan nefret eder, çevresini hep eleştirir, seçici dikkati ( selective attention ) hep olumsuzluklara odaklaşır ve bu şekilde kendi bilinçdışındaki kabul görmeyen dürtüler dış dünyaya yansıtılarak geçici bir rahatlama yaşanır. Ama bu tür bir yansıtma gerçek İslâm’a ve peygamber ahlâkına tamamen ters düşer. Dindar terapist terapi stratejisi çerçevesinde, uygun bir zamanda, terapi aynasında muhattabına bu hırçın, hoşgörüsüz, asosyal, bağnaz, alt-kişiliği ( subpersonality ) yansıtarak hem kişinin dinini kemâle erdirebilmesi ( kemâl = olgunluk ) için yardımcı olur ve hemde yeni kişilik boyutlarının yaşanmasına yol açar. Eğer dinini tanımayan bir terapist bu girişimde bulunursa, evet belki o hırçın çocuk sahneyi terk eder ama bu sefer sırada bekleyen diğer mubarekler sahneye çıkarlar. (Bağnazca da olsa iyi kötü dinini yaşamaya, dürtülerini kontrol etmeğe çalışan insan gemi azıya almış bir beygire dönüşebilir!)

Bazen dindar terapistin dinî konularda girişimi, kişinin varoluş ekoloji / psikohijyeni kirlenmeye yüz tutduğunda da önemli olabilir. Meselâ dinin tasvib etmediği veya yasakladığı bir davranışa yönelme olduğunda, terapist kibarca bu davranış dinî görüşlerinize uygun mu? diye bir soru yöneltebilir. Özellikle ahlâki çöküntünün had safhaya ulaştığı, aile biriminin yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu şu günlerde dininin temel koruyucu ilkeleri konusunda bilinçli bir terapist, bazen hayat bile kurtarabilir.

Bazen de kişinin sürdürdüğü hayat tarzı dindar bir terapiste işin başından beri çok ters gelebilir ve burada da karşı aktarım oluşabilir. Bu durumda dindar terapist de kişiye kendi görüşlerini belirttikten sonra, bu ilişkinin sorumluluğunu taşıyamayacağını söylemeli ve kişiyi daha uygun birisine yönlendirmelidir.

Tabii ki tüm bu süreçler esnasında terapistlerin tecrübeli, basit ikilemleri aşmış, bilge bir üst-görüş konumuna varmış süpervizörler tarafından süpervize edilmeleri ideal durum olurdu. Tüm bu anlatılanların müşterek ortaklığı, bilimsel titizlik, insana saygı ve dürüstlük olmalıdır.
Elitist bir azınlığın bizim doğrumuz tek doğrudur diye direttiği ve bu doğru yu insan haklarını çiğnemeyi de göze alarak zorla empoze etmeğe çalıştığı günümüz Türkiye’sinde yukarıda önerdiklerim ilk bakışta pek uygulanabilir gelmeyebilir. Ama çağı olumlu anlamda yakalayabilmemizin başka yolu da yok, temel insan haklarına saygı kanımca önce biz ruhbilimcilerden başlamalıdır. Bu ciddiye alma ve saygının sonucu olarak da halkımızın manevi dünyası üzerine araştırılmaların başlatılması olmalıdır. Eğer bu araştırmalar islâmı yaşamayan, ateist, agnostik veya açıkca İslâm düşmanı insanlar tarafından yapılırlarsa, sonuçların ne denli sağlıklı olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Çözüm inananın da, inanmayanın da bilimsel bir dürüstlük ve titizlikle bu çalışmaları yapmaları ve sonuçları medenice tartışmalarında olabilir. Mümkün araştırma alanları aşağıda temas ettiklerim olabilir.

Mesela hepimizin bildiği gibi ülkemizde yüzbinlerce insan metodik bir tasavvuf eğitiminden geçiyor, tabii ki burada seyr-i sülûktan söz ediyorum. Bu insanlar hangi halleri yaşıyorlar, hayatlarında hangi kalıcı değişiklikler oluşuyor, zaman içersinde hangi evrelerden geçiyorlar ? Bu gerçek araştırılmıyor, görmemezlikten geliniyor ve sonuç olarak da biz ruhbilimciler tasavvuf dinamiğinden, bu oluşumun toplum üzerinde meydana çıkardığı büyük tesirden bihaber bir şekilde ruhbilim yapıyoruz. Kendi öz halkının büyük bir kısmının duygularına yabancılaşmış, anlaşılmaz bir jargon kullanan, ne batının titiz bilimselliğine sahip ne de doğunun bilgeliğinden nasibini almış, içine kapalı bir topluluk haline dönüşüyoruz. Kendi halkının düşünce yapısına yabancılaşma o denli grotesk hale dönüşebiliyor ki bazen insan bu denli feraset eksikliği karşısında hayretlere düşüyor. Son günlerde yaşanan bir örneği aktarıyorum. İstanbul’da ögretim görevlisi saygın bir hanımefendi gençlik sorunları ile ilgili, halka açık konuşma yapıyor ve bu hanım konuşmasının bir bölümünde İslâmı yaşıyan gençlerde intihar olaylarının çok daha düşük olduğunu belirtiyor ama hemen arkasından sakın yanlış anlamayın ben inanmıyorum deme zarureti hissediyor! Sanki kendisine inancını soran varmış gibi hem kendi inanan halkı önünde dinsizlik propagandası yapıyor ve hemde bilimsel açıdan aczini itiraf ediyor. Eğer hakikaten intihar olayları İslâmı yaşayan insanlarda daha düşük oranlarda ise ki bu böyle, ciddi bilimsel yaklaşım, bunun nedenlerini derinliğine araştırmak olmazmıydı ? Kaldı ki sadece intihar girişiminde değil, alkol, uyuşturucu bağımlılığı, sosyal uyumsuzluk, duygulanım rahatsızlıkları, kişilik rahatsızlıkları gibi tüm bir patoloji yelpazesi, İslâmı yaşayan insanlarda daha seyrek görülüyor.

Oğlu Müslüman olmuş bir Amerikalı baba ile yapılan mülakatı kısaca aktarıyorum : Muhabir soruyor : oğlunuzun müslüman olması konusunda ne düşünüyorsunuz ? Baba Müslümanlıktan bile bihaber, muhabire soruyor, neydi o söylediğiniz şeyin adı, muhabir İslam diye tekrarlıyor. Evet, evet diyor baba, o adını söylediğiniz şeye takıldığından beri, oğlum içki içerdi, içkiyi bıraktı, esrar alırdı artık almıyor, önüne gelen kızla yatardı, şimdi evlendi, vurdu kırdı olaylara karışırdı artık uslandı, parasını kumarda harcardı artık tutumlu oldu ve ekliyor, o söylediğiniz şey olsa olsa bir hayat sigortası olmalı!

The thing you called Islam must be a life insurance …

Evet kabul etsek de etmesek de, kâğıt üzerinde değilde bilfiil yaşanan İslam, o mubarakler dine karşı olsalar da olmasalar da Türk halkının ve özellikle gençliğimizin hayat sigortası. İslâmı çökertirsek, atalarımızdan kalan manevi, ahlâki miras çok çabuk eriyip gider, büyük şehirlerimizin sokakları New York sokaklarına döner.

Ciddi olarak sosyo-psikolojik açıdan araştırılması gereken bir başka hadise, cemaatlere katılma nedenleri. Bu yeni sosyal ortamda ruhsağlığı açısından neler oluşuyor, meselâ bu manevi eğitim esnasında, psikosomatik rahatsızlıkların seyri nedir ? Yine bu konu ile ilgili ilginç bir örnek Japonya’dan. Japonya’da kronik bir mide hastalığından muzdarib bir iş adamı Morita terapisi sonunda sağlığına kavuştuğunda, hayatını Morita terapisini tanıtmaya adıyor ve bir vakıf kuruyor.

Evet muhterem meslekdaşlarım, heyecan veren yeni bir dönemin eşiğindeyiz, acı çeken insana olan yaklaşımımıza, kendi öz kültürümüzden esinlenerek yeni boyutlar katabiliriz. Belki de uçurumun kenarına gelmiş insanlığa, psikohijyenini arındırmak için yeni metodlar sunabiliriz, Japonlar yaptılarsa, biz tüm bu manevi zenginlik içersinde niçin geri kalalım ? Biz insan ruhu ile muhattab olma ayrıcalığına sahibiz, insanın en kutsal boyutu ile temas halindeyiz, bu ayrıcalık çok yüce bir sorumluluktur. Lütfen karşılaştığınız sözünü ettiğimiz vakaları bu sitede oluşturacağımız, olağanüstü manevi yaşantılar bölümünde yayınlayalım ve aramızda tartışalım. Burada sizden bir istirhamım olacak, vakaları anonim olarak yayınlayacak olmamıza rağmen, kişiden yine de izin alın, çünkü bu tip yaşantılar mahrem ve kutsaldır.

Rabbimiz hatalarımızı bağışlasın, sorumluluk bilincimizi (takva ) arttırsın, insan olmanın sırrına bizleri yaklaştırsın ve varoluş tarzı ne olursa olsun, acı çeken o insanın karşısında saygı ile durmayı nasîb eylesin.

KAYNAKLAR

1) Is analytical psychology a religion ? In statu nascendi.
Sonu Shamdasani, London.
Journal of Analytical Psychology, 1999, 44, 539-545
2) From Spritual Emergency to Spritual Problem :
The Transpersonal Roots of the New DSM-IV Category.
D.Lukoff, F.Lu, R.Turner
http://www.sonoma.edu/psychology/os2db/lukoffl.html
3) idem 2 Sayfa 16
4) Sprituality and Religion in Canadian Psychiatric Residency Training
A.D Grabovac, MD, S.Ganesan
Can J Psychiatry, Vol 48, No 3, April 2003
5) idem 4
6) idem 2
7) idem 4

http://www.benotesi.com/query.php?page=ebook_sayfa_detay&id=22

DİN EĞİTİMİNİN YÖNTEM GELİŞTİRME ARAYIŞLARINA PSİKOLOJİNİN ETKİLERİ

Dr. Yurdagül Mehmedoğlu
Dr. Ali Ulvi Mehmedoğlu

ÖZET

Din eğitimine ilişkin araştırmalar geçen milenyumun son on yılı göz önüne alındığında daha öncesine nispetle oldukça yeni arayışlara açık bir şekil almıştır. Bu arayış tavrının taşıdığı özelliklerden biri, yatay ve düşey konumlarda eğitime katkısı olan sosyal bilim dallarının, din eğitimi bilimiyle olan kesişim noktalarının yeniden ele alınması olmuştur. Arayışın zenginleşmesini sağlayan bu morfolojik yayılma ve genişleme, din eğitimine, farklı zeminlere oturan farklı bakış açıları sunmuştur. Bu, görmezden gelinemez. Fakat bununla birlikte, bir soru, din eğitimi çalışmalarının yanında yedeklenerek ve cevaplanması hep daha sonraya ertelenerek günümüze taşınmıştır: Felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi bilim dallarının temelleri üzerinde yükselen din eğitimi, bu bilim dallarının araştırma yöntemlerini olduğu gibi kullanabilmenin dayanılmaz rahatlığı ve kolaylığını taşımakta mıdır? Ayrıca adı geçen bilim dalları kendi bünyelerindeki değişme ve gelişmeleri, sonuçlu bir gayret ve cesaretle gerçekleştirirken, din eğitimi, yöntem geliştirme çalışmaları için bu gelişme zeminini kullanabilmekte midir? Bu çalışma, bahsedilen bilim dallarındaki bazı gelişmelerin, din eğitiminde yöntem geliştirmeye yardımcı olabilecek olan araştırmalara ilim düzlemi oluşturabileceği gibi bir iyimserlikle hazırlanmıştır. Etüdün nihai amacı; din eğitimi biliminin dayandığı temel bilimler (özellikle psikoloji) deki bazı yöntem arayışlarının din eğitimindeki yansımaları ve bunların bir katkı olarak kullanılabilirliğini tartışmaktır.

– Din Eğitimi Çalışmalarında Araştırma Yöntemlerine Katkıda Bulunmak İçin Bir Zemin Etüdü: Değişen Psikoloji

Çok bilindiği düşünülse bile psikolojinin tanımları arasında geniş ve farklı bakış açılarının bulunduğu gerçeği bu çalışmada yeniden hatırlanması gereken ilk dikkat çekici noktadır. Watson ile birlikte, deneyleme yapılabilen tecrübî ilimler sıralamasında, fizik, kimya, astronomi, biyoloji ve sosyoloji ile birlikte yer alan psikoloji, bu tasnif içerisinde kalmak üzere, davranışın bilimi olarak tarif edilmiştir (Morgan 1993, 6). İnsanın eylemlerini topladığında onu çözümleyebileceğini varsayan bu tanım içerisinde eylemler, eşsiz bilimsel veriler idi. İçebakış (introspection) denilen özel teknik bu anlayışta bütünüyle reddediliyordu. Bu durumda, bilim dalına ‘psişenin bilimi’, ‘ruh bilim’ demek artık yanlış olacak ve ‘davranış bilim’ denilecekti. Bunun sonucu olarak, din eğitimi, daha başlangıç aşamasında bu tanımlamaya uyum sağlayan yöntemler geliştirmekte direnecekti.

Hemen hemen bütün evrensel dinler, insanı ruh (psişe), kendilik (nefs-self) ve bedenden oluşan, bütün bunlar toplandığında yine de bütünü tanımlanabilmesi mümkün olmayan bir varlık olarak tanımlamaya eğilimlidirler. Bu eğilim insanın, yaratan-evren-insan ilişkisindeki bütünlük oluşmadan, insanı tanımlamada bir bütünlük oluşturulabileceğine soğuk bakmaktadır. Dinin ve din eğitiminin insana olan bu bütüncül yaklaşımı, davranışçı psikolojinin tek taraflı eylem boyutunu insan için yetersiz bulmuştur. Bunun bir çok sebebi bulunabilir. Bunlardan sadece biri, dinin, davranıştan koparamayacağı bir kavram olan niyettir.

Din, bilinçli olarak hayat kontrolümüzü ele geçirmemizi başlatan iradi tavıra niyet adını verir. Bu da davranıştan önce, davranışla birlikte ve hatta davranıştan sonra eyleme sıkı sıkı yapışmak zorundadır. Niyet, bireyin sayısız donmuş alternatifler arasından, bazen birine hayat vermesidir. İşte birey tam bu noktada niyetini olduğu kadar kendiliğini de hayata katmış, alternatifler arasından hangisinin eylem olacağına karar vermiştir. Bundan sonraki aşama, olacak olanları, yine dinin sunduğu bakış açısıyla yaşantılamaktır. Bu bakış açısıyla, evrendeki hayat sahibi olan herşeye olduğu kadar, yaratıcı karşısında da niyet ve davranışlarının sorumluluğunu istek ve irade ile yüklenebilen bireye ulaşmak, din eğitiminin en önemli amaçlarındandır. Niyet, davranışa eklenmesi gereken en önemli psikolojik olgulardan biridir. Çünkü niyet, daimi bir farkındalık anlamına gelir. Bireysel farkındalık olmadan da aşkın bir farkındalıktan söz etmek pek mümkün gözükmemektedir. Bu sebeple, din eğitimcisinin, davranışa değer ölçütü arayacaksa, kendisinin iradeli ön tutumlarını yani niyetlerini de bu ölçüt içerisine almak zorunluluğu vardır.

Ayrıca, duygusal davranışın görünümleri sadece aşikar olan eylemleri değil, birleşik halde içsel olarak barındırılan duygu-durumlarını ve özel çevresel faktörlerden etkilenen iletişimleri de içine alır ( Super-Harkness 1991, 57). Bu sebeple davranışçılık birçok eleştiriye maruz kalmış, eylem ve zihinsel süreçleri birlikte ele almanın psikoloji için kaçınılmaz olduğu vurgulanmıştır.

Modern psikoloji akımları ve diğer bazı sosyal bilimler içinde insanın konumu bu gözle yeniden incelenmiştir. Heidegger’e göre bunlar, insanı en geniş anlamıyla bir nesne, el altında bir varlık (being-at-hand) yani bütünüyle ampirik olarak betimlenebilir bir eğilimler toplamı olarak ele almaktadırlar. Bu yaklaşımlar insanın insaniliğini, başka varlıklarla bağlantı kurabilen, varlığa açık ve ontolojik niteliğini ihmal ediyor gözükmektedir. Burada insanilik kavramı ile anlatılmak istenen ve din eğitimcisinin asıl ilgilendiği boyut, insanın etkileştiği her şeyle kendi iradesiyle özgürce bağlantı kurmak, bu etkileşime istek duymaktır (Göka 1996, 78). İrade ve özgürlüğün insanın eylemlerine konu olması, bizatihi dinin öngördüğü insan tipinin din eğitimine konu oluşturmasına çok benzeyen çağrışımları beraberinde taşır.

1900’ lü yılların başında ortaya çıkan Gestalt Okulu ise, psikolojinin bahsettiğimiz ‘parçacı (atomisme)’ yaklaşımına karşı durmakla, sadece davranışla değil, ruhi olaylarla da ilgilenecek bir ekolün yolunu açmış oluyordu. Böylece insanın yalnızca şartlı reflekslerle veya duyumlarıyla eyleme geçen bir varlık değil, Heidegger’in yukarıda belirttiği biçimle etkileşen ve etkileşimi talep eden varlık olarak ele alınması mümkün olabilecekti. Çünkü Gestalt Okulu da yaşantılarımızın, tıpkı bir magnetik alan gibi, ilişki sistemleri oluşturabileceğini ilke edinmişti (Morgan 1993, 4).
Daha sonraki ekol olarak Hümanist psikoloji hedefini iyinin, güzelin ve gerçeğin algılanması olarak belirtiyor ve ona göre yöntemler geliştiriyordu. Fakat bu arada önyargısız olarak, üstün gerçek, iyi ve güzeli belirleyebilmek yeni bir mesele olarak ortaya çıkıyordu (Maslow 1996, 30).

İnsan tabiatını bilimsel alan içerisinde anlatma, psikolojinin diğer ekolleri içerisinde de ele alınabilir. Fakat bu çalışmanın amacı böyle bir kronolojiyi ortaya koymak değildir. Bu sebeple bundan sonraki kısımda psikolojinin değişen ve dönüşen yöntemleri, din eğitimine zemin oluşturmaları açısından ele alınacaktır.

– Sosyal Bilimler İçinde Kendi Yöntemini Dönüştüren Psikoloji

Sosyal bilimlerde kullanılan çeşitli yöntemler arasında dış gözlem, kontrollü gözlem gibi gözlemleme yöntemleri psikolojinin vazgeçemediği yöntemlerin başında gelmektedir. Bu metotlarla, davranış, iyice kontrol altında tutulmuş çevre şartlarında incelenmektedir. Çok sayıda denek gözlemleme odalarına alınarak dışarıdan gözlemlenir. Sonraları yöntemin en mahzurlu yönü, insan davranışlarının böylesine kontrol altına alınamayacağı, alındığında da doğal halinden sapacağı, dolayısıyla bulguların şüphe taşıyacağı şeklinde belirlenmiştir.

Psikoloji araştırmalarında kullanılan en önemli veri sağlama araçlarından biri de ankettir (questionare). Anket tekniğinin kullanımı birçok niceliksel yöntem gibi hem faydalı ve hem de mahzurlu olarak değerlendirilmektedir. Anket tekniği kullanılarak gerçekleştirilen bir alan araştırması, kesitsel olarak, direkt olgulara karşılık gelen birebir ipuçları verir. Bunun yanı sıra denekler sorulanları bazen içsel kazanımları yönünde değil de zihni ölçülerine veya beklentilere göre cevaplayabilirler.
Niceliksel yöntemlerin ardından psikoloji, insanı niteliklerine göre konu edinmenin daha gerçekçi olacağı şeklindeki yaklaşımına oldukça direnerek geçiş yapmıştır. Uzun yıllar marjinal planda kalan ve bilimselliği tartışılan ancak derinden derine toplumsal araştırmalarda yer edinmeğe başlayan ve insanı anlamaya çalışan kalitatif araştırmalar, günümüzde oldukça kabul görmektedir. Temelleri filozof W. Dilthey tarafından atılan ve M.Weber gibi kişilerce sosyoloji ve öteki insan bilimlerinin gelişmesine eşlik eden kuramsal tartışmaların içerisine sokulan (Rickman 2000, 55) kalitatif araştırma, toplumun bir bütün olarak ele alınıp, üretilen bilginin araştırma nesnesinden kopartılıp kurumların kullanımına sunulan belgeler haline dönüşmesine karşı çıkar ve bilginin, araştırılan grupla birlikte üretilip kullanılmasından yana olur. Buna karşı duruşun gerekçesi şudur; bilginin hayattan koparılarak ‘operasyonel kavramlar’ haline dönüştürülmesi, insan olgusunun anlamının yalnızca bu kavramların neden-sonuç ilişkileriyle birbirine bağlanmasına indirgenmesi, bir nesnelleşme-yabancılaşma duygusunun doğmasına yol açar.

Bu anlamda yapısalcılık, fonksiyonalizm ve davranışçılık, önceleri felsefi, sonra da 1960‘lı yılların sonunda toplumsal alanda eleştirilere uğramaya başlar. Niteliksel yöntemlerin yeniden canlanması bu yıllardan sonradır. Bu aşamada bilimin değer yargılarından ne kadar bağımsız olabileceği, bilimsel bilginin tek bilgi kaynağı olup olamayacağı kıyasıya tartışılacaktır.
Bundan sonra tartışma konuları arasında insanın ve dolayısıyla toplumsal olayların salt etki-tepki ilişkileri ve bunların ölçülmesi şeklinde araştırılması yerine, bir metin gibi ele alınarak yorumlanmasına sıra gelmiştir. Artık ‘neden böyle’ yerine, ‘niçin böyle’ şeklindeki soru daha anlamlı olacak; ‘açıklamak’ yerine ‘anlamak’ yeni bir tavır olarak benimsenecektir. Fakat yorumlamanın kantitatif yöntemlerdeki gibi geçerli ve güvenilir olduğunu ölçecek aygıtların neye dayanılarak yapılacağı da yeni tartışma konuları arasına girecektir.

Dilthey, araştırmanın yalnızca gözleme dayalı olmasından ziyade, mistik bir süreç olduğunu, dolayısıyla bir metin gibi okunacak olan olguyu anlamak için ona empati duymamız (içsel ve eş duyumsal olarak anlamaya çalışmamız) gerektiğini söyler. Bu sefer de, araştırmacının, araştırdığı nesnellik ile kendi arasına ne kadar mesafe koyabileceği sorusu gündeme gelir ki beşeri bilimler yorumcusu, zaman, yer ve dünya görüşü açısından konumlanışı ile yeni bir mahiyet kazanır.

Burada ‘gelenek’; birçoklarıyla eşzamanlı olarak paylaştığımız, benzer şekilde duyumsadığımız, kaybedildiğinde benzer acıları yaşantıladığımız, içinden geçerek yeniden ürettiğimiz toplumsal bir öz, vazgeçilemez bir kavram olarak karşımıza çıkar. (Dilthey ve teoremi için bkz. Freund 1991, 56, 75; Bottomore 1977, 45; Süerdem 1994, 423; Göka ve dğr. 1999, 32-5).

Bahsedilenlere ilaveten psikolojinin evrensellik iddiası ve kültürler arası olduğunda bu bilime yapılacak olan katkılar da tartışılanlar arasındadır. Günümüzde ise psikoloji emik olanın da etik olan kadar değerli ve zengin olabileceğini kabul etmektedir. Çünkü duygu -durumları ve deneyimler kültürlere göre değişen davranış biçimlerine dönüşürler. Değerler, inançlar, aile, arkadaşlık gibi sosyal kurumlar tarafından desteklenir bazen de zayıflatılırlar. Bu sebeple kültürler-arası farklılıklar olduğunda, farklı duygu-durumlarının faklı fonksiyonları olduğunu araştırmak bize değişik bir öngörü sağlayabilir. (Super-Harkness 1991, 57).

Ülkemizde de, özellikle psikolojinin bazı alanlarında yöntem arayışlarına temel oluşturan tartışmalarda gelinen en son durumu göstermek açısından, Kağıtçıbaşı’nın şu yorumu önemlidir;

‘Psikoloji hep evrensel bir bilim olmayı amaçlamış olduğundan kavram ve bulguların daha çok batı kültürüne özgü olabileceği göz ardı edilerek, kültürler arası geçerlilik taşıdığı varsayılmıştır. (…) çoğunlukla tek bir sosyo-kültürel bağlamda yürütülmüş araştırmalardan çıkartılan sonuçların kültürler arası geçerliliği olduğu düşünülmüştür. Oysa geçerliliği olduğu öngörülen aile dinamiği, kişilik kuramı ve gelişim psikolojisinin bazı temel kavramları, aslında sadece bir kültüre de özgü olabilirler.’ (Kağıtçıbaşı 1991, 20) ‘…Ancak tek bir kültüre özgü gibi görünen bir olgu, kültürler-arası bir karşılaştırma yapıldığında, farklı kültürel ortamlarda benzerlikler göstererek ortaya çıkabilir. Başka bir deyişle, bu felsefi bir tartışma konusu değil, görgül bir araştırma konusudur. Aynı şekilde psikologlar kendileri de psikolojik olayları kavrarken kendi kültürel kimliklerini olaya katmaktadırlar. (…) Emik ve etiğin, yerel ve evrenselin tek bir kültüre has ve ortak olan diyalektiği tanınmalı ve kullanılmalıdır. Çünkü bu diyalektik, kültürler arası psikolojiye dinamizm getirir ve gelişmeyi sağlar.’ (Kağıtçıbaşı 1991, 36)

Bütün bunlardan sonra psikoloji yöntem geliştirme konusunda oldukça cesur adımlar atmış ve bireyin iç dünyasını anlayabilmek için, daha insani olana ulaşmaya çaba göstermiş ve bu adımlarla eğitim ve din eğitimi biliminin amaçlarına teorik planda yakınlaşmıştır denilebilir.

– Deneysel Araştırmalar İçerisinde Din ve Din Psikolojisi

Bu anlattıklarımıza dayanarak bir duygu, bir düşünce, bir aktivite alanı olarak dinî faaliyetler de eğitim biliminin araştırma sahasına girmelidir. Bu, bir iddia değil, bir tespittir. Bu durum aynı zamanda din eğitimi alanında yapılan son yıllardaki çalışmalarda da bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Dinin, ne kadar deneysel çalışmalara konu edilebilir olduğunu belirleyebilmek ile, onun eğitim bilimine yapacağı katkıların ne olduğu arasında derin bir alaka vardır.

Dinî aktiviteler elbette deneysel çalışmalara konu olabilirler. Çünkü ;
a-Dinler, yalnızca metafizik değil, psikolojik ve sosyolojik olguları da bünyelerinde barındırırlar. Birçok insan tarafından aynı anda paylaşılabilirler ve herkese açık olmaları sebebiyle nesnel bir boyuta sahiptirler.

b-Dinlerin, îmanî ve felsefi yönlerinin, aktiviteye dönüşmüş şekilleri yani ibadetler, tecrübî bir boyut taşırlar ve gözlemlenebilirler.
c-Dinî yaşayışlar ile diğer yaşantılar arasında irtibatlar kurulup, mukayeseler yapılabilir.

Bu üç özelliği ile dinin, bilhassa yaşantılanma kısmının deneysel çalışmalara konu edilebilir olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, Din eğitimiyle bazen yatay (din eğitiminin, eğitimin psikolojisi ile ilişkisi) bazen de dikey (din eğitiminin psikolojiyle olan ilişkisi) düzlemlerde buluşan, insanı ele alan diğer toplumsal bilimler deney metodunu ne kadar kullanabiliyorsa din eğitimi de bu metodu o kadar kullanabilir ve kullanmaktadır (Selçuk 1990, 23-4). Bu yönüyle din eğitimi müstakil bir çalışma alanıdır. Bilgin’in ifadeleriyle ‘Din eğitimi bilimi, dinin mahiyetine uygun olarak insan varlığının bütünü ile ilgilenir, insanın hayatını hayatın bütünlüğü içindeki yeri ile ele alır, yani insanla insan olarak ilgilenir. Din eğitimi bilimi, Tanrı’yı insanın menşei, yeryüzündeki manası ve geleceği (kaderi) ile ilgili bir problem olarak öğretime müsait kılmaya çalışır. Bu amaçla metotlar arar, onları dener, geliştirir. Allah sorusu dinin asıl sorusudur. Din eğitimi bilimi bu soruyu bilinçli olarak sorar. Bu soru canlı tutulduğu sürece, onun cevabı daima bilgi üstü, bilgiyi alan fakat onu aşan bir mana taşıyacaktır. Bu aşkınlık insan varlığının imkanlarını da aşkınlaştıracaktır. Çünkü bilgiyi aşan her düşünce, yeni bilgi alanlarının açılmasına yol açar. İnanma da bilgiyi aşar ve bilgiye kendini aşma imkanı yaratır (Bilgin 1998, 28-9).’

Psikolojiden artık epeyce bağımsızlaşmış olan din psikolojisi, bahsettiğimiz araştırma teknolojilerini oldukça yakından takip etmektedir. Bilgi toplama araçlarını (anket, test, semantik tahlil, dinî metin analizi), genetik ve dinamik metodu (fenomenolojik yorumlama, biyolojik ve pragmatik yorumlamayı ve psikanalize dayalı yorumlamayı bir dereceye kadar kullanan din psikolojisi, (Hökelekli 1993, 1-18) her bir metot ile insana ait orijinal bilgiler sunmaktadır.

Vergote’ya göre, sembolik bir sistem olan dinin kişi üzerinde etkileyici bir uyandırma gücü vardır.. Fakat insan, kendi açısından, şahsi bir inisiyatif veya teşebbüs ile dine bağlandığında dindar sayılabilir. Beşeri teşebbüs ise ne rastlantıyla ve ne de sadece aklın mantığı ile yönlendirilebilir. İnsani teşebbüs, özellikle psikolojinin incelediği, kendilerine özgü işleyişleri olan bir takım süreçler ve güçler üzerine temellenir (Vergote 1999,33-4). Din ile psişik unsurlar arasındaki ilişkiyi aramak ve yorumlamak din psikolojisinin amaçları arasındadır. Bu işlem için din psikolojisi, tecrübî yöntemleri ‘tecrübe’in en geniş anlamıyla kullanır.
Özellikle din psikolojisinin pratik görevlerinden birisi,din psikolojisinden büyük ölçüde yararlana din eğitiminin seviyeli bir şekilde yürütülmesine ve böylece dinî hayatın sağlıklı ve dengeli bir biçimde sürdürülmesine yardımcı olmak şeklinde belirlenmiştir. (Yavuz 1982,103; Yavuz 1988, 256)

Bu bağlamda din eğitimi, dinin ruh sağlığına yapacağı etkileri belirleyen verileri, din psikolojisi verilerine dayanarak, onları ruh sağlığı açısından ele almak ve bu konuda çözüm önerileri sunmakla yükümlüdür.
Bu sebeple din psikolojisiyle kesiştiği alanlarda din eğitiminde de benzeşen yöntemler kullanılabilir. Bu yakınlığın iki görünür sonucu olarak şunlardan bahsedebiliriz: Öncelikle din psikolojisi din eğitimine bir veri düzlemi oluşturmaktadır. Ayrıca bir dayanak olarak psikoloji ve din psikolojisinde kullanılan her yeni yöntem ve tekniğin, din eğitiminde de kullanılabilirliği tartışma konusu edilebilmelidir.

Konuyu örneklendirmek için ‘dindarlık’ kavramını ele almak gerekirse; bir kimseyi dindar olarak tanımladığımızda, sosyal ve bireysel hayatında o kişiye ait bir anlamlılık ve düzen içeren tutumlar bulunduğunu düşünürüz. Bu, bireye ait durumdur. Dinî inançları ya da ibadetleri araç olarak kullanmak, bu inançları destekleyen, kendisine başvurulan dışsal bir gücün bulunduğuna da delalet eder. Bu da harici bir unsurdur. Bundan dolayı Allport, dinî duyguyu ‘kişinin kendi hayatında son derece önemli olarak gördüğü ve eşyanın tabiatında sürekli ve merkezi olarak kabul ettiği ilkelere uygun hareket etmeye yatkınlık’ olarak tanımlamıştır (Allport 1950, 56).

Aynı şekilde W. James’in; bireylerin tek başlarına yaşamlarında kutsal olarak kabul ettikleri şeylerle ilgili anlayışları çerçevesinde duyguları, eylemleri ve tecrübeleri şeklindeki görüşü de, dindar insanın yaşantıladığı şeyler olarak tanımlanmıştır (James 1902, 31-2). Bu içerikteki tanımlamalara ait dindarlık eğitiminden söz etmek gerektiğinde, bunu kavramlaştıracak bilimsel yöntemlerin elbette psikolojinin kullandığı yöntemlere çok benzer olacağı ortadadır. Zira bir çok dinî duygu ve dindarlık tanımı arasında ‘bireyin hayatında kutsal ve merkezi kabul ettiği şeye yatkınlık’ yönünü tespit etmek, dinde psikolojik olanı belirlemektir. İnsana ait bu özelliğin eğitilebilmesi için öncelikle o yönün tespit edilmesi, ilke ve niteliklerinin tanınması gerekir. Bu noktada din psikolojisinin görevleri arasında bulunan ruhi hayatın bireysel cephesinin sırlarını keşfetmek ile (Melici 1985, 178), din eğitiminin görevlerinden biri olan bireyin içsel kanunlarını belirleyerek ona anlam tayin etmek arasında oldukça yakın bir ilişki bulunduğu gözden kaçmaz.

Batı dünyasının, dinin psikolojik yönünü tespit ettikten sonra ona uygun araştırma yöntemleri geliştirmesi, ülkemizdeki kadar uzun erimli olmamıştır. Ülkemizde bir görüşe göre, öteki eğitsel alanlara göre nicelik ve nitelik bakımından önde bir durum gösteren din eğitimin, psikolojinin ve pedagojinin temel ilkelerini uygulamak şöyle dursun, bu eğitimin kavram ve anlatımında dahi varolan çelişkiler henüz ortadan kaldırılamamıştır. (Armaner 1978, 217)

‘Er ya da geç bilime ve dine yeni tanımlamalar getirmek zorundayız’ diyen Maslow, bu iki alanı birbirine zıt konumlara getirmeyi, her iki alanın sağlıksızlaşması olarak algılamıştır. Birbirine ihtiyaç duyan, gerçekten birbirlerinin parçaları olan bir bütünün iki bağıntısının birbirinden ayrılması, her ikisini de sağlıksızlaştırmakta, kirletmekte ve çarpıtmaktadır. (…) Bu nedenle insanlığa asıl gerekli olan genişletilmiş metod ve güçlerle donanmış, yaygın değerler üzerinde çalışmayı hedefleyen ve insanlığa bunları öğretebilecek bir bilim temeli oluşturmaktır. (Maslow 1996, 35-39).

Yukarıdaki cümlelere ilave olmak üzere, Batı dünyasındaki yeni bir arayıştan söz etmek gerekir. Bu arayış, bugüne kadar yapıla gelen psikolojinin, varacağı en son noktanın bilinç olduğu görüldükten sonra, insanın, bir bütünlük içerisinde tanımlanabilmesinin ancak onun içsel temayülleriyle anlaşılabileceğini ve bunu anlayabilmenin yalnızca bilinç düzeyinde insanı tanımakla mümkün olamayacağını iddia etmektedir. İnsan, ben, ben-dışı, ben-ötesini fark ederken bir şeye daha merak duyar: ben-üstü yani metafizik alan. ‘Bu yönüyle modern psikolojinin tümüyle yoksun olduğu şey, nefsin yönlerini ya da eğilimlerini kozmik bağlamlarına oturtmasını sağlayacak ölçütlerdir. (…) Akıl bizi gizli güçlerimizi gerçekleştirmeye yönlendirir, hayatın temel amacını belirlememize yardım eder. Ancak varoluşsal sorunumuzu yalnız başına çözemez. Bu anlamda; gerçek benlik, akıl ve sezgi ,ben ve ben olmayan arasında bir zıtlık vardır. Bir farkındalık durumuna eriştiğimiz zaman sezgisel olarak biliriz ki olduğumuz şey olabileceğimiz şey değildir.’ (Sayar 2000, 12-3) görüşünü dile getiren psikiyatrlar, bu sorgulamanın başladığında bireyin eğitimsel yardım alması gerektiği kanaatini taşırlar.
İnsanın özüne yönelik bu sorgulama, bireyin kendilik potansiyelini sonuna kadar kullanabilmesini öngörürken, daha sonraki aşamanın ne olacağını bilmek ister. Kendini gerçekleştirdikten sonra, öz (self) o şekilde ne kadar, hangi motiflerle baş başa kalabilecektir? Ya kendini aşmak isteyen bir kendilik, kendinin aşmak istediği yönü neye göre belirleyecektir? Bu ve benzeri yaşantıları, altmışlı yıllardaki akımların en önemlilerinden olan davranışçı psikolojinin tanıması oldukça indirgemeci tavırlarla gerçekleşmeyince, Walsh ve Vaughan, ‘Transpersonel Psikoloji’ adıyla yeni bir akıma öncülük ettiler. Transpersonel yaşantılar kimlik ve benlik duygusu bireyi ve kişisel olanı aşar ve onun ötesine geçer. ‘İnsanlığın, hayatın, psişenin ve kozmosun daha geniş vechelerini kuşatan bu yaşantılar üzerine odaklanan psikoloji transpersonel psikolojidir. Bu psikoloji bilinç sorununu merkeze alır. Normal bilinci, azalmış farkındalığın kendini savunmak için büzüşmüş bir durumu olarak görür Transpersonel psikolojiye göre bilincin değişik halleri geniş bir yelpaze içinde sıralanırlar. Batılı yaklaşım normal bilinci en üst gelişim seviyesine yakın tanımlarken, transpersonel psikoloji ‘daha yüksek bilinç seviyeleri olduğu’nu öne sürer (Wals ve Vaughan 1996, 17-18).

Batıda bu içerik üzerine temellenen tartışmalar ‘transpersonel psikoloji’yi oluşturmakla kalmamış ‘transandantal sosyoloji’ye de önayak olmuştur. Transandantal sosyoloji de bireyi sosyoloji ve psikoloji arasındaki birleşik unsur olarak ele almaktadır (Wilber 1995, 5). Ayrıca ruh ile ilgili kavramlar bu teorik zeminden yükselerek artık örgün eğitim içerisinde ruh eğitiminin taşıdığı anlamı billurlaştırma gayretine giren çalışmalar sayesinde din eğitimi literatüründeki yerini almıştır (Miller 2000; Copley, 2000).

– Din Eğitimine Metodik Bir Kaynak Olarak Psikoloji

Buraya kadar sosyal bilimlerin, özellikle psikoloji ve din psikolojisinin, insanı bilimsel çalışmalara konu edişini ele alırken aslında bir anlamda din eğitimi biliminin bu geniş bilim evreni içindeki konumlanışına dikkat çekmek istedik. Yaratan-evren-insan ilişkisinde eğitim unsurlarını irdeleyen ve yeni yetişenlere bunları aktarmayı gayelerinden biri olarak belirleyen din eğitimi, psikolojinin geçirdiği evrim ile birlikte artık daha zengin içerikli araştırma yöntemleri geliştirebilir. Din eğitiminin ilim düzlemini oluşturan alanlardan biri olarak psikoloji ve yan alanları, bugün eskiye nispetle daha insani ve gerçekçi olan çalışma arayışları içindedir. Bu, tıpkı insanın gelişmesi gibi olup biten bir süreç değil, aksine insanlığın dönüşümüyle dönüşen ve dönüşmekte olan bir oluşumdur. Bu sebeple düzlemdeki bu değişikliklerin din eğitimine yansıması kaçınılmazdır.
Bu değişimler arasında bizim en çok ilgimizi çeken, Batı dünyasının bazen ruh, bazen maneviyat (spirit-soul) olarak adlandırdığı doğrudan din psikolojisi konularını örgün eğitim- öğretim içerisine dahil etme ve eğitim önerileri oluşturma gayretidir.

Bu arada şunu söylemeliyiz ki bazı bilim dalları bu arayışlarla birlikte birbirlerine oldukça yaklaşmışlar, hatta bu yaklaşımlardan yeni bilim dalları değişik renkler olarak bilim dünyasına katılmışlardır. Bu katılımlar, temel sosyal bilimlerde ancak zenginlik unsuru olarak değerlendirilmektedir.

Ülkemizde de son yıllarda eskiye nazaran din eğitimi ve din psikolojisi alanlarında yapılan çalışmaların belirli bir mesafe kat ettiğini kabul etmekle birlikte, bahsedilen dönüşümlere açılma yolunun daha çok değerlendirilmesi gerektiği kanaati mevcuttur. Din eğitimi alanında yapılan çalışmaların, bu etüt içerisinde bahsedilen dönüşümleri daha net olarak takip etme şansı varolmakla birlikte, kendi sosyal iç dinamiklerimizin bu alana yapacağı katkıları ve değişiklikleri içereceği umulur. Fakat bu arada din eğitiminin diğer bilim dallarıyla kesiştiği yerin yalnızca bir nokta değil, hayli geniş bir alan olduğu unutulmamalıdır. Bu hatırlatma, özellikle din eğitimi yöntemlerinin geliştirilmesine öncülük edecek çalışmalar için çok daha gereklidir.

Din eğitiminde yöntem geliştirmeye kaynaklık edebilecek deneysel araştırma araçlarının seçimi, diğer alanlarda (eğitim psikolojisi, eğitim sosyolojisi) yapılacak çalışmalardan daha incelikli olanlara ulaşmayı gerektirir. Söylemek istediğimizi bir örnekle netleştirirsek:

Din eğitiminde, ‘Yaratıcının merhamet sıfatının insanlar tarafından algılanma biçiminin dinî gelişim düzeyine etkileri’ gibi bir çalışma yapmak isteyen din eğitimcisi öncelikle neler yapmalıdır?İlk olarak bu çalışmanın belli bir kodifikasyona uygun biçimde tanımlanması gerekir. Merhamet eğitiminin, bireyin üzerindeki olumlu etkilerinin bulunduğuna dair bir önerme oluşturması gerekir. Bu önermenin deneylenebilmesi için iki ayrı grup arasında gözlem ve durum tespiti yapılması gerekir. Gruplardan birine merhamet ağırlıklı bir din eğitimi sunulur. Diğer gruba ise tam aksi istikamette bir eğitim verilmesi çalışmanın devamını sağlayan ve ancak iki grubun birbirleriyle kıyaslanmasına imkan tanıyan çalışma tarzıdır. İşte araştırmanın bu basamağı, din eğitimcisini diğer araştırmacılardan farklı kılar. Din eğitimi, hiçbir bireye kayıp gözle bakmamanın prensiplerini oluştururken, merhametin zıddı olan kavramlarla planlı ve sistemli bir öğretim biçimini sadece deney olsun diye sunamayacaktır. Bu nokta biraz evvel bahsettiğimiz incelikli ve bol empatili olmayı gerektiren eğitimcinin konumudur. Burada, yine psikolojinin verileriyle daha spontan ve daha dolaylı yöntemler oluşturmak zorunluluğu ortaya çıkar.

Kendisi ile toplumun mesafesini özellikle son yıllarda daha çok değerlendiren psikoloji okulları, toplum bilimin alanına girmeden, psikolojinin sınırları içinde kalmak üzere çevresel faktörlerin, insan için değerini tartışmışlardır. Bu tartışma süreci insanın ve kültürel-çevresel faktörlerin lehine sonuçlanmıştır. Hatta Maslow’a göre insanın temel ihtiyaçları sadece ve sadece diğer insanlar aracılığı ile karşılanabilmektedir. Bu sebeple topluluğa duyulan gereksinim insan için temel, psikolojik bir ihtiyaçtır. Çünkü yalnızlık, yabancılaşma, kendini dışlama ve topluluk tarafında reddedilme insana acı veren ve aynı zamanda sağlıksız olan durumlardır (Maslow 1996, 21). Ayrıca yalnız kendine bakan insan ruhen yorulur. Yorgunluk ise duyarsızlaşmayı taşıyan en önemli etkenlerden biridir. Bu bir çeşit denge yitimidir. O halde, din eğitimi bir potansiyel olarak insanın toplum tarafından gerçekleştirilebilecek olan yönünü psikoloji ile birlikte keşfetmek zorundadır. Bu yön ortaya çıkartılırken insanın tecrübî araştırmalara konu olan taraflarını irdelemenin yanı sıra, insanlık tarihi boyunca dinlerin erdem saydığı ilkelere de pedagojik vizyonla bakmak esas olmalıdır.

Kaynakça
http://www.academical.org/dergi/MAKALE/s7dinegitiminin.htm


Pastoral Psikoloji

PASTORAL DANIŞMA

VAİZSEL DANIŞMANLIK/ PAPAZLARIN YAPTIĞI DANIŞMA

PRENSİPLER

Vaizsel danışmanlığın tanımı

Papazlık farklı anlamlarda kullanılabilir. Hem bir öğretmenin ilk veya orta okullarda öğrencileriyle ilişkilerinde düşünceli veya yardımcı olması ya da bir dini liderin kendi kurumunda / kilisesinde ki görevi olarak tanımlanabilir.Bu bölümde sadece dini anlamda verilen vaizsel danışmanlığı açıklayacağız.

Bu bölümde kullanılan “din” terimi hiristiyan geleneklerine uygulanabildiği kadar yahudi veya diğer ,inançlara da uygulanabilir özellik taşımaktadır. Günümüzde vaizsel danışmanlık sadece hristiyan ve az da olsa yahudi inanışında yer almaktadır. Ancak bu tür bir danışmanlığın diğer dini inanışlarda yer alabileceği söylenebilir.

Vaizsel danışma ve benzerleri genellikle dinsel kurumlarda papazların çalıştıkları kiliselerde/ kurumlarda uygulanır. Genellikle bu tip danışma’nın işlevleri, ruhların iyileştirilmesi, ruhsal rehberlik veya kişilerin günah çıkarması şeklindedir. Ancak vaizsel danışmanlığın ayırd edici özelliği vaiz danışmanlığının resmi görevli rahipler tarafından verilebildiği gibi normal insanlar tarafından da özel yaşantılarında verilebilmesidir. Dolayısıyla vaizsel danışma herhangi bir dinsel ortamla sınırlandırılmamaktadır. Vaizsel danışma dinsel ve ruhsal problemlerin çözümünde kullanılan bir çeşit danışma sürecidir. Kimi zaman dinsel sorunlar kişilik sorunlarına ve sosyal sorunlara neden olmaktadır. Danışmanlık ve psikoterapi bizler tarafından daha derin sorunlarla uğraşan bir disiplin olarak algılanmaktadır dolayısıyla danışmanlık ta bu konumda ki diğer bir uygulama şeklidir.

Vaizsel danışmanlığın ortamı

Normal danışmanlık sürecinde görülen sorunlar ve bu sorunların çözümünde kullanılan tekniklerin çoğunlukla aynı ve benzer olmasından dolayı vaizsel danışmanlığın ve psikoterapinin/ danışmanın birbirinden farklı olduğu söylenemez. Vaizsel danışmanlar almış oldukları psikolojik ve dini eğitimden dolayı çalıştıkları alanlarda psikolojik yöntemlerin yanı sıra dini motiflerden de faydalanırlar. Clebsch ve Jackle’nin 1964 yılında yaptıkları bir tanımlamaya göre papazların gösterdikleri ilgi ( vaizsel ilgi- pastoral care), çeşitli dinsel aktörler tarafından başkalarına yardımcı olmak ve bu yardım ile onların sorunlarının çözümüne katkıda bulunmak, sorunlu insanları yönlendirmek , desteklemek ve onların sorunlarına çare bulmak gibi davranışlarla tanımlanıyor. Vaizsel ilginin iyileştirme , destekleme, yönlendirme gibi özellikleri bulunur. İyileştirme özelliği daha ziyade kişisel ilişkilerde yoğun sorun yaşayan insanlar üzerinde uzun süreli bir vaizsel danışma olarak kendini gösterir.destekleme fonksiyonu ise destek danışmanlığında, destek gruplarında görülmektedir. Yönlendirme fonksiyonu ise hayatlarında bir yön arayan, iş arayan, evlilik hazırlığında olan veya emeklilik dönemini yaşayan ya da kariyer değişimlerinde etkilidir. Vaizsel danışmanlığın dördüncü önemli özelliği olan arabuluculuk / uzlaştırıcılık daha çok çift terapilerinde, eş ve aile danışmanlığında ve grup terapilerinde kullanılmaktadır. Ancak bireysel danışmada da kullanılabilir. Son olarak ta Clinebell tarafından 1987 de beşinci bir fonksiyon eklenmiştir. Bu da eğitmek/ geliştirmektir. Birey ve grubun kişisel büyümesini ve gelişmesini teşvik edici , öngörücü, cesaret verici bir etkidir.

Schlauch tarafından , vaizsel danışmanlıkla ilgili 1985 te yapılan alternatif bir tanımına göre, vaizsel danışmanlık dinsel terimler içeren ve teolojik – psikolojik etik çerçevesinde yapılan, vücut- akıl- ruh dünyası üçgeninde bir bütün olarak verilen yardımlardır. Dolayısıyla vaizsel danışmanlık bir bütün olarak kişiye yönelik bir çalışmadır.bu bütün içerisinde o kişinin kendi doğrularını bulmasına yardım etme sürecidir. Bu yönden dolayı da bu yaklaşım terapi ve danışmanlığı dördüncü büyük bölümü olan kişiler arası ilişkiler psikolojisiyle daha da ilgilidir.

Vaizsel danışmanlık tek başına sadece bir danışmanlık alanını içermez. Kullanılan tekniklere, stratejilere ve uygulandığı kitlelere göre değişebilir. Fakat Freud ve Jung ‘un da vaizsel danışmanlık üzerinde önemli etkileri olduğu söylenebilir. Vaizler dinsel inanışların nörotik görünüşlerini anlamada Freud un yaptığı dini kritiklerden faydalanmışlardır. Ayrıca Jung un sıklıkla kullandığı semboller ve rüya imgeleri ve dinsel bakış açısını onaylayıcı yaklaşımı bir çok vaizsel danışmanı Jung un kuramının sempatizanı yapmıştır. “tanrı” jungian terim olarak bir “arketiptir”
Tüm bunların yanı sıra psikodinamik öğreti insanın yapısını anlamaya çalışmaktadır. Ve ayrıca bireyin tek başına kendisini değiştirmesine daha az iyimser yaklaşır. Dolayısıyla psiko dinamik teorilerin uğraştığı alanlar teolojinin de uğraştığı alanlarla paralellik göstermektedir. Örneğin, kararlılık, yoğun bilinçsizlik, bebeklik ve cocukluk döneminin etkileri ve bunların bireyin isteklerini özgürce uygulanmasına izin verip vermediği, insnalrın doğuştan iyi ya da kötü olduğu, şeytan ya da melek olup olmadığı gibi konular hem teolojinin hem de psikodinamik okulların tartışma konularıdır.

Vaizsel danışmanlık vaizsel ilgiden kolaylıkla ayrılamaz. Çoğu vaizin kendilerine bağlı olan insanlarla ilgilenmek, ihtiyaç duydukları zamanlarda onların yanında olmak ki bunlar bir bebeğin doğuşu ( vaftiz edilme), bir evliliğin kutsanması, ölüm durumunda ailelere yardım etme gibi görevleri de bulunmaktadır.

1960 lardan itibaren vaizsel danışmanlık organizasyonları gelişmiştir. Bunlar arasında Klinik teoloji Birliği, Richmound Fellowship ve Westminister Vaiz Kurumu, Raphael Danışma Merkezi, Dympna Merkezi gibi oluşumlar sayılabilir. Ayrıca daha da değişik dini danışmanlık bulunmaktadır ki bu daha ziyade protestan kiliselerden türemiştir. Bu daha katı hristiyan geleneklerini taşıyan danışmanlık sistemidir.daha çok dualar ve hristiyan geleneklerini taşıyan ögeler , İncil den okumalar gibi faaliyetler içerir.

Vaizsel danışmanlığa iki örnek

Vaizler/ papazlar diğer insanlar gibi bir çok problemlerle karsı karşıya gelirler. Sadece bunların çok azında belirli dinsel temalar bulunmaktadır. Bir insanın papaza / vaize kendini ilk tanıtımında dinsel formlar yer alır. Özellikle inanışı, ahlaki davranış biçimi şeklinde. Bunu bir hastanın doktora kendini tanıtması anlatması biçiminde düşünebilirsiniz. Diğer bir deyişle vaizsel danışmana başvuran kişi ilk oturumda dinsel inanışını ve ahlaki davranış biçimini açıklar. Aşağıda verilen örnekte hastanın sorununu dinsel sorun olarak sunduğu ancak daha sonra da danışmanlık sürecinin gelişimiyle bunun nasıl kişisel bir boyut kazandığı görülmektedir.

Jean yoğun bir depresyon geçirmektedir, önce aile doktoruna gitmiş daha sonra da psikiyatriste gitmiştir. Gittikçe artan takıntıları ona kendini her geçen gün daha da kötü hissettirmektedir. Sonuçta hastaneye yatar .İlk önce şeytanın kendisini ele geçirdiğine karar vermiş ve bir şeytan kovucunun yardım edebileceğini düşünmüştür. Hastanede bir papaz görme konusunda ısrar etmiştir. Fakat papaz yaptığı ilk gözlemlerde şeytanla ilgili bir durum olmadığına kanaat getirmiş ve ona danışmanlık önerisinde bulunmuştur. Ve neden böyle düşündüğünün araştırılması için ona vaizsel danışmanlık önerisinde bulunmuştur. Jean danışman a kendisinin şeytan tarafından ele geçirildiğini, çocuklarına ve kocasına karşı çok kötü duygular beslediğini ifade etmiştir. Danışmana anlattığı kadarıyla kendisi ilk olarak ruhsal bir iyileştiriciye gitmiş şikayetlerini onun çözebileceğini düşünmüştür. Daha sonra bunun yanlış olduğuna kanaat getirmiştir çünkü gittiği kişi hristiyan değildir. Danışman, Jean ile kutsal iyileştirici arasındaki ilişkinin nasıl olduğunu onun anlatılarıyla öğrenmiştir. İyileştirici ellerini Jean’ın arkasına koymuş ve onda bir takım iyileştirici duyguların oluşmasına neden olmuştur. Jean daha sonra bu konuyu derinliğine tartışmaktan vazgeçmiş, sadece şeytan kovucunun onu kurtaracağını düşünmüştür. Bu deneyimini anlatmak endişesini daha da güçleştirmiştir.sabır ve kararlılıkla onu dinleyen ve duygularını anlatma konusunda jean i teşvik edici davranan danışman, sorunun bu olayda olduğu kanısına vararak olay üzerinde yoğunlaşmıştır. Anladığı kadarıyla bu kutsal iyileştiricinin onun vücuduna yapmış olduğu dokunuşların Jean de cinsel duygular oluşturduğunu saptamıştır. Jean , bu aşırı ve yoğun cinsel etkileşimi kaldıramamış ve bunları bir şeytanın ortaya çıkardığını düşünerek kendisini bir şeytanın ele geçirdiğini öne sürmüştür. Danışmanlık sürecinde jean tam olarak bu saplantısından kurtulamasa bile az da olsa kutsal iyileştiricinin kendisine dokunmasıyla hissettiği aşırı cinsel isteğin bir suç olmadığına karar vermiştir. Bunu da kocasıyla konuşarak suçluluk duygularından korunmaya çalışmıştır.

İkinci örnek ise bireyin dini duygu ve davranışlarıyla şu an ki veya geçmişteki ilişkileri arasında kuvvetli bir bağ olduğunu kanıtlamaktadır.

George ve karısı evlilikte yaşadıkları bir sorun nedeniyle danışmana başvururlar.beraber gittikleri seanstan sonra George danışmanı tek başına görmeye gider. Çünkü George çocukluğundaki travmatik yaşantıların ortaya çıktığını fark etmiş ve tedaviye tek başına devam etmeye karar vermiştir. Danışman ın yardımıyla sorunlarının ne olduğunu fark etmeye başlar. Özellikle babasına karşı yoğun bir nefret taşıdığının farkına varmıştır. Danışma sürecince George kendi kilisesinden uzaklaşmıştır. Kiliseye gittiği sürece rahibe karşı aynı babasına duyduğu öfkeye ve diğer duygulara benzer duygular beslediğini fark etmiştir. Danışman George, bu duygularını rahiple paylaşmasını önermiş ve ona duygularını açıklamasını istemiştir. George vaizsel danışmanla görüştüğünde , bu duyguların çocukluğunda babasının ona kötü davranmasından kaynaklandığını, bu davranışlarından dolayı babasından nefret ettiğini ifade etmiş ve bunu kabul ettiğinde suçluluk duyguları azalmaya başlamıştır. Çünkü böyle hissettiği için Tanrı ona kızgın değildir.

KONULAR

İnanç ve psikoloji

Çoğulcu ve genellikle laik kesimlerde dinsel görüş genellikle modası geçmiş bir yaşam tarzı olarak algılanmaktadır.Genellikle inançlı insanlar , dinsel inancı sorumluluk almada bir savunma mekanizması olarak algılayan insanlarla karıştırılırlar. Örneğin yukarda ki örnekte Jean, kendisinin şeytana esir olduğuna inanmaktadır fakat aslında kendi cinsel isteklerini benliğince kabul etmekte zorlanmış, günah ve suç kaygısıyla sorumluluğu şeytan olarak adlandırdığı diğerine yüklemiştir. Ne var ki jean e yardım eden rahiplerde onun şeytan tarafından ele geçirilmediğini fark etmişlerdir. Bu sonuçtan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz ki çoğu vaiz bir çelişki içerisindedirler ki bu çelişkinin nedeni de vaizlerin kendi yaşamlarındaki dinsel inanışları psikolojik araçlar olarak kullanmalarından doğmaktadır.

Jean örneğinde de olduğu gibi psikolojik açıklamalar dinsel inanışların üzerine bir açıklama getirmektedirler. Jean in örneğinde görüldü gibi dinsel inanışları yoğun olan çoğu vaizler olayda bir dinsel sebep aramaktansa psikolojik bir sebep aramaktadırlar. Burdaki yardım eden kimse rahip veya danışman olsun , jean deki sorunun dinsel temalardan çok psikolojik öğelerden kaynaklandığının farkına varmıştır.

Dinsel danışmanlık veya vaizsel danışmanlık alanındaki bir başka gelişme de, psikolog ve psikoanalistlerin bireyin sosyal duygusal ve ahlaki gelişimini incelemeleri gibi vaiz danışmanlarının da dinsel inanışların nasıl geliştiğini ve bunların doğasını anlamaya çalışmalarıdır.1958 yılında Winnicot adlı bir analist, illüzyonun / yanılsamanın, dinin ve aynı derecede sanat ve bilimin insanın içsel ve dışsal gerçekler arasında yer alan ilişkilerinde aynı etkilere sahip olduğunu ortaya koymuştur.James Fowler adlı araştırmacının (1981, 84, 87) yıllarında , Jacobs un da 1993 de yaptığı bir araştırma sonucuna göre, dinsel gelişme altı aşamadan geçtiğini göstermektedir. Fowler, a göre kader, inanç ve değer sistemlerini içerir ki bunlara mutlaka inanmak gerekmez. İnanç bütün insanlık için ortaktır. Fowler, inancı şu cümlelerle tarif eder.” İnsanlar gelişmiştir, kendilerini , diğerlerini ve dünyayı deneyerek , tadarak, yaşayarak gelişirler ki bütün bunlarda insanın kendi öz varlığında mevcuttur”
( fowler, 1981:92-3)

Vaizsel danışmanlığın getirmiş olduğu anlayış bazı dinsel gruplar arasında tartışmalara yol açmıştır. Bu konular özellikle kadının kilisedeki yeri, gaylere, ikinci evliliklere , AİDS e karşı olan kısımlarıyla tartışma yaratmıştır ancak kiliselerin liberalleşmesine de katkıda bulunmuştur.

Vaizsel danışmanlık ve vaizsel ilgi arasındaki ilişki

Danışmanlık çoğu zaman vaizsel ilgiden daha büyük bir değerdir. Bu nedenle de vaiz danışmanlığında vaiz ve teologlar ( din bilginleri ) arasında çatışmalar yaşanmıştır. Jacobs 1987 de yayınladığı bir makalede vaiz danışmanlığının bir tehlikesini arz etmiştir ki bu tehlike de vaizlerin nörotik , kendini beğenmiş , orta sınıf insanlardan geldiği yani akademik eğitimden geçmedikleri şeklindedir bunu da bir tehlike olarak algılamaktadır. Pattison 1988, 1994 yıllarında yayınlamış olduğu makalelerde vaizsel danışmanlığın daha ziyade iş dünyasının çıkarlarına hizmet ettiğini ve sosyal bir uygulama olduğunu, kişisel ve bireysel yoğunluktan uzaklaştığını öne sürmüştür. İşte bu türden yani gerekli eğitimi almamış orta sınıf vaizlerin danışmanlık işine girmesi, bazı danışmanların kehanet türünden iddialarda bulunması (hatta bazı vaiz danışmanları toplum içerisinde nükleer bir savaş olacağını öngörerek cemaat oluşturmuşlardır ve karşıt cemaatlerle olumsuz ilişkiler gelişmesine ön ayak olmuşlardır) amaçlarının dışına çıktığını göstermektedir.

Eğitimin geliştirilmesi

1975 yılından sonra papazların danışmanlık konusunda eğitim görmeleri daha da yoğunlaşmıştır. Özellikle Anglikan kilisesinde ( ingiliz kilisesi) bu konu hakkında çeşitli eğitim programları düzenlenmiştir. Ve bütün Anglikan rahiplerinin mesleğe atılmadan önce papaz/ vaiz danışmanlığı hakkında eğitilmesi ön koşul olmuştur. Nasıl Anglikan kiliseleri kendi rahiplerini veya vaizlerini danışmanlık konusunda eğitiyorsa bazı teolojik üniversiteler de düzenledikleri seminerler ile bu konuda eğitim vermektedirler.Yani hem dini kuruluşlar danışanlık konusunda elemanlarını eğitirken hem de akademik kuruluşlar vaizsel / papaz danışmanlığı konusunda kendi öğrencilerini eğitme yoluna gitmişlerdir.

GELECEK GELİŞMELER

Çok inançlı bir toplumda yaşam
Vaizsel danışmanlık bazı durumlarda kiliseler arası ayrılıkları ortaya koyan bir süreç olsa da bunun yanı sıra hristiyan ve yahudi kültürlerini birbirine yaklaştırmıştır böylece kiliseler arası ayrılıkları da ortadan kaldırmıştır.Vaizsel danışmalığının bu etkilerinin nedenlerini sıralayacak olursak,
Birincisi , çoğunlukla –özellikle de İngiltere de- danışmanlar ve hitap ettikleri kesim yani danışanlar beyaz ve orta sınıfı temsil etmektedirler. Böylece vaizsel danışmanlık daha ziyade ırksal ve kültürel bir yaklaşım olarak ele alınmıştır.

İkincisi bu tip danışmanlık toplum içerisinde (özellikle Hristiyan ve Yahudi topluluklarında ) ufak bir harekettir. Diğer bir deyişle Hristiyan ve Yahudi kültürlerini bir araya getirse de toplumun çok kültürlülük gereksinimine cevap verememektedir.

Üçüncüsü bu tip danışmanlığın sadece Yahudilik ve Hristiyanlık içerisinde yer etmiş olması , Budizm,Hinduizm, İslam ve diğer dinlerde herhangi bir yer edinmemiş olmasıdır. Bu üç faktör sonucunda denilebilir ki, vaizsel danışmanlık çoklu kültürel perspektiften bakıldığında toplumun ihtiyaçlarına cevap verememektedir.

Hikayenin önemi

1960 lardan 1980 lere kadar vaizsel danışmanlığını açıklayan baskın terapötik model , yeni bir modelle desteklenmiştir. Ki model de teolojik ve terapötik bilgi birbirine entegre edilmiştir. Değişik nesillerden gelen vaiz danışmanların ( ki bunlar farklı dinsel geleneklere tercihlere sahip olabilirler ) bir bölümüne göre hastanın anlattığı hikaye önemlidir bir kısmına göre de sorunun dinsel boyutu daha önem kazanmaktadır.Vaizsel danışmada 3 yaklaşım önemlidir. 1- hastanın anlattığı, 2- danışman’ ın anlattığı 3- sorunun dinsel boyutu . Vaizsel danışmanlıkta ilişkinin bu 3 boyutu da irdelenmelidir ki daha iyi hizmet verilebilsin. Dolayısıyla 3 boyutta eşit bir şekilde araştırıldığında ve bunlar birbirine entegre edildiğinde vaizsel danışmanlık daha etkili olacaktır.

Holistik / kutsal yaklaşım

Sağlık üzerinde Holistik ve medikal olmayan yaklaşımlar bazı dinsel gruplarda önemsenmektedir. Vaizsel danışmanlık genellikle kiliselerin önerdiği sağlık ve iyileştirme hizmetleri arasında yer almaktadır. Kiliselerin verdiği sağlık hizmetinde vaizsel danışmanlık bir ilk aşama olmaktan ziyade teşhis aşamasıdır. Diğer bir deyişle sorunun değerlendirildiği ve çözüm yollarının araştırıldığı bir sürec olarak irdelenmektedir. Ruhi-kutsal / spiritual direktiflerin karıştırıcı etkileri tartışılmaya başlanmıştır. Yakın zamana kadar , din ve kutsallıkla ilgili sorular vaizsel danışmanlar tarafından uygulamalarda göz ardı edilmekte idi. Beden- akıl – ruh üçlemesi teolojik yapının önde gelen düşünce biçimidir. Bu nedenle holistik görüş uygulamalar da bu düşünce biçimine yer verilmesini öngörür.

Kehanetsel rolü yeniden keşfetme

Vaizsel danışmanlık daha genel bir terim olan papazlık ilgisinin bir yansımasıdır. Papazlık ilgisi ise papazların kendi kiliselerine bağlı olan insanlara karşı göstermiş oldukları ilgidir. Ancak vaizsel danışmanlık bu ilgiden daha fazlasıdır. Bu bakım ve ilgi sosyolojik ve politik alanda da kendini gösterir, bir takım etkiler yaratır. Vaiz danışmanlar diğer danışmanlarda olduğu gibi bazı etik konularla da karşı karşıya kalırlar. Bunlar özellikle gizlilik içerisinde kalması gereken bilgiler yardımıyla toplumu uyarma ve bu bilgiler ışığında belirli politikalar üretmedir. Papaz danışmanlar da diğer danışmanlar gibi danışanlarının gizli bilgilerini öğrenirler ve bu bilgileri sosyolojik açıdan veya toplum politikası açısından kullanıp kullanmama ikilemi ile karşı karşıya kalırlar. Bu danışmanlar toplumdaki sorunların sadece kişisel sorunların çözümüyle ortadan kalkacağına inanmamaktadırlar. Belirli bir noktada sorunlar topluma yaygınlaşmış ise kişisel çözümlerden ziyade toplumu eğitmekle bu sorunların çözümüne inanırlar. Dolayısıyla bu nokta da papaz danışmanlar “kahin rolüne” tekrar bürünmek gereği duymuşlardır. Topluma yön gösterme, sorunlar hakkında bilgiler vererek ileriye dönük projeksiyonlar yapma sonuçta da yaygınlaşması olası sorunların önünü kesme işlevini “ kehanette bulunma eylemi “ sağlamaktadırlar.

Köklere dönüş

Vaizsel danışmanlık kendi karakterini ararken genel anlamda danışmanlık alanına önemli bir hizmet verdiğini göstermektedir.Din de insanların çoğunluğunun hayatında yer alan bir konu olduğuna göre vaizsel danışmanlar bireylerin hayatlarının önemli bir parçası olan dini de kullanarak fakat bunun yanı sıra psikolojiyle ilgili teorik bilgileri de yadsımadan ve bunları da dini bilgilerine katarak hastalarına/ danışanlarına daha iyi hizmet verme yolundadırlar. Dolayısıyla vaizsel danışmanlar da olayı sadece dinsel açıdan görmemekte , ancak dinin de insan hayatının önemli bir parçası olduğunu bilerek ve psikoloji alanında ki gelişmeleri takip ederek , teoloji ve psikolojiyi entegre ederek hizmet vermektedirler.
————————————————-

(Gön: Yard. Doç. Dr. Muammer Cengil, Site Üyemiz, Akademisyen-Çorum)
http://www.sanalpsikolog.com/

RUH HEKİMİNE SORULAR
Yusuf Karaçay

http://www.zaferkitap.com/yazilar/product.asp?intProdID=1108

Ruh hastalığı nedir?

Ruh hasta olur mu?

Nasıl oluyor bu rahatsızlıklar? Psikiyatrinin konusu olan ruh, dinin konusu olan ruhtan hayli farklıdır. “Ayrı şeylerdir” desek bile yeridir. Aslında psikiyatrik hastalıklar için Batılı yayınlarda “mental (yani akılla ilgili) bozukluklar” terimi kullanılmaktadır.

Arap ülkelerinde ise psikoloji “ruh bilimi” değil, “nefis bilimi” adıyla anılmaktadır. Bu bir isimlendirme hatasıdır.

İnsan beyninde düşünce, heyecan, öfke, uyku gibi fonksiyonları düzenleyen merkezler vardır. Bu merkezlerdeki biyokimyasal dengesizlikler, düşünce ve davranışta bazı bozulmalara yol açar ve sonuçta psikiyatrik rahatsızlıklar ortaya çıkar. Bu süreci etkileyen faktörler arasında ise, doğuştan gelen genetik yatkınlık, çocuklukta alınan eğitim, çevre şartları ve kültürle ilgili unsurlar yer almaktadır.

Peki ilaç kullanınca bu tip şikayetler hemen düzelir mi? Hemen değil tabii ki. Bazı özel durumlar dışında, bu rahatsızlıklarda kullandığımız ilaçların istenilen etkiyi göstermesi için 1-2 hafta geçmesi gerekir.

Zira bu tip rahatsızlıklara yol açan beyindeki biyokimyasal dengesizliğin düzelip, dengenin yeniden kurulması, biraz zaman alır. Bu süre, hastanın durumuna göre 15 gün ile 6 ay arasında değişir. Nadir bazı hastalıklarda ise 2-3 yılı da bulabilir.

Ancak, ilaçları kullandığında kendini iyi hisseden kişi, eğer kendi kendine ilacı bırakırsa, hastalığı tekrar davet etmiş gibi olur. Bünyenin kendisini tam toparlaması için, hasta kendini iyi hissettikten sonra da ilaç tedavisinin doktorun önereceği bir süreyi kadar devam etmesi gerekir. Hastalık da, şifa da Allah’tandır, ilaç kullanmak şart mı? Dua etmek yetmez mi? Bu soruya Eyüp Peygamberi örnek vererek cevap bulabiliriz.

Hz Eyüp hastalığı Allah’tan bilmiş, şifa için de O’na dua etmişti ama ona “tamam, duan kabul oldu, şifa buldun” denmedi. “Ayağıyla yere vurması, oradan çıkan suyu içip onda yıkanması” emredildi ve Hz Eyüp de o su vasıtasıyla şifa buldu. (Not: Ayağıyla yere vurmanın egzersize, yerden çıkan suyu içmenin de şifalı sulara işaret olduğu söylenebilir). Madem ki sebepler dünyasında yaşıyoruz, nitekim hastalıklar da bazı sebepler vasıtası ile gelişiyor, şifa için de sebeplere baş vurmak lâzımdır. Hadiste de “Allah her derde bir derman yaratmıştır” buyuruluyor zaten.

Ama Hz. Eyüp, doğal bir vesile ile, kaynak suyu ile şifa bulmuş. İlaçlar ise suni? İlaçlar uzaydan gelmiyor ki? Dünyada bulunan maddelerden yapılıyor. Kimisi bir bitkiden, kimisi bir madenden, kimisi de bir bakteriden. Ama o tabii kaynaktan bulunan madde laboratuarlarda geliştiriliyor ve doz ayarlaması yapılıyor.

Mesela acı düvelek tohumunun sinüzite iyi geldiği bilinir. “Bu tohumun suyu buruna bir-iki damla damlatılırsa iltihabı söker” denir. Fakat ondaki aktif madde o kadar yoğundur ki biraz fazla damlatırsanız çok aşırı bir etki yapar ve tehlikeli olabilir. Benim bir yakınım bu yüzden ölüm tehlikesi atlattı. Oysa ilaçların dozunu bünyeye göre ayarlamak çok kolaydır.

Üstelik meselâ haşhaş da doğaldır ama zararlıdır ve alışkanlık yapabilir. Yine de ilaçların yan etkilerinden korkuyoruz, hem ya ilaç alışkanlık yaparsa? Aldığınız ilaçlar bazı yan etkiler gösterebilir tabii, ona bakarsanız aspirin gibi ağrı kesicilerin bile yan etkileri vardır ama, ilaç yan etkilerin pek azı tedaviyi kesmeyi gerektirecek kadar önemlidir.

Yan etkiler olduğunda bunları doktorunuza haber verirseniz, o sizi bu konuda bilgilendirecek ve gerekirse doz veya ilaç değişikliği ile sorunu kolayca çözecektir. Ve bizim kullandığımız ilaçların sadece “yeşil reçete” ile verilen özel bir kısmı alışkanlık yapma riski taşır ve zaten ben prensip olarak bu tip ilaçları hiç kullanmam. Size önerdiğim ilaçlar, (tıpkı guatr ilacı, tansiyon ilacı gibi) tedavi edici ilaçlardır. Ancak bu ilaçlar da bazen uykuyu artırabilir veya tersine, azaltabilir de.

Bunu ayarlamak da mümkündür. Bu hastalıklar sadece ilaçla mı tedavi edilir? Tüm psikiyatrik rahatsızlıklarda 2 temel tedavi biçimi vardır. 1-İlaç tedavisi 2-Psikoterapi. İlaç tedavisi hayli kolay bir yöntemdir ve hastaların çoğunda % 70-80 kadar bir düzelme sağlayabilir. Yani kişi bazen 20 günde sadece ilaç alarak, hastalanmadan önceki hâline dönebilir. Ama bu, adı üstünde, “hastalanmadan önceki hâl”dir. O duruma geri dönen kişinin bir süre sonra yeniden aynı rahatsızlığa yakalanması da mümkündür.

O yüzden, gerçek ve kalıcı bir düzelme için, kişinin hayata bakış açısını değiştirmesi, yeni bir düşünce ve yaşama biçimi geliştirmesi gerekir ki, bu da ancak psikoterapi ile olabilir. Psikiyatriste gidene bazıları “deli” gözüyle bakıyorlar? Bilgisizlikten kaynaklanan yanlış bir düşüncedir bu. Oysa bize başvuranların % 80-90 gibi büyük bir çoğunluğu, çevremizdeki herkeste görülebilecek şikayetlerle gelirler.

Meselâ moral bozukluğu, halsizlik, gerginlik, heyecan, vesvese, korku, utangaçlık, alkol alışkanlığı, sigara bağımlılığı, fazla yemek yeme, cinsel problemler veya uyku bozukluğu gibi. Bunların hangisi için “delilik” diyebiliriz ki?

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:44 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s