bilinçaltı

BİLİNÇALTI-ŞUURALTI TANIMLAMA

Kirli Zihinler ve Dağınık Kalbler

Vicdanın dört ana unsurundan biri olan zihnin gerçek gâyesi marifetullahtır. Bundan dolayı, onun sürekli Allah’a ulaştıran yollar, o yollardaki handikaplar ve bu handikapların aşılması için gereken nazarî bilgilerle meşgul olması; sonra da bu nazarî bilgileri tatbik edebilme iradesine sevkedecek malumâtla beslenmesi gerekir.

Ne var ki, anlama, öğrenme ve hatırlama kabiliyeti olarak, şuuraltı ve şuurüstü müktesebât adına elde ettiği bütün bilgileri arşivleyen ve adeta bir kütüphane vazifesi gören zihin, çoğu zaman sakat düşüncelerin, yanlış kabullerin ve batıl inançların istilasına da maruz kalır; çirkin görüntü, kaba ses ve kötü söz atıklarıyla da dolar. Bu arada, marifetullahla uzak-yakın alâkası olmayan her şey zihinde büyük-küçük bir leke bırakır ve onun kirlenmesine sebebiyet verir.
Şeytanî Oklar

Zihin, öncelikle günahlar, hatalar, yanlışlıklar ve kötülüklerle kirlenir. Her günah, her hata ve her kötülük onda mutlaka bir iz bırakır. İnsan çok defa böyle bir zihin kirlenmesinin farkına varmasa da zamanla onun tezahürlerini kendi gönlünde ve duygularında hissedebilir. Böyle bir kirlenme, hayırlı işlere devam etme arzusunu kırar, salih amellerde süreklilik isteğini azaltır ve fenalıklara meyil gücünü arttırır.

Evet, günümüzün insanları zihin kirliliği gibi bir âfete mâruzlar ve bu yönüyle de talihsiz sayılırlar. Bugün, çarşıya ve sokağa her çıkışlarında gözler yoluyla bir takım haramlara girmeleri neredeyse muhakkak. Ruh dünyâlarında bulantı hâsıl edecek manzaralar âdiyattan. Kulaklar adeta kir taşıyor, diller kir üretiyor. Uygunsuz sözler dinleniyor, çirkin laflar ediliyor, sürekli şunun-bunun aleyhinde atılıp tutuluyor; konuşmalar gıybetlerle başlıyor, yalanlarla devam ediyor ve sonunda iftiralarla noktalanıyor. Konuşanlar kirletiyor; onlara müsamaha gösterip dinleyenler de onların vebaline ortak olup kirleniyorlar. Böylece, çok ciddi bir zihin kirliliği yaşanıyor.

Bu kötü durum şeytanın müdahalesine de bir ortam hazırlıyor ve kirli zihinleri şeytan kendi hesabına kullanıyor. Dolayısıyla, insanlar dupduru bir gönülle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etme imkanını asla bulamıyorlar. Dahası, birer pas, birer leke olan o günahlar, tevbe ve istiğfarla temizlenmez ve arttıkça artarsa, o zaman üst üste yığılan kirler bir perde halini alıyor; Allah’tan gelen tecellilerin önünü kesiyor, rahmet esintilerine ve ilahî inayete mani oluyor ve artık himayesiz kalan kalbler şeytandan gelecek küfür oklarına bile açık birer hedefe dönüşüyor.

Bundan dolayıdır ki, böyle bir musibete karşı ümmetini ikaz eden Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Nazar (bakış) şeytanın zehirli oklarından bir oktur.” buyuruyor ve Cenâb-ı Hakk’ın şu iltifatkâr beyanını naklediyor: “Kim Benim korkumdan dolayı harama bakmayı terkederse, kalbine öyle bir iman neşvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.”

Dışarıdan gelecek günah hücumlarına karşı ümmetini koruma mevzuunda çok hassas davranan Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), kadın-erkek herkesin iffete kilitlendiği bir dönemde, hem de Hac vakfesini yapıp Arafat’tan döndükleri bir sırada, terkisine aldığı (Hazreti Abbas’ın oğlu) Fazl’ın başını sağa-sola çeviriyor ve böylece etraftaki kadınlara gözünün ilişmemesi için ona yardımcı oluyordu. Asır saadet asrı, mevsim Hac mevsimi, terkisine binilen Zat Allah Rasûlü ve harama bakmaması için başı sağa-sola çevrilen de iffetinde hiç kimsenin şüphe edemeyeceği Hazreti Fazl idi. Öyle bir şeyin adeta imkansız olduğu bir durumda, nazarına başka hayâller girmesin ve serseri bir ok kalbini delmesin diye, Fazl’ın yüzünü bir o yana bir bu yana çevirmesi Efendimiz’in bu konudaki hassasiyetini gösteriyor ve ümmetine misal teşkil ediyordu.

Rasûl-u Ekrem Efendimiz, bir başka zaman da, Hazreti Ali’ye, “Ya Ali, birinci bakış lehinedir, fakat ikincisi aleyhinedir” buyurmuş; bir kasde iktiran etmediği için ilk bakışın mesuliyet getirmeyeceğini ama ikinci defa dönüp bakmak iradî olduğundan, onun günah hanesine yazılacağını vurgulamış; harama götüren yolu tâ baştan keserek günahlara geçit vermemek gerektiğine dikkat çekmişti.
Dahilden Kaynaklanan Zihin Kirliliği

Hariçten gelen bu leke ve kirlerin yanında, bir de dış dünyanın içe yansımalarından ve onların hasıl ettiği yakışıksız düşüncelerden kalan izler oluyor. “Falan neden şöyle dedi, filan niye bunu yaptı?” şeklindeki bulanık fikirler hayâlinizi delip geçiyor, bir kıymık gibi tasavvurlarınıza saplanıyor, hislerinizi yaralıyor. Hatta, içinize dert olan o söz ve davranışların muhatabı siz olmasanız bile, onlara maruz kalanların ahvalini müzakere etmek sizin vazifenizmiş ve sanki üzerinize lazımmış gibi, o meseleyi giderme imkanınız da olmadığı halde, beyhude sû-i zanlara giriyor, içinizdeki kuşkuları büyütüyor, kendi kendinizi yiyip bitiriyor ve böylece farklı bir zihin kirliliğiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Şahsen, böyle bir zihnî kirliliği daha geniş alanlı görüyor, çoğu insanların bu derde mübtela olduğunu müşahede ediyor ve çok üzülüyorum.

İnsan çarşı-pazardan, kötülüklere açık mahallerden ve günaha girme ihtimali olan yerlerden uzak durarak dışarıdan bulaşabilecek günah lekerine karşı tedbir alabilir ve onlardan korunabilir. Fakat, hayâl ve tasavvurlardan kaçmak çok zordur. Otururken kalkarken, yerken içerken onlar hep sizinle beraberdir. Onlardan uzaklaşmak için uykuya sığınacak olsanız, daha gözlerinizi yummadan şeytan hemen inci-boncuk gibi saçıverir onları önünüze. Bu defa, uykuyu da unutur, başlarsınız çocukların bilye oynamaları gibi hayâl ve tasavvurlarla oynamaya. “Falan neden bu kadar vefasız, filan niye bu denli duygusuz, öbürünün Allah’la münasebeti niçin o kadar sığ?” sorgulamalarıyla zihninizi meşgul edersiniz. Aslında, o mevzularda yapılması gereken şeyler Kur’an ve Sünnet tarafından ortaya konmuş; o problemleri halletme sistemleri vaz’ edilmiş; meselelerin, usûlüne uygun olarak anlatılması ve insanların irşad edilmesi için gereken hususlar belirlenmiştir. Belirlenen o esaslara göre tavır almak ve hareket etmek dururken, hiçbir faydası olmadığı halde o türlü mülahazalara dalmak, hayâllerin ve tasavvurların su-i zanlara bağlanmasına ve dolayısıyla zihin kirliliğine sebep olmaktadır.

Belki bazılarına günde yüz defa “estağfirullah” dedirten de böyle bir zihin kirliliğidir. Siz, öyle bir kirlenmeye karşı ciddi tavır alsanız da, makinalı tüfekten boşalan mermiler gibi peşi peşine gelip en hassas duygularınıza çarpan ses, söz ve görüntüler tasavvur ve tahayyüllerinizi bir şekilde yakalar. Kimi zaman tuhaf bakışlar, bazen garip duruşlar, bir başka zaman sakat anlayışlar, bazen de kendinden kaçışlar gelip onlara çarpar. Siz ne kadar sineye çekici olsanız ve görüp duyduklarınızı realitelerle dengelemeye çalışsanız da hayâl ve tasavvurlarınız, parçalayıcı bir canavardan kaçan çaresiz av gibi koşamaz; kalbiniz, şuurunuz ve mantığınız ölçüsünde mukavemet gösteremez. Mantık ve güç sınırı tanımayan, zaman ve mekân kaydına girmeyen hayâl, çok sür’atli olsa da, çoğu zaman, fena duygulara paçayı kaptırır, kötü düşüncelere yakalanır. Neticede, çok kıymetli dakikalar faydasız hayâllerle eriyip gider; zihin ise, yararsız düşüncelerin istilasına uğrayarak bir çeşit esarete düşer.

Kalble kafanın irtibatı sebebiyle zihindeki bu kirler zamanla kalbe de akar ve orada “reyn” meydana getirir. Reyn, bir şeyin üzerinin pasla kaplanması, her tarafının paslanması demektir. Cenab-ı Hak, “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkar yaşıyorlar.)” (Mutaffifin, 83/14) buyurmuş; Allah Rasûlü de “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar. Döner tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur.” sözleriyle bu ilahi beyanı ve onda yer alan “râne” kelimesini şerh etmiştir. Evet, pas tutan bir kalbin bütün ufukları kararır; artık o iyiyi kötüden ayırma kabiliyetini kaybeder; beyazı siyah, siyahı da beyaz görmeye başlar; başlar ve bir daha da kendine gelmesi, fıtrî saffetini elde etmesi çok zor olur. Hatta bazen yeniden özüne ermesi bütün bütün imkânsızlaşır. Gafleti ve fenalıkları yüzünden deformasyon geçiren bir insanın artık üst üste kaymalar yaşaması da kaçınılmazdır.
Zihin Kirliliğinin Vartaları

Bu kaymaların başında, konsantrasyon eksikliği gelir. Zihin ve kalb dağınıklığı yaşayan bir insan birinci dereceden üzerinde durup yoğunlaşması gereken meselelere dahi konsantre olamaz; en hayati mevzulara bile teksif-i nazar edemez. Kalbî hayatı adına dağılan bir kimse, hiçbir mevzu üzerine dikkatini toplayamaz; çünkü konsantrasyon, dağınıklığa tahammülü olmayan bir konudur. Bakışı bir noktaya yoğunlaştırmak o kadar önemlidir ki, Bediüzzaman hazretleri, bir cama bile teksîf-i nazar edilse, zamanla âlem-i misale karşı hayâlde bir pencere açılacağını, o aynada çok garaibin müşahede edileceğini söyler ve aslında “aynada değil, belki aynaya olan dikkat-i nazar vasıtasıyla, aynanın haricinde hayâle bir pencere açılmış” olduğunu ifade eder. Evet, siz de deneseniz, bakışınızı herhangi bir cisim üzerine kilitleseniz, misal alemine kapılar açıldığını görebilirsiniz. Ne var ki, kalb ve zihin dağınıklığı, en önemli gâye-i hayâl olan Allah rızasına dikkat kesilmeye bile manidir ve insanı, tevcîh-i nazar etmesi gereken böyle bir hedeften dahi uzaklaştırır.

Diğer taraftan, zihin kirliliği insanı mâlâyâniyâtta gezdirir; mâlihülyâ içinde dolaştırır ve onun saniyelerini, dakikalarını, saatlerini ve bütün zamanını çalıp götür. İnsan, faydalı şeyler okuyup güzel hayâllere dalacağına, güzel görüp güzel düşüneceğine, uhrevî hayatı ve Allah’la münasebeti adına dolup dolup boşalarak zevk-i ruhânîler içinde dolaşacağına, zihni kirlenir ve kalbi dağılırsa, boş hülyalarla vakit geçirir, zamanını heder eder; duygu ve düşünceleri hesabına da çok büyük inhiraflara düşer.

Zihin kirliliğinin belki de en zararlı neticesi kelâm-ı nefsî şeklinde sudûr eden “sebb u şetm”ler; yani, dile dökülmese bile bir düşünce şeklinde belirip kalbi ve kafayı meşgul eden yakışıksız sözler, çirkin laflar, karalama ve kınamalardır. Meselâ, bir insanın namazını verip veriştirmesine, duasındaki dikkatsizliğine ya da çarşı-pazardaki lâubâliliğine takılmışsanız, bunlar önce birer buğu halinde zihninizde beliriverir; başlangıçta sadece bir hayâlken daha sonra tasavvur kalıbına dökülür; şayet siz meseleyi orada kesip atmaz, aksine mülahazalarınız üzerinde daha da yoğunlaşırsanız, tasavvurunuz taakkule ve hatta tasdike dönüşür. O şahıs hakkında hükmünüzü verir ve “Vay mücrim vay!” dersiniz. Belki ağzınız hareket etmez, diliniz dönmez ve dudaklarınızdan hiçbir kelime dökülmez ama o insanı ne zaman ansanız içinize hep “mücrim” hükmü gelir. İşte, bu şekildeki sebb u şetmler de kalbi öldüren ve ruhu felç eden birer illettir.
Hayâllere de “Estağfirullah”

Kanaatimce, bir mü’min, Muhasibî inceliği ve hassasiyeti içinde, hayâllerini bile sorgulamalı ve onların çirkinlerinden Allah’a sığınıp, zihnine çarparak geçip gidenlerden dolayı da “estağfirullah” demeli. İnsanları vesveseye düşürmemek kaydıyla herkeste kötü hayâllere karşı da istiğfar duygusu geliştirilmeli. Şu kadar var ki, bazen, bir kısım çağrışımlar neticesinde istenmeyen ve rahatsızlık veren düşünceler, çirkin manzaralar veya kötü sözler hayâle gelince, bazı hassas ruhlar, bunların kendi kalbî hastalıklarından ve manen kaygan bir noktada bulunuyor olmalarından kaynaklandığına inanırlar. Meseleyi biraz derinleştirince vesveselere girebilir; “Demek ki benim kalbim bozulmuş, ben artık bütün bütün fıska açık yaşıyorum” diyerek şeytanın oyununa gelebilirler. İşte, bu hususa dikkat etmek ve vesveseye düşmemek/düşürmemek kaydıyla, her insan iradî olarak hayâl ve tasavvurlarını da sorgulamalı. Mesela, bir aralık “Acaba, falan benim için şöyle mi düşünüyor?” şeklinde mülahazalara dalsa, hemen teyakkuza geçmeli ve çok ciddi bir günah işlemiş gibi kalkıp tevbe etmeli. O zat gerçekten öyle düşünmüş de olabilir. Fakat, Allah o günahın hesabını onu işleyene soracaktır; o mesele diğer insanı alakadar etmez. İşin aslı ne olursa olsun, o türlü düşüncelere dalmak, onlardan belli hükümlere yürümek insana çok şey kaybettirir, onu günah vadilerine yürütür ve sevap atmosferinden uzaklaştırır. Evet, insanlarda kendilerini sorgulama düşüncesini canlandırmalı; öyle ki, herkes, başkalarının kocaman kocaman günahlarını bile göremeyecek kadar kendi kusurlarının telafisiyle meşgul olsun.. birisi, rüyasında bir günaha girse, ona bile istiğfar etsin ve “Benim hayâlim fıska açık olmasaydı, bu günah rüyama nasıl girerdi!” deyip kendini kınasın.

Evet, gerçek huzur ve saadete, zihnin dağınıklık ve perişaniyetten kurtarılması, kalbin itmînan ve istirahata erdirilmesi neticesinde ulaşılabilir. Zihni kirlenmemiş her insan, istediği zaman, kanatlanan rûhu sayesinde kalbinin sonsuz iklimlerine doğru açılarak hakiki mutluluğu elde edebilir. Böyle bir bahtiyarlığı yakalamanın en önemli şartı ise, zihin kütüphanesini tertemiz fikirlerle donatmak ve kalb hazinesini selim duygularla nurlandırmaktır.

Epiktetos’un mevzuyla alakalı ibretâmiz ikazını hatırlatarak bu fasla da şimdilik nokta koyalım: “Fena hülyalara yakalanınca, ilk fırsatta onlardan kurtulmaya ve hemen o tehlikeli alandan uzaklaşmaya çalış. Yoksa, hayâllerin seni öyle vadilere sürükler ki, bir daha geriye dönemezsin.”

http://www.herkul.org/kiriktesti/index.php?article_id=1588&herkultools=0bd221dfbada0e158e4727572930078f
———————————————————-

Bilinçaltı ne kadar da… ABDULLAH AYMAZ

İmam–hatipte son sınıfta iken ikinci sınıfta bir öğrencinin işleriyle de ilgileniyordum. Bir akşam arkadaşlarına seyrettiği bir yabancı filmi anlatıyordu. Dini bir film diye gitmişti. Musa aleyhisselamın peşinden giden Firavun’un sonra geri döndüğünü söylüyordu. Ben “Peşinden Firavun yarılan denizin üzerine at sürdü, sonra boğulup öldü. Hatta son anda ‘İsrailoğullarının İlahına inandım.’ dedi. Ama o andaki böyle bir iman makbul değildi.” dedim. “Yok, öyle bir şey olmadı.” dedi. “Benim bu söylediklerim Kur’an âyetleri ile sabit.” dedim. “Ama filmde öyle değildi.” dedi. “Peki sen bir imam–hatip öğrencisisin, Kur’an’ın bir âyetini bile inkâr eden ne olur? Sen şimdi bir âyeti değil, pek çok şeyi inkâr etme durumundasın. O filmi çevirenler kendi eksik bilgilerine göre çeviriyorlar. Sonra Kur’an, o Firavun’un cesedinin korunacağını bile haber veriyor ve 1880’li yıllarda o Firavun’un aynı cesedi tespit edilmiştir.” dedim. Aklı başına geldi.

İnsan kelimesi için, nisyandan yani unutkanlıktan alınmıştır. Çünkü “İnsan unutkan bir varlıktır.” denilir. Fakat bence bu insan kelimesi ünsiyetten de gelebilir. Yani insan ünsiyet eden, ünsiyet duyan bir varlıktır. Ama ilk hangi şeyle, hangi düşünce ve anlayışla ünsiyet kurmuşsa artık bilinçaltına yerleşen o şeyden asla ayrılmak istemez. İşte bu film misalinde olduğu gibi şuuraltına yerleşen film görüntüleri imanının gereğini bile geri itebiliyor. Onun için şuuraltını iyi beslememiz lazım.

Josef Morfi “Zenginliğin Bilinçaltı” isimli kitabında “Bilinçaltı aptaldır. Ne söylerseniz, ne düşünürseniz onu doğru kabul eder. Şakadan hiç anlamaz. Bu özelliği yüzünden onu, olmasını istediğimiz doğrulara kolaylıkla ikna edebiliriz.” diyor.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, içi bitmiş elektrik lambasını alıp yere çarpmak için elini havaya kaldıran talebesine “Keçeli dur! Onu yere çarpma. Usulca koy. Çünkü onu çarparsan içindeki tahrip volkanı harekete geçer; daha başka kırıp dökecek şeyler ararsın.” dedi.

1961’de Albert Bandura ve arkadaşları tarafından yapılan deney, Tv’de şiddeti gören çocuğun saldırganlığını artırıp artırmadığını ortaya koydu.

Bu deneyde çocuklar bir yetişkini, basit oyuncaklar ve şişirme bir bebekle oynarken izlediler. Deney şartlarından birinde, yetişkin, yaklaşık bir dakika için basit oyuncakları toplamakla işe başladı. Sonra dikkatini şişirme bebeğe çevirdi. Bebeğe yaklaştı, onu yumrukladı, ağaç bir çekiçle ona vurdu, havaya fırlattı ve odanın içinde orayı burayı tekmeledi. Bütün bunları yaparken de “Kır burnunu, vur başına, al sana!” diyerek bağırdı. Çocukların gözü önünde bu davranışları yaklaşık dokuz defa sürdürdü. Diğer bir şartta ise, yetişkin sessizce diğer oyuncaklar üzerinde çalıştı, şişirme bebekle ilgilenmedi. Bir süre sonra, her çocuk şişirme plastik bebeğin de bulunduğu bir dizi oyuncakla 20 dakika yalnız bırakıldı. Yetişkini saldırgan davranışlarda bulunurken seyreden çocukların, onu diğer oyuncaklar üzerinde çalışırken izleyen gruptaki çocuklardan çok daha saldırgan davrandıkları görüldü. İlk grup, bebeği yumrukladı, tekmeledi, hırpaladı ve saldırgan yetişkinin söylediklerine benzer saldırgan yorumlarda bulundu. Bu çocukların saldırmaya deneyden önce olduğundan daha meyilli oldukları açıkça ortaya çıktı. Taklit müddeti içinde daha fazla saldırgan davranış gösteriyordu.

Sharon Lovery, eğer Tv seyircisi bir modeli câzip bulursa veya aynı model olmak isterse, modeli tamamıyla kendi kimliğine monte ediyor, diyor.

W. Schramm, çocukların belli karakterlere benzemeye daha istekli olduklarını, ister kurgu gerçek olsun, çocukların bir modeli zihinlerinde saklayıp ileri yaşlarında bile tekrarlayabildiklerini ortaya koydu.

06.01.2002 Yazarımızın E-Postası: a.aymaz@zaman.com.tr
————————————————————

Şuuraltı İnançlarımız, Said Tunçpınar

Çoğumuz, ağır hasta veya komadaki insanlara şahid olmuştur. Bazen bu kimseler o halde iken bir şeyler sayıklayabilirler. Bu bazen bir isim, bazen bir yer, bazen de başka bir şey olabilir. hasta halde iken söylenilen ve tekrar edilen bu şeyler kısaca şuuraltına yerleşmiş şeylerdir. Yani kişinin normal hayatında en çok düşündüğü, konuştuğu, üzerinde durduğu kısaca onunla yatıp-kalktığı şeylerdir. Hatta şuuru yerinde olmadığı bir zamanda bile bu şeyler dudaklarından dökülebilir. Ayrıca rüyalarda bir şuuraltı alemi olarak tanımlanabilir.

Bir hadise ile konuyu daha iyi anlamaya çalışalım. Birisinden dinlemiştim: çok şiddetli bir kaza geçirip yanmış fakat ölmemiş birisi hastanede komada iken, yanındakiler onun aralıklı olarak “öğretmenim” dediğini duymuşlar ve bir anlam verememişler. Araştırılıp sorulduğunda, çok erken yaşlarda tanıdığı ve hayatında önemli bir yeri olan bir öğrtmeni olduğu anlaşılıyor.

Bu hadisede de görüldüğü gibi kişi normal hayattayken devamlı düşündüğü, onu konuştuğu ve örnek almaya çalıştığı bir öğretmenini farkında olmadan şuuraltında önemli bir yere koymuş olmaktadır. Baygın halde veya komada iken ve daha çok da rüyada bu şuuraltı ortaya çıkar.

Şimdi ise şu satırlara dikkat edelim:
“İnsan kabre şuuraltıyla girer. Bundan dolayı orada kendisine ne yarayacaksa onları şuuraltına koymalı. Ahirette şuuraltına koyduğumuz şeylere göre hakkımızda cereyan eder.”

O halde biz insanlar neden şuuraltımızı neden böyle boş şeylerle dolduruyoruz.. neden biz bu gibi şeyleri çok düşünüyor, çok konuşup da onların şuuraltılarımız olmasını sağlıyoruz. Bu sorunun cevabı herhalde insanın gafleti olarak cevaplandırılabilir. Akıllı insan ise kendine faydalı olanla meşgul olur ve hep onu düşünür ve onu konuşur ve o hedefe varmaya çalışır.

Zaten bundan dolayı da yüce kitabımız defalarca bize “Ey iman edenler Allahı çokça anın” hedefini göstermiyor mu? Asrın büyük bir alimi de şöyle demiyor mu “La ilahe illallah”hakikati kalbe çok işlettirilmeli” Bu ve buna benzer bütün prensipler bizim şuuraltımızı kabirde ve ahirette işimize yarayacak şeylerle doldurmamız için bir tavsiyedir.

Buraya kadar olan şeyleri düşündüğümüzde peygamber efendimizin (sav) hayatının her anını dua ederek geçirmesini çok daha iyi anlıyoruz. Zira bu kadar çok dua, bu kadar çok zikir, Cenab-ı Allah’ı şuuraltına yerleştirme gayretidir. Efendimizin yolunu takip eden alimlerin, velilerin da bizlere bol bol dua tavsiyeleri dua kitaplarını göstermeleri herhalde şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Zira bunlar şuuraltını kabirde ve ahirette işimize yarayacak şeylerle doldurma gayretidir. Bu istikamette gayret gösterenlere ne mutlu!

http://www.herkul.org/yazarlar/index.php?view=article&article_id=178
————————————————————————————–

Toplum ve İrade
Mustafa NECMİGİL

İnsan faaliyetlerinin çoğunda şuuraltı kendisini gösterir. Günlük hayatımızda yaptığımız birçok faaliyetin, meselâ yolda yürürken çevreye karşı davranışlarımızın şuurunda değilizdir. Bu davranışlar şahsın alışkanlıklarına, öğrendiklerine, ahlâk yapısına, yetiştirilme şekline bağlıdır. Onun içindir ki, insanın ani bir duruma karşı olan reaksiyonlarının hangi menşe’e dayandığını, o andaki durumla alâkalı psişik analizlerle (tahlil) değil de, derinlere giden bir analizle tesbit etmek en az hatalı olanıdır. Hareket ve konuşmalarımızın bir kısmı şuurlu bulunmaktan ziyade otomatikleşmiş bir şekilde şuuraltının mahsulü olarak karşımıza çıkar. Şuuraltı ise önceden kişinin toplum tarafından, farkına varmadan veya farkına vararak şartlandırılması ile oluşur. Hatta şahsiyet ve karekterimizin büyük bir kısmı, şuuraltının şekillenme tarzına bağlıdır. Şuurlu bir şekilde şuuraltını yönlendirmek, yeni kabullenmelerle eskileri ört-bas edebilmek her zaman mümkün olsa bile, şuuraltına tesiri ömür boyunca kendisini gösterir. İnsanın son durumu ile ilgili gerçek değerlendirme, onun şuurlu yapısını ortaya koymasıyla olabilirse de, onun şuuraltı yapısını hiçbir zaman gözden uzak tutmamak lâzımdır. Lâkin, burada irade çok büyük rol oynar. İradesi sağlam ve kuvvetli insanlar, şuuraltı ön-şartlanmaları nasıl olursa olsun, her halükârda şuurlu düşünmek ve hareket etmek kabiliyetindedirler. Zayıf olanlar ise, şuur seviyesi düşük, şuurlu hareket kapasitesi eksik olarak tezahür ederler ki; ekseriyetle şuuraltının yönlendirmeleriyle hareket ederler. Burada irade terbiyesinin önemi ortaya çıkıyor.

Şuur ve şuuraltı’nın insan davranışlarını yönlendirmede rol oynayan mühim faktörlerden birisi de vicdan’dır. Vicdan, birçok hayvanlarda da gözlenebilen (bakıcısının ölümüne sebep olan arslanın vicdan azabından nasıl intihar ettiği herkesçe bilinir), düşünce ötesi manevi bir yapıdır ki, iç kontrol mekanizmasında önemli bir rolü vardır. İnsanlarda vicdan, aydın ve karanlık arasında dereceler alır ki, vicdanı aydın insanlarla karanlık vicdanlı insanlar her zaman tefrik edilebilirler. İnsanın vicdanı yapısını inkâr etmeye hiç de lüzum yoktur. Çünkü, şuurlu veya şuursuz, yapılan her hareketin sonunda bir “iç muhasebe duygusu” olarak iş gören vicdan her zaman kendisini hissettirir. “Sağduyu” olarak ifade edilen ve bütün insanlar için kabul edilen mefhum, vicdan için yetersiz kalmakla birlikte zamanımızda çokça kullanılmaktadır.

Psikologlar, insan zihninde şuuraltı ve şuur yapılarının yerini ifade etmek için, bir buzdağı misalini verirler ve buzdağının su içinde kalan kısmını şuuraltı, su üzerinde kalan kısmını da şuur olarak irade, vicdan, kalp, henüz açıklanamamış olan birçok duyguları kabul edersek, bu dağın üzerine bir buzdağı daha ilave etmemiz gerekir. Zihni bu şekilde üç bölümde incelemek devamlı tesirini, ama kısmîlik derecelerine göre ağırlığını görüyoruz. Burada insanın şuurlu olarak, şuurüstü yapılarını davranışlarında müessir kılması ile şuurlu veya şuursuz olarak, şuuraltı şartlanmaların tesirinde davranışlarda bulunması arasında insanlık dereceleri ortaya çıkar.

Şuuraltı zihin; hatıralarımızın, duygularımızın, yaratılışımızın kaynağı durumundadır. Duyulardışı idrak, telepati, sezgi, telekinezi, psikokinezi gibi kuvvelerin zihnin hangi bölümüyle ne derece alâkası olduğunu tam olarak bilemiyoruz.

Bunların bazılarının kaynağı şuuraltı-zihinde yatsa bile her zaman için şuurun tesiriyle yönlendirilmektedirler. Hipnotizmada ise, şuur belirli bir nokta ile meşgul edilmekte veya ondan izin alınmakta ve şuuraltına doğru olan doğruya hükmedilmektedir. Şuur, buna daha önce izin vermiş olduğundan, şahıs şuurlu iken dahi şuuraltına iletilmiş emirleri şuuruna ters düşse de yerine getirmektedir.

İnsanın bu zihnî hususiyetlerinden sonra da psikolojide içgüdü diye ifade edilen sevk edici güçlerden bahsedebiliriz: İnsanın, bir kendisine has, yani yaratılışından gelen sevkleri, bir de sonradan terbiye ve tecrübelerden kazanılan sevkleri vardır ki; bunların davranışlarımızda te’siri görülür ve şuurumuzun kontrolü altındadırlar. Kontrolden çıktıkları zaman ise, insanda nevrotik (asabî) arazlar hâsıl olur. Temel sevklerden biyolojik sevkler olarak; açlık, cinsiyet, acıdan kaçmak (korunmak), merak gibi arzular vardır; hissi sevkler olarak da; nefret, sevgi, korku gibi sevkler vardır. Bu her iki çeşit sevk de, hemen bütün canlılarda olan ortak hayat sevkidirler. Çünki, bu sevkler olmazsa, canlı hayatını sürdüremez. İnsanda bu temel sevklerdeki tezahür farkı, yönlendirmeye dayanır. Ve farklı olması da insanlığın bir icabıdır. Yani insan, nefretini, sevgisini, cinsî arzusunu, açlığını, kendini koruma hissini hiçbir zaman hayvan gibi tatmin edemez. Çünki onun şuur’u vardır, vicdan’ı vardır, kalbi vardır, mantığı vardır.. Yani o insandır. Kendisinde yaratılıştan varolan şuurüstü merkezleri kullanacaktır. Bir de şu vardır ki, hayvandaki sevklerin zuhuru çevre ile, beslenme ile doğrudan doğruya irtibatlıdır. Bir bakıma hayvanlar tabiatın içerisinde muayyen bir hayat tarzı yaşarlar. Halbuki insan, hür iradesi ve düşüncesi ile tabiatı kullanabilme, kendi çevresini kendisi oluşturabilme, insanlığını bilebilme ve koruyabilme gibi vasıflara da sahiptir. Temelde yatan üçüncü sınıf sevklere gelince içtimaî sevklerle karşılaşıyoruz. Başkaları ile olan münasebetler, itimad, muvaffak olma, kendini kabul ettirme isteğinden doğan sevklerdir ki; toplumda davranışlarının biçimlenmesi daha müessir bir rol oynar. Çocukluktan beri ve hatta bir ömür boyu devam edebilecek tarzda toplumun şartlandırmalarına bağlı olarak şekillenen bu üçüncü grub sevkler, bazı içtimaiyatçılar tarafından değerlendirilmekte, çoğu zaman da reklamcılar ve modacılar tarafından istismar edilmektedir. Şahıs, ençok meşgul olduğu şeylerin, en çok duyduğu sözlerin, en çok okuduğu kitapların, en çok gördüğü davranışların tesirindedir. Çevrenizdeki insanların davranışlarına bir bakınız. Onları ya bir filmde gördüğü ve benimsediği davranışları taklid ederken veya büyük insanlar olarak tanıdıklarını taklid ederken ve toplumda mevki sahibi olanlara benzemeye çalışırken göreceksiniz. O, taklidini gittikçe başarıyla uygulayacak ve taklidi, sonunda kendi davranışlarından bir davranış halini alacaktır. Şahıs sevmediği insan ve davranışların, beğenmediği eser ve düşüncelerin tesirinde de kalır. Çünkü şuuraltı onlara daima kapı açmakta, hafıza her zaman çalışmakta ve şahıs farkında olmadan o fikirler söz veya davranış halinde açığa çıkmaktadır. Bu durum, şuuraltının ve insanın fıtrî yapısının gereğidir. Bu fonksiyondan kaçılamayacağına göre, istenmeyen davranış ve sözlerin tesir sahasından kaçınılmalıdır. Zira şekille veya sözle yapılan sürekli telkinler bir zaman sonra içtimâî hipnotizma gibi netice vermesi bir gerçekdir. Yani herkes farkına varmadan şartlanmıştır bir hareket veya anlayışa.. Eğer toplum bu yüzden bir gayyaya doğru yuvarlanır hale gelmişse, kurtarma şansı da çok çok azalmış demektir. İçtimaî hipnotizma derecesinde tesirli olan umumî telkinlerinden kurtulabilmek ise, çok az kimselerde ve iyi – kötü, hayır – şer, sevap – günah tefrikini yapabilecek hale gelmiş; iradesi kuvvetli, davranışları şuurlu, vicdanı aydın insanlarda görülmektedir. Toplumun beyni ve pazusu sayılan bu kudsîler ordusuna, içtimaî vicdanı uyarmak için çok büyük vazife düşmektedir.

Şimdi biraz da zihin – beden münasebetinden girerek mevzuun ehemmiyetini belirtelim. Şuuraltı – beden irtibatından ötürü, sağlıklı ve şuurüstü ile uyum halinde bulunan bir şuuraltı sıhhatli bir bedenin sebebi olacaktır. Uyumsuzlukta ise bedene akseden arazlar ortaya çıkacaktır. Bazı bedenî hastalıkların dahi telkinle, inançla tedavi edilebilmesi (en basit bir misal, siğil) şuuraltının bedenle ne denli irtibatlı olduğunu gösterir. Sağlıksız zihinlerin kötü faaliyetleri neticesi meydana gelen psikonevrozların, şuurüstünün yönlendirilmesi ve şuuraltının yeniden şartlandırılması ile tedavileri mümkün olmaktadır. Organik hastalıklarda da yine zihin kontrolü ile vücudun bütün koruyucu güçleriyle gevşemiş bir hale getirilmesi, tedavi şansını artırabilir. Müdafada asker olmayınca düşman güçlerinin yapacaklarını şaşırması gibi bir şey bu. Şifa bulması mümkün olmayan hastalıklarda ise, yine şuuraltı şartlandırmalarla, tabii şuurüstünün önceden teslimiyeti şartı ile, hastanın hastalığa ve acıya katlanma gücü artırılabilir.

İdio – motor (düşünce – hareket) reflexler ile, aşırı derecede faal, rahatsız, sarsıntılı bir zihin kas gerginliği sonucunu doğuracak: aşırı ve rastgele gerilmelere sebep olacaktır. Meselâ üzüntü, alında ve yüz hatlarında bir değişikliğe sebep olurken, öfke dişlerin ve yumruğun sıkılmasına, sıkıntı mide ülserine sebep olmaktadır. Bunlar, en açık misallerdir. Vücudun diğer kaslannda da, bu tür anormal kasılmaların olacağı düşünülürse, İdio – motor reflexle zihnin vücuda nasıl tesir ettiği daha da iyi anlaşılır. Tabii ki, buna karşılık beden kaslarının gevşemesi de zihnî rahatlığa, sâkinliğe sebep olabilecektir.

Temel sevklerin anormal şekli olan nevrotik sevklerin üzerinde de biraz durmak gerekir. Sevmek ve sevilmek normal bir sevk iken, çevresi tarafından az sevilen insanlar, bu psikolojik baskı altında anormal bir davranışa yönelirler ki, kendini beğendirmek üzere teşhir etmek için imkânlar aramak şeklinde belirti verebilir. Çocuklarda bu, çeşitli haylazlıklarla tezahür eder. Kuvvetli olmak isteği de normal hudutlarda her insanda vardır. Ama devamlı ezilen insan veya insanlar topluluğunda, neticede kendini, isyankârlık ve çevreye zarar verme şeklinde gösterebilir. Bu gibi durumlarda sebebi ortadan kaldırmak dahi tedavi için yeterli olabiliyor. Yani insanların sevildiği ve her insana istisnasız şahsiyet tanındığı, insanların ezilmediği, sömürülmediği, kula kul olunmadığı ve yine “insanların bir tarağın dişleri gibi müsavi olduğu” bir toplumda yukarıdaki psikolojik arazların ortaya çıkmayacağı da burada anlaşılmış oluyor.

Şuuraltı mekanizmasının işlerliği ile alâkalı bâriz bir misal verelim. Günümüzde moda halinde yaygınlaşan açık – saçık filimler, resimler ve davranışların çocuklar üzerindeki tesiri ileride arazların ortaya çıkmasına bakın nasıl sebep oluyor. Çocuk, daha muhâkeme kabiliyeti tam gelişmediğinden, o hareket ve görüntülerin tesirinde kaldığının şuurunda olamıyor ve bir müddet de bunu açığa vurmuyor. Ama ne zaman içinden cinsî sevkler gelmeye başlıyor, işte o zaman şuuraltına önceden yerleşmiş olan tablolar şuur seviyesinde gerçekleşmek istiyor. Eğer bunun gerçekleşmesine toplumun baskılan veya çocuğun inançları mânî oluyorsa ve iç ve dış tenbihler (uyarılar) de halâ devam ediyorsa, şuuraltının kendisini devamlı meşgul etmesi, kişiyi çeşitli tatmin yollarına sevkediyor. Şuuraltının bu şekilde anormal tablolarla yüklü olması, aynı zamanda kişinin erken psikolojik cinsî olgunluğa ermesine de sebep oluyor. Eğer kişi irade zayıflığında veya marazî anlayış ve düşüncelerin tesirinde kalarak şuuraltından gelen bu istekleri “tabiî” kabul edip buna set vurmamak gerektiğine inanırsa, o zaman her türlü isteğini hür olarak tatmin etmesine mânî olan herşeye karşı gelir ve toplumca sapık olarak nitelendirilen bir kişilik ortaya koyar. Ama o, bunun farkında değildir.

Genç adam daha da ileri giderek çekirdek – aile gerçeğini görmezlikten gelecek ve aile müessesine de karşı çıkacaktır. Böyle alabildiğine serbestiyet isteği ise, onun gücünün sınırlılığı dolayısıyla, enerjisini çabuk tüketmesine veya anormal boşalmalara sebep, olacak; bu noktada duygu ve cisim tenasübü olmayacağı için de doyumsuzluktan ötürü psikolojik buhranlara dûçâr olacaktır. Çünki arzuların sınırsızlığı karşısında, güçler sınırlıdır. Hayvanlardaki bu arzu – güç dengelemesi yaratılıştan çevre ile ayarlanmıştır. O halde insan, şuurlu bir varlık olarak bu dengeyi kendisi kurmak mecburiyetinde değil midir? Çözüm olarak karşı cinsler arasındaki aşırı ve anormal tenbihlerin ortadan kaldırılması teklif edildiği zaman ise, o genç adam, buna da karşı çıkacaktır. Çünkü bunun artık günümüzde mümkün olamayacağına ve olmaması gerektiğine inanmaktadır. Duyguların normal yoldan, yani bizce meşru yoldan tatmini varken ve aslında “bu meşru dairedeki zevklerin keyfe kâfi geldiği” bilinirken, gencin bu denli aşırı serbestiyetteki direnişi, onları bu şekilde şartlandıran toplumun bir günahıdır..!

http://www.sizinti.com.tr/konu.sizinti?SIN=5711e2313f&k=1676&1145585806
————————————————————————————————

MELEK, ŞEYTAN VE NEFİS ÜÇGENİNDE BİLİNÇALTI KİMLİĞİMİZ (drmavi)

Hayal dünyamızı ve bilinçaltımızı kontrol altına almaz disipline edemezsek, bizi bilincimiz ötesinde birilerinin yönetmesine izin vermiş ve kendimizden ve O’ndan yoksun kalmış oluruz. O Yeşil Kubbe, bilinç kitabımıza kapak ve hayal aynamıza ana sayfa yapılırsa, geniş ve derin manasıyla birlikte iç kontrolümüzü güçlendirebilir, iç ve dış alemimizi aydınlatabilir, bilinçaltı hortlaklarının bizi yutmasına engel olmasını sağlayabiliriz. Her olumsuz durumumuzda Miracın hatırlanması da, tefekkür miracı yapılması da benzer etkiyi yapabilir… Hele insan bu Miracında “Rabbi!” ve “Seyyidi!” Hilal uçlarında kalbiyle aklını, vicdanıyla nefsini buluşturabilmişse!…

Nefis-şeytan işbirliğinde bilinçaltına bir şekilde temas etmiştik.

Bilinçaltı, bilincimizin oluşturduğu söz ve düşünceleri, duygu ve davranışları, oluşturduğu kuralları sorgusuz, aynen, iştahla uygulamaya çalışan, düşünce dünyamızın bir mahzeni, hizmetkarı ve icra makamı gibidir. Sözgelimi, bizi, dualarımızda olmayı istediğimiz şekle sokmak için çaba sarf eder. Kendimize huzur bulmak için yaptığımız telkinleri dikkate alır onu tekrarlar durur. Kibirli, inatçı, günahkar olmayı, depresyon yaşamayı düşünüp duranlara da onları sunar. Zaman toplumsal kalkınma ve hizmet planını, yaşatmak için yaşama idealini yaşama zamanı!..

Bilinçaltı bir telkin mekanizması sayılabilir. Onu telkinlerimizin telkincisi olarak görebiliriz. Bilinçaltıyla hayatımız boyunca sürek li karşılıklı, selamlaşma gibi, telkinleşmekteyiz. Bu karşılıklı şartlandırma ve programlama anlamına da gelmektedir.

En önemli konu, bilincimizde mevcut ilahi bir yasayı ya da bu anayasaya ters düşmeyen, olumlu güzel dünyevi bir prensibi belirlemek ve bilinç altına okutmaktır. Bilgisayara program yükleme gibi…Ciddi bir inançla ve tekrarla oluşturduğumuz kurallar aynen alınıp bilinçaltı tarafından bizim için işlettirilmeye başlar. İnsanın zikri ne ise fikri de odur sözünü söyleyerek, bir ölçüde bu sistemi dile getirmiş olmaktayız. Bilinçaltının bir kulağı dilimizde bir gözü de düşünce penceremizdedir.

Bilinçaltı müthiş bir düşünce disiplini ve yönetimi imkanı tanımasına rağmen, ciddi tehlikeler de arz edebilir. Tıpkı nefis gibidir, sanki onun aynı yumurta ikizidir. Nasıl şartlandırır programlarsanız, öyle bulursunuz, öyle olursunuz. Size karşı son derece objektif tarafsız hizmetler sunduğunu görebilirsiniz. Dil gibi insanı vezir de eder, rezil de…

Şeytanla irtibatlı olarak konuya bakacak olursak, bilinçaltını bir tiyatro sahnesine benzetebiliriz. Nefis hoşuna giden rengarenk kostümleri ve dekoru seçer, senaryo yazarının verdiği rolleri oynar. Şeytan nefis için hoşuna gidecek pek çok senaryo üretir. Bu arada irade, bu arenada nefse sözünü geçirebilirse duruma el koyup bir yön verebilir ya da vicdan ve kalp muhafız ve mürşitlerini yardıma çağırarak nefse sahip çıkmaya çalışırlar ve şeytanın elinde oyuncak haline gelmesine engel olurlar.

Bilinçaltının bu mücadele ortamında, seyirci kalmaktan başka yapacağı pek bir şey yoktur, çünkü o tamamen objektif ve pasiftir Doğru ve yanlış ölçüsü vicdan ve mantık gücü yoktur. Ona göre melekten gelenle şeytandan gelen eşdeğerdir. Daima hakim olan tarafa hizmet etmek zorundadır.

Bilinçaltı bir banka gibidir, kim ne kadar yatırım yaparsa, geri istediğinde o kadar çeker, elde eder. İrademizi kullanarak şeytan ya da melek hesabı açabilir, yatırım yapmalarını bekleyebiliriz. Onların verdiği yetkiyle kendimiz de onlar adına bol bol tasarrufta buluna biliriz…

Bilinçaltı bir bahçe ve tarlaya da benzetilebilir. Şeytan sürekli İki cins tohum saçar. Birisi olumsuzluk dikenleri olarak biter, diğeri süslü günah zakkumları olarak. Devamlı ümitsizlik, karamsarlık, yılgınlık, hayattan tad almama, stres, depresyon vb. psikolojik rahatsızlıklar üretecek duygu ve düşünce fidanlarını diker, ya da fuhşa ve dinin hoş görmediği kötülüklere ait ekimlerde bulunur. Bilinçaltı çok verimli bir tarla gibi şeytanın bütün ektiklerini üretme çabasına girer. Çünkü o, gelen mesajların imzasına değil içeriğine bakar. Kendini maaşlı bahçıvan olarak görür…

Bilinçaltını şeytanın stüdyosuna, filim setine ya da dev bir ekrana bir tuvale de benzetebiliriz. Burada nefsi baştan çıkarıcı seri üretimler yapar, hayal sahnesinde 24 saat oynattığı rengarenk içerikli filimleri, tabloları bilinçaltına izletmeye, onu şartlandırmaya ve programlamaya çalışır.

Aslında bilinçaltında bütün bu olup bitenler, depolananlar, insana zarar veremez, insan sorumlu da olmaz. Zarar vermez, tıpkı bağırsaklarımız da olanların namaza ya da misafirliğe gitmemize engel olmadığı, bize zarar vermediği gibi. Ya da elimizdeki aynaya yansıyan bir ateşin elimizi yakmaması, pisliğin elimize bulaşmaması gibi.

Günah sayılmaz çünkü, Hadisin ifadesiyle günaha niyetlenen onu gerçekleştirmediği sürece günah yazılmaz, bilakis iyi niyetle vazgeçmişse sevap bile yazılabilir. Şeytanın sürekli giriş izni bulunması sebebiyle, bu, insanı dini açıdan sorumlu tutmasa da, fakat şeytanın fırınında pişirilen mutfağında, yani bilinçaltında servise hazırlanan bu olumsuzluklar, bilinç sofrasına sunulmaya başlayınca tehlike baş gösteriyor demektir. Çünkü sürekli izlenen reklam filimlerinin, bilinçaltımızı etkilemesi gibi, bu telkinler de zamanla bilincimizi yönlen dirip davranışa dönüşebilir.

Zaman gelir, bilinçaltına işlenen inkarcılık tezleri, günah tasarımları, bunalım senaryoları öyle kuvvetlenir ki bilinç de, bilinçaltı gibi bunu, gerçekmiş gibi algılamaya başlar. Hipnoz etkisinde kalmış gibi, kabullenmek zorunda kalır. İşte şeytanın bu etkisine: olabilecek olanı, olmuş veya olması gereken zorunlu bir şeymiş gibi göstermesi” diye adlandırabiliriz (imkan-ı zati, imkan-ı akli).

Bilinçaltına olumlu güzel mesajlar ve telkinler göndermek suretiyle, şeytanın olumsuz mesaj bombardımanına karşı bir dalga kıran oluşturulabilir. Fakat unutmamalı ki, şeytanın her planı ve geliştirdiği sistem, daima insanların akıllarının önünde olabilir. Onun güçlü vesvese dalgaları, bilgi setlerimizi aşabilir. Çünkü o, hiçbir insanın başaramayacağını başaracaktır; kıyamete kadar yaşayacaktır. Ve her insanın duygu ve düşüncesini, özellikle de zaaflarını anlayabilecek ve taktiklerini sürekli yenileyecet, geliştirecek ve güncelleştirecektir.

İnsanın kıyamet noktasındaki zihinsel ve duygusal durumunu dahi az çok görebiliyor olacak ki, yeminler ederek, kıyamete ka dar insanları azdırıp, cehenneme dolduracağını söylemiştir. Bu ifade, şeytanın, insanları bir gen haritası gibi çok iyi okuduğunun bir ka nıtıdır. Bu durumda, şeytanın taktiklerini, çağımızın salt akıl, bilinç, bilgi ve teknoloji düzeyiyle çözme ve aşma konusunda yetersiz kalabiliriz. Şeytan asırlar sonrasının insanının psikolojisini bile okuyabiliyorsa, gerçekten bizim canımıza okuyabilecek güçlü yeteneklere sahip demektir.

Bu tespit bir tespittir, düşmanı tanıma raporudur. Soyut bilgidir. Bu bilgiyi gerçek yapma eyleme dönüştürme yetki ve yeteneği sadece insana verilmiştir. Ateş yakar. Bu, bir bilgidir. Ama elini sokarsan yakar, bu da bir gerçek!..Şeytan da ateş olduğuna göre, ona elimizi de bilinçaltımızı da kaptırmamaya çalışacağız. Zaten bu mücadele sonucu inkişaf edecek, cennete ulaşacağız

Bu durumda, şeytanın bilinçaltımızda at koşturmasına, hakimiyet kurmasına ve bilincimizi etkisi altına alarak günah eylemleri ne yöneltmesine engel olabilmek için, bilinç ve bilgi gücünün yanında, dini inanç, ibadet , dua ve güzel hizmet eden insanların dostluğuna başvurmak gerekmektedir.

Bilinçaltı için şimdilik söylenebilecek son sözümüz, onun bir fıtrat belirleme kimlik oluşturma merkezi gibi işlediği noktasında dır. Açıklamalardan da bu anlaşılmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği, yine kendi bilinçaltımızla bizi vurmaya çalışan şeytandır. Bu kimlik oluşumunda, insanın ikinci fıtrat kazanmasında en etkili sebep, belli inanç, duygu, düşünce ve davranış biçimini ruhunda hissederek ka bullenmesi ve tekrarla alışkanlık haline getirmesidir. Şeytanın kibirle kendi üstünlüğünü kabul etmesi ve kısır döngü oluşturarak bunu kıyamete kadar sürecek bir isyan alışkanlığına döndürmesi gibi..Benzer inat kimliğinin oluşmasını Ebu Lehep olayında da görmekteyiz. Hz. Ademle Havva’da ise itaat, tövbe ve tevazu kimliği oluşmuştu…
———————————-

Nefis şeytanın süflörü gibidir. Şeytan genellikle bilinç ortasındaki hayali, bir ekran ve bilinçaltını bir sahne olarak kullanır ve nefsi, Psikodramalarda olduğu gibi, yönetici olarak, burada sahnelediği, kendi senaryolarını uygulamasını fısıldar. Buna karşı vicdan da güzel senaryoları hatırlatmaya çalışır. İrade ve bilinç, anlık bir tereddüt geçirebilir. Vicdanın melek tonlu suflesine kulak asmazsa, şeytanın bilinç piyasasına sürdüğü oyunları nefisle beraber oynamak zorunda kalabilir.

Bilinçaltı, Nefsin dışa açık, beynelmilel irtibat bürosu, görüntü, duygu ve düşünce kabul merkezi, diğer ifadeyle berzahı gibidir. Bilinçaltı, nefsin lezzet deposuna, hayal de zevk sahnesine benzer. Nefis, bunlardan sürekli ağzını tatlandıracak bir şeyler bekler. Şeytan, bu durumu iyi bildiğinden, nefsin giriş panoları durumundaki bilinçaltı ve hayalle çok ilgilenir. Devamlı abone bir müşteri gibi, bütün başvurularını ve ilanlarını en cazip şekilde buraya bir ciğer gibi asar, pusuya yatar, avını bekler.

Önemli olan şey, bu proğramlamalara, bize sürekli izlettirilmeye çalışılan görüntülere sahip çıkar, irademizle lezzet uğruna sık sık düşünmeye devam edersek, bunları eyleme geçirme ihtimali yüksek olabilir. Öte yandan bunlar, bilinçaltımıza iyice yerleşirler ve hayatımızın ilerleyen yıllarında hortlamasalar da, ölüm sonrası biliniçaltı defterimize kaydolan her şey berzahta bize seyrettirilir. Ya acı ya da lezzet verir.

Burda güzel şeyler düşünen berzahda çok gülümser.Özellikle çocuklarımız, bilinçaltı beslenme yaşlarında (1-10) güzel hayallerle, duygu ve düşüncelerle bu berzah dünyasına hazırlanmalıdır. Bu aynı zamanda onların, dünyada da ruhsal bütünlüğe sahip olacakları, gülümseyecekleri, sağlıklı bir gelişim gösterecekleri anlamına da gelmektedir. Çünkü en kapsamlı berzah hayatına zaten hazır lanmışlardır. Büyük operasyonlara katılan komandonun basit olaylara müdahalesi kolay olur.

Bilinçaltı eğitimi, nefsimizi kontrol altında tutmada ve duygusal ve düşünsel problemlerimizi halletmede, etkili bir yarar sağlar. Ve berzah hayatının beynimizdeki minyatür bir modeli sayılan şuuraltını, berzaha hazırlamış olur.

Bilinçaltı nefsin, nefis de şeytanın arka bahçesi gibidir. Bilincimizden ayrı adeta kurtarılmış bir bölgedir burası. Şeytanın benim insandan büyük payım var dediği ( 4/11 yer burası olsa gerektir.Şeytanın ve nefsin hoşuna giden duygu ve düşüncelerin at koşturduğu meraya benzer, zevkler burda cirit atarlar. Aynı zamanda sık sık, bir Zeliha gibi şuh bir eda ile bilince laf da atarlar görüntülü mesaj da çekerler. Kimi zaman da, tebdil-i kıyafet içeri sızmaya çalışırlar. Bazen de özellikle şeytan, bomba tesiri yapacak manyetik olumsuz dalgalar gönderir; panik yaratır, anksiyete eder, depresyona sokar, şizofreniye kapı aralar, insanı ruh=nefis hastası yaparak Allah’a sağlıklı bir kulluk yapmasının önüne geçmeye çalışır..

İrademiz (Akıl) ve vicdanımız (Kalp) bilinç kapısında bekleyen iki muhafızımızdır. İnançlarımıza, bilgi ve kültürümüze ters düşen olumsuz ses ve görüntüleri kontrole tabi tutarlar, parola sorarlar, sansür uygularlar, bilincin onları bastırarak geri çevirmesini sağlarlar. Nefis şayet şeytanla güçlü bir işbirliği içinde hareket ediyorsa, bu nöbetçileri uyutup, susturup gizli ve zararlı güçlerin bilince sızmasına ve insanı kötü eylemlere sürüklemesine sebebiyet verebilir.

Bilinçaltında bir şeytan etkisi fikri kabul görmeyebilir. Oysa bilinçaltımıza olmasa bile şeytan olgusu insanımızın diline yerleşmiş, en azından duygu ve düşüncelerin ifadelendirilmesinde bir ölçü olmuştur: “Şeytan gibi adam!”, ‘Şeytan tüyü’, “Aklına bir şeytanlık geldi”, “Yüzünü şeytan görsün!”, özellikle de “Şeytana uymak!” ,”Şeytanca düşünmek!” gibi…Böyle bir görüşü kabul etmeyenler, somut olarak dini güzellikleri yaşayan insanlarla, somut olarak “Ego!” hastası olmuş, zevklerinin peşinde koşan, kötülük yapan insanların olumlu ve olumsuz duygu, düşünce ve somut davranış biçimlerini gözden geçirmeli, karşılaştırmalar yapmalıdır. Bir de somut bir kitap olarak Kur’an’da geçen şeytandan Allah’a sığınmanın ne olduğunu araştırmalıdırlar.

Nefis tıpkı ölü ama potansiyeli olan bir arazi gibidir. Kim girer ihya ederse, onun malı gibi olur. Bir arap atasözünde denildiği gibi, bir vadi boş sahipsiz kalırsa, (aslanlar uyurken) tilki gelir orda vali olur. Diğer bir örnekle, milletler muvazenesinde müslümanlar, islamı temsil ve ciddi çalışma konusunda, terazinin kefelerini boş bırakırlarsa, başka dünyalar hafif ağırlıklarla terazide ağır basarlar. Ağır basarlar çünkü tek taraflı ve boşa ağır basarlar. Alternatifleri olmadığı için ağır basarlar. Kendi zeki ve yetenekli gençlerimize sahip çıkmaz, önlerine eğitim-öğretim imkanları hazırlamazsak, bu amaçla dünyanın dört bir yanına açılmazsak, başka dünyalar, yıllardır yaptık ları gibi, bu kefeye hep hafif ağırlık koyacaklar, hafiflikleriyle ağır görünecekler, kendi çocuklarımızı, kendilerine göre yetiştireceklerdir.

Bu nefis kefeleri için de geçerlidir. Biz irademizle, vicdanımızla, aklımız ve kalbimizle nefsimize sahip çıkmaz, inanç, bilgi, Aydınlık dostlar edinmez, hayırlı işlerde koşma gücüyle terbiye etmezsek, şeytan onu kesinlikle boş bırakmayacak ve boşa ağır basarak, nefis tarlasına istediği tohumları ekecek, bunu çeşitli kötülükler ve ruhsal hastalıklar olarak biçecektir.

http://forumkurdu.com/kurannuru-about863.html

Bu konuyu daha iyi irdelemek ve anlayabilmek için, “Kur’an’a göre Nefis”
http://forumkurdu.com/kurannuru-about868.html
ve “Kur’an’a göre Şeytan”
http://forumkurdu.com/kurannuru-about875.html
başlıkla yazıları da okumanızı tavsiye ederiz.
———————————————————–

Mevlânâ’ya Göre Tasavvufî Anlamda Kişilik Çözümlemesi

Tasavvuf insanın durumunu sorgulamasına ve onun kendini gerçekleştirmesine yönelik bir yaklaşım tarzıdır. İlk kez dokuzuncu ve on birinci yüzyıllar arasında ortaya çıkmış, on ikinci yüzyıldan itibaren Mevlânâ düşüncesi ile birlikte en verimli çağına ulaşmıştır. Bu anlayışa göre gerçek benlik, çevre ve kültürün bizde geliştirdiği şey değil, bizzat gelişmekte olan evrenin bir ürünüdür. Bu anlamda Freud’un psikolojik yaklaşımında da bahsedildiği üzere; insanı kendi aslından ve gerçek hayattan koparan geleneksel ben’i ortadan kaldırmak suretiyle evrensel bene ulaşmak için, bilinçaltı kavramının ele alınması gerekmektedir. Yani gerçek benliği oluşturmak ve tam bir farkındalık için bilinç boşaltılmalı ve bilinçaltı açığa çıkarılmalıdır. Böylesi bir evrensel varoluş düzeyi, “benden uzaklaşmak” (gerçek benin ortaya çıkmasını engelleyen tüm deneyimleri ortadan kaldırmak) ve “benin tamamen farkında olmak” şeklinde iki aşamalıdır.

Tasavvufî olarak kendini gerçekleştirmiş bir kişilik, varlık halkasını tamamlayana kadar değişik süreçler yaşar ve neticede tümüyle bir yeniden doğuş tecrübesi kazanır. Ana rahmine düşme ile başlayan gelişimsel süreç doğum, kültürleşme, ihtisaslaşma, kişiliğinin farkına varma, kişiliğin nesnelleşmesi, kültürün rolünü kavrama, çevreyi algılama, insanı algılama, bilinçaltını açığa çıkarma ile devam eder ve bilinçli varoluş düzeyi ile son bulur.

Mevlânâ’ya göre geleneksel ben, insanı aslından koparmaktadır. Bu nedenle tam bir farkındalık için bilinci boşaltarak bilinçaltını açığa çıkarmak gerekmektedir. Bu düzey ise evrensel benlik düzeyidir. İlk farkında oluş tecrübesinden sonra başlayan gelişme süreci tam farkındalık düzeyine ulaşan birey artık evrensel bir insandır. Ancak, gerçek bene ulaşmak isteyen birey bu süreç içerisinde içgüdüler, dürtüler, bencil güdüler veya nefis tarafından olumsuz yönde etkilenir. Bu doğal engellerin ortadan kalkması için arzularına hükmetmek ve bunun için aklını kullanmak durumundadır. Freud da nefsin tümden yok edilemeyip, dürtülerin ancak tatmin edildikten sonra aşama aşama sınırlandırılarak aklın kontrolüne alınabileceğini savunmuştur. İnsan doğasındaki bu doğal dürtüler (cinsellik, açgözlülük, başarı…) nedeniyle tasavvufî felsefe yetişkinlere oldukça uygundur. Çünkü tasavvufî felsefede yetişkin eğitimi esastır.

Mevlânâ kopya insan yerine, kendinden doğuşu gerçekleştiren evrensel insana ulaşmak istemiştir. Ona göre nefis de sevgi (aşk) gibi kendine uyulduğu taktirde insan hayatını yönetebilecek kadar güçlüdür. O, evrensel benliğe ulaşmak için nefsi akılla kontrol etmek ve geleneksel benliği aşağı çekmek gerektiği düşüncesindedir. Mevlânâ bu anlamda tasavvufu, içgüdüsel davranışlardan kurtulmak ve gerçek benliğe ulaşmak için bir hayat yolu olarak görüyordu.

Bugüne değin psikoloji ve psikanalizde yapılan insan kimliği konulu çalışmaların bir çoğu çocukluk boyutunda tartışılmıştır. Ayrıca kişi kimliği (ego) bireyin daha önceki gelişimsel aşamalarının bir sentezi olarak kabul edilmiş, kişisel kimliğin ötesinde bir evrensel kimlikten pek söz edilmemiştir. Ancak Eric From, farklı bir yaklaşımla bir evrensel kimlikten söz etmiş; geleneksel hayat içerisinde, çevrenin bilinçaltı çatışmalarına neden olduğunu ve bunun da kişilik gelişimine engel teşkil ettiğini savunmuştur. Yani Eric From’un ulaştığı nokta ile tasavvufî yaklaşım arasında büyük benzerlikler görülmektedir.
http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/sayi58/terzioglu.htm
—————————————————————-

FREUD’UN ELEŞTİRİLMESİ

Yüce dinimiz İslam, insan fıtratı için koyduğu kurallar açısından yararlı ve gerekli bir sistemin adıdır. Sistemin ortaya koyduğu prensiplerin, insanın kişisel gelişimine tıpatıp uyduğu değişik ayetlerde belirtilir:
“Seni yaratan Rabb’in bilmez mi?”,
“Yaratan ve bilen ancak Rabb’indir” gibi âyetler, Sistemi organize eden Rabb’in, yarattığı terkipsel oluşumlarla olan yakın ilgisini vurgular. Bizdeki özellikleri en iyi bilen yine bizdeki Rab’dir. Sistemi organize ederken de özellikle insanın fiziki ve ruhi yönünü bir bütünsellik içinde ele almış ve de o şekilde algılanmasını dilemiştir diyebiliriz.

Bir çok terkipsel özelliğe sahip olan insanın bir yönü de “cinsel oluşum ve gelişim” sürecidir. Sistem içinde gelişim gösteren cinsellik, elbette ki İslam’ın red konusu olamaz.
Bilâkis bir realitedir. Bizzat Kuran’da, farklı cinsler arasında oluşturulan bir cazibe unsurunun varlığı vurgulanmaktadır.

Bununla birlikte dinimiz, ergenlik çağıyla birlikte gelişim gösteren “iffet,namus, edep…” ve bu gibi ahlak prensiplerinin sınırlarını da çizmektedir.
Tam bu noktada, Psikanaliz düşüncesine baktığımızda ise
dikkâtlerin özellikle birtakım cinsel objeler üzerinde yoğunlaştığını çok açık bir şekilde müşahede edebiliriz. Bunu IQ’su düşük bir insan bile fark edebilir. Psikanaliz düşüncesinde insan, farklı bir şekilde tanımlanır. Her şeyden önce, psikanalistlerin insanın
ruhi yönünü gözardı ettikleri anlaşılmaktadır. İnsan faktörü sadece fizik beden olarak ele alınır. İhtiyaçlar konusunda sadece fizik bedene hitap eden tanımlamalar yapılır. Bunlar da bilimsel bir
bir maske altında gizlenerek, insanın bedenselliğe yönelmesi bir şekilde amaçlanır. İsterseniz, bu arada ufak bir tespit de düşüncenin fikir babası olan Sigmund Freud’dan yapalım:
Freud’a göre kişilik; İD, EGO ve SÜPER EGO olmak üzere birbirine bağlı üç bölümden oluşur. İD’ de zevk prensibi egemendir. EGO ve SÜPER EGO’DA ise insanın ahlaki değerleri saklıdır. İşte bahsetmek istediğim düşünsel sapma tam bu noktada başlar. Şöyle ki:
En azından, insanı kişilik yönünden geliştiren etkenlerin
Ego ve Süper Ego’daki ahlak, din, hukuk gibi faktörler oluşu gözardı edilmektedir. Bu faktörlerin sadece kişisel denge faktörü olduğu lanse edilir. Buna karşın, zevk prensibinin, yani cinselliğin yer aldığı bilinçaltı ise büyük ölçüde öne itilerek insanın kişilik özünün bilinçaltı olduğu belirtilir. Bir başka deyişle, Psikanaliz’de
insanın kişilik oluşumunda etkin gücün “Libido” olarak tabir edilen cinsel enerji olduğu imajı verilir. Libido’nun gelişime bir şekilde katkısı olabilir. Ama, etkinlik sadece buna indirgenmemelidir.

Kısacası; Psikanaliz ve benzeri düşünce şekilleri kanımca
zihni bulandıran, insanı beyin ve ruh gücünü ortaya çıkarıcı çalışmalara karşı perdeleyen, bozuk ve sapkın düşünce sistemleridir. Etkileyicidir. Ama bir o kadar da tehlikeli bir bilimsel maske niteliği taşır.

Eğer insanoğlu yaratılış sistem ve düzenini fark eder ve
okuyabilirse ve dahi kozmik bilinçle özdeşleşebilir hale gelirse, işte o zaman belki de ne hipnoza, ne serbest çağrışıma ne de Rüya Analizi gibi teknik uygulamalara ihtiyaç bile kalmayacaktır. Bu da ancak, demin de belirttiğim gibi, fizik beden boyutunun
şartlarından sıyrılıp, ruh boyutunun zamansız ve mekânsız ikliminde yer almakla hissedilebilir ve de yaşanabilir. Aksi taktirde, bilincin kendini fizik beden şartlarından soyutlayamaması nedeniyle kendini et-kemik beden olarak kabullenme şartlanması oluşacak, bunun sonucunda da birtakım duygusal bunalımlar, cinsel sapmalar, sendromlar insanlar için kaçınılmaz bir hal alacaktır.

Yazımı tarihi bir olayı vurgulayarak bitirmek istiyorum:
Yer Hiroşima… Tarih 6 Ağustos 1945. Atılan atom bombasının etkisiyle şehrin 10 km2’ lik bölümü yerle bir olur. Ölüm hadisesi ilginç ve bir o kadar da ibret vericidir. Şöyle ki:
Atom bombasının patladığı yerde hava şiddetle ısınır ve
büyük bir sarsıntı oluşur. Bu meyanda, masum halkın kafasında şöyle bir düşünce şekillenir: “ Bir an önce evlerden dışarı kaçmalıyız. ” Ama bu düşünce bir yanılgıdır. Ölüme bilerek adım atma sayılır. Çünkü, sarsma ve sıcaklığın etkisiyle bunalan ve tedirginleşen halk, bu hareketi bir kurtuluş çaresi zannetmiş ve atom bombasının gerçek yüzünü acı bir şekilde görmüştür. Evet, bu zavallı insanlar, radyoaktif ışınların kurbanı olmuşlardır.
İşte bu olayda gerçek, nasıl yanılgıya dönüşebiliyorsa,
Freud’un düşünce sistemindeki sapma da o kadar yoğundur. Maalesef, Freud’un bu görüşü ortaya atması, kokaini dünyaya harika ilaç olarak yaymasıyla eş değerdir.

Her bilim dalında ortaya çıkabilen bu türlü düşünsel
sapmalarla, bizzat bilimin kendisi mesul tutulmamalıdır. Evet, psikoloji bilimi müsbet gelişimleriyle birlikte dimdik ayaktadır ve hızla gelişmeye de devam etmektedir. Tasavvufta “ NEFİS ”
olarak ifade edilen “ BENLİK BİLİNCİNİN ” özelliklerinin tespit edilmesinde ve de sırlarının açığa çıkarılmasında önemli bir yere ve saygınlığa sahiptir. Yani Psikoloji, bir bakıma nefsin tahlil laboratuvarı işlevini görmektedir diyebiliriz. Bizler için önemli olan husus da, bu bilimin ve diğer bütün bilimlerin, insanlığın faydası istikametinde uygulanabilmesidir.

http://sufizmveinsan.com/konuk/psikanalize.html
————————————————————-

BİLİNÇALTI VE MÜSLÜMANLIK ÜZERİNE İLGİNÇ BİR FORUM GÖRÜŞMESİ

DHOK: Dini hassasiyeti olan kimse(ler)
İnsan bilinciyle kabul, diliyle ikrar ettiği zaman müslüman olur.
Bir müslümana kafir demek, müfteriyi imandan edebilir.
Kesinlikle böyle bir kastım yoktur.

Gelelim bilinç ve bilinçaltı ayrımına. Günümüzde dini hassasiyeti olan kimselerin (DHOK)bilnçaltını etkileyen 4 temel etken var:

1- Toplumsal kültür
2- Medya
3- DHOK (dini hassasiyeti olan kimseler) kültürü
4- Devlet

Örneğin günümüzde “HAZCILIK”, “GÖRSELCİLİK” en etkili ,akımlardan ikisidir.

Toplumun geneline yayılmış bu akımlar müslümanları etkilemiyor mu hiç?
Peki bu akımlardan etkilenen DHOK bu etkilenmeyi bilinçli olarak mı gerçekleştiriyorlar, hayır. Etkilenen bilnçaltı, çoğu zaman farkında dahi olmadığımız şeylerden etkileniyoruz.

BİLİNÇALTI İMANINA TOPLUMSAL ETKİLERDEN BİR ÖRNEK: Bir zikir meclisine dahi girildiğinde oradaki kimseler arasında dahi kıyafetine göre düşünceler beliriyorsa gözümüzde, bu şeytandan bağımsız bizim bilinçaltı yanlış inanışımızdan kaynaklanmaktadır. Zenginliğini belli eden bir takım elbiseyle gelmliş bir mürid&talebeyle eski kıyafetleriyle bir köşede oturan bir mürid&talebe ye apaynı gözle bakamıyorsanız sizinde bilinçaltınız islamın bu cüzzünü derinde kaybetmiştir. Bu konudaki bilinçaltı inanışınız islamdan başkadır. bu gibi şeyler sizi kafir yapmaz ancak islamı yaşamanızı inanılmaz derecede zorlaştırır. Bu konuda şeytanın hiç bir şey yapmasına gerek yoktur siz ayağına kadar gitmişsinizdir çünkü.

BİLİNÇALTI İMANINA TOPLUMSAL ETKİLERDEN BİR ÖRNEK: Hazcılık akımına da biricik örnek verelim. DHOKA ibadetlerin zor gelmesinin ve ibadetler yapılsa dahi bu sorada sanki birşeyler kaçıyormuş hissinin nedeni kilenmiş olmalarıdır. Bu akım insana içten içe daima her an 7/24 hayattan lezzet alması gerektiğini telkin eder. Bu telkinin altıda kalan DHOK için şeytanın falzaca birşey yapmasına gerek yoktur. Çünkü zaten iblisin içlerine sokmak istedikleri şey bilinçaltlarında daima mevcuttur.

BİLİNÇALTI İMANINA MEDYA ETKİSİNDEN ÖRNEKLER: Amerkan filimlerinin dayattığı özgürlük anlayışının etkilerini azçok bütün dhokların üzerinde görebiliriz. Bunun şeytanla alkası yoktur çünkü bu bir anlayış bir nevi deep inanıştır.Bu anlayışa göre özgürlük daha çok sahip olmakla perçinleşir, kalıplardan uzaklaştıkça insan özgürleşir. Bunu hiç bir DHOK bu şekilde ifade etmez, ancak bilinçaltı imanı farklı yöndedir. Sosyal veya kişisel ibadetlere yönelik müzmin isteksizlik şeytanın başaramayacağı kadar büyük bir şeydir. Bu ancak bilinçaltı imanının işidir. Bir DHOK elbet herzaman ibadetini aynı bilinçle yapamayabilir. Ancak ibadetlere karşı isteksizlik müzmin bir hal almışsa yani sürekli olması aslında şeytanın işi olmadığı için Şeyh Saidi Şirazi onu sarhoşa benzetmiştir. Bu tür kimseler bilinçlariyle değil bilinçaltlarının hakimiyeti altındadır. Medya özgürlük inanışını öyle sokmuştur ki artık hemen hemen her mümin bundandan azçok etkilenmiştir.
Medyanın bilinçaltı imanına etkisine başka örnek başlıkları: Bilim anlayışı, Sabır anlayışı, Çalışma anlayışı, Edep anlayışı…..
Bütün bu anlayışları biz değil bilinçaltımız onu kontrol etmeyi bilmediğimiz için almaktadır. Ve sürekli tefekkür gibi bir anlayışımız olmadığı için bilinçaltı yaşamımızı ele geçirmektedir.

DHOK KÜLTÜRÜNÜN BİLİNÇALTINA ETKİSİNDEN BİR ÖRNEK: Gelenekcilik bir çok şeyi düşünmeden üretmeden kolay yaşamın diğer adı olmuştur artık. Geçmişte toplularının geleneklerini sorguladıkları için helak omuş niceleri vardır. DHOK BABAları ele alalım, bu klimseler kahveye gitmez, içki masalarında oturmaz, kadınlarla sohbet etmez, terbiyesi eksik kimselerle oturup kalkmaz, maç seyretmez. Ya neler yapar. Cemaatin kendisine belirlediği bazı günlerde sohbete gitmez, o zamanda zaten zamanın %90 ı bir kişiyi dinlemekle geçtiği için dhok pederler çoğunluokla ekmek su kadar gerekli olan sosyalleşme ihtiyaçlarını karşılayamazlar. bu sosyal tatminsizlik gelenekçiliğin sıradanlığı içinde o kimseleri islamın sosyal anlayışından uzaklaştırı bu kimseleri (afedersiniz) topluma yabanileştirir. bu ise islamın reddettiği birşeydir. Halbuki bir ramazan akşamı bir müslümanın evi kaç defa boş kalabilir ki? Bahsettiğim şey bu fiilin olmaması değil bu fiilin yapılmamasını sağlayan derin bilinçaltı kabulleridir…. Şeytanın bu durumda kimsenin aklına fitne sokma ihtiyacı yoktur…. bu başlık altındada örnekleri çoğaltmak mümkün.

DEVLETİN ETKİSİNE BİR ÖRNEK: İlkollu bir DHOK çocuğu, farzedin okula başlayalı azıcık olmuş. Bu çocuğun bilinçaltıcığına ne gibi çentikler atılıyor:
– öğretmen annem gibi kapalı değil (demekki kapanmak o kadar elzem değil)
– öğretmen dindar atalarımızı kötülüyor. (???)
– Öğretmen dine öcü diyor.
……
Daha ilkokulda başlıyor baskılanma budanma ve güdülenme. en azından bu yaştaki bir çocuk ezilmeyi öğreniyor, susmayı, konuşmamayı, tebliğ onun ayıp bir yerinin gözükmesi kadar kötü birşey.
Ve uzatmayayım hayatının birçok alanında devletin basısına uğramış bir dhok un bilinçaltı imanı buradanda birçok dersler çıkarıyor.

BİLİNÇALTI İMANINIZ NE KADAR ZAYIF OLURSA OLSUN VEYA KAFİR BİLE OLSA BİLİNCİNİZDE İSLAMI KABUL ETMİŞSENİZ MÜSLÜMANSINIZDIR. ANCAK ÖYLE BİR MÜSLÜMAN Kİ BİRAZCIK DÜZELECEK OLSANIZ, ŞEYTAN SİZİ UZAKTAN KUMANDA İLE KONTROL EDEBİLİR.

DEMEK İSTEDİĞİM BİZİM BİLİNÇALTIMIZ MÜSLÜMAN OMADIKCA ŞEYTAN İŞSİZ KALACAKTIR. ONUN GÖREVİNİ 7/24 BİLİNÇALTI İMANIMIZ (HANGİ DİNE AİTSE) YAPMAKTADIR.

http://www.islamiforum.com/lofiversion/index.php/t4794.html

BİLİNÇALTI ŞEYTAN OLABİLİR Mİ?

DUYGU VE AKIL

Savunma ve yönlendirme mekanizması ile akıl nasıl bir çalışma düzeni içinde?… Herhangi bir yanlış uyarısına karşı, tepkimiz nasıl ve neden oluşuyor? Neden çocuğumuz veya eşimiz bir yanlış söylendiğinde hemen şiddetle savunmaya geçiyor? Bütün bunlar nasıl oluşuyor?

Ne psikolog ne de psikiyatri uzmanı değilim…

Ancak konu bana sorulduğunda, olayı şöyle yorumladım üç paralık aklımla…

Beyin bir bütün… Ne var ki bu bütünün çalışmasını iki ana bölümde değerlendirmek zorundayız, konuya açıklık getirebilmek için.

Beyinde, farkında olduğumuz fikir faaliyetleri var; farkında olmadığımız fikir faaliyetleri var.

Bunları ikiye ayıralım:

Üst bilinç diyelim, düşünerek, akıl yürüterek, mantıkla değerlendirme yaparak ele aldığımız konu hakkındaki faaliyetlere…

Alt bilinç diyelim, biz farkında olmadan çeşitli fikirler üreten beyindeki veri tabanımıza.

Alt bilinç adını verdiğimiz, –bilinçaltı da denilen- fikir üreten ve duyguları oluşturan veri tabanımızın kaynakları birkaçtır.

Genetik yoldan bize intikal eden sevgi, korku, kıskançlık, doğal savunma güdüsü vs. gibi bizden öncekilerin bize gönderdiği veriler…

Doğum anından itibaren çevrenin beyin dalgalarının beynimizde yaptığı açılımlar…

İçinde yaşadığımız toplumun bizi şartlandırmaları…

Okuduklarımız, seyrettiklerimiz ve iletişimde olduklarımızdan bize yansıyan ve alıp kabullendiğimiz değerler.

Ana hatları ile işte bunlar bizim beynimizin veri tabanını oluşturmakta.

Üst bilinç ise, alt bilincin bunlardan elde ettiği sonuç yanı sıra, evrensel gerçekler kriterine göre belli bir sistematik içinde değerlendirme yapan akıl…

Akıl, dıştan, bizim farkında olarak ve üzerinde değerlendirme yaparak bir sonuç çıkarttığımız olayları irdeleme özelliği.

Bu özellik belli bir sistematik kullanıyorsa, buna “mantık” adını veriyoruz.

Sistematik değerlendirmeden yoksun fikir zincirine ise “mantıksızlık” ismini takıyoruz.

Yaşamımızın çok önemli bir kısmı genellikle, alt bilinç yönetiminde geçip gidiyor…

Hayvanlardaki güdüsel davranış biçiminden farkımız, onlarda fikrî potansiyelin olmayışı.

Dünyanın neresinde, hangi toplum içinde varolursa olsun, tüm insanlar bu temel alt bilinç yapı ile varolurlar.

Bu alt bilinç aynı zamanda “kişinin şeytanı” diye de tanımlanır. Alt bilincin üretimi olan fikrî faaliyetin kaynağı zekâdır.

Bunu kontrol edebilen mekanizma ise üst bilinç yani akıldır.

Bir insan, tüm dünya yaşamını “zekâ”sı ile geçirebilir ve kurtarabilir.

“Mantık”, zekâ tarafından da kullanılır; akıl tarafından da.

Kişide akıl varsa ve akılla yaşıyorsa, ölüm ötesi yaşamı düşünme ve evrensel düşünceye açılma kapasitesine sahiptir.

Bununla ölüm ötesi yaşam gerçeğine göre kendisine bir rota çizer ve ona göre fiîller davranışlar ortaya koyar.

Zeki bir insan ise, dünyasını en iyi şekilde yaşamak için ne gerekiyorsa, mantığı o yolda kullanır ve çok iyi konumlara da ulaşabilir; senaryodaki rolü uygunsa.

Bana sorulan şu idi;

Niçin çocuğuma ya da eşime bir yanlışını düzeltmek için bir şey söylediğim zaman, hemen savunma kalkanını kaldırıyor; söylediklerim kendisine ulaşmadığı gibi, üstelik bir de azarlanıyorum?

Anlayın ki, esasen, bu savunma kalkanını kaldıran kişi, bunu bilinçli olarak yapmıyor. Yâni, seni dinleyip, söylenilenleri akıl ile mantıksal olarak değerlendirip ondan sonra cevap vermiyor; dedim.

Sana gelen tepki, o kişinin alt bilincinin zekâ yollu kendini savunma mekanizmasındandır!.

Kişi, küçüklüğünden itibaren, veya genetik yoldan, o konuda belli sâbit fikirler edinmiştir. Bunun neden öyle olması lazım geldiği yolunda belli bir tefekkür sonucu oluşmuş düşüncesi bile yoktur.

Ancak ne var ki sonuçta, sana karşı çıkarak kendi varlığını ve YERLEŞİK kişiliğini devam ettirme fikri, onda doğal savunma mekanizmasını harekete geçirir. Hattâ bir çok zaman, aceleyle söylenene karşı çıkarken, zekâsını da yeterince çalıştırıp mantığı devreye sokmaz bile!.

İşte bu durumda mantıksız söylemlerle savunma kalkanı kalkar ve hattâ bazen sözle saldırı silahını bile kullanır kendi kişiliğini korumak amacıyla.

Alt bilincin, “kişinin şeytanı” olması da şu yöndendir…

Beyin veri tabanındaki yerleşik bilgiler, ya genetik kanaldan ya da çevreden, şartlanma yollu, sorgulanmadan ve hattâ farkında bile olunmadan yerleşmiş verilerdir.

Kişi, bunlara ters düşen bir gerçek ile karşılaştığı zaman, önce ilk reaksiyon olarak onu reddeder. Çünkü zekâsı, korunma ve elindekileri koruma dürtüsü doğrultusunda, onu reddetmeyi gerektirecek şekilde çalışır. Dış, sisteme dayalı gerçeklere göre değil, kendi veri tabanına göre geleni değerlendirir zekâ!.

Bunun sonucunda da, gelen veri, sorgulanmadan, akıl ile yaşam gerçeklerine göre ölçümlenmeden hemen ret oluşur.

Bu durumda kişi, içinde yetiştiği ortamın yaşam tarzına veya kendisini şartlandıran toplumun değerlerine ters düşen bir fikir ile karşılaştığı zaman, o fikir kendisine çok büyük mânevî kazançlar sağlayacak olsa bile, kendindekileri koruma amacıyla konuya karşı çıkar!. Böylece de o gerçekten mahrum kalır. Yâni, kişinin şeytanı devreye girmiş, onu, o güzellikten mahrum etmiştir.

Alt bilinç, veri tabanı itibariyle, akıl tarafından kontrol edilemiyorsa; kişi, yaşamını mutlaka kendisini güden bu veri tabanı doğrultusunda yönlendirecektir.

Bu yüzden de Rasûller ve Nebîler genelde ret görmüşlerdir!. Çünkü onlar evrensel gerçekler doğrultusunda insanları uyarmışlar; onların bu gerçeklere göre yaşamlarına yön vermelerini tavsiye etmişlerdir.

Buna karşın, annesine itiraz eden kızın ya da Rasûl’e itiraz eden kişinin bu itirazı, kişisel çıkarını korumak isteyen alt bilinç tarafından oluşturulmuştur.

“Şeytanımı Müslüman ettim” ifadesinin anlamı, “alt bilincimi evrensel gerçekler doğrultusunda kontrol altına aldım”dır!.

Kişinin çektiği tüm mânevi azap ve ızdırablar, pişmanlıklar hep alt bilincin dürtüsü doğrultusunda ortaya konan davranışlar sonucudur.

Îmânın taklidi olmaz; fakat, İslâm Dini’nin gereği olarak teklif edilen fiillerin taklîden yapılması mümkündür.

Aklı olmayanın îmânı olmaz!

Îmân, üst bilincin, evrensel gerçekleri mantıksal bütünlük içinde değerlendirerek Sistem ve düzenin Yaratıcısını kabullenmektir!

Rasûl, bu evrensel gerçeği özünde ve üst bilincinde fark edip; özünden gelen hakikat doğrultusunda insanları uyarandır!.

“Tanrı”yı ötede, galaksinin bir köşesinde kabul eden Göktürk anlayışının uzantıları; melekleri de onun yanından dünyaya gönderilmiş obje veya nesne olarak tahayyül ettiler!.

“ALLAH Adıyla İşaret Edilen”in tek evrensel gerçeğin Yaratanı olduğunu fark edenler ise, O’nun KUDRETİNİN BÖLÜNMEZLİĞİ dolayısıyla, “RÛH” adlı meleğin, tüm yaratılmışların hakikatini oluşturduğunu kavrayarak; bunun da ötesinde, Cebrâil’in uzayda bir yerden gelmediğini idrâk ettiler!.

“Azrâil” ismiyle işaret edilen “kuvve”nin, tüm yaratılmışların varlığındaki bir melekî katman(?) –veya boyut- olduğunu ise pek çokları anlamadan geçip gitti!.

Alt bilinç tarafından üretilen fikirlerin, beyinde belirli hayâl sûretleri oluşturularak üst bilinç tarafından değerlendirildiğini; bu yüzden, insanın, varoluşundan ebede kadar, hep hayâl içinde yaşayacağı gerçeğini ise pek az insan fark etti!.

Sonuçta…

Kimi, alt bilincin çıkarları doğrultusunda ömür tüketirken, bazıları da buna ek olarak imanın lafıyla kendini avutarak yaşayıp; bu dünyadan zeki bir birim olarak çekip gitti!

Kimi de, üst bilincini kullanarak “îmân”ı değerlendirip, o gerçeklere göre yaşamını düzenleyerek gerekenleri yapıp dünyasını değişti.

Sistemde, mâzerete yer yoktur!

Sistemde, telâfi etmek yoktur!.

Sistemde, aklı olmayana, dışarıdan “akıl” vermek mümkün değildir!

Sistem ve düzen içinde, pek çokları, “insan” etiketi altında yaşadı ve geçti; ardlarından, “sürüden birini daha kestiler “ötekilere” yem olsun diye” dediler!.

http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/sistem/sistem46.htm
———————————————————————

BİLİNÇALTI VE EĞİTİM

İki Kanatlı Zihin Penceresi: Beyin Ali Erkan KAVAKLI

* Beyin yarım kürelerimizin aktivite yoğunlukları, faaliyetlerimize ve kişilik özelliklerimize nasıl tesir etmektedir?
* öğrencilerin sadece sağ ve sol beyin metaforuyla eğitim ve öğretime tâbi tutulmaları, onlarda nasıl bir tehlikeye yol açabilir?
* İnsanın kendini müspete kanalize etmesi ve iyimser düşünmesiyle beyin faaliyetleri arasında nasıl bir münasebet vardır?
* Beynin bölümleri ile zekâ arasındaki münasebet …

Zihin-beyin araştırmaları, insanların kendilerine verilen dimağ fonksiyonlarını (hayal, tasavvur, düşünme, öğrenme, hatırlama vs) daha verimli kullanabileceğini ortaya koyuyor. Ağırlığı, insan vücudunun ortalama % 2’si olan beyin, ruhî fonksiyonlarımızın biyolojik santralidir ve yaklaşık 1,4 kg’dır. Beyinde yaklaşık 60 milyar nöron (neuron, sinir hücresi) bulunur. Vücuda alınan oksijenin % 25′i beyinde harcanırken, glikozun (basit şeker) da çoğu beyinde tüketilir. İnsan dışında beyin sahibi yaratıkların beyin hücreleri arasında çok az bağlantı (sinaps) varken, insan beynindeki bir nöron, diğer nöronlarla 2.000-10.000 arasında bağlantı kurabilme potansiyelinde yaratılmıştır.1

İnsan beyni anatomik ve fonksiyonel açıdan sağ ve sol, ön ve arka gibi alt bölümlere ayrılarak incelenmektedir. Beyin; zihin, his ve irade gibi vicdanî unsurların beslenme noktası ve zihnî fonksiyonların ortaya çıktığı bir sahne olduğundan en kompleks öğrenme vasıtasıdır. İnsanın zihin veya kalb gibi öğrenme yollarıyla elde ettiği mâlûmâtlar, beyindeki hafıza sisteminde saklanır. Ruhun meskeni kabul edilen biyolojik bedenimizdeki santrallerden biri olan beynimizdeki 60 milyar nöronun 10 katrilyonluk bir sinir şebekesi kurma potansiyeli vardır. Gerek işitme, duyma, görme, dokunma, tat ve koku alma gibi beş duyumuz vasıtasıyla algıladıklarımız, gerekse sezgi ve ilham yoluyla kalbe doğan mânâlar beyindeki belli merkezlerde işlenir. Bu yüzden beyinden, bu organlarımıza; duyu organlarımızdan da beyne yaklaşık 4 milyon civarında sinir bağlantısı inşa edilmiştir. Her sinir hücresinden saniyede 300 kadar mesaj iletilmektedir. Beyinde her saniye sinirlerden gelen 750 milyon uyarı analiz edilip değerlendirilirken, bunun yarısı kadar uyartı da beyinden çıkmakta ve ilgili organlara gönderilmektedir.2

Bugün beyin birçok alanda esrarını koruyor. Ruhun bir santral noktası olan beyinde her saniye kontrol altında tutulan milyonlarca kimyevî reaksiyonun, zihin fonksiyonlarının gerçekleştirilmesinde aldığı roller, yakın zamana kadar pek bilinmiyordu. Protein, karbonhidrat ve su gibi ölü gıdalarla beslenen beyin hücrelerinin, ruhun; hayal kurma, öğrenme, düşünme, bilgiyi depolama gibi mu’cizevî fonksiyonlarına aracılık yapacak şekilde yaratılması, Rabb’imizin en büyük ihsanıdır. Ruhun evi olan insan vücudunda beyin olmazsa, insan nebâtî bir varlıktan ibaret kalırdı. Ruhun bir mekanizması olan vicdanın bedendeki irtibat düğmeleri olan beyin ve kalb vesilesiyle insan, Rabb’ine muhatap ve yeryüzünün halifesi olma liyakatini kazanır.

Dış dünyanın farkına varılmasında, içimiz ve dışımızdaki hâdiselerin idrâkinde, beyni saran sinir hücreleri arasındaki sinaptik bağlantılar birer sebep olarak kullanılmaktadır. Ruha inanmayan materyalistler ise, düşüncenin üretilmesinde birer vesile olan sinir hücreleri arasındaki elektrikî akımlara ve kimyevî moleküllere ilâhî güçler atfetmek mecburiyetinde kalmaktadır.

Zihin-beyin araştırmaları, beynin muazzam bir öğrenme kapasitesine sahip yaratıldığını, insanların -buna dâhiler dahil- beyinlerinin öğrenme kapasitesinin ancak % 10-15′ini kullandıklarını ortaya çıkarmıştır. Ortalama insanlar, genelde beyin kapasitelerinin yüzde birini kullanmaktadır. Bu husus, halk arasında beynin tamamının ancak bu nispette kullanıldığı şeklinde anlaşılmaktadır. Fakat beynin tamamı çok değişik faaliyetlerde kullanılmaktadır.

Sinir hücreleri arasında bilginin 30-40 kat daha hızlı iletilebilmesi, bu hücrelerin arasındaki bağlantıların sıklığına; bağlantıların sıklığı da, beynin ne kadar aktif ve yoğun kullanıldığına bağlıdır.

California Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Robert Ornstein, beynin çeşitli bölümlerinin hangi zihin fonksiyonlarında rol aldığını araştırdı. Bulgular, insanı hayrete düşürecek seviyedeydi. Fonksiyonları itibariyle insan beyni; sağ, sol, üst ve alt olmak üzere dört bölümde incelenebilirdi. Üst beynin sağ ve sol kısmı; şuur, sembolik düşünme, zekâ, mantık, irtibatlandırma, kıyaslama gibi zihin fonksiyonlarının açığa çıkmasında görevli birimlerdir.

Alt beyin genelde, şuuraltının ve biyolojik organların fonksiyonlarının gerçekleştirilmesinde rol almaktadır. Meselâ, biz uyurken bile çalışan alt beyin; vücut ısısının kontrolü, kimyevî dengeler, sindirim sistemi, duyguların kontrolü ve tansiyon gibi fonksiyonların gerçekleşmesinde vazifelendirilmiştir.

Bazı deneylerde üst beyinle bağlantılı dimağ fonksiyonlarını (motivasyon ve iradeyi) kullanarak, alt beynin programlanabileceği gösterilmiştir. Bu bakımdan insanın kendini müspete kanalize etmesi, iyimser düşünmesi, bir şeyi gerçekleştireceğine inanması çok önemlidir.

Beyin bütüncül bir yapıda vazife gördüğünden, her bir bölümün kendine has, diğerlerinden kopuk görevleri yoktur. Beynin her bir bölümünün yaptığı işler, beynin diğer bölümleri ile bağlantılıdır. Beyinlerinin bütün bölümleri daha verimli ve daha koordineli çalıştırılan insanlar, daha başarılı ve zekidir.

Prof. Ornstein, beyin dalgalarını ölçmek için yapılmış özel başlıklar kullanarak, öğrencilerin değişik beyin aktivitelerini tespit etti. Onlara matematik işlemleri yaptırdı, hikâyeler ve resmî mektuplar yazdırdı, renkli dosya düzenletti, eleştiriler yaptırdı, mantıklı düşünmelerini sağladı, hayal kurdurdu. Bu faaliyetler esnasında beynin iki yarım küresinden gelen dalgaların yoğunluğunu ölçtü. Tespitleri, hem şaşırtıcı, hem de önemliydi. Zîrâ, her ne kadar beynin bütünü her zaman aktif olsa da, beynin yarım küreleri arasında farklı işlere göre değişen aktivite yoğunluğu vardı.

Öğrencilere; konuşma, okuma, düşünme, analiz, sentez, eleştirme, yazma, işiterek öğrenme, ezberleme, kanun ve kuralları öğrenme gibi faaliyetler yaptırıldığında, üst beyinlerinin sol yarım küresinde (sol beyin) daha yoğun elektrikî aktivite müşahede edilmişti. Sol beyin; analizde, konuşmada ve matematik işlemlerinde sağ beyinden daha iyi çalışıyordu. Sol beyin; mücerret ve analitik düşünmede, bütünü parçalara ayırmada, parçaları ayrı ayrı hafızaya kaydetmede ve mantıklı düşünebilme gibi fonksiyonlarda rol aldığından yoğun bir aktiviteye sahiptir.3 Araştırmada ortaya çıkan bu farklılıklar, beynin alt bölümleri arasında bir iş bölümü olduğu şeklinde yorumlandı. Bu iş bölümü, beyin yarım kürelerinde fonksiyonel farklılaşmanın ve anatomik asimetrinin bir delili olarak düşünüldü. Sol beyin yarım küreleri, sağ beyin yarım kürelerinden genelde daha aktif olan öğrencilerin kişilik yapıları analiz edildiğinde, aşağıdaki neticelere ulaşıldı:

Sol beyin yarım küresi daha yoğun çalıştırılan kişiler, yeniliklere daha kapalıydı. Bunlar gerçek ile hayalî kolayca ayırt edebildikleri gibi, duygularını kontrol etmede de daha başarılıydılar. Bu kişiler fikir ve kararlarını değiştirmede zorlanıyor, yeni bilgilere daha kolay sınır koyabiliyordu. Bunlarda yeniliklerden korkma, rahata düşkünlük gibi karakter özelliklerine daha fazla rastlanıyordu.

Sağ beyindeki aktivite yoğunluğu, sol beyne göre daha yüksek olan öğrencilerin kişilik özellikleri belirlenerek, bu öğrencilerin beyin aktiviteleri ile kişilik yapıları arasında ayırt edici bir bağlantının olup olmadığı araştırıldı. Araştırmalar, sol ve sağ beyin yarım kürelerinin farklı iş ve görevlerde değişik şekillerde aktif olduğunu ve bunların belirli kişilik özellikleriyle uyum gösterdiğini ortaya çıkardı.4 Meselâ, keşif ve icat, sezgiye dayalı algılama, ritim üretmedeki performans, renk uyumuna hassasiyet, hissi konularda başarılı olma, mimarîde, sahne sanatlarında, dramada başarılı olma, sosyal problemlere çözüm üretme ve hissî coşkunluk gibi özellikler, sağ beyin yarım küreleri daha aktif olan insanlarda sık görülmektedir. Bazı kişiler, daha önce gördükleri insanların yüzünü kolayca hatırlarken, isimlerini hatırlamada zorlanır. Bu durum (sağ yarım kürenin, öğrenme ve hatırlamada, sol beyin yarım küresinden daha aktif kılınmasından dolayı) bu kişilerin sağ beyinlerinin baskın yaratıldığını gösterir.

Hafıza, şekil ve temsillerle çalışır; bilgiyi resimlerle işler.

Düşünce üretiminde, beynin bütün bölgeleri değişik seviyelerde aktif olduğundan, düşünce üretimi, beynin bütününe ait bir fonksiyondur. Ancak herkes beynin her iki yarım küresini değişik seviyelerde kullandığından, hangi beyin yarım küresinin daha sık ve aktif çalıştığına bağlı olarak, beyin yarım kürelerinin baskınlık ve çekinikliğinden bahsedilebilir.

Daha sonraki araştırmalar ise, beynin sağ ve sol yarım kürelerindeki aktivite yoğunluğundaki asimetrik tercihliliğin, yaratılıştan geldiğinin kabul edilmesi gerektiğini gösterdi. Nasıl insanlarda sağ ve sol elini kullanmada bir tercihlilik söz konusu ise, aynı şey beynin yarım kürelerinin fıtrî işleyişinde de söz konusudur.

İki farklı nazar ve niyet
Ancak beyindeki bu aktivite yoğunluğundaki ayırt edici farklılaşma ve gözlemler, iki farklı nazar ve niyet ışığında yorumlanıyordu. İnançları olmayan veya dine karşı lâkayt bilim insanlarına göre, bütün bu beyin fonksiyonları ve bununla bağlantılı kişilik özellikleri, sağ ve sol beyin yarım kürelerinin kendi işleyiş yapısından kaynaklanıyordu. Ve her şey sağ ve sol beyne atfedilerek açıklanıyordu. “Beyin Yarım Kürelerinin Gizemi” adlı eserde; “Batı kültürü dediğimiz ve bizim de içinde bulunduğumuz kültürde eğitim, tamamen sol beyin ağırlıklıdır. Bu kültür içerisinde ne kadar yoğrulursak sol beynimiz o kadar çok bilenmektedir. …Sol beynimiz, gerçekten yeniliklerin yaşama geçirilmesi konusunda sanki bir düşman gibi davranır. Bu düşman, yenilgiye uğratılmadan hiçbir yenilik yapılamaz. İnanılması güç davranışlar gösterebilir. …Sol beynimiz, rahat etmeyi sever ve bizi tehlikelerden korumak ister. Yenilik de bir tür tehlikedir; çünkü rahat ve huzur bırakmaz.” şeklinde kaleme alınan tespitler buna güzel bir misaldir.8

İnançlı araştırmacılar, bütün bu tespit ve gözlemlerin kaynağının beyin değil, Allah’tan gelen şuur sahibi bir emir ve kanun olan ruh olduğunu ve beynin bölümlerinin birer irtibat noktası ve açma-kapama düğmesi olarak ruha bir perde gibi vazife gördüğünü belirtmektedirler.

İnsanın zihin fonksiyonlarına ait farklılıklar, beynin sağ ve sol yarım kürelerinin aktivasyon yoğunluğuyla irtibatlandırıldığından, insanlar arası farklılıklar, sağ ve sol beyin metaforuyla anlamlandırılmaya başlanmıştır. Bu tip sınıflamalarda her zaman hatırlanması gereken husus şudur: Öğretmenlerin eline verilen her bir sınıflama modeli, tabiatı gereği, öğrenciye ait bütün bilgileri ve farklılıkları, kendi kategorizasyon dürbününden anlamlandırır. Bu noktada ölçü korunmadığında ve insanları gruplamada çoğulcu yaklaşımlar ve modeller kullanılmadığında ise, tehlikeli olabilir ve vasıtalarla gâyeler birbirine karışmaya başlar.

Bazı öğrenciler, kişilik yapıları gereği, bilgileri, parçalı ve sıralı değil, bütün olarak algılama ve öğrenmeye meyillidir. Bilgileri sıra ile ve parçalı öğrenen kişilerde, sol beyin daha güçlü, bütün olarak öğrenmeye meyilli, hayal kurma kapasitesi iyi kişilerde sağ beyin daha baskındır. Bu açıdan mucitlerin, romancı ve hikâyecilerin sağ beyin yarım küreleri daha aktif ve güçlüdür.

Günümüzde bilgiye ulaşmak, artık çok daha kolay. Önemli olan yenilik, keşif ve icat yapmak. Bilgiler kitaplara, ansiklopedilere, cd’lere kolayca depolanıp sorgulanabilir veri tabanlarıyla istenildiğinde depolanan her bilgiye kolay ve hızlı erişim sağlanabilmektedir. Farklı düşünen, icat ve yenilik yapan insanlara çok fazla ihtiyaç vardır. Bu da hayal kurmaktan, farklı düşünmekten geçiyor. Bunun için öğrencilerin beyinlerinin sağ yarım küresini ateşleyecek ve daha yoğun ve verimli kullanılmasını sağlayacak uygulamalara ihtiyaç var. Öğrencilerin hem sol, hem de sağ beyin yarım kürelerini ateşleyecek ve aktif hâlde tutacak yeni öğretim ve müfredat sistemlerini bir an önce okullarda uygulamaya koymak gerekiyor. Öğrencilerin sağ beyin yarım kürelerini, sürekli yeni şeyler öğrenerek ve yenilikler düşünerek canlı tutmalıyız.

Beynin her iki yarım küresinde gerçekleştirilen fonksiyonlar, beynin esnek ve modüler yapısından dolayı, gerektiğinde, bir başka bölüm tarafından üstlenilebilmektedir. Doktorlar, beyindeki rahatsızlığı dolayısıyla üç yaşındaki bir kız çocuğunun dil öğrenmede vazifeli kısmını içine alan beynin sol bölümünü ameliyatla aldılar. Beynin sol bölümü alındığı için doktorlar, vücudun yarısının felç olmasından ve çocuğun dil öğrenememesinden korktular. Fakat çocuk yedi yaşına geldiği zaman normal bir şekilde iki dili, ana dili gibi öğrenmişti. Çünkü beynin diğer bölümü, rahmet-i ilâhîye ile devreye sokularak, eksik olan kısma ait fonksiyonu üstlenmişti. Bu örnek, beynin son derece esnek ve uyumlu bir yapıda yaratıldığını göstermektedir. Bunun sağlıklı kişiler için anlamı şudur: İnsan öğrenmeyi ve öğretmeyi iyi bilirse, bir nimet-i ilâhî olan beynini yüksek verimlilikle kullanabilir.5

Zihin-beyin kapasitesini verimli kullanabilmek için bazı araştırmalar
Dimağ fonksiyonlarını verimli kullanmanın yolu, her iki yarım küreyi birlikte kullanmaktır. Okulda öğretmenler matematik, Türkçe, sosyal bilgiler, fen bilgisi vb. dersleri, sol beyni tetikleyici ve devreye sokucu şekilde öğretiyorlar. Eğitim sistemi sol beyni geliştirici ve sağ beyin yarım küresini pasifleştirici bir yapıya sahip olduğundan, sağ beyin yarım küresini de eğitime dahil edecek şu faaliyetleri öğrencilerimizle yapmalıyız:

1. Gezi, gözlem ve araştırmalar yapılmalı.
2. Kitap okunmalı, okunanlar zihninde canlandırılmalı.
3. Resim, grafik ve şema çizilmeli.
4. Öğrenilenler resimlenmeli.
5. Harita ile ders çalışılmalı.
6. Şiir, hikâye ve masal yazılmalı, roman tasarlanmalı.
7. Hayal kurulmalı ve yeni şeyler düşünülmeli.
8. Öğrenilenler uygulanmalı. Deney yapılmalı.
9. Müzik dinlenmeli ve enstrüman çalınmalı.
10. Problemlere çözüm üretilmeli.
11. Dramatizasyon çalışmaları yapılmalı. Şiir okunmalı.
12. Vücut dilinin kullanılması öğrenilmeli ve vücut dili geliştirilmeli.

Yaratılıştan her insanda sağ veya sol beyin yarım kürelerinden biri daha baskın işletildiğinden, eğitim ve öğretimde; öğrencinin zayıf veya çekinik olan beyin yarım küresi de aktif hâle getirilerek, beynin bütüncül işleyişi sağlanmalıdır. Yapılan araştırmalarda, öğrencilerin baskın olan zihin fonksiyonlarına, zayıf olan zihin fonksiyonları da eklenerek, çalışmaları teşvik edildiğinde, genel yetenek ve performanslarında büyük artışlar olduğu gösterilmiştir. Öğrenciler beynin her iki yanını tetikleyici işler ve uygulamalar yaptıklarında, verimlilik, kat kat artmaktadır. Ancak okullarda sadece beyninin bir yanını kullanmak üzere eğitilen insanlar, beynin öteki yarım küresini, hayata atıldıklarında kullanamıyor. Zeki ve becerikli insanlar, beyinlerinin iki yarım küresini de verimli kullanabilenlerdir.

İdeal olan, beynimizin her iki yarım küresini birlikte kullanabilecek bir eğitim ve öğretim sistemi kurabilmek ve beynimizin her iki bölümünü tetikleyici ve canlı tutucu aktiviteler yapmaktır. Kul olarak Rabb’imizin bize lütfettiği ve ruhun bedendeki irtibat noktalarından biri olan beyni, faydalı ve iyi işlerde kullanmalı, bize böyle bir ihsanda bulunduğu için O’na daima şükretmeliyiz.

Kaynaklar

1. Soyut Düşünme ve Beynin Sırları, Prof. Nevzat Tarhan, Okur-Yazar dergisi, Mart 2004.
2. Lernen, Gehirnforschung und die Schule des Lebens, Prof. Manfred Spitzer, sh.53.
3. Aklını En İyi Şekilde Kullan, Tony Buzan, Arion, sh.26, 2001,İstanbul.
4. Neden Öğretemiyoruz, Prof. Osman Çakmak, Zafer dergisi, Kasım 2003, sh.42; Beyin Yarım Kürelerinin Gizemi, Alp Boydak, Beyaz Yayınları, 2004 İstanbul.
5. Lernen, Gehirnforschung und die Schule des Lebens, Prof. Manfred Spitzer, sh.15.
6. Neden Öğretemiyoruz, Prof. Osman Çakmak, Zafer dergisi, Kasım 2003, sh.42.
7. Aklını En İyi Şekilde Kullan, sh. 42.
8. Beyin Yarım Kürelerinin Gizemi, Alp Boydak, Beyaz Yayınları, sh. 26-27, 2004 İstanbul.

http://www.sizinti.com.tr/konu.sizinti?SIN=faf55bb307&k=1740&1261697451
————————————————————————————————-

BİLİNÇALTI NLP VE KİŞİSEL GELİŞİM

Kişisel gelişim dedikleri

HAYATIN ANLAM TEMELİNİ oluşturan inanç, ahlak, adab-ı muaşeret ve metafizik boyutunu yitiren günümüz modern insanı, yaşadığı sıkıntılı, karmaşık, dengesiz hayatını bir şekilde yeniden düzenlemek ve sisteme sokmak istemektedir. Özellikle son yıllarda ülkemizde de hakkında sıkça konuşulan ve “kişisel gelişim” denilen sistemin nasıl oluştuğunu, nasıl bir gelişim süreci takip edip bu günlere geldiğini, nasıl bir sektöre dönüştüğünü tartışmak gerekmektedir. Anadan doğma muhalif değilim. Körü körüne kabullenip bir anlayışın savunucusu olacak zihinsel yapıya da sahip değilim. İnsana yakışan neyse onu gün yüzüne çıkarmaya çalışmalı diyorum.

Bugünkü konumu itibariyle kişisel gelişim kültürünün sınırlarının tam olarak çizilemeyişi sebebiyle motivasyondan, başarı stratejilerine, özgüvenden liderlik becerilerine, kurumsal stratejilerden ruhsal arınma temrinlerine hatta ve hatta bilgelik ritüellerine kadar çok geniş bir alanı işgal ettiğini söyleyebilirim. Kişisel gelişimin temelinde dört temel disiplinin bulunduğunu belirtmekte fayda var:

1- Felsefe: Özellikle Yunan ve çağdaş Batı Felsefesi. Son yirmi yıldır uzakdoğu ve İslam Düşüncesi’nden de çok yoğun istifade edildiği gözlenmektedir. Türkiye’deki kişisel gelişimle uğraşan, bu alandan ekmek yiyenlerin pek çoğu bu durumdan habersizdir. Kitlelere mutluluk reçeteleri verirken çoğu kere ünlü stoiklerden Epiktetos’un öğretisini anlattıklarını bilmiyorlar. Kişilik çözümlemeleri yaparken Arthur Schopenhaure’dan istifade ettiklerinin farkında değiller. Bu örnekleri fazlasıyla serdetmek mümkün.

2- Sosyoloji: Kurumsal analizler yapılırken, kurum için yapısal öneriler ve reorganizasyon kaideleri aktarılırken çağdaş sosyolojinin imkanlarından faydalanılmaktadır.

3- Piskoloji: Modern psikoloji tüm dallarıyla ve ana paradigmalarıyla kişisel gelişimin omurgasını oluşturmaktadır.Örneğin psikolojinin klasik insan tanımı, davranış tanımı, material tutumu, Freudyen yaklaşımı fazlasıyla hakimdir. Kendine NLP uzmanı diyenlerin pek çoğunun dilinde “bilinçaltı” kavramının ne kadar kullanıldığına bakın. İnançlar, şartlanmalar, bilinçaltı kodlanmalar vs. Halbuki bilinçaltı kavramı ve yaklaşımı fazlasıyla tartışmalıdır. Bizzat Freud’un öğrencileri tarafından bu kavram eleştirilmiş hatta reddedilmiştir.

4- İktisat ve İşletme bilimleri: Vizyon ve misyon oluşturmadan tutun da verimlilik oluşturmaya kadar pek çok noktada iktisat ve işletme bilimlerine müracaat edilmektedir.

Bu alandaki çalışmaların kökü somut anlamda 1900’lü yılların başlarına kadar inmektedir. Örneğin, Türkiye’de kendini kişisel gelişim uzmanı, NLP uzmanı [ki “uzman”lık sıfatı pozitivist modern bilimin ikonlarından biridir, bilimin sunduğu bilgileri tartışmasız kılmak için uydurulmuş bir kılıf, ardına saklanılan bir zırhtır, uzmanlar diye bir ruhban sınıfından bahsedilebilir. Oysa bana göre özellikle insanla ilgili alanlarda uzmanlıktan bahsedilemez, insan ve hayat karşısında daima amatörüz] olarak takdim edenler çoğu, bu işin duayenlerinden ünlü Fransız filozofu Chartier Alain’in, öğrencisi Andrea Moureaus’nın adını bile duymamışlardır. Kişisel gelişimin çıkış noktası, teorik felsefi ve bilimsel bilginin pratikleştirilerek bir uygulanabilir bir yaşam bilgisine indirilmesi, daha işlevsel hale getirilmesidir.

Burada kişisel ve kurumsal gelişimden söz ediyoruz. Bu arada, 1940 ve 1950 yıllarından itibaren Dale Carnegie kişisel gelişim alanına damgasını vurmuştur. Anthony Robbins 1970 ve 1980 lerde etkili bir biçimde adından söz ettirir. Kurumsal gelişimin en büyük gurularından biri de Peter Drucker’dır. Richard Gray ise kadın erkek ilişkilerinin öncü temsilcilerinden biridir. Üretken düşünme ve zeka alanlarında Edward de Bono, Tony Buzan gibi isimler en başta sayılabilir. Türkiye’de 1930’lardan itibaren isimlerini zikrettiğimiz ilk yazarların tercümeleri var. 1980’li yıllar kişisel gelişim kültürünün Türkiye’ye daha canlı, daha hareketli intikal ettiği zamandır.

Ülkemizdeki birinci kuşak kişisel gelişimciler Üstün Dökmen ve Doğan Cüceloğlu ve Baltaş çifti gibi akademisyen kökenli isimlerdir. Dünya ile birlikte ülkemizde de 1990’lar ve sonrasında bu alan müthiş hareketlenmiştir. Akademisyen olmayan, alaylı diyebileceğimiz “uzman”lar, NLP’nin dünya çapında şöhreti ve uzman yetiştirmeye yönelik [bana kalırsa fasulye, maydanoz yetiştirebilirsiniz ama insana dair bir ‘uzman’ asla yetiştiremezsiniz] yaygın eğitimlerinin de etkisi ile çoğalıyor. Günümüzde, neredeyse elini sallasan uzmana çarpıyor. Maalesef belli noktalarda kişisel gelişim standartlarının belirsizliği nedeniyle ayağa ve ranta düşmüş bulunuyor. Milli Gazete, 03.07.2005

http://1111.karakalem.net/?article=1393
————————————————–

BİLİNÇALTI VE RÜYALAR

Rü’ya Hakikati, Çeşitleri ve Rûhun Rü’yada Geleceği Görmesi

Uykuya dalan bir insan, denize veya uzay boşluğuna dalan bir insan gibidir. Ya, gözleri bağlı dalar ve hiç bir şey görmeden geri gelir, ya elinde götürdüğü oyuncaklara kapılır, onların tesiriyle başka bir şey göremez; ya da denizdeki tatlı dalgalanmaların tesiriyle yakamozların parıltılı güzelliklerini ve semanın esrârengiz faaliyetlerini seyredip, onları kendi dünyâsına taşır. İşte, rüyâları da bu kategoriler içinde ele alabiliriz.

Bazıları vardır, sadece uyuduğunu ve uyandığını bilir; gözü bağlı karanlıklara dalmış gibidir ve dünyâsına hiçbir şey görmeden döner.

Bazen olur, şuuraltına atılan hâdiseler, yaşanmış heyecanlı vak’alar ve üzerine çok düşülüp, terdad ve tekrar ile şuura mal edilen meseleler, uyku esnasında şuur üstüne çıkar. Savaştan yeni gelmiş bir kimsenin aylarca yatağından heyecanla fırlamaları bu kabildendir.

Bir de hastalıklar, rahatsızlıklar, marazî ruh haletleri ve mizaç bozuklukları sebebiyle görülen rüyâlar vardır. Tuzlu yiyenin kendini göl başlarında görmesi, öfkeli yatanın kavgayla uğraşması, şehvetle düşüp kalkanın bu kabil şeyler görmesi gibi. Bir insanın devamlı rüyâlara bel bağlaması, rüyâ görmek için yatması, hülyâlara kapılması, kuluçkaya yatar gibi rüyâya yatıp, bunların tâbirine göre hareket etmesi, rüyâ görme hastalığına tutulmuş olmanın işaretidir.

Şuuraltı ve bir hastalık neticesi olmadan, hülyâlara da kapılmadan, dupduru ve tertemiz duygularla beklenmedik anda görülen rü’yâlardır: Peygamberlerin, evliyanın ve salih kulların rü’yâları gibi. Bazen, sıradan inanmış, hattâ hiç inanmamış kişiler de bu tür rü’yâlar görebilirler.

Sâdık rü’yâlar, Allah (cc) tarafından lûtfedilen bir müjde, bir teşvik, bir ilhâm ve yol gösterme olabileceği gibi, îkaz ve ibret manâsında irşada yönelik de olabilir. Burada üzerinde daha çok duracağımız husus, ruhun daha ileri ve âlî bir münasebetini ifâde eden gelecekle alâkalı rü’yâlardır.

Bu rü’yâlar, gideceğimizde şüphe olmayan kabir ve ahiret âlemlerinden içinde yaşadığımız şu şehâdet âlemine dalgalar halinde gelen sızıntılardır. Beş duyunun ince bir zar mahiyetinde olan Âlem-i Şehâdet’e karşı kapanması ve uyanıklığa ait mekanizmanın kendiliğinden devreden çıkmasıyla, âdeta rûhun bu dünyâya ait uzuvlarla irtibatını sağlayan doğru akım fişlerinin çekilip, yerlerine gaybî âlemlerle ittısal ve bağlantıyı temin eden alternatif akım fişlerinin faaliyete geçmesi neticesi, şehâdet âlemine kapanan pencereler, bu defa misâl âlemine açılmış olur. Ve, açılan bu pencerelerden misâl âlemiyle ilgili temessülatla birlikte, manâ ve hakikat sembolleri, berzah âleminden akseden levhalar, basar ve basirete arz edilen tablolar ve geleceğe ait hâdiselerin sayfaları dolar. Bu itibarla rü’yâlara, insanı bu âlemden başka âlemlere taşıyan bir kısım sırlı kabinler veya zaman tünelleri denebilir.

Meseleyi bir başka açıdan ele alalım: Her şeyin var olmazdan evvel birer sabit aynı bulunur; yani, İlm-i İlâhî’de her şeyin sabit bir vücudu vardır. Ve, sonra bunlar, Kudret ve İrade’yle cismaniyet alemine intikal eder. Bu arada, yani, sabit aynalarla âlem-i ecsam arasında rol oynayan ayrı bir vasıta âlem daha vardır ki, buna Âlem-i Misâl, yani “temessüller âlemi” diyoruz. İşte cismaniyetten sıyrılan, muvakketen ceset kaydından kurtulan bir ruh, bedenini de tamamen terketmeksizin misâl âlemine doğru pervaz etmeğe başlar. O âleme yükselince, cismaniyete ait buudlardan çıkıp, apayrı buudlar içine girmiş olur. Bu buudlar içinde mazi, hâl ve müstakbel birbirine karışır. Ruh, orada bütün geçmiş ve gelecek zamanları görebilir. İki senenin Kadir Gecesini bir anda müşahede edip, iki Kurban Bayramını birden yaşayabilir. Bir yandan yirminci asırdayken, aynı anda Devr-i Risaletpenâhî’de yaşayıp, kendini sahabi görebilir. Nasıl olur demeyin! Meselâ, mahrûtî (konik) bir dağın eteklerinde veya bir köy evinde bulunan insan, o anda ancak kendi dar çevresini müşahede eder. Fakat, bir teleferik veya uçakla yükseldiğinde, dağın hem zirvesini, hem de dört bir yanını görebildiği gibi, bir ev değil, pek çok evler, hattâ köyler görebilir. Rü’yâlarda da böyledir. Trans halinde rûhun dublesi kendinden ayrılınca, misâl âlemiyle buudlaşıp, aynı şeyleri hissedebilir.

İşte, böyle Misâl Âlemi’nden rü’yâlar vasıtasıyla rûha intikal eden şeyleri insan, bir sinema perdesinde seyreder gibi seyreder; olmuşu, olanı ve olacağı aynı anda görebilir. Şu kadar ki, bu görüntüler bazen vâzıhtır, sarihtir; dolayısıyla kolay anlaşılır. Bazen, semboller şeklinde olur ve te’vil, tâbir ister. Meselâ, Misal Âlemi’nde gördüğünüz bir damla su, hakikatte elmadır. Misâl Âlemi’nde gördüğünüz pislik, bu âlemde mal demektir.. ve elinize para geçecek demektir. Eğer bu pislik -gaita- başkasına aitse, haram mal, size aitse, helâl maldır. Misâl âleminde sizi bir atın üzerine bindirirlerse, bu, muradınıza ereceksiniz demek olur. Bu sebeple, hakkında takdir olabileceğinden, rü’yâlarınızı hemen kendiniz te’vile kalkışmamalısınız. Hâlet-i ruhiyenizi bilen, bakışınızdan manâ çıkaran ve yüz hatlarınızdan kaderinizi okuyan hikmet ehli kimselere tâbir ettirmelisiniz!

Sâdık Rü’yâlarla İlgili Bazı Misâller

Prof. Seyyid Kutup, tefsirinde anlatır: “Amerika’da iken, rü’yamda Kahire”de bulunan kız kardeşimin kızının gözünde görmesine mâni olacak derecede kan gördüm. Yazdığım mektuba gelen cevapta, hakikaten gözünde iç kanama olduğu ve tedâvi edildiği yazıyordu.”

Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde anlatır: “Dördüncü Mehmed’in kızı Kaya Sultan, rü’yâsında dedesi Sultan Ahmed’i Cennet’te görür. Sultan Ahmed, Kaya Sultan’a , “Kızım” der, “Yeni Camii yapılırken eteğimle taş taşımıştım; Rabbim de beni Cennet’e koydu. Sen de gel.” Bu sırada, orada bulunan amcası Mustafa ise, “Kaya için bu kadar acele etme; bir kızı olsun, ondan sonra gelsin” der. Dedesi, bu niyetle “El Fâtiha” deyip, ellerini yüzüne sürer. Kaya Sultan, hakikaten doğum esnasında şehid olur.”

Rusya’da Tanrı’ya Dönüş isimli kitapta da, bu kabil hâdiseler ve rü’yâlar anlatılır. Anne Ostrovsky adlı bir yazarın annesi, Almanların Rusya’ya girmesinden beş sene evvel rü’yâsında savaşın çıktığını çoğu sahneleriyle görmüş ve bunlar o günkü gazetelerde neşredilmişti.

Çanakkale’de İ’tilâf kuvvetlerine kumanda eden Sir Hamilton, 1911 yılında rüyasında denizin derinliklerine doğru çekildiğini ve iki elin boğazını sıktığını görür. Uyandığında da, “hayalet gibi” dediği bir yaratığın çadırından yavaş yavaş çıkıp gittiğini fark eder. Hakikaten, Çanakkale onun için pek tekin olmamış ve kaçınılmaz bir tehlike olarak üzerine çökmüştü.

Bir arkadaşımızın hanımı gece yarısından sonra vefat eder; henüz kimsenin haberi yoktur. Sabah olunca, Kur’ân talimi için çocuklar camide toplanırlar. Ders esnasında 12-13 yaşlarında bir çocuk, “Ben gece şu arkadaşımın annesinin öldüğünü gördüm, doğru mu?” der.

Bir kadın, bir başka arkadaşı gibi anne olmayı beklemektedir. Bunlardan biri, diğerine “Önce sen anne olacaksın” der. “Nereden bildin?” diye sorulunca da, “Rü’yâmda bir aradaydık. Yere bir hırka düştü, sen gidip aldın” cevabını verir.

Aynı kadın, rü’yâsında dedesinin bir duvara dayalı merdivenden düşüp, ayağını kırdığını görür. Aradan bir ay kadar bir zaman geçtikten sonra gelen mektupta, “Hacı dede, cami duvarını tamir ederken, merdiven kaydı ve düştü; ayağı kırıldı, hastanede yatıyor” denmektedir.

Yine aynı kadın, dayısının bir masa başında tabanca ile vurulup öldürüldüğünü görür. Aradan dört sene geçer ve dayısının masada otururken kurşunlandığı haberi gelir.

Bu asrın başlarında Niels Bohr, rüyasında güneş ve güneşe ipliklerle bağlı dönen gezegenler görür. Uyanınca, bunlarla atomların yapısı arasında benzerlik olacağını düşünür.

Kimyacı Kekule, rüyâsında atomları ve yılan gibi bir şeklin belirip, kuyruğunu ağzına aldığını görür. Uyanınca, Benzen’in kimyada halka şeklindeki (altıgen) formülünü bulur.

Elias Howe, bütün denemelerine rağmen dikiş makinesinin iğnesini keşfedemiyordu. Bir gece rüyâsında, esir düştüğü vahşi kabilelerin elinde terler dökerken, birden muhafızların ellerindeki mızrakların uçlarında göz şeklinde delik gördü. Uyandı ve bir ucu delik, minik bir ‘mızrak’ yaptı.

Bunlar ve bunlar gibi yüzlerce misâl var ki, her biri, rûh’un sırlı âleminden gelen ışıktan birer mesaj gibidir.

http://www.inancingolgesinde.net/tr/Inancin_Golgesi/Ruh_Melek_Cin/a.10718.html
—————————————————————————————————–

Kollektif Şuuraltı Rüyalar ve Ufuklar, A. Osman DÖNMEZ

Rüyaya, lügâtlerde; uyku esnasında görülen düş, gerçekleşmesi imkânsız beklenti, gerçekleşmesi istenen umut-gâye, gibi mânâlar verilmiştir. Bu yazı, kelimenin birinci ve üçüncü mânâları üzerine bina edilecektir. Dikkat edildiğinde görülecektir ki, rüya kelimesinin bu iki mânâ özelliği birbirini tamamlar niteliktedir: Görülen bazı rüyalar, insanlara ve toplumlara bazı gayeleri aşılarken, bazı gâyeler de insanlar ve toplumlarda bir rüya oluşturur.

Rüyalara, bütün zamanlarda hemen hemen bütün toplumlar büyük ehemmiyet vermiştir. Bunun en belirgin göstergesi, rüya tâbirleri kitaplarıdır. Rüyanın mânâsı ve mahiyeti hakkında birbiriyle bağlantılı-bağlantısız, birbirini tamamlar- birbirini reddeder mahiyette çok şey yazılıp söylenmiştir. Rüyaların mahiyeti hakkındaki bilgiler çağdan çağa, toplumdan topluma farklılıklar arz etmektedir.

Rüyaların mânâsı ve mahiyeti hakkında Batı’da en yaygın görüş; “Rüyalar, şuurdışı arzuların örtülü olarak dışa vurumundan başka bir şey değildir.” görüşüdür. Daha sonraları Alfred Adler, rüyaların geçmişten çok, geleceğin plânlanmasına yardımcı olma işlevi üstlendiğini ileri sürdü. Batı’da rüyalar hususunda en kapsamlı çalışmaları yapan C. Gustav Jung ise; rüyaları “gizli arzuların ifadesi” olarak tanımlar.

Müslüman toplumlar rüyalara, Batı’dan farklı tarifler getirmiş, farklı mânâlar yüklemiştir. Müslüman toplumlarda rüyalar, özetle; “Allah’ın, melekler vasıtasıyla hakikat veya kinaye olarak kulun şuuraltında uyandırdığı enfüsî idrakler ve vicdanî duygular veya şeytanî telkinlerden meydana gelen karışık hayaller manzumesi…” şeklinde tarif edilmiştir. Rüyaları çeşitli şekillerde tasnifleyen ve sadık rüyayı “hiss-i kable’l-vukuun fazla inkişafı” olarak tarif eden Bediüzzaman ise, bize sadık rüyaların mahiyeti hakkında önemli bilgiler verir. Yirmi Sekizinci Mektup’ta, Bediüzzaman: “Sadık rüyalar, doğrudan doğruya mahiyet-i insaniyedeki lâtife-i Rabbaniye âlem-i şahadetle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, âlem-i gayba karşı bir münasebet bulur. O münasebet ile vukua gelmeye hazırlanan hadiselere bakar ve Levh-i Mahfuz’un cilveleri ve mektubat-ı kaderiyenin nümuneleri nev’inden birisine rast gelir, bazı vakıat-ı hakikiyeyi görür. Bazan o vakalarda hayal tasarruf eder, suret libaslarını giydirir, bazıları aynen gördüğü gibi çıkar, bazan ince bir perde altında çıkar, bazan da kalınca bir perde ile sarılır.” der. Yine Bediüzzaman: “‘Uykunuzu bir dinlenme vasıtası kıldık.’ (Nebe,9) gibi birçok ayet, rüyada ve uykuda perdeli olarak ehemmiyetli hakikatler var olduğunu gösterir.” der.
“Rüya hakkında Doğu’da ve Batı’da asırlarca süren araştırmaların vardığı sonucu bir cümlede toplamak mümkündür: “Rüya, bir sırrın açığa vurulması; ama eksik terimlerle açığa vurulmasıdır.” (1) Yukarıdaki görüşlerden anlaşılacağı gibi Müslümanların rüyaya yükledikleri anlam daha derli toplu ve daha tutarlıdır. Batılı filozofların getirdiği tarifler, rüyanın sadece bir boyutunu açıklar mahiyettedir. Onlar bütünden ziyade, parçaya odaklanmış gibidir. İslâm âlimlerinin rüya hakkındaki görüşlerinin daha derli toplu olmasının temelinde Kur’an-ı Kerim’in ve Peygamberimiz (sas)’in rüyalar hakkında verdiği bilgiler vardır. Kur’an’da rüya hakkında en belirgin bilgiler Hz. Yusuf (as)’un gördüğü ve tabir ettiği rüyalardır. Hz. Yusuf, tabircilerin piri olarak kabul edilmiştir.
Hadis kitaplarında, Hz. Peygamber (sas)’in gördüğü rüyalar ve yaptığı tabirler hakkında geniş bilgiler vardır. Peygamberimiz (sas)’in aşağıdaki hadisleri, sadık rüyanın ehemmiyetini göstermesi itibariyle ilginçtir. Peygamberimiz (sas), “Salih kişi tarafından görülen rüya, peygamberliğin kırk altı parçasından bir parçadır.”, ve “Ey insanlar! Peygamberliğin belirtilerinden yalnız güzel rüya kaldı. O rüyayı Müslüman kişi görür veya onun için başkası tarafından görülür.” buyurmaktadır.

Rüya-toplum münasebeti

Rüyalar; tarih boyunca, bazı akımların başlatıcısı, birçok
mucidin ilham kaynağı olduğu gibi, problemlerin çözümünde de yol gösterici olmuştur. Bazı rüyalar vardır ki, bunlar asırlar boyu sürecek bir serüvenin ufkunu işaretler. Rüyayı görenin karakter özelliklerinin azaldığı veya kaybolduğu; kolektif şuurun tanıdığı genel kabule mazhar değerleri ortaya koyan bu rüyalara kolektif rüya denir. Psikiyatriye ilk defa Jung’un soktuğu kolektif rüya kavramı, toplumun ortak şuuraltının ifadesidir. Evet “fertler gibi, toplumlar da rüya görür. Bu rüyalar bir bakıma halin plânlanması, geleceğin tahayyülü ve ideallerin belirlenmesi için yapılan taslaklar gibidir. Bu özellikleriyle bu rüyalar, cemiyetin mevcut tavırlarını tefsir ve gelecekteki hareketlerini tahmin etmeye yardımcı olur.” (2) Kolektif rüyalarda nesiller, bir rüyanın tılsımına takılmış ve onu gerçekleştirme uğruna, hayatları dahil, her şeyi ortaya koymuşlardır. Bu rüyanın gerçekleşmesi çok defa rüyayı gören(ler)in hayatıyla sınırlı kalmamış, koca bir tarih meydana getirmiş ve bir toplumun yaşama gâyesi olmuştur. Kolektif rüyaların en büyük faydası; cemiyeti bir gâyeye kilitlemesi ve bunu gerçekleştirmek için dinamik bir ruh hali sağlamasıdır. Bu sayede milletler, hem başıboşluktan kurtulmuş, hem de asil bir gâye uğruna mücadele etmiş olurlar. Evet, fertlerin rüyaları gibi milletlerin de rüyaları vardır. Bu rüyaların kahramanı bütün bir millet, malzemesi cihan coğrafyası, görülme yeri cemiyetin kolektif şuuraltı, tâbiri de koca bir tarihtir. Türk tarihi dikkatli bir gözle incelendiğinde, bahsedilen bu rüyanın malzemeleriyle dolu olduğu görülecektir.

Türk milletinin kolektif rüyaları Büyük milletlerin tarih boyunca gördükleri ve onları tarih içinde diğer milletlerden ayıran kolektif rüyalar vardır. Bu rüyalar,o milletin fertleri arasında mânevî bir bağ oluşturur. Bu sayede o milletin fertleri ortak bir paydada buluşmuş olur. Bizim milletimiz de tarih boyunca kolektif rüyalar görmüş ve ufkunu bu rüyaların hududuna göre ayarlamıştır. Burada Türk milletinin kolektif rüyalarından ikisini ele alalım ve bunlardaki ufku yakalamaya çalışalım. Oğuz Kağan destanında, Oğuz’un ak sakallı, kır saçlı, akıllı nazırı Uluğ Kağan; rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok görür. Altın yay, doğudan-batıya doğru uzanır; üç gümüş ok ise kuzeye doğru gitmektedir.
Rüyalarla, yaşama biçimi, hayat tarzı, beklenti ve hayata bakış arasında sıkı bir ilişki vardır. Jung: “Rüyalardaki semboller incelendiğinde bunların, kişi için özel mânâ taşıdığı, kişinin kendini bunlara yansıttığı görülür.” der. Jung’un bu sözünü topluma doğru genişleterek ifade edecek olursak, kolektif rüyalardaki sembollerde, toplum için özel mânâlar vardır. Bu rüyalardaki semboller çözülerek bir milletin kolektif şuuraltına ulaşılabilir. Oğuz Kağan, destanındaki rüyada; İslâm öncesi Türklüğün, ideallerini, yaşama tarzını, hayata bakış açısını ve ufkunu her yönüyle görmekteyiz. Oğuz Kağan “alp tipi”nin karakteristik bir temsilcisidir. Onun gâyesi, dünyadaki herkesi kendine tâbi kılmak, yani cihanı fethetmektir. Ancak bu fetih, herhangi bir kutsal gâyeye dayanmamaktadır. Oğuz’un ihtirası, içindeki “ben” duygusunu tatmin etmek üzerinedir. Oğuz kendi gücünü kabul edenlerle dost, etmeyenlerle düşman olur. Gücünü bütün milletlere kabul ettirme gâyesindeki Oğuz’un hayatı, savaş meydanlarında geçer.

Bu rüyadaki doğudan-batıya uzanan altın yay ve kuzeye giden üç ok sembolü Oğuz halkının “Mekanı aşma arzusunu ortaya koyar.” (3) Göçebe bir hayat süren bu topluluk, yeni meralar yeni otlaklar kazanmak için devamlı doğudan-batıya,güneyden-kuzeye doğru göç ederek önlerine çıkan kavimlerle savaşmıştır. “İnsanoğlunun hayatına, düşüncesine, hattâ rüyasına bile içinde yaşadığı hayat tarzı şekil verir. Ok ve yay, Oğuz’un hayat karşısında almış olduğu aktif tavrın ifadesidir.”(4)
“Daha deniz, daha müren (ırmak)
Gün tuğ olsun, gök kurıkan (çadır).”

diyen bu akıncı millete, cihan dar gelmiştir. Bu rüyadaki altın yay ve üç gümüş ok sembolü başka bir açıdan yorumlandığında, Türk tarihinin başka bir özelliğine tekabül ettiği görülür. Altın yay, bir ideal, bir gâye olarak kabul edilirse; bu hedefe oklar ayrı ayrı gitmektedir. Adeta altın kadar değerli bir hedef olan cihanı fethetme arzusu, bu akıncı milleti bir yay gibi geriyor; fakat oklar birlikte hareket etmediği için güçler bölünüyor. Nitekim Osmanlı’ya kadar Türk devletlerinin birçoğunun yıkılma sebeplerinden birisi, taht kavgalarıdır. İlginçtir, Oğuz Kağan hayatının son demlerinde devletini oğulları arasında paylaştırmaktadır. Rüyadaki ok ve yay sembollerinin yaptığı diğer bir çağrışım da, İslâm öncesi Türklüğünün bilek gücüne büyük ehemmiyet verdiğidir. Dışa dönük bir gâyesi olan bir millet için, bundan daha tabii bir şey olamazdı.

Netice olarak bu rüya, İslâm öncesi devirlerde, Türk milletinin gideceği ufku işaretlemektedir. Bu ufka koşan nesiller, İslâm’la tanışmış ve ondan aldıkları ilhamla ufuklarındaki hedefe kutsal bir ışıltı yüklemiş, Y. Kemal’in ifadesiyle “Her yaz şimale doğru, asırlarca bir koşu”nun kahramanları olmuşlardır.

İkinci rüya, Osman Gazinin, Edebalı’nın evinde misafirken gördüğü rüyadır. Rüya şu şekilde gerçekleşir: “Osman Gazi, hane sahibinin yanında yatmaktadır. Edebalı’nın göğsünden bir hilâl çıkar, bu hilâl büyüyerek dolunay halini alır ve Osman Gazinin göğsüne girer. Daha sonra aralarından bir ağaç çıkar, gittikçe büyür, yeşilliği ve güzelliğiyle ziyadeleşir. Bu ağacın gölgesi üç kıta ufuklarını denizleri ve karalarıyla kuşatır. Kafkas, Atlas, Toros ve Emos dağları, bu yapraklar denizinin dört rüknü(direği) gibi görünür. Ağacın kökünden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna çıkar. Ovalar ekinlerle dolu, dağlar ormanlarla dalga dalga kaplıdır. Dağlardan çıkan sular, gül ve servi bahçelerinin içinden şırıl şırıl akar. Ovalarda; kubbeler, ehramlar, dikili taşlar, sütunlar, latif kulelerle müzeyyen şehirler görünür. Ağacın dalları altındaki bu muhteşem manzara büyümeye devam ederken aniden şiddetli bir rüzgâr çıkar. Ağacın yaprakları bütün şehirlerin üzerine -özellikle değerli bir yüzük hükmündeki İstanbul’a- doğru yayılır. Osman Gazi yüzüğü parmağına geçirmek üzereyken uyanır.” (5)

Rüyanın zâhiri yorumu ortadadır. Osman Gazi, Edebalı’nın kızı Malhun Hatun ile evlenecek, ondan doğacak çocuklarla bir cihan fethi gerçekleşecektir. Uluğ Kağanın rüyası ile Osman Gazinin rüyasının ortak paydası cihanı fethetme arzusudur. Fakat cihanı fethetmedeki gayeler birbirinden farklıdır. İki rüyadaki semboller karşılaştırılırsa, aynı milletin, iki farklı dönemindeki hayat felsefesi, içtimaî yapısı ve iki farklı dönemin iki farklı ufku daha iyi anlaşılacaktır.
İslâm’ın tesiriyle, Türk toplumunda, alp tipinin zıddı olan, düşman olarak nefislerini gören ve mücadelelerini nefislerine yönelten bir “veli tipi” oluşmuştur. Mevlâna ve Yunus buna güzel iki örnektir. Yunus, atını kendi iç dünyasına süren ve orada gerçekleştirdiği büyük fetihten sonra başka gönüllerin ufkuna dolu dizgin akan bir akıncıdır. Duygularını “Kendinde Sen’i bulan nereye sefer etsin.” diyerek bayraklaştıran Yunus, “Eski Türk akıncısını atından indirir, elinden kılıç ve okunu alır, onu kendi içinde sefere davet eder.”(6)

Fakat İ’lâ-yı Kelimetullah’ın bayraklaşması için üçüncü bir tipe de ihtiyaç vardır. “Eski çağlardan beri cihana hakim olmayı arzu eden Türkler, İslâm’ı benimseyince, İslâm dini ile kendi kültürleri arasında bir terkip meydana getirir. Bu terkiplerden en önemlisi eski destanlarda yüceltilen, alp tipinin, gazi tipi haline gelmesidir.” (7) Alp tipi ile veli tipinin terkibinden meydana gelen bu tip, hem Oğuz gibi dışa dönük, hem de Yunus gibi iç aleminde bir fetih gerçekleştirmiştir. Bu terkibe kültürümüzde “alp eren” denir. Alp eren de “alp tipi gibi dünyayı fethetmeyi gaye edinen bir kahramandır. İslâmiyet onun savaşına yüce bir mânâ ve zengin bir muhteva vermiştir.” ( Osman Gazinin rüyasında, bu alp eren tipinin ifadesi mevcuttur. Osman Gaziyi bir alp -ki, kaynaklar belirli bir yaşa kadar böyle olduğunu yazar- Edebalı’ya da bir veli kabul edersek, Osmanlı’nın sembolü olan ağaç bu ikisinin arasından çıkmıştır. Ağaç sembolünü çözümleyecek olursak, ağaç dışa dal budak atarken, içe doğru kök salar. İçe kök salma durmuşsa, bu, ağacın kuruduğunun ifadesidir. Bir kişinin alp eren özelliği gösterebilmesi için, dışta fetihler gerçekleştirirken içte de mânen derinleşmesi gerekir.

Oğuz Kağan destanındaki ok ve yay hareketi ifade ederken, Osman Gazinin rüyasındaki ağaç yerleşik düzeni ifade eder. Oğuz Kağan destanında parçalanan güçler, Osman Gazinin rüyasında birleşmiştir. Çünkü ağaç, dallarıyla, gövdesiyle, köküyle bir bütündür. Kökler ve dallar gövdede buluşmaktadır. Belki de Osmanlı’nın uzun ömürlü olmasının sebebi budur. Oğuz destanındaki, ok ve yay muhatap için bir tehdit bir korku meydana getirirken, ağaç gerek altındakiler için, gerek dıştakiler için bir ferahlamanın ifadesidir. Bu durum, Osmanlı’nın idarî anlayışını çok iyi açıklamaktadır.

Netice olarak

Kolektif rüyalardan alınacak çok ders vardır. Bir milletin büyük olması, tarihe yön vermesi için, nesillerine muhtevası zengin, mânâsı derin, yorumu kutsal ve ufku geniş rüyalar göstermesi gerekir. Ayrıca bu rüyaların bir hayat felsefesi haline getirilmesi ve rüyaların görülme sahasının hayatın bütün evrelerine yayılması gerekir. Büyük şahsiyetler büyük rüyalar görür. Rüyaların büyüklüğü, işaret ettikleri ufkun derinliği ile ölçülür. Peygamberimiz (sas), İstanbul’un fethi hususundaki hadisleriyle bir ufuk göstermişlerdir. Bu ufuk, Asr-ı Saadet’ten 1453′e kadar yaklaşık 850 yıl Müslümanların ortak rüyası olmuştur. Bu rüyayı gerçekleştirebilmek için; coğrafya, yaş ve şartlar engel teşkil etmemiştir. Bu ufka ulaşma adına, bilimde ve teknikte ne gibi ilerlemeler olmuş, bu, ayrı bir inceleme konusudur.

Bediüzzaman’ın I. Cihan Harbi yıllarında görmüş olduğu rüya* ve o rüyada duymuş olduğu “İcaz-ı Kur’ân’ı beyan et!” şeklindeki sözler hayatının gâyesi olmuştur. Aynı zamanda bu rüyada, günümüz Müslümanına gösterilen bir ufuk vardır: Kur’an’ı anlama ve anlatma ufku… Hayatını bu davaya adayan “altın bir nesil” coğrafyalara, zor şartlara ve her türlü olumsuzluklara takılmadan ufuktan ufuğa koşmaktadır.

Dipnotlar
1-Özgül,Metin Kayahan, Türk Edebiyatında Siyasî Rüyalar, Akçağ yayınları,s. 3, 1989.
2-age,s.v.
3-Kaplan,Mehmet, Tip Tahlilleri, Dergah yayınları,s.15, 1985.
4-age,s.16
5-Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, C:1, s:66, 1989.
6-Kaplan, Mehmet, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar-I, Dergah yay,s.39, 1992.
7- Kaplan, Mehmet, Tip Tahlilleri, Dergah yay.s.112, 1985.
8-age,s.112
* Eski Harb-i Umumî’de ve daha evvellerinde bir vakıa_i sadıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti; dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: ‘Ana korkma. Cenab-ı Hakk’ın emridir. O hem Rahîm’dir, hem Hakîm’dir.’ Birden o halette iken baktım ki, mühim bir zat bana âmirâne diyor ki: ‘İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.’ ‘Uyandım anladım ki bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’inin, şu zamanda izharına -haddimin fevkinde olarak- benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.’

http://www.sizinti.com.tr/konu.sizinti?SIN=710411b375&k=98&526985816

BİLİNÇALTI-ŞUURALTI TANIMLAMALARI

Bilinçaltı sizce nedir? Üstü açılmamış, ürkütücü anı ve duyumların gizlendiği esrarengiz bir zihinsel mağara mı? Yoksa sadece, zihnin fonksiyonel bölümlerinden biri olarak sizin bir parçanız mı?

Kesinlikle ikincisi! Bilinç ve bilinçaltı işlevsel tanımlar olarak beynin herhangi bir anatomik parçasına tekabül etmez. Birbirinden farklı ve tamamlayan görevlerine göre özelleşmiş yeteneklere sahiptir.

Bilinç

Bilişsel (kavrama) , mantıksal, karar verme fonksiyonlarını görür. Duyusal girdileri analiz eder. Düşünür, muhakeme eder, eleştirir, değerlendirir. Fikir ve/veya telkinleri yargılar, kabul eder veya reddeder. Mantık süreçleri egemendir.

Bilinçaltı
Beyninizin farkında olmadığınız yanıdır. Bütün istemsiz vücut fonksiyonlarını kontrol eder. Bir anlamda otomatik pilottur. Hafıza deposudur. Deneyimlerinizi hatıralar şeklinde depolar. Zihninizin daha derin olan bu kısmı aynı zamanda heyecanlarınız , fikirleriniz , sezgileriniz , davranışlarınız , kendiniz hakkındaki imajınız ve alışkanlıklarınızdan da sorumludur. Bilinçaltı zihin telkin ve imgeleme yoluyla iknaya riayetkardır. Bilinçli zihnin aksine sorgulamadan önerileni kabul eder. Tekrarları olumlama olarak kabul eder. Pekiştirir. Otomatik davranışlar, alışkanlıklar da hafızada kayıtlı bilgiler arasındadır. Bilinçaltının vazifesi yaşamın idamesi ve mutluluğun sağlanmasıdır. Şuuraltı zihin “kanıtlarla ne ikna edilebilir ne de kandırılabilir. Fikirlere ve imajlara karşılık verir.

Bilinçli zihin çoğu kez dış dünyadan gelen verileri süzerek işleme tabii tutar. Sözgelimi tanıdık bir yolda giderken yol boyunca gördüğünüz her şeye dikkat etmeyip hatırlamayabilirsiniz. Kitap okurken ya da televizyon seyrederken dalıp size seslenildiğini fark etmediğiniz durumlarda olduğu gibi …

Bilinç aynı anda 5±2 işi yapabilir. Daha fazla görev yüklendiğinde kilitlenir. Bu yüzden dikkatimizi yönlendirmediğimiz, bizi o anda ilgilendirmeyen bir çok veri bu filtreden süzülür. Beş duyumuzun karşılaştığı çok sayıda duyum, algılanmadan bilinçaltı hafıza deposuna geçebilir.

Gereksiz bilgiyi geçirmeyen beyin filtresi

Uzun otomobil yolculuğu yaptıysanız gün boyunca araba radyonuzun sadece yerel istasyonları aldığını , karanlık bastırınca çok daha uzak radyo istasyonlarının çekebildiğini fark etmişsinizdir. Gündüz mevcut olan parazitler kaybolmuştur. Güneş bizatihi bu elektromanyetik parazitlerin başında gelir. Hipnozda olan da buna benzer. Dış uyaranlara giriş kapatılır, içsel algıya odaklanılır.

BİLİNAÇLTI

Zihinsel kimlik %10 bilinç, %90 bilinçaltından oluşur. Bir aysberge benzetilebilir

Bilinç

Duyusal girişi analiz eder, değerlendirir.
Bilgiyi seri halinde işler, aynı anda genelde bir tek bilgi işlenir.
Kısa süreli hafızadan sorumlu
İradenin yeri
Espri, alay ve inkarı anlar
Yavaş ve belirsiz
Yeni şeyler deneme ve öğrenmeye heveslidir
Geçmiş –şu an- gelecek
Mantıkçı, muhakeme yeteneği ve akılcı karar vermeyi sağlar
Farkındalık
Dinlenmelidir
Bilinçaltı

Eleştirip yargılamadan hareket eder, kabul eder veya reddeder.
Bir çok görevi aynı anda yapabilir. Tüm vücut fonksiyonlarını yürütür.
Uzun süreli hafıza
Alışkanlıkların yeri
Kelimesi kelimesine anlar. İma, espri, inkar, istihzayı anlamaz.
Çabuk ve kesindir
Tekrarla öğrenir
Kendini koruma mekanizmasına sahiptir
Tek zamanlı çalışır. “Şimdi” vardır.
Duyguların yeridir.
24 saat iş başındadır.

http://www.serappamak.com/index.php?option=com_content&task=view&id=82&Itemid=26
—————————————————————————————————–

BİLİNÇALTI KAVRAMI

SIGMUND FREUD (1856-1939) Psikanalizmin kurucusu olan Avusturyalı nörologtur. Yalnızca psikolojiyi değil, sanat,eğitim ve antropoloji gibi alanları da derinden etkileyen ve geniş tartışmalar yaratan psikanaliz kavramıyla 20.yy’a damgasını vuran düşünürler arasında yer alır. Freud davranışları bilinçaltı ile açıklamak ister. Bilinçaltı kavramını ilk olarak ortaya koyan psikolog Freud’tur. Bilinç, kişinin kendisinden ve çevresinden haberdar olma halidir. Bilinçaltı ise kişinin zihninde bulunan fakat farkında olmadığı dürtüler, yaşantılar ve tutumlardır. Freud, her davranışın bilinçaltında bir nedeni olduğunu söyler. Doğuştan gelen dürtüler, geçmiş yaşantılar tarafından yapılanmış duygu, tutum ve düşünceler, davranışların ortaya çıkmasında rol oynar. Bilinçaltındaki bu duygu, düşünce ve tutumlar kimi zaman rüyalardaki çeşitli simgelerle kendini gösterir. Rüya, sayıklama, dil sürçmesi ve benzeri psikolojik hallerin analizi yöntemini kullandığı için “Psikanaliz Okulu” diye adlandırılmaktadır.

http://www.odevarsivi.com/odev_ara/arsiv2/psikanaliz-56116.asp
——————————————————————————–

Freud, Psyche (Ruh Yapısı’nı) 3 Bölüm’e ayırır: Bilinçdışı, Bilinçaltı ve Bilinç..

O’na göre Bilinçli olmadıkları halde Aktif Ruhsal Süreçler de ( Örneğin önceden bilinmiş olan Şeyler) bu Biliçaltı Bölgesi’nde bulunmaktadır.

İnsanlar’ın Bütün Eylemler’ini ve hatta Toplumsal Olay ve Olguları Cinsel Dürtüler’in Tezahürleri olarak açıklar. İnsanlar Bilim, Sanat, Din, Devlet, Yasa, Savaş vb. her ne yapıyorlarsa bu Cinsel İçgüdü’nün Tesiriyle yapmaktadırlar.

O’na göre Çeşitli Ahlakî Baskılar’la Bilinçaltı’na itilmiş bulunan bu İstekler’i keşfedip Meydana çıkarmak Yolu’yla Ruh Hastalıkları iyileştirilebilir.

http://www.ulumulhikmekoeln.de/geneldusuncetarihi/freud.htm
——————————————————————————

Zihnimizi temel olarak bilinç ve bilinçaltı olarak iki kısımda inceleyebiliriz.

Bilinçli zihnimiz zihnimizin rasyonel düşünen kısmı.Yani farkında olduğumuz düşüncelerimiz.

Siz bu yazıyı okumaya karar verdiniz.İşte bilinçli zihniniz şu anda çalışıyor.

Biraz sonra belki karnınız acıkacak.Tarhana çorbası içmeye karar vereceksiniz.bu da bilinçli zihninizin bir tercihi..

Yapılan araştırmalara göre zihnimizin bu kısmı 5 ila 9 arası veri alabiliyor.

Bilinçaltımızı bir depoya benzetebiliriz.Zihnimizin % 88lik bir kısmını oluşturuyor.Beş duyumuz vasıtasıyla alınan her bilgi, yani bütün yaşamımız, bir kameraya çekilmiş gibi orada kayıtlı.

O uyku da uyumuyor.24 saat çalışıyor.Nefes alışımızı, kalbimizin atışını, kan dolaşımımızı, sindirim sistemimizi; kısaca size ait olan her şeyi siz düşünmeden sizin için kontrol ediyor.

Bilinçaltı bu kadar gücüne karşın o kadar aptal ki, gerçekle gerçek olmayanı ayırt edemiyor.Yani kör ve sağır.Çünkü ona söylediğiniz her şeyi gerçek gibi algılıyor.

İşte biz bunu avantaj olarak kullanabiliriz.Bilinçaltımızı kullanarak hayatımızı değiştirebilir,istediğimiz her şeye kavuşabiliriz.

Nereye gittiği belli olmayan bir arabanın kontrolünü elimize alabiliriz. Hadi arka koltuktan direksiyona geçelim.Arabayı istediğimiz yöne doğru sürelim.

http://www.psikologum.com/konular_detay.asp?id=186
——————————————————————–
CARL GUSTAV JUNG

Görüşleri
http://www.meditatifdans.com/jung.htm
Jung’un bütün eserleri için bakınız
http://www.netkitap.com/arabul2.asp?kisiID=608
Freud ve Jung’a göre Psikoloji, bilinç ve bilinçaltı konularındaki detay için şu adresi okuyabilirsiniz
http://www.felsefeekibi.com/dergi/s4_y2.html
———————————————————–

Freud Jund Din ve Bilinçaltı
Jung’a göre bilinçdışının dinsel bir doğası vardır….O, bilinçdışına dinsel bir anlam kazandırmak istemektedir.Dinin ve bilinçdışının böyle tanımlanmasının doğal bir sonucu olarak Jung, bilinçdışının bizim üzerimizdeki etkilerinin ‘temel dinsel olgular’ olarak belirlediğini savunur. Yani dinsel dogmalar ve rüyalar dinsel olgulardır, çünkü bizim dışımızdaki bir gücün bizi yönetişinin yansımasıdır. Jung’un mantığı gereği, ruh hastalıklarını da dinsel olgular olarak açıkladığını ise eklemeye gerek yoktur.
Detayl için bknz
http://www.genbilim.com/content/view/704/38/
———————————————————

J.G.JUNG VE BİLİNÇALTI

Gölge bilinç altı bir kompleks dir. Şuur ve benliğin karşıtı, tersi dir. Istenilmeyen kabul görünülmeyen tüm kişisel özelikler gölge kompleksinde dahil oluyorlar. Örnek olarak biri kendini nazik ve kibar olarak tanımlıyorsa onun gölgesi kaba ve katı dir. Acımazsız birinin gölgesi cok nazik dir. Kendini çirkin olarak tanımlıyan zatların gölgeleri güzel olmaktadırlar.

Gölge ne zaruru iyi nede zaruri kötü dir. Jung gölge dokunun varlığının bilinç altından şuura kavuşturmak önemini vurgulamaktadır. Bu yapılmadıkca kendi gölge kompleksimizi proyeksion yaparak iletişim bozukluk ve yaralar açarız.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Carl_Gustav_Jung

Jung’un yönteminde evrendeki her varlığın, herşeyin bir ereği olduğu düşünülür, gözleri tamamen psişenin bütünlüğüne yönelik bakmaktadır, öyle ki en sınırlı çelişki bile bütün açısından ele alınmaktadır. Ve psişik bütünlük içinde ‘bilinçdışı’ yalnızca bilincin bastırılmış malzemeleri için bir lağım çukuru değildir; aynı zamanda ‘bilincin sonsuza dek yaratıcı olan annesidir’. Bilinçdışı Adler’in onu nitelediği gibi ‘psişenin bir oyunu/hilesi’ değildir, tam aksine, insanın içindeki en birincil ve yaratıcı unsurdur, bütün sanatın ve tüm insancıl girişimlerin asla boyun eğmeyen kaynağıdır.”

http://www.ilhan.com/JUNG01.HTM
———————————————

BİLİNÇ BİLİNÇALTI

Bilinç beyin faaliyetinin %10 veya daha azını kapsarken bilinçaltı beyinsel faaliyetlerin %90′dan fazlasını kapsar ya da yönlendirir. Kötü olan nokta ise günlük hayatımızda bilinçaltına giriş yapma ve onu yönlendirme güç ve yeteneğinin insanda çok zayıf olmasıdır.Bilinçaltının amacı günlük yaşamdaki hareketlerimizi olabildiğince otamatik hale getirmektir. En temelde bilinçaltı, doğduğumuz andan itibaren herşeyin depo edildiği yerdir.Bu depolama öğrenilen şeylerin bir yerde toplanması ve işe yaramaz bir halde bekletilmesi anlamında değildir.Bilinçaltı tüm depolanan bilgileri ve verileri dinamik bir biçimde birbiri ile bağdaştırır.Ve o kadar hızlı çalışır ki, insan bünyesindeki pisikolojik ve otonom sinir sistemine sürekli emirler göndererek kontürolü sağlar.Dolayısıtla bilinçaltı’nın kendine özgü amaçaları vardır ve bunlar en temelde bireyin fiziksel ve pisikolojik olarak hayatta kalmasını sağlamaya yöneliktir.Bu yüzden bilinçaltını harekete geçiren her türlü dış etkiye karşı veya yeni bilgiye karşı daha önceden depoladığı bilgiler arasında koordinasyonu bozmayacak şekilde tepki verir. Yani yeni bilgi kendisine ters düşüyorsa bunu kabul etmez ve en sert biçimde tepki verir.Eğer biliçaltını kontrol edemezseniz veya yeni emirleri kabul ettiremezseniz,sizde endişe,korku sürüye uyma duygularını ön plana çikararak kaybetmenizi sağlar.Kişide oluşan alışkanlıklar belirli olaylar sonucunda biliçaltının harekete geçmesi ve eylemi gerçekleştirmesidir. Fakat alışkanlıklar insanın yeni ve faydalı şeyler geliştirmesini değişik stratejiler oluştumasını engeller.Dolayısıyla alışkanlıklar, yeni bilgilere karşı biliçaltı vasıtasıyla direnç ve öğrenme fırsatını kaçırırlar.Ne zaman beklenmeyen bir durum oluşsa biliçaltının uyarısıyla sinir sistemi vucuda andrenalin enjekte ederek durumdan kaçma yada savaşmaya hazırlanır. Bunda başarısız olunması ise stresin artmasına sebep olur.

http://www.boryad.org/subpage.asp?page=deneme_taylan.htm

————————————————————————–

BİLİNÇALTI

(Tr. Ruhbilim) Altbilinç teriminin anlamdaşı… Gerçekte bilinç süreçleri olmadıklari halde bilinç süreçleri üstünde etkisi bulunan ruhsal süreçler’i dilegetiren altbilinç ya da bilinçaltı deyimi, diyalektik felsefeyle idealist felsefeler açısından başka anlamlar taşıdığı gibi çeşitli yerli ve yabancı sözlüklerde çeşitli tanımlarla açıklanmaktadır. İdealist felsefeler onu, bilinç eşiğini aşamayan eksik algıların biriktiği bilinçdışı bir bölge saymışlardır. Öyle ki, Alman düşünürü Leibniz’in bulanık algı (Os. idrâkâtı müpheme, Fr. Perception obscure) adını verdiği bu eksik algıların bıraktığı bilinçdışı izler bu bölgede toplanıyor ve zaman zaman bilinci etkiliyordu. Bu bölge, esrarlı bir bölgeydi ve bilinmesi olanaksız izlerle doluydu. Bir zaman sonra Avusturyalı hekim Freud bu bölgenin sırlarını çözmeye çalışacaktı.

Kimi sözlükcülerin güçsüzce bilinç (Os. Zayıfça şuûr, Fr. Faiblement conscient) deyimiyle dilegetirdikleri bu bölge, Freud’cülere göre unutulmuş ya da törebilimsel baskılarla bilincin dışına atılmış anı ve isteklerin gizlendiği bir bölgedir. Bu bölgedekiler bilince çıkmak için çabalarlar ve insanı hasta ederler. Kimi sözlükçüler onu belli belirsiz edindiğimiz bilinç deyimiyle tanımlamaktadırlar. Kimi sözlükçüler de eşikaltı (Os. Mâdûnüşuûr, Fr. Subliminal) deyimiyle anlamdaş sayarlar (Örneğin Bk. Cuvillier, Nouveau Vocabulaire Philosophique, Paris 1967, s. 178).

Buna karşı Alman düşünürü Schopenhauer onu bilinmesi olanaksız bilinç temeli olarak tanımlar, daha açık bir deyişle, düşünüre göre bilinci bu bilinmesi olanaksızlar yönetmektedir. Oysa bilinçaltının ya da altbilincin bilinemeyecek hiç bir yanı yoktur. Herhangi bir olguyu algıladığımızda onunla birlikte ve onunla ilişkili olarak bir takım yan olgular da algılarız, ama ne onların üstünde durur ve ne de dilegetiririz. Bu yan olgular, temel olguyla ilişkili olduklarından, temel olgu üstündeki faaliyetlerimizde kimi zaman etken olurlar. Ya da önceden bildiğimiz, ama bu anda düşünmediğimiz öyle şeyler vardır ki bu andaki temel düşüncemizi, onunla ilişkili olduklari için, etkilerler. Altbilinç ya da bilinçaltının bütün esrarı bundan ibarettir.

http://www.kurtuluscephesi.org/sozluk/co177.html
————————————————————————————————-

Özlerimiz Bilinçaltında

Junga göre ” Bilinçaltı içsel bilinmezlerimizdir. Bilinç kendini yaratmaz bilinçlilik halinin kaynağı bilinçaltındadır. Bilinç, bilinçaltından ayrımlaşarak oluşur.” Tıpkı Dünya’nın güneşten kopması ve özelliklerinin farklılaşması gibi. Doğduğumuzda sadece bilinçaltımız ile dünyaya geliriz. Tüm içgüdülerimiz kollektif bilinçaltımızdadır. Bu içgüdülerimiz sayesinde beslenir, yaşar, sever, evlenir çoğalırız. Hangi milletten olursa olsun tüm bebekler aynı sesleri çıkarırlar. Bu durum dokuzuncu aydan sonra değişir ve öğrenilmiş dil kullanılmaya başlanır (Gençtan,1999). Bu da beynimizde bazı ortak bilgilere sahip olarak dünyaya geldiğimizi gösterir. Jung bu ortak bilgileri kollektif bilinçaltı olarak adlandırmıştır.

Edingburg Üniversitesi Psikologları tarafından yapılan bir deneyde, bir anne, altı günlük bebeğine tekrarlı olarak dilini çıkarıyor. Aynı olay göz kırpıştırma ve ağız açıp kapama hareketleriyle de tekrarlanıyor (Gençtan1999). Bebeğin kollektif bilinçaltında yetişkinleri taklit etme içgüdüsü sayesinde her çocuk aynı taklit hareketlerini yapabilmektedir. Öğrenmenin belki de en kolay yolu taklittir. Çocuklar bu yolla dil dahil bir çok şeyi öğrenebilirler.

Yaşam denilen bu yolculukta izlediğimiz rota bilinçaltının rotasıdır. Verdiğimiz molaları ise bilinç diye tanımlayabiliriz. Adı ne olursa olsun bu rotayı bize veren (bilinçaltımıza yerleştiren ) kuvvet nedense mola anlarımızı da çok kısa tutmuş. Psikoloji bilimi insanın bu rotasını değil de çok kısa mola anlarını (bilinci) inceleyerek jung ‘ın dediği gibi “Ruhsuz bir ruhbilim” olma yolundadır. Gelin bilinçaltı üzerinde daha fazla düşünelim ve araştıralım. Çünkü bilinçteki her şeyin kaynağı ve kökeni bilinçaltıdır. Bilinçaltı özümüzdür, daima geri planda bizim için düşünen içimizdeki sestir, bilincinde üstünde ki gerçek kişiliğimizdir. O beynin çöp kutusu değil kişinin kendi özüdür. Bilinçaltını tanımak için yapabileceğiniz en iyi şey bilinçlenmektir. Bilinçlenmek için yapabileceğimiz en iyi şey ise bilinçaltını tanımaktır. Jung’ın şu sözü artık bilinçaltı araştırmalarına daha fazla zaman ayırmamız gerektiği mesajını veriyor. ” Bilinçaltı keşfedilebilseydi, erkekle kadının, yaşlı ile gencin, doğumla ölümün sınırında yaşayan bütünsel bir canlının özelliklerini gösterir, hemen hemen ölümsüzlüğe yakın bir biçimde, bir iki milyon yıllık insan deneyimleriyle dopdolu olurdu.”

Bilinçaltını araştırmak zorundayız çünkü özlerimiz bilinçaltındadır. Bilinçaltı tüm hatıralarımızın ve duygularımızın ikamet ettiği yerdir. Bilinçaltı tüm içsel kötülüklerimizin bulunduğu yer değildir. Bilinçaltı insanoğlunu anlamanın en önemli yolu olmalı.

Bilinçaltı olmasa idi psikologlar ve psikolojik sorunlar olmazdı. Yaşamın anlamı sadece gözle gördüğümüz şeylerle sınırlı kalırdı. Bilinçaltı olmasa idi hepimiz otistik gibi davranırdık.

Bilinçaltımızdaki duygular yaşamımızı yönlendirebildiği gibi, yaşamı yönlendirebilen olaylarda bilinçaltındadır. Eğer gelecekte bir gün insanoğlu bilinçaltını tam anlamıyla kontrol etmeyi öğrenirse artık evrende kontrol edemediği şey kalmayacaktır.

Mevlana’nın Mesnevide “Aklı Külli” dediği şey’in veya “Kollektif Bilinçaltı” olduğu düşüncesindeyim ( Sory Jung Bu bakımdan bilinçaltı insanın bildiği aklı dışındaki aklıdır. Hipnoz da normalde farkına varamadığımız bu aklı kullanmaktır.

Bilinçaltınıza teşekkür ediyor musunuz ?

Hani bazen birden bire aklımıza çok iyi fikirler gelir. Beynimizde bir ampul yanar adeta. İşte o ampulün düğmesine bilinçaltı basmıştır aslında. Bu ampulün parlamasını sağlayan elektrik enerjisini de bilinçaltı göndermektedir. Şöyle ki; çözüm bekleyen önemli problemlerimizi, günlük işlerimizden dolayı her zaman düşünemeyiz. Çünkü, yapılacak bir çok iş vardır ve maalesef her işe birden konsantre olamayız. Bundan dolayı beynimiz bu önemli problemi çözme işini bilinçaltımıza havale eder. Bilinçaltımız biz günlük işlerimiz ile uğraşırken problemi çözmeye çalışır. Çözdüğü anda birden bire beynimizdeki o ampulün yanmasını sağlar. Tabi bizde bu birden bire gelen bu harika fikrin heyecanı ile bize bu fikri gönderen bilinçaltımıza teşekkür etmeyi düşünmeyiz bile.

Yani iyi şeyler yaptığımız zaman bunu kendimiz yaptık sanırız, bilinçaltının önemli katkısını göremeyiz. Engel olamadığımız duygu düşünce ve davranışlarımız olduğunda da ilk akla gelen bilinçaltı olur. Bilinçaltı günah keçimiz değildir. Bir insanın nasıl ki kendine hem yararları hem de zararları olursa bilinçaltının da insana hem yararları hem de zararları olabilir. Zararları genellikle bilinçaltına aşırı yüklenildiğinde ortaya çıkar.

Bilinç mi bilinçaltı mı yaşamımızda daha etkili ?

Nasıl ki gölgemizi kendimizden ayrı düşünemezsek bilinçaltımızı da bilincimizden ayrı düşünemeyiz. İnsanın tüm zihinsel dünyasını bir düşünün. Beynimiz doğduğumuzdan beri hiç durmadan bilgiyi algılıyor, işliyor ve kaydediyor. Tüm bu kaydedilenlerin arasına bir sınır çizip çizginin bu tarafı bilinçaltıdır diğer tarafı bilinçtir diyebilir miyiz ? Bu nerede ise imkansızdır. Yani bilinç ve bilinçaltı çoğu yerde iç içe geçmiştir ve devamlı birbirlerini etkilerler. Bu etkileşim sonucunda duygu, düşünce ve davranışlar üretilir. Peki verdiğimiz kararlarda, yaptığımız tercihlerde tüm duygu düşünce ve davranışlarımızda kısacası yaşamımızda bilinç mi daha fazla etkisini göstermektedir yoksa bilinçaltı mı ? Bu soruya benim cevabım yaşamımıza bilinçaltının bilincimizden daha fazla etkisi olduğudur. Yani aslında içimizdeki ben dışımızdaki benden gerçekte çok daha aktif ve çoğu zaman ipler içimizdeki benin elindedir. Bazıları ise tamamen bilinçaltının kontrolü altına girebiliyor. Bu durumlara da psikotik durumlar deniliyor. Her şey tamamen bilinçaltının kontrolü altında olduğundan psikotik hastaların tedavi başarı yüzdesi de bu nedenle çok düşük olmaktadır.

Bilinçaltındaki duygular davranışa dönüşerek yaşamımızı yönlendirdiği gibi, önemli yaşam olayları da bilinçaltında kendilerine yer edinirler.

Bilinçaltının bazı özellikleri

Bilinçaltının aşağıdaki ve diğer özeliklerinin değişmesinin çok zor olduğu düşüncesindeyim. Çünkü bunlar bilinçaltının yapısal özellikleridir. Bilinçaltının bu özelikleri değiştiğinde bence bilinçaltı artık bilinçaltı olmaktan çıkar. Doğduğumuzda sadece bilinçaltımıza ve içgüdülerimize sahiptik. Bir kelime bile bilmiyorduk. İnsan gelişimi doğumdan ölüme kesintisiz olarak devam eder. Bu süreçte insanda en az değişen şey bilinçaltının yapısal özellikleridir. Ancak her insanda ki bilinçaltının da kendine has özellikleri vardır elbette. Burada ben ortak özelliklere işaret etmek istedim.

01-) Bilinçaltı hem çok zeki aynı zamanda son derece aptaldır. İkisi bir arada nasıl oluyor dediğinizi duydum !!! Bilinçaltının bu özellikleri zaten onu anlaşılmaz ve gizemli yapıyor. İnsanlar kendinden milyarlarca yıl uzaklıkta uzayın derinliklerini araştırmaya milyarlarca dolar ayırırken, kendi derinliklerimizi araştırmaya ne kadar olmayan bütçe ayırıyoruz ? Asıl konumuza gelince; delilikte dahilikte insanlığın vasfı yada sıfatı değil midir? İşte hepimizin bilinçaltı insanlığın genel vasıf ve sıfatlarını taşır. Çünkü insanlığın kökenleri oradadır. Bundan dolayı bilinçaltı aynı anda zıt özellikleri (zekilik-aptallık) taşıyabilir. Bilinçaltı insanı korumak adına zaman zaman son derece karmaşık problemleri zekice çözebilirken zaman zaman da son derece aptalça hatalar yapmamızı sağlayabilir.

02-) Saçma sapan genellemeler yapma eğilimi vardır. Örneğin A adında biri kendisine zarar vermişse tüm A’ lara karşı kin duyabilir.

03-) Değişimden ve yenilikten nefret eder. Geçmişteki duygu düşünce ve davranışlarını değiştirmeyi sevmez. Geçmişteki olaylara verdiği tepkileri yeni olay ve durumlar farklı olsa da sürdürme eğilimindedir.

04-) Bilinçaltı başarısızlığı asla kabul etmek istemez. En büyük korkusu aptal durumuna düşmektir.

05-) Bilinçaltı bilinci suçlayabilir, uyarabilir ve cezalandırabilir. Tüm bu faaliyetlerinin amacı kişinin benliğini korumaktır. Bilinçaltı bu koruma görevini yaparken bazen kişiye de hasar verebilir. Bu hasarlara psikolojik sorunlar demekteyiz.

06-) Zeki insanların bilinçaltı daha komplekstir.

07-) Bilinçaltı kendine yalan söylemeyi pek beceremez ama hep yalan söylemeyi de sürdürür. Söylediği yalanlara kendini inandırmak için kişiyi bazen anormal duygu düşünce ve davranışlara yönlendirebilir. Burada Jung ‘ın bir sözü daha açıklayıcı olabilir: ” Gizli nevroz taşıyan bir çok kişi akıl hastalığına sanki diğerlerinin daha az deli olduklarını kanıtlamak için yakalanırlar.”

0 Bilinçaltı deşifre edilmekten pek hoşlanmaz.

09-) Olay ve durumları bilince göre daha geç algılayabilir ve daha geç yanıt verebilir. Tam terside söz konusu olabilir. Bu konuda 14′üncü madde daha açıklayıcıdır.

10-) Bilinçaltı insanlığın en eski dili olan sembolik dili kullanır. Yani mağara insanlarının dilini. Mağara insanı bildiğiniz gibi mağara duvarlarına resimler çizerek iletişim kuruyordu. Aynı bu şekilde bilinçaltı rüyalarımızda bize resimler çizerek (bazılarımıza video hatta DVD olabilir) bizimle iletişim kurmaya çalışmaktadır. Bilinçaltı bir sembolle (resim) bir çok anlam ifade edebileceği gibi bir çok resimle bir anlam ifade etmeye de çalışabilir. Tıpkı bir ülkenin bayrağının bir çok anlamlar taşıması gibi.

Bir kelime bir duygu bir düşünce insan bilinçaltı için yaşam boyunca değişik anlamlara gelebilir. Örneğin başarı kelimesi öğrencilik yıllarında sınıf birincisi olmak, evlilik çağında aranılan peşinden koşulan kişi olmak, sonra iş hayatında en çok parayı kazanma anlamına gelebilir.

İnsan ırkında üst beynin (korteks) gelişmesi sonucu en eski sembolik dilin yerini sözel dil almıştır. Ancak hala bilinçaltı ilk kullandığı dili bırakmamıştır. Bu durumda bazılarınız diyebilir ki ” İçimde ilkel bir mağara adamı mı yaşıyor ? ” Evet aynen o şekilde içimizde bir ilkel adam bulunmaktadır denilebilir. Daha doğrusu asıl özümüz bu ilkel adamdır (bilinçaltı). Sonradan meydana gelen her şey (korteks) bu ilkel adam etrafında kurulmuştur. Şimdi iyi bir soru geliyor. Öyleyse insan için asıl olan bilinçaltımıdır yoksa sonradan meydana gelen veya getirilen bilinçaltı dışında ki şeyler midir ? Benim düşüncem asıl olanın bilinçaltı olduğu yönündedir.

Psikolojik sorunlar ve hastalıklarda da bilinçaltının sembolik dille ifadeleri olabilir. Örneğin bilinçaltında ki sosyal statü kaybetme korkusu, yükseklik korkusu yada uçak korkusu olarak kendini ifade edebilir.

11- Kafama takarsam yaparım dediğimiz şeyleri, aslında kafamıza değil bilinçaltımıza takarız. Bu kafaya takınca yapma eylemi aslında bizim değil bilinçaltımızın eylemidir. Çünkü yer yüzünde ki hiç bir şey bilinçaltından daha inatçı daha ısrarcı daha sabırsız olamaz. Tıpkı bir ilkel mağara adamı gibi ya da yeni doğmuş bir bebek gibi. İhtiyaçları karşılanana kadar bebek bıkmadan ağlar.

12- Bilinçaltı toplumcu düşünmez. Toplumun sorunları için bilinçaltında kaygı oluştuğunu görmedim ( kimse ah bu ekonomik kriz ne zaman düzelecek diye rüya görmedi). Bilinçaltının en büyük kaygı nedeni bireyin kendisidir. Çünkü insanlığın bilinçaltı oluştuğunda ne sağcılık vardı nede solculuk. Rüyalarımızda çocuklarımız için bile genellikle kaygılanmamamız bundan dolayıdır. Yani bilinçaltımız sosyalist değildir. Benim gibi oda siyaset yapmaz. Bilinçaltında inanç bulunmaz. İnançlar özgür irademizle karar verdiğimiz şeyler olduğu için sol beyinde yer alırlar. Kısacası bilinçaltımız ne sağcıdır nede solcu.

13- Bilinçaltı hiç tatile çıkmaz 7 gün 24 saat mesai yapar.

14- Bilinçaltı zaman mefhumuna bağlı değildir. Şöyle bir örnek ile açıklamaya çalışayım :Ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalan insanlar yaşamım bir saniyede bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti derler. Bir saniyede yaşanmış bir hayatın imgeleri (belki de resimleri) tekrar nasıl insanın gözlerinin önünden geçebilmektedir ? Çünkü yaşadığımız her şey bilinçaltında öz ve konsantre bir halde bulunmaktadır. Yani bilinçaltımız yaşadığımız her şeyi bir “zip” dosyası haline getirmektedir. Bu son derece sıkıştırılmış veya özetlenmiş dosyanın da tekrar gösterilmesi kolay olmaktadır. Bilincin ve bilinçaltının düşünme hızlarını karşılaştırmak at arabası ile bir roketin veya füzenin hızını karşılaştırmaya benzer. Bilinçaltı bir roket gibi hızlı düşünür adeta. Çünkü bilinç düşünürken egonun ve süper egonun engellemeleri ile karşılaşır. Bu engellemeyi de sürtünme kuvvetine benzetebiliriz. Bilinçaltı için böyle bir engel (sürtünme kuvveti) söz konusu olmadığı için hızlı düşünür. Sonuç olarak belki de en gelişmiş bilgisayarlardan daha hızlı düşünen bir beyin hepimizin içinde bulunmaktadır. Önemli olanda bu kuvveti tanıyıp yararlanmasını bilmektir. Bilinçaltı şimdiyi yaşarken aynı zamanda geçmişi de yaşayabilir. Bilinçaltı zaman mefhumuna bağlı olmadığını gösteren başka bir delilde : bilinçaltının saniyenin 24′ te birinde meydana gelen imgeleri dahi tanıyabilmesi ve verilen talimatlara uymasıdır (Subliminal Perception).

15- Bir bilinçaltı içerik başka bir bilinçaltı içeriği , bilinçaltı olamayan içeriklere göre daha kolay çağrıştırır.

17- Tüm psikolojik sorunlar zihnin bilinçaltı tabakasında oluşur veya ilk kaynakları bilinçaltıdır. Bundan dolayı kişinin kendi kendine yaptığı bilinçli çabalar genellikle sorunları çözmekte yetersiz kalır.

18- Her şeyi abartmak bilinçaltının doğasında vardır.

19- Benliğin kendilik değeri (self esteem) tehdit altında bulunduğu durumlarda bilinçaltı kendilik değerini arttırmak yerine başkalarını değersiz kılıcı duygu düşünce ve davranışlara yönelebilir.

20 -İntikamcıdır. Kişiye karşı yapılan kötülükleri asla unutmaz, biriktirir. Bu birikenler hiç beklenmedik bir anda bardağımızın artık taşması ile ortaya çıkabilir. Eğer bilinçaltının böyle bir fonksiyonu olmasa idi bizim için hiç iyi olmazdı. Sosyal ortamlarda kavga gürültü eksik olmazdı.

21- Bilinçaltı her zaman sorun üretmez zaman zaman çözümde üretir. Önemli olan ona ulaşabilmeniz; yani içselleşebilmenizdir ve bilinçaltının hali hazırda ürettiği içimizde (özümüzde, bilinçaltımızda) zaten var olan çözümlerin hayata geçirilmesi yani, sorunlarımızın çözümlenmesi daha kolay olmaktadır.

22- Bilinçaltı sorunlarımızı baskıladığı gibi aynı zamanda çözümlerini de baskılar. Çünkü bilinçaltı hassas ayrımlar yapmakta bazen zorlanır. Kurunun yanında yaş da yanar sözünde olduğu gibi. Bir örnek: Bir insan için babasının ölümü ile sevgilisinin kendisini terk etmesi bilinçaltında aynı anlama gelebilir. Çünkü ikisinde de sevdiği biri kendisini terk ediyordur. Bu aynı anlamlılıktan dolayı bağımsız iki ayrı olaya tepkiler benzer olabilir.

23- Bilinçaltı korkularımız bizi harekete geçiren temel neden olabilir. Örneğin kaybetmekten korkan biri çok para kazanmaya işinde çok başarılı olmaya kendini adayabilir.

24- Bilinçaltınıza ne ekilirse onu biçersiniz. Geçmişimiz de özellikle çocukluğumuzda çevremiz bize nasıl davranmışsa bu tutumları bilinçaltı benimseyerek kişi kendisine ve çevresine aynı tutumları yansıtma eğilimindedir. Bilinçaltı kendini nasıl algılıyorsa davranışlarımızda bu algılar doğrultusunda belirlenir. Bilinçaltı algılar hipnoterapi ile değiştirildiğinde istenmeyen davranışlarda değişir. Yani bilinçaltınız ne ise davranışlarınızda o olma eğilimindedir. Yaşam olayları karşısında edindiğiniz tutumlarınızda bilinçaltı içeriği oluşturur.

25- Bilinçaltı yaşamın anlamını yitirdiğini hissediyorsa bu durum önemli psikolojik hastalıklara ve yaşam sorunlarına yol açabildiği gibi ; ağır yaşam sorunları da bilinçaltında kişinin yaşamını anlamsız hale getirebilir.

26- Bilinçaltı bazı olumsuz şartlar ve duygular tarafından sıkıştırıldığında veya aşırı yüklendiğinde genellikle ;

a) Yüzeye en yakın bilinçaltı içerik bilinçte belirebilir. Veya bu içerik bilinçaltında ki diğer duygu ve düşünceleri harekete geçirebilir. O anda bilinçaltında gündemde olan duyguya (bilinçaltı içeriğe) en yakın anlamı ve önemi olan duygu da harekete geçebilir. Tıpkı harekete geçen bir fay hattının komşu fay hatlarını etkileyebilmesi gibi. Örneğin titiz ve dikkatli bir arkadaşımın zor bir işle karşılaştığında ve daha fazla dikkatli olmaya kendini zorladığında birden bire hiç alakası yokken içinden temizlik yapma isteği geçmesi ve normalde temizlemediği şeyleri temizlemeye başlaması dikkatimi çekmişti. Belki de temizlik duygusu ve dikkatli olma ihtiyacı beyinde ya aynı yerlerde yada birbirine komşu. Komşuda pişer bize de düşer prensibi sanırım beyinde de geçerli. Dikkat edilirse obsesif kompulsiflerde aşırı dikkatlilik ve aşırı temizlik gibi davranışlar genellikle birlikte görülür. Nedensiz yere sık sık bir arada görülen ayrı ayrı tüm diğer davranışlarında bu şekilde açıklanabileceğini düşünüyorum. Ancak bu durum her insanda gerçekleşmeyebilir.

b) Bir kişinin bilinçaltının içeriğinin bir öğesi başka bir öğe ile çok rahatlıkla yer değiştirebilir, ve ayrı öğeler aynı anlamları taşıyabilir. Şöyle bir örnekle sanırım daha iyi açıklayabilirim. Örneğin bilinçaltında sinirli ve titiz bir kişiliğe sahip bir danışanımın sinir ve gerginliğini hipnotik telkinlerle kontrol etmeye çalışmıştım. Telkinlerle sinirliliğin önüne set çekmiştik ancak bu sefer danışanımda titizlik ve dikkatlilik kendisini rahatsız edecek derecede artmıştı. Bilinçaltında ki sinirlilik öğesi telkinlerle baskılanınca yerine ona en yakın öğe olan titizlik ve dikkatlilik gündeme geliyordu. İlerleyen seanslarda bu danışanımda titizlik ve dikkatliliği meydana getiren unsurlar üzerinde durduk. Bu danışanım elektrik teknisyeni idi ve işi gereği her gün elektrik direklerine tırmanıyordu. Dikkatsizlik yüzünden bir arkadaşını ve meslektaşını iş kazasında kaybetmişti. Bunlardan dolayı hipnotik telkinler her sorunu çözen mucizevi silah olarak görülmemelidir.

27- Bilinçaltı kişilik özelliklerini dengelemeye çalışır. Örneğin Jung “Bilinç dışa dönük olduğu zaman, bilinçdışı içe dönüktür, bilinç içe dönükse, bilinçdışı dışa dönüktür.”der. Benzer bir şekilde hipnoz seansları sırasında ağlayan danışanlarımın hemen seans sonrasında kendilerini çok mutlu hissetmeleri bilinçaltının bu dengeleme özelliğinden kaynaklanmaktadır. Yani seans hipnoz seansı sırasında danışanlar ne kadar ağlarsa hipnozdan sonra o kadar gülerler. Hipnoz esnasında neşeli olanlar ise hipnozdan sonra biraz huzursuzluk hissettiklerini söylerler. Her iki sonuçta kısa süre sonra ortadan kalkar. Bilinçaltının bu dengeleyici mekanizması sayesinde hipnoz esnasında açığa çıkan duygusal içeriğin tam tersi hipnozdan hemen sonra açığa çıkabilir.

28- Bilinçaltında bir olayın sonuçları aynı olayın nedenlerini oluşturabilir.

29- Bilinçaltı insan ne isterse insana onu verir. Yalnız bilinçaltı çok istediğimiz veya hiç istemediğimiz şeyleri yani üzerinde iyi konsantre olduğumuz şeyleri daha çabuk verir. Bundan dolayı Hipnoterapide danışana iyiyi istemesini öğretilmesi demek danışanın istediğine ulaşması demektir denilebilir.

30- Bilinçaltında yaşadığımız olayların özsel ve içsel yanı kayıtlıdır. Bu konuya elle tutulur bir örnek vermem gerekirse: Erkek arkadaşından “Seninle evlenmekten korktuğum için senden ayrılmak zorundayım” sözünü duyan genç kız o an başından kaynar sular dökülmüş gibi hisseder ve o gece rüyasında kendisini hamamda görmüştür. Kaba saba erkekler başından kaynar sular dökmeye çalışmaktadır. Görüldüğü gibi olayın hissi (kaynar sular dökülmüş gibi hissettme) bilinçaltında kalmıştır. Rüyada ki diğer detaylar rüya sahibi tarafından anlamlandırılamamaktadır. Bu rüyanın detayları rüyaların anlamları sayfamda “hamam” rüyasındadır.

31- Bilinçaltı iyi kullanıldığında mükemmel bir içsel doktor olur. Bu durumu sayın dostum Dr.Murat Ulusoy’un cümleleri çok güzel ifade etmektedir : “Aslında her şey o kutucukta (bilinçaltı) saklı…Sorunları oluşturan bilinç, problemleri aşamayan yine o ! Oysa insanların yaşamlarının 1/3 ü uykuda geçiyor…Neden diye sormak lazım…3 gün uykusuz ve rüyasız bırakılan insan psikoza giriyor, hallusinasyonlar görüyor. Rüyaların yani bilinçaltının onarıcı özelliği var. Yeter ki problemi çözmek için bilinçaltını aktive edelim, o her şeyi üstleniyor, başarıda bize kalıyor…”

32- Kelimeleri kulağımızla duyarız. Kelimeler cümleleri oluşturur ve cümleleri mantık denilen ön süzgeçten geçirerek algılarız. Bazı cümleler fikirleri oluştururlar ve fikirleri bilinçaltında benimser davranış tutum ve kişiliğimiz haline getiririz. Yani fikirleri duymak ve benimsemek için kullandığımız ” kulağımız” bilinçaltımızdır.

33- Her bilinçli ya da bilinçli gibi görünen davranışın ardında, bilinçaltı bir motivasyon mutlaka bulunur.

Bilinçaltı duygularımız kendimizden gizli midir ?

Bilinçaltındaki duyguların mutlaka kişinin kendisinden gizli olması gerekmez. Bilinçaltı attığımız her adımda muhakkak rolü olan yoğunlaştırılmış duygu, düşünce ve davranışlarımızın depolandığı yerdir. Nasıl ki önemli eşyalarımızı çalışma masasında bırakmayıp çekmeceye kilitliyorsak, beyinde aynı şekilde diğerlerinden daha önemli duygu düşünce ve davranışları bilinçaltında tutmaktadır ( sadece bastırılmış istekleri değil ). Çekmecemize koyduğumuz eşyalarımızı unutmamışsak bizim için nasıl gizli değilse, bilinçaltımızın içeriği de bizden genellikle gizli değildir. Sadece bilinçaltı duyguların diğer duygulara göre önemleri ve kaydedilme yerleri farklıdır. Ancak bilinçaltı kendi içeriği hakkında etrafa doğrudan bilgi vermektense şifrelenmiş veya sembolize edilmiş dolayısı ile gizlenmiş bilgiler ve mesajlar gönderebilir. Sonuç olarak bilinçaltının içeriği kişinin kendisinden genellikle gizli değildir. Çünkü onları bastıran gündemden uzaklaştıran da kişinin kendisidir, ancak, bu içerik çevreye anlatılırken sansüre uğratılabilir. Bilinçaltında yeni, bilinmeyen bir şey yoktur. Kendi yaratılışımızın alt katıdır onda karşılaştığımız. Jung bu konuda şöyle der; “Kişisel bilinçaltının içerikleri kimi durumlarda düpedüz bilinçli (herşeyden haberiniz vardır) kimi durumlarda ve kimi zamanlarda ise bilinçsizdir.”

Bilinçaltının içeriğinde neler vardır ?

Elde edilen veya edilemeyen isteklerimiz, bizi heyecanlandıran olaylar, uzun süre ilgilendiğimiz ve konsantre olduğumuz konular, beklentilerimiz, bastırmış olduğumuz duygularımız, korkularımız, kızgınlıklarımız kısacası anlık duygu ve düşüncelerimiz dışında her şey bilinçaltının içeriğini oluşturmaktadır. Bilinçaltı içerik bazı insanlarda son derece az ve öz olabilir. Bilinçaltını yıllarca analiz etme fırsatı bulabildiğim bir insanın tüm hayatını tek kelime üzerene kurduğunu fark etmiştim. Kişi farkında değildi ancak yaşamda ki her türlü tercihini bu kelime etkiliyordu. Kişinin beyninde ki her yol dönüp dolaşıp bu kelimeye ulaşıyordu. Kişinin yaşantısının özü ve özeti bu kelime idi. Şimdi sizde bu kelimenin ne olduğunu merak etmişsinizdir ? Bu kelime ” tehlikeli” kelimesi idi. İşte bu örnekte olduğu gibi hepimizin bilinçaltı için öz niteliği taşıyan kelimeler veya olaylar mutlaka vardır. Hipnoz çalışmalarım sırasında gözlemlediğim kadarı ile insanların bilinçaltında en fazla yer bulan ve en fazla sohbet konusu olan kelimeler ise “anne-baba, sevgi, huzur” kelimeleridir. Yukarıdaki örnekler incelendiğinde bilinçaltını neden kişinin ve kişiliğin özü olarak nitelendirdiğim daha iyi anlaşılabilir.

Konsantre olmak ve bilinçaltı arasındaki ilişki nedir ?

Konsantre olmak bilinçaltını (çekmecenizi) açan önemli anahtarlardan biridir. Verilen telkinlerin etkili olması için hipnoterapi uygulayıcıları telkinleri sujeye bir çok sefer tekrar ettirirler. Çünkü tekrar ederken suje ister istemez tekrar ettiği konu üzerinde konsantre olmaktadır. Buda telkinin bilinçaltı üzerinde etkili olmasını sağlamaktadır.

Psikoterapi yöntemlerinden Psikodrama ve Katarsis de aynı şekilde bilinçaltı üzerinde etkili olmaktadır. Bu iki yöntemde geçmişteki travma kişiye adeta yeniden yaşanırcasına tekrar ettirilmektedir. Bu tekrar konu üzerinde konsantrasyonu, konsantrasyonda istenen tedavi edici etkiyi ( katarsis ) meydana getirmektedir.

Akıllıya 40 gün deli demişler deli olmuş atasözü bize tekrar etmenin ( konsantre olmanın ) bilinçaltı üzerindeki etkisinin ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. Ancak atalarımız deliye 40 gün sen akıllısın diyerek neden köyün delisini tedavi etmeye çalışmamışlar orasını bilmiyorum.

Heyecan ve konsantrasyonun telkinlerin kabul edilme ihtimalini arttırdığını bilen Adolf Hitler bu tekniği kullanıyor ve mümkün olduğunca ateşli konuşmalar yapıyordu. Hatta günümüzde tarikat liderleri ve politikacılar da bu yöntemi kullanıyorlar. Örneğin, Mesut Yılmaz sizce neden konuşmasını hızlandırmış olabilir ? Bence çok yavaş olan konuşma hızı konsantrasyon ve heyecan yaratamadığından dolayı etkili olamadığını fark etmiş olmalı ki konuşma hızını arttırdı.

Depresyonda ve panik atakta bilinçaltı :

Depresyon kişinin bilinç ve bilinçaltı isteklerinin çatışması sonucunda kişinin arada bir yerde kalması ve ne yapacağını bilemediğinden yaşamaya ( mücadeleye ) bir süre mola vermesi durumudur. * Depresif kişiler bundan dolayı hemen hemen hiç bir şey yapmak istemezler. Çünkü mola durumunda mücadeleye değil oturup düşünmeye gerek vardır. Depresif kişiler de aynen öyle yapar. Aslında bu durumda depresyondaki kişi düşünmemektedir kişinin bilinçaltı uzun uzun düşünmektedir ve tepkisiz kalmayı tercih etmektedir. Çünkü bilinçaltının diline mantığına göre problem karşısında yapabileceğiniz her şeyi yaptığınızı düşünüyorsanız ve hiç bir sonuç alamamışsanız artık yapılabilecek en iyi hareket hiç bir şey yapmamaktır. Depresif kişiler de öyle yapar.

Panik atak ise kişinin bilinçaltının, kendi varlığını tehdit eden bazı uyaranları algılaması sonucu meydana gelir. Bu algı genellikle bilinçaltının içsel bir algısı olduğundan kişi yaşadığı anksiyetenin nedenini tam olarak anlamayabilir.

Mükemmelliyetçilik ve bilinçaltı:

Mükemmeliyetçi bir yapıya sahip olan insanlar mükemmel olamadıklarında (ki normaldir aslında) bilinçaltı aşırı suçluluk duyguları ile yüklenir. Mükemmel olmak ve hata yapmamak için kaygılarını arttıran bilinçaltı katmerlenerek artan bu kadar yükü artık taşıyamaz olur ve dengesini kaybeder. Sonuç: bir çok ruhsal sorun + hastalıklar.”Acıdan kaçınma, yaşamdan da kaçma ile sonuçlanır.” (Gençtan) Mükemmeliyetçilik için gösterilen çabalar açıdan kaçıştır. Ve psikolojik sorunlara davetiye çıkarmaktır.

Bilinçaltınıza ulaşmanın yolları nelerdir ?

Konsantre olduğumuz önemli duygu düşünce ve davranışlarımız bilinçaltına gönderilir. Bu bilinçaltındaki bilgilere tekrar ulaşmanın bilinen yolları ise şunlardır : Dil sürçmeleri, rüyalarımızın anlamlandırılması, hipnoz veya serbest çağrışım yöntemi. Ancak bu yöntemlerden daha basit ve kendi kendinize bilinçaltınız hakkında fikir verebilecek başka pratik yöntemler önerebilirim.

1- İnsanların şu iki anda ki durumlarını çok iyi gözleyin ve ne konuştuklarına dikkat edin. Bu içerikler genellikle bilinçaltı içeriklerdir.

a) En çok kızdıkları anları.

b) Yada en sevdikleri şeyler ellerinden alındığı anda.

2- Bazen derin derin düşüncelere dalarsınız ya, işte bu zamanlara da adeta içinizdeki diğer ben ile konuşuyorsunuzdur. Mümkünse içinizdeki siz ile konuşmalarınızı unutmadan kaydetmeye çalışınız. Çünkü o konuştuğunuz içinizdeki kişi aslında sizin bilinçaltınızdır. Bu konuşmalar da bilinçaltınız hakkında önemli ip uçları verir.

3- Sohbet ettiğiniz bir insanın konuşmasında sık sık kullandığı kelimeler onun bilinçaltı hakkında fikir verir.

4- Geçmişte yaşadığınız önemli bazı olaylarla ve şu anda ki duygu düşünce davranışlarınız arasındaki bağlar, benzerlikler ve ilişkiler bilinçaltının önemli oranda içeriğini oluştururlar.

5- Şok durumlarında bilinçaltı ortaya çıkabilir. Annesinin ölümünden sonra geçirdiği şok sonucunda bilincini büyük oranda kaybeden bir danışanım Sultanahmet Cami’sinden daha görkemli bir cami yapmak istediğini söylemişti. Kendisi mimar olan bu danışanımın Sultanahmet Cami’sinden daha görkemli bir cami yapma gibi abartılı bir istek bilinçaltında yer edinmişti. Aslında bu istek bize bilinçaltının bir çok özelliği hakkında fikir veriyor. Her şeyden önce abartılı isteklerimizin ve önemli hedeflerimizin bilinçaltında yer ettiğini gösteriyor. Bu mimar günahkar olduğunu düşünen suçluluk duyguları altında ezilen dindar bir insandı. Bu kişinin bilinçaltı günahlarının affedilebilmesi için büyük bir camii inşa etmek gerektiği düşüncesine ve hayaline kişiyi yönlendiriyordu. Her zaman dediğim gibi sorunlar karşısında bilinçaltı hep kendince çözümler ve açıklamalar üretir. Ancak bilinçaltının ürettiği bu çözümler ve açıklamalar kendince mantıklıdır.

6- Monoton işlerimizi yaparken bilinçaltına bir kaç adım daha yaklaşırız. Örneğin uzun yolda araç kullanırken konsantre bir vaziyette kitap okurken kendi bilinçaltımızın derinliklerinden bin bir türlü düşünce su yüzüne çıkabilir.

7- Bir türlü bir işe konsantre olamadığımız anlarda aklımıza gelen belirli belirsiz, saçma sapan düşünceler aslında bilinçaltının ürünüdürler.

http://www.bunalti.com/klinik/bilincalti.html#Özlerimiz_Bilinçaltında
————————————————————————————-

KENDİNİ YÖNETMENİN YOLU : (yüzde yüz düşünce gücü, J.E.Addington)

Bilinçaltı, bedenin yapıcısı olarak bilinir. Bedenin fonksiyonlarının otomatik olarak yürümesini sağlar. Bilinç emirleri verir, bilinçaltı da uygular. Bilinç; bilinçaltına direktifler verir. Bilinçaltı yalnızca emirler alıp bunları mantıki kıyaslamayla ( kurala dayalı çıkarımla ) yargılayarak yerine getirdiği için gönüllü hizmetkar adını alır. İnsanlar, gereksiz sınırlamaları kabul ederek kendilerini hipnotize ederler. İnsanlar kendileri için kurallar, yasalar koyuyorlar, sonrada bunların esiri olup mutsuz oluyorlar.

Aklımızdan geçen şeyler ergeç ortaya çıkar. Bilinçli olarak düşünülen her düşünce, bilinçaltını etkiler ve bu etki, düşüncedeki güç ve arzunun derecesine bağlı olarak eyleme dönüşür. Bilinçli olarak yeni bir hayata başlamaya karar versek de bilinçaltına yeni düşünce biçimimizi işlemedikçe o, bir hafta, bir ay, bir yıl önce verdiğimiz emirleri yerine getirmeyi sürdürür.

Bilinçaltı sürekli olarak bilinçten gelen emirleri yerine getirir. Bilinçaltı, bilinç tarafından inanılan her emre yanıt verir. Kararsızlık olursa, her dakika fikir değiştirilirse, bilinçaltı karmaşaya düşer. Kesin kararlar vermeyi öğrenmeliyiz. İnsana seçme hakkı verilmiştir. Kullanıp kullanmamak kendisine bağlıdır. Unuttuğumuz bir ismi hatırlamak için kendimizi zorladıkça işimiz daha da güçleşir; bir an için rahatlayıp gevşersek birden hatırlayıveririz. Karar verirken de aynı şey geçerlidir.

Zaman insanların sonsuzluk ölçüsüdür. Şimdiye kadar zamanla ilgili doğal olarak kabul ettiğimiz her şey insan düşüncesinin ürünüdür; görecelidir. Bilinçaltının düşündüğümüz gibi bir zaman kavramı yoktur. Hayatımızı yönetmesine izin verdiğimiz zaman programları kendi düşüncemizin ürünüdür. Evrensel bilinçaltında zaman ve yer yoktur. Bilinçaltı geçmiş veya gelecek diye bir şey bilmez. Hep şimdiki zamanda çalışır. Özne zihin denen bilinçaltı tamamıyla bilince bağlıdır. Tek akıl vardır; o da Düşüncenin evrensel havuzunun bireysel kullanımıdır. Bilinçaltına emirler verirken, onun zaman ve yerden habersiz olduğunu hatırlayalım. Onu koşullandıran bizleriz.

Yapıcı ve yıkıcı alışkanlıklar vardır. Bilinçaltı ince eleyip sık dokumaz. Asla yargıda bulunmaz. Verdiğimiz emirleri harfi harfine yerine getirir. Biz emirleri veririz, bilinçaltı yerine getirmek için çalışır. Evet sigarayı bırakabilirsiniz; diğer herhangi bir alışkanlığınızı da yenebilirsiniz. Bu tamamen bilinçaltına verdiğiniz direktiflere bağlıdır. Kişi sigaradan kurtulmak istediğinde, bunun gerçekleşmesi için gerekli her şey yapılacaktır.

Aklın kendini yönetme gücü sayesinde, sonuç olarak bilinçaltının uyku fonksiyonuyla ilgilenmesini sağlayan emirleri zihninize verebilirsiniz. Bir daha uyanık olarak yatakta yattığınızda kendi kendinize şunları söyleyin. “Şimdi uyuyacağım-Tüm bedenim gevşemiş durumda. Aklım dingin. Ben huzurluyum. Şimdi uykuya hazırım.”

http://www.gata.edu.tr/kutuphane/Kitap_Ozetleri/yuzde_yuz.htm
———————————————————————————

İnsan beyninin iki türkü kayıt mekanizması vardır. Bunlardan birisi bilinç düzeyinde kayıt, diğeri ise bilinçaltı kayıttır.

Bilinçaltı, insan hayatındaki hertürlü ayrıntının kaydedildiği yerdir. Her insanın biyografisi bilinçaltında mevcuttur. Kişi bir konuyu öğrenirken konsantrasyon düşüklüğü varsa, o anda bilinç düzeyinde kayıt yapmıyor demektir. O bilgi tamamen boşa mı gidiyor? Tabi ki hayır. O anda bu bilgilerin kaydedildiği bölüm bilinçaltı. Ancak bilinçaltındaki bu bilgileri, bilinç düzeyine çıkarmak kolay bir iş değildir. O halde yapılması gereken şey nedir? Yapılması gereken şey, bilgileri bilinç düzeyinde beyne kaydetmektir. Bir bilgiyi bilinç düzeyinde beyne kaydedebilmenin temel koşuluda konsantrasyonu sağlamak veya konsantrasyon süresini uzatabilmektir.

http://www.metu.edu.tr/~e123636/project/kon.htm
————————————————————-

Jung’un teorisi, insan zihnini 3 bölüme ayırır. Bunlardan ilki Jung’un bilinçli akıl olarak tanımladığı ego’dur. Bununla yakından bağlantılı ikinci bölüm ise kişisel bilinçaltıdır ve o an için bilinç düzeyinde olmayan ama bilinç düzeyine çıkabilecek herşeyi içerir. Kişisel bilinçaltı pek çok kişinin algıladığı bilinçaltı şekline benzer; akla kolayca getirilebilecek olan anıları ve bastırılmış olan diğerlerini kapsar. Ama içgüdüler, Freud teorisinin aksine, bunun dışındadır.

Jung’un insan zihni hakkındaki teorisine eklediği üçüncü bölüm aynı zamanda teorisini diğerlerinden çarpıcı bir biçimde ayırır; kollektif bilinçaltı. Bunu ruhsal kalıtım olarak da adlandırabiliriz. Burası bir tür olarak edindiğimiz tüm deneyimlerin depolandığı yerdir; hepimiz bu bilgiyle doğarız. Yine de hiçbir zaman doğrudan bunun bilincinde olamayız. Burası tüm deneyimlerimizi ve davranışlarımızı etkiler, en çok da duygusal olanları. Fakat biz bunu ancak dolaylı olarak, etkilerini görerek anlayabiliriz.
http://www.geocities.com/marufbecene/temel_ilkeler.htm
———————————————————————

Aslında pek çok kişisel gelişim seminerlerinde düşünce sistemi ve bilinçaltı hakkında bilgiler verilmektedir. Bilinçaltı nedir ve bizi nasıl bu kadar etkiler?

Zihnimizin iki düzeyi vardır, biri bilinçli akılcı düzey diğeri bilinçaltı ya da akıl ötesi düzeydir.

Bilinçli zihnimiz akıl yürüten, yargılayan zihindir. Tüm gün boyunca, beş duyunun gönderdiği bilgilerle çalışır.

Bilinçaltımız ise beş duyudan bağımsız çalışır. Kalbimizin çalışması, sindirim solunum fonksiyonları gibi fonksiyonlar bilinçaltı tarafından yerine getirilir. Bilinçaltı, bilinçli zihin ne derse onu yapar. Bilinçaltı 24 saat bu emirleri yerine getirmeye çalışır. Mutlaka her birey kendisi için iyi ve güzel şeyler hayal eder. Ancak stresli ve negatif bir çevre’de yaşamak yalnız bedenimizi değil zihnimizi de zehirler. Doğru ve olumlu düşünme yeteneklerini kaybetmiş, çaresizlik ve problemler girdabında dönen bireyler haline geliriz.

Bu yazı da bilinçaltının gücünü sadece fark etmemiz açısından ortaya konulmuştur. Asla kendimizi her şeyi yapmaya muktedir küçük Tanrılar olarak görmememiz gerekir. Bu çok hatalı olur. Sadece içimizdeki potansiyeli keşfetmek için bir yol gösterici olarak görelim. Aslında yeni bir şey kazanmak değil, sadece zaten biz de var olan bir şeyi kullanmayı öğreniyoruz. Potansiyelimiz ve yeteneklerimiz çerçevesinde olabileceğimizin en iyisi olmaya çalışıyoruz.

Bilinçaltını kullanmak ve onu programlamak benim hayatımın bir parçası haline geldi. Çok faydalandım ve yaptığım hataları gördüm. Artık birilerini veya bir şeyleri suçlamadan önce kendimde aramayı öğrendim.

Her gün zihnimizden 50.000 düşünce geçmektedir. Bu düşüncelerin yoğunlukla olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğuna bir dikkat edelim.

“Bu kadar para ben de ne gezer. Daha bir fırın ekmek yemem lazım”

“Ben bu işyerinde çürüyeceğim. Nerede ben de o kısmet”

“millette torpil var, kardeşim”

“Hiçbir zaman kilo veremeyeceğim”

“Bu çocuktan ne köy olur ne de kasaba. O kadar da para harcadık”

Daha saymaya gerek var mı? Hem kendimize hem de yakın çevremizdeki insanlara bütün gün şevk ve moral verir dururuz!

Zaten biz hep acı çekmiş milletizdir! Her an kriz ve işsizlik bekler dururuz. Yani hiçbir zaman iyiyi değil, bilinçaltımız her an kötüyü beklemektedir. Her şey yolunda gidince de şaşarız “ dur bekle bakalım” diye diğerler ininde moralini bozmaya yöneliriz.

Çok mutlu, gülen bir insan görünce bir acayip oluruz. Hayatta her şeyin yolunda gitmesi; sağlıklı olmak, mutlu bir evlilik ve işinin olması bizler için uzak bir idealdir. Oysa olumlu bir ruh haline erişmek için tüm bu şartlara sahip olmak gerekmekte midir? Çocukların mutlu olmak için şartları var mıdır? Onlar sadece o anı yaşarlar.

“İşte bu yüzden çoğu insan nasıl yaşanacağını, ancak ölme vakti geldiğinde öğrenir. Çoğu insan ömrünün en güzel yıllarını, bir apartman dairesinin odasında televizyon seyrederek geçirir. Çoğu insan yirmi yaşında ölür ve seksen yaşında gömülür.”Evet Robin Sharma ne güzel söylüyor.

Daha sağlıklı olmak ve daha iyi bir yaşam yaşamak istiyorsak önce kendi bilinçaltımızı nasıl kullanacağımızı öğrenmemiz lazım. Güzellikleri ve şansı nasıl kendimize çekeceğimizi öğrenmemiz gerekmektedir.

Bilinçaltımızı programlamayı öğrenmek için şu kurallara uymamız gerekmektedir.

Bilinçaltını kullanmak için en ideal zaman uykuya dalmadan önce veya uyandıktan sonraki 10dk.dır. Gevşeme pozisyonları bilinçaltının bilgiyi sünger gibi emdiği zaman dilimidir.
İsteklerimizi gelecekte olacakmış gibi değil şu anda olmakta imiş gibi hissedin. Çünkü bilinçaltı için zaman ve mekân kavramı yoktur. Gün içersinde olumlamalar kullanın ve tekrarlayın. Sayısı önemli değil. Bir düşünce ya da hareketi, bilinçaltımızda izler bırakacak kadar sık tekrarladığımızda bilinçaltımızda alışkanlık modelleri oluşturmuş oluruz. Sağlıkla, başarıyla ve bollukla ilgili onaylamalar dersler de zaten size verilmektedir.
Olumsuzu değil, olumluyu düşünmek ve zihnimize olumlu düşünceler ekmek gerekmektedir. Çünkü ne ekersek onu biçeriz. Biz evrene ne yollarsak o bize katlanarak geri döner.
Başkalarının mutluluğu bizi mutlu ederse, biz de mutlu olmayı hak ederiz. Dilediğimiz her şeyin evrenin ve herkesin hayrına olması gerekmektedir. Başkasının işsiz kalmasını dileyerek statü atlamayı istemek doğru bir dilek değildir.
İsteklerimizi imgelemeyle veya hayal ile destekleyelim. Bunlar bir süre sonra deneyim, olay olarak bize geri döner. Unutmayalım zihnimizdeki bir resim söyleyeceğimiz binlerce sözcüğe bedeldir.

http://www.stressandyoga.com/AyKonu0605.htm
————————————————————

TELKİN VE BİLİNÇALTI

Telkin; zihne, bilinçaltına bir fikri yerleştirmek demektir. Bilinçaltı­mız tıpkı bir çocuk gibidir. Onu iyi eğitmek gerekir. Siz onu neye ikna ederseniz, önce onu yapar. Bilinçaltı­nızı terbiye ediniz.
Telkin edilen şey, sözcük çok önemlidir, bir su damlasına benzer. Bilinçaltımızın yüzeyini kaplayacak şekilde, ona daha bir çok damlalar ka­tınız. Örneğin, “konsantrasyon fikrini düşündüğüm zaman; bedenime hemen bir gevşeme gelecek, hemen derin gev­şeme durumuna gireceğim.” diyebilirsiniz.
Şimdi biraz dikkatimizi yoğun­laştırarak, bu kısmı iyice kavramaya çalışalım. Kendi kendine telkin, çaba harcamadan yapılmalıdır. Telkin for­mülleri bir plak gibi tekrar edilmelidir. Tekrar sırasında hiç bir çaba gösteril­mez, sadece makine gibi tekrar edilir.

Şu önemli özelliği de belirtmek­te yarar görüyoruz: Telkinde irade gös­terilmez. Çünkü irade, bilince özgü zihinsel bir etkinliktir. Oysa telkin, bilinçaltına ait bir çalışmadır. Telkin ancak bilinçaltı aracılığıyla gerçek­leşir. Telkinde, daha önce sözünü ettiğimiz gibi, imajinasyonu da kullanmak, o is­teğin gerçekleşmesini sağlar.

http://www.parapsikolojidernegi.org/telkinkon.htm
————————————————————-

Bilinç ve Bilinçaltı Nedir?

İnsan zihnini bilinç, bilinçaltı ve bilinç dışı olarak değişik bölümlere bölerek inceliyoruz.. tabii beynimizde böyle, şurası bilinç şurası bilinçdışı diye sınırları belli alanlar yok.. Bu bir kavram.. ama gerçek bir kavram..

Bilinç dediğimiz zaman şu anda farkında olduğunuz her şeyi anlatıyorum demektir.. Şu anda beni dinliyorsanız ancak benim sesimi duyarsınız.. Sokakta çalan kornayı duymazsınız.. Ama bilin dışınız onu duyar ve işler.. Bilinciniz bir anda en fazla yedi ile dokuz arası bilgi parçasını işleyebilir.. yani şu anda size aklınızda tutmanızı söyleyeceğim 11 rakam versem… bir ilişkilendirme yapmadan bunları aklınızda tutamazsınız ya da bir an tutarsınız ama o anda size başka bir soru sorsam ve siz onu yanıtlasanız tekrar numarayı sorduğumda büyük olasılıkla unutmuş olursunuz… ama bilinçaltınız onu beyninizde bir yerlere yazar.. bilinciniz olayları analiz eder, mantık dediğimiz o süzgeçten geçirir.. Bilinç altımız ise geniş bir bilgi bankasıdır..

Bilinç altı değerlerimizi, inançlarımızı depolar, beden fonksiyonlarımız kontrol eder. Bilinç altı geniş bir bilgi bankasıdır.. Tüm yaşantımızdaki yaşadıklarımızı, acılarımızı, mutluluklarımız, duygularımızı saklar.. İnançlarımız orada şekillenir.. Davranışlarımız, tepkilerimiz orada biçimlenir… Bir olay karşısındaki duygusal tepkimiz burada birikmiş bilgilerin eseridir.. Gelecekle ilgili kaygılarımız buradan köken alır.

Bilincimiz bilinç altında birikenleri yargılar..eleştirir, kabul eder, etmez.. bilinç işine yaramadığına inandığı bilgileri bilinçaltına geri gönderir.. bu kötü birikmiş bilgi yaşamımızı yönlendiren bir parça olur.. sigara, kötü yeme alışkanlığı, stresler, endişeler.. bizi biz yaparlar..

Bilinç dışımız ise bedenimizde otomatik, istem dışında seyreden tüm olayları idare eder… Nefes almak, kalbin çalışması, barsakların çalışması gibi… Bilinç altında oluşan duygular kendini bilinç dışında karşılık bulur.. Heyecanlandığınız zaman kalbiniz çarpar, utandığınız zaman yüzünüz kızarır. Stres karşısında mideniz kasılır.. Ya da sıkıldığınız zaman başınız ağrır..

İşte aslında bilinç-altı ile bilinç-dışının bu sıkı-fıkılığı bir çok hastalığın ve psikolojik sorunun nedenidir. Ülserler, barsak hastalıkları, ruhsal sorunların yol açtığı bir çok fiziksel bozukluk bu ilişkinin eseridir.. yani bilinç-altındaki bir duygusal değişiklik ya da sürekli olumsuz uyarılar bedende kendini fiziksel bir rahatsızlık şeklinde ortaya çıkarır.. Ya da bir olumsuz alışkanlık şeklinde.. örneğin tırnak yeme şeklinde… ya da bir tik şeklinde..

Bilinçaltının önemli işlevlerini, bilincin nasıl oluştuğunu, kötü alışkanlıkların biliçaltına nasıl yerleştiğini merak ediyorsanız lütfen daha ayrıntılı bilgiler için tıklayın..

http://www.hipnozmerkezi.com/bilinc_bilincalti.htm
—————————————————————-

BİLİNÇALTI PSİKOLOJİ VE TIP

Sağlığımızı ve kaderimizi belirleyen bilinçaltı etkenler ve çözümleri

Dr. Ryke Geerd Hamer, Almanya’daki Münih ve Tübingen Üniversitelerinde Onkoloji profesörü olarak çalışırken, çoğun araştırmalar ve başarılı tedaviler sonucu 1979 yılında “Yeni Tıp”ı (New Medicin) ortaya koymuştur…

Hastalıklar tesadüfen oluşmazlar, onlar iç çatışmalarımızın fiziksel göstergeleridir. İnsanoğlu fark ettiğini çözebilecek yetenektedir. Bu yeteneğimizi faaliyete geçirmek bizim elimizdedir. Hastalıklarımız aslında beynimizin, yaşamımızı sürdürebilmemiz için, algılamalarımızla paralel olarak yarattığı biyolojik çözümlemelerdir.

Rahatsızlıklarımızın kökeninde, soy ağacımızdan bize miras kalmış, geçmiş aile bireyleri tarafından bitirilememiş travmalar da vardır. Bunlardan kurtulmanın yolu da bizde, kendi doğamızda gizlidir. Bu saklı kutuyu açarak, bilinçaltımızdaki yüklerden kurtulabiliriz.

Yaşamımızı arzularımız doğrultusunda biçimlendirmemiz bize bağlıdır, bilgi çağının bize sunduğu olanaklara bilincimizi aydınlatarak ve evrenin kesin kuralları ile uyum içinde olmayı öğrenerek özgür ve sağlıklı bir yaşam sürdürmemiz mümkündür.

Hayatımızda süregelen sıkıntıları, tekrar eden senaryoları değiştirmek yalnızca kendi elimizdedir. Yeter ki bilincimizin sınırlarını genişletmenin yollarını öğrenelim ve farkındalıkla yaşamaya sahibi olmaktır…”

http://www.maksimum.com/saglik/haber/54/41353.php

BİLİNÇALTI VE ÖĞRENMEZEKÂNIN EFENDİSİ BİLİNÇALTI

Bilinçaltının temelinde bağlantı kurma vardır. Öğrendikleriniz arasında bağlantı kurarsanız unutmazsınız. Yani ne kadar çok bağlantı, o kadar çok zekâ.

Bilinçaltımızın derinliklerinde sınırsız bilgelik, engin bir güç ve bize gerekli her şeyin olduğunu biliyor muydunuz? Bilinçaltımızı geliştirip kontrol ederek yaşamımızdaki olumsuzlukları değiştirmek mümkün mü? İşte bu sorunun cevabını üç yıldır profesyonel olarak “zihin koçluğu” yapan fizik öğretmeni Zafer Akıncı’ya sorduk. Uzun yıllar öğrencilerin öğrenme modelleri üzerine çalışan Akıncı, “zihin koçu” olmasını şöyle anlatıyor: “Önceden öğrencilerin ya zeki ya da geri zekâlı olduklarını düşünüyordum. 1998 yılında çoklu zekâ uygulamalarıyla tanıştıktan sonra her şey değişti. O yıl hafıza eğitimi aldım. Öğrencilerle yaptığım çalışmalarda gördüm ki bu çocuklarda anlayış, öğrenme ve hafıza sorunu yok. Anladım ki öğrenmeyi etkileyen hafıza ve zekânın dışında bir faktör daha var. Onun da bilinçaltı olduğunu keşfettim.”
Vizyoner Eğitim Danışmanlık Merkezi’nde “zihin koçluğu” yapan Zafer Akıncı, öğrenme problemi yaşayan, kötü hatıralarından kurtulmak ve bilinçaltını kontrol altına almak isteyenler için sorularımızı cevaplandırdı.

Bilinçaltını kısaca tarif eder misiniz?

Amerika’da bilinçaltı konusunda uzmanlardan biri “Bir gemi düşünün, bütün tayfaları bilinçaltıdır. Her şeyi yapan onlardır. Bilinç de kaptandır. Kaptan emir verir, duygularıyla ‘şunu yapma’ derse, bilinçaltı ona itaat eder. Çünkü gemiyi kontrol eden esas işi yapan bilinçaltıdır.” diyor. Kaptanı yani bilinci etkileyen faktörler vardır. Bunlar anne, baba, kardeşler, arkadaş çevresi, televizyon vb.
Bir çocuk doğduğunda en az 400 defa “yapamazsın, edemezsin” sözünü işitiyor. Bilinç bunu hemen algılıyor ve bilinçaltına kaydediyor. Psikolojide buna “Kendini gerçekleştiren kehanet” deniyor. Bu olumsuz şartlanma, insan zihnini kötü yönde etkiliyor.

Bilinçaltını kullanarak öğrenme nasıl gerçekleşir?

Aslında bizim bütün öğrenmelerimiz bilinçaltında olur. Bilinçaltı bağlantılarla çalışır. Bana getirilen bir öğrencinin ebeveyni “Hocam bu çocuk matematiği sevmiyor.” demişti. Çocukla matematiği neden sevmediğini bulmak için konuştuk. Konuşurken ilkokul döneminde yaşadığı bir anısını anlattı. Matematik öğretmeni derste soru çözerken yanlış cevap verdiği için çocuğu öğrencilerin arasında küçük düşürmüş. Çocuk bilinçaltında bağlantı kurmuş, matematik işlemlerini görünce kendisini aşağılanmış hissediyor. Öğrenciyle bir bilinçaltı çalışması yaptık. “Çok güzel bir anını düşün” dedim. Kendini çok iyi hissettiği sırada -tabiî gevşemiş bir halde alfa konumunda, duyusal yoğunluk yaşayarak- tahtaya matematik dersinden uzun formüllerden birisini yazdım. “Şimdi gözünü aç!” dedim. Gözünü açınca formülü gördü. “Şimdi gözünü kapat” dedim. Bir iki kere daha bunu uyguladık. Yaptığım şey şu; matematik formülleriyle çocuğun güzel anıları arasında bağlantılar kurduruyorum. Çocuk, sene sonunda takdirname aldı. Matematiği de beş oldu.
Velilerimizin çok kullandığı bir şey var: Meselâ çocuk matematik dersinden ödevini yapmaya çalışıyor, fakat yapamıyor. Veli de sinirlerine hakim olamayıp çocuk anlamadı diye bağırıp çağırıyor veya tokadı yapıştırıyor. Farkında olmadan çocuğun bilinçaltında matematik dersiyle azar ve tokat arasında bağlantı kurduruyor. Bu da ileride o çocuğun matematik dersini sevmemesine ve yapamamasına neden oluyor. Antony Robbins diyor ki “Annem bana sigarayı nefret ettiren kadındır. Birgün annem, ‘Oğlum sigara içmek ister misin?’ diye sordu. Ben de ‘Evet’ dedim. Bir hafta kavanozun içinde beklemiş, ıslanmış, iğrenç kokan sigarayı verdi ve ‘İçeceğin şeyin kokusunu al.’ dedi. İçimde öyle bir bağlantı oluştu ki ne zaman sigara görsem midem bulanıyor.”
Bilinçaltı çok güçlüdür. Bağlantılarını yapar ve sizin fizyolojinizi ona göre ayarlar. Farkında olmasanız bile bilinçaltı bağlantıları eğitimde, ailede ve her türlü ilişkide kullanılır. Ne yapmanız gerektiğini bağlantılar kurarak ayarlar. Bu eğitimde çok daha önemlidir. Bir şeyi başaramayacağınıza inanırsanız onu başaramazsınız.

Bilinçaltıyla öğrenme tekniklerini hangi temele bağlıyorsunuz?

Bilinçaltının temelinde bağlantı kurma vardır. Öğrendikleriniz arasında bağlantı kurarsanız unutmazsınız. Hafızası zayıf olan bir çocukla görüşüyorum. Çocuk ateri oyunlarında muhteşem. Labirent tipi oyunlarda bütün labirentleri sayabiliyor. “Nasıl tutuyorsun bunu aklında?” dedim. “Hocam, çok zevkli.” dedi. Labirent isimleriyle bilinçaltı arasında zevkle bağlantı kurmuş. Hafıza teknikleri, çoklu zekâ uygulamaları, konsantrasyon eğitimi, hızlı okuma teknikleri bunların hepsi bilinçaltı bağlantı tekniğiyle öğretilir. Zaten fizyolojik olarak da böyle. Beynimizde nöronlar var. Bütün nöronların arasında bağlantı kurduğunuzda zekâ oluşuyor. Yani ne kadar çok bağlantı, o kadar çok zekâ. Herkeste yaklaşık 100 milyar nöron var ama nöronlar arasındaki bağlantı kombinasyonu sınırsız.
Temel prensip bağlantısını, bilinçaltında eğitimcilerimiz kullanmalı. Meselâ ben ders anlatırken hiçbir zaman konunun ismini önceden söylemem. Her konuya hazırladığım küçük hikâyelerle başlarım. Örneğin “Nişanlı güzel bir bayan laborant, deney yapıyor. Deney yaparken birden parmağındaki yüzük, deney yaptığı sıvının içine düşüyor. Ağlayarak profesörün yanına koşuyor diyor ki ‘ben mahvoldum, alçak adam bütün herşey yalanmış.’ Profesör soruyor; ‘ne oldu kızım’ diye. ‘Bu adamın sevgisi yalanmış’ diyor. Profesör, ‘Nerden anladın?’ deyince o da ‘yüzüğüm sıvının içine düştü ama dibe batmadı, sıvının öz kütlesi altının öz kütlesinden küçük olduğu için batması gerekirken yüzüğüm batmadı. Demek ki altın değilmiş bunun herşeyi yalan.” Ve diyorum ki “Çocuklar kaldırma kuvveti hayatınızı kurtarır, kendinizi kandırtmayın.” Herkes gülmeye başlıyor. Böylece güzel bir duygu oluşuyor konu hakkında. Şimdi ben ne anlatırsam anlatayım onlar anlayacaklar. Bu yöntem dersin başında 5 dakikamı alıyor. Sonra “Hocam ne kadar kolay bir konuymuş.” diyorlar. Psikolojide buna “çapa” deniyor. Mizah yaparak çocukların kafasına çapalar atıyorum.
“Çocuklar şimdi çok zor bir soru soracağım bunu yapan her soruyu çözer.” diyorum. Halbuki sorduğum soru çok basit. Tabiî çözüyor çocuk. “Hocam hani zordu” diyor. “Aslında zor da size kolay geldi, işte bir zor soru daha” diyorum, gülmeye başlıyorlar. Beyinlerinde bağlantı kuruyorum. Zor soru deyince mizah anlıyorlar. Bağlantıyı güçlü kurduğumuzda %95 başarı alıyoruz. 14 kişilik bir sınıfta yaptığım çalışmalar sonunda 11′i Milli Eğitim başarı sınavında ilk 50′ye girdi. Bunu tüm derslerde uygulayabilirsiniz. Bilinç ve bağlantı tekniği artı mizah. Meselâ gazlarda kaldırma kuvvetiyle ilgili bir formül vardır. P.V=N.R.T çocuklara ben “Palavracı Nurettin” deyince gülüyorlar. Formül komik geliyor.
Eğitimde bu tekniklerin uygulanması gerekir. Bu bakış açısını kazandırmak lâzım çocuklara. Bir öğrencim var. Psikoloğa götürmüşler IQ testinde geri zekâlı olduğu tespit edilmiş. Halbuki IQ testi, zekânın tümü için yapılan bir test değil, sadece sayısal ve sözel zekâyı ölçüyor ve her insanda 20′ye yakın zekâ türü var. IQ testi sonucu geri zekâlı olduğu söylenen çocukla çalışmaya başladık. Ona 10 tane kelime verip “Say” dedim. “Hocam, biliyorsunuz bunu sayamam.” dedi. Perişan olmuş çocuk, ailesi de kendisi de geri zekâlı olduğuna ikna edilmiş. İki buçuk ay özel bir çalışma yaptık. Şimdi bana diyor ki “Hocam dünya hafıza şampiyonasına nasıl başvurabilirim?” Özgüven kazandı; çünkü yapabildiğini gördü.

Bilinçaltıyla öğrenme teknikleri herkese uygulanabilir mi?

Herkese uygulanabilir. Özel bir şart gerekmiyor. Bilinçaltı sadece psikologların tapusunda olan bir konu değildir. En muazzam organımız olan beynin nasıl kullanılacağını öğrenmemiz gerekir. Eğitimciler özellikle bilinçaltını bilmediği için birçok çocuğu harcıyor. Öğretmenler olarak verdiğimiz mesajlar çocuğun beynine ne olarak gidiyor, nasıl sonuçlar doğuruyor, öğrenmemiz lâzım. Anne babaların da bilinçaltı konusunda etraflıca bilgi almaları gerekir. Çünkü her insan deha beyniyle doğar.

Bilinçaltımızın kapasitesi ne kadardır?

Beyni tanıdıkça bilimadamları şu tespiti yapıyor: “Gerçekten muazzam sınırsız bir yapı.” Oysa veliler çocuklarının bilinçaltını “yapamazsın, edemezsin, ahmak” gibi sözlerle dolduruyor. Ve bunlar sürekli kayıt ediliyor. Bu şekilde çocuğun beyni şartlandırılıyor. Sonra da öğretmenler çocuğun hayatını karartıyor. Hepsi için demiyorum; çünkü bu teknikleri bilmediği halde öğrencilerini çok iyi yetiştiren öğretmenler var.

Bilinçaltı öğrenme teknikleriyle hangi yaşlardaki öğrencilerden daha fazla verim alıyorsunuz?

En çok ortaokul düzeyindeki öğrencilerle çalıştım. ÖSS düzeyinde de verim aldım. Ortaokul çok önemli bir çağ; tam karakterin oluştuğu, bilinçaltının oturduğu bir dönem. 11-12 yaşına kadar çocuklar çok iyi eğitilmelidir.

Her ders için aynı teknikle mi yoksa ayrı ayrı tekniklerle mi eğitim veriyorsunuz?

Aslında ben ilk başladığımda fotografik hafızayı kullanıyordum. Ondan sonra çoklu zekâ uygulamalarını keşfettim. Sonra konsantrasyon, hızlı okuma ve NLP tekniklerini öğrendim. Ve bunların hepsini birleştirerek “bütünleşik zihin gelişimi” adında bir öğrenme modeli uygulamaya başladım.

Bütünleşik zihin gelişimi modelini biraz daha anlatır mısınız?

Bu sistemle insanlara zihninin nasıl çalıştığını öğretiyoruz. Yani ben çocuğa “Tarih dersini böyle çalışmalısın” demem, “Senin zihnin böyle çalışıyor, aklında böyle tutabilirsin.” derim. Çocuk zaten zihnini keşfedince nasıl çalışacağını kendisi buluyor. Başarılı çocuklar bunları kullanıyor zaten. Başarısız olan öğrenciler ise “İllâ böyle çalışacaksın.” diye bizim koşullandırdıklarımız.
Şu ana kadar 270′in üzerinde öğrenciyle çalıştım. 270 tane ayrı ayrı beyin çalışma sistemi buldum. Biz insanlara nasıl yapacağını öğretiyoruz. Bu yanlış. Önemli olan beynin nasıl çalıştığını anlatmak.
Geçenlerde bir hadise yaşadım. Velinin bir tanesi dedi ki “Hocam bu çocuk ders çalışırken ayakta geziyor. Ben de oturtuyorum”. Çocukla konuştum. Yaptığım testlerde de çocuğun “kinestetik” yani dokunsal bir yapısı olduğu ortaya çıktı. Bedeniyle anlayan bu çocuğu oturtuğun an dersi anlayamaz. İşte veliler bunları bilmedikleri için çocuğu koşullandırıyor. On kere çocuğun kafasına vursanız bir daha kalkıp dolaşamaz ama dersini de anlayamaz. Sonra da “geri zekâlıyım” diye kendini etiketler, inanç oluşturur. Çocukları bir şeylere zorlamadan önce iyi analiz yapmak gerekir.

Küçük yaşlarda bilinçaltıyla öğrenme eğitimi almış bir öğrencinin ileriki yıllarında aldığı bu eğitim etkisini korur mu?

Küçük yaşlarda verdiğimiz böyle bir eğitim, çocuğun ileriki yaşlarında da avantaj sağlar. Çocuk, zihnini tanıdığı için öz güveni gelişir; karakteri oturur. Biz çocukların zihinlerinin nasıl çalıştığını önemsemiyoruz. Başarısız olduklarında ise onları suçluyoruz.

Verimli bir bilinçaltıyla öğrenme eğitimi kaç seansta tamamlanıyor?

Bilinçaltı teknikleri dediğimiz öğrenme modelinde sihirli değnekle dokunup bir şeyleri değiştirmiyoruz. Çocuk nasıl öğreniyorsa öyle öğretiyoruz. Beynin grafiğini çıkarıyoruz. Çalışmalarımız genellikle bir ay sürüyor. Bilinçaltı tekniklerini kullanarak konsantrasyon, öğrenme, motivasyon, hedeflere kilitlenme eğitimlerini veriyoruz. Konsantrasyon çok önemli. Öyle öğrencilerle karşılaşıyorum ki “Beş dakika dersin başında duramıyorum.” diyor ama “Yüzüklerin Efendisi” filmini üç saat gözünü kırpmadan izliyor. Konsantrasyon bozukluğu olan çocuk üç saat nasıl otuyor? Sorun konsantre bozukluğu değil dersi nasıl çalışacağını bilmiyor. Biz derse konsantre olmasını sağlıyoruz.

BAŞARI İÇİN BİLİNÇALTINI PROGRAMLAMA İPUÇLARI

1- Bilinçaltınızda her sorunun cevabı vardır. Uykuya dalmadan önce bilinçaltına “Sabah altıda kalkacağım.” emrini verirseniz sizi tam saatinde uyandıracaktır.

2- Her gece yatarken kendi kendinize söylediğiniz olumlu ifadeler sağlığınızın kusursuz olması yönünde olsun; bilinçaltınız buyruğunuzu yerine getirecektir.

3- Bir kitap ya da harika bir tiyatro eseri yazmak, fevkalâde bir konuşma yapmak istiyorsanız, bu fikri sevgiyle hissederek bilinçaltınıza iletin; o da size istediğiniz karşılığı verecektir.

4- Asla “bunu yapamam” ya da “şunun olması imkânsız” gibi sözler söylemeyin. Bilinçaltınız bunu yalın anlamlarıyla alacak ve bu düşüncelerden dolayı yapmak istediğiniz şey için yeteneğiniz olmadığını kabul edecektir.

5- Size zarar verecek ya da canınızı yakacak şeyler düşünmeyin. Çünkü neye inanırsanız onunla karşılaşacaksınız.

6- En doğru şekilde düşünüp hissetmeye başlarsanız huzurlu bir zihne sahip olmanız kaçınılmaz olur. Bilinçaltınız, zihninizden geçirip doğru olduğunu iddia ettiğiniz her şeyi kabul edecek ve size bunu yaşatacaktır.

7- Bilinciniz kapıdaki bekçidir. En önemli işlevi bilinçaltını, yanlış izlenimlerden korumaktır. İyi şeylerin olabileceğini ve şu anda olmakta olduğunu düşünmeyi her zaman tercih edin.

Röportaj: Ayşe Şahinboy http://www.egitimplatformu.net

http://www.egitimplatformu.net/yazarlar/aysesahinboy/zekanin_efendisi_bilincalti.htm
———————————————————————————————————

BİLİNÇALTI VE REKLAM

Reklamla bilinçaltına gizli mesaj

Subliminal diye bir yöntemden bahsediliyor günlerdir. Filmlerin şarkıların arasına gizli mesajlar koyuyorlarmış. Normal algılarımız o mesajı fark etmiyor ama bilinçaltlarımız lapin gibi atlıyormuş bu mesaja. Bu hadiseye subliminal deniyormuş. >>

http://www.yazbisey.com/2006/05/12/bilincaltina-gizli-mesaj/
—————————————————————————

Bilinçaltı ses ve görüntü efektlerine yasa teklifi hazırlandı

(11-Mart-2005)AK Parti Adana Milletvekili Atilla Başoğlu, tüketicilerin bilinçaltı ses ve görüntü efektlerine karşı korunmasını öngören bir yasa teklifi hazırladı.

Başoğlu’nun TBMM Başkanlığı’na sunduğu yasa teklifi, radyo, televizyon, video, ses, film ve her türlü benzeri iletişim ürünlerinde, çift ses kayıtları dahil olmak üzere tüketicilerin algılarında, bilinçdışı etkilere sebep olabilecek ”Bilinçaltı reklam ve mesaj” olarak isimlendirilen hiçbir özel teçhizat ve tekniğin kullanılmamasını öngörüyor.

Teklife göre, sinema, video ve müzik eserleri veya benzeri ürünlerde bilinçaltı mesajların belirlenmesi durumunda her türlü sorumluluk; yerli yapımlarda yapımcısına, yabancı yapımlarda ithalatçısına ait olacak. İletişim araçlarının kullanımında, tüketicilerin algılarında bilinçdışı etkilere neden olabilecek özel teçhizat ve tekniklerin kullanıldığının belirlenmesi durumunda sorumlular her türlü af kapsamının dışında kalmak üzere en az 10 yıl ağır hapis cezasına ve 6 milyar YTL’den az olmamak üzere para cezasına çarptırılacak.

Teklifin gerekçesinde, insan beyninin ve bilincinin tüm limitlerinin ve karanlık yönlerinin tamamıyla aydınlatılmadığı kaydedildi. Bu nedenle özel teknik ve teçhizat kullanımının nasıl bir etki oluşturup oluşturmayacağı bilimsel metotlarla sorgulanıp kesin olarak belirleninceye kadar bu tür tekniklerin kullanımına sınırlandırma ve denetim getirilmesi gerektiği ifade edildi.

http://www.thehealthnews.org/tr/news/1135/bilinc_alti_reklam.htm
———————————————————————————

Nedir bilinçaltı reklamı?

AKP Adana Milletvekili Atilla Başoğlu, tüketiciyi bilinçaltı reklamlara karşı korumak amacıyla bir yasa teklifi sundu. Sizin de bu konuda çalışmanız var. Nedir bilinçaltı reklamı?

Bilinçaltı dediğimiz şey, bilincin binde 999’unu oluşturuyor. Yani siz şu anda beni binde 1 seviyesinde görüyorsunuz.

Nasıl yani?

Şöyle: Gözün fovea hareketleri sizin şu anda görmediğiniz şeyleri de görüyor. Göz devamlı bir tarama içinde. Tarıyor ve aldığı bilgileri bilinçaltına atıyor. Bu söylediklerim bilimsel verilerdir. Biz, normal şartlarda gözümüzün fovea hareketleriyle beynimizde depolanan şeylerin çok azını hatırlıyoruz. Ama mesela markete gittiğimizde 10 tane deterjan arasından 1 tanesini çekip alıyoruz. Yani gördüğümüzün ve de duyduğumuzun farkında olmadığımız şeylerin, bilinç yüzeyine çıkarak bize o malı satın aldırması söz konusu.

Yani biz görmediğimizi zannettiğimiz şeyleri aslında görüyoruz.

Evet. Mesela hemen şimdi bir test yapalım. Eviniz de kaç pencere var?

Bir saniye…. 5 pencere var.

Bu cevabı vermek için sol üst köşeye bakarak düşündünüz.

Öyle mi? Olabilir; sağa da bakabilirdim yahut önüme de.

Belki. Ama bunu siz de deneyebilirsiniz. Kime sorarsanız sorun sol üst köşeye bakarak düşünecek ve cevap verecektir.

Neden?

İnsan beyni sağ ve sol beyin olmak üzere ikiye ayrılır. Sağ beyin resimleri, grafikleri depoluyor. Sol beyin ise sayıları, formülleri isimleri vs.

O halde sağ üst köşeye bakmam gerekmez miydi?

Çapraz bir görme sistemimiz var. Sağdaki klasörü kullanmak için sola, soldakini kullanmak için sağa bakarız. Bilinçli yapılan reklamlarda bu bilgi mutlaka kullanılır. Bakın Gerçek Hayat’ın kapağı da bu şekilde.

Bu hafızada kalmayı mı kolaylaştırıyor?

Tabii ki. Aslında kimse, “bu ürünün reklamını gördüm, gidip alayım” demez. Ama ihtiyacımız olduğunda gidip bilinç altımızda saklı olan bilgilerin verdiği komutla seçim yaparız.

Reklamverenler Derneği’nin yaptırdığı bir araştırmaya göre, Türkiye’de televizyon izleyicilerinin yüzde 77’si televizyonlarda çok fazla reklam yayınlandığını düşünüyor. Reklam çıktığında kanal değiştirdiklerini ya da bir ihtiyaçlarını giderdiklerini söylüyor. Bu durumda gene de reklamların etkisi çok mu yüksek?

Bir reklamdan etkilenmek için o reklamı pür dikkat seyretmeniz gerekmiyor. Bir reklamla bir kere de olsa karşılaşmış olmamız yeterlidir. Tabii ki reklam stratejisi başarılı reklamlar için geçerlidir bu. Önemli olan marka bilinci oluşturmak. Coca Cola’yı düşünün. Dünyada reklama en fazla bütçe ayıran markadır. Coca Cola, her reklamıyla markasını gündemde tutar. “Ben zaten yeterince satıyorum, reklam için bu kadar para harcamama gerek yok” diye düşünmüyor. Çünkü reklam marka için vazgeçilmezdir. Bir ürünü marka haline getiren şey reklamdır.

Bilinçaltı reklamları ne zaman ve nasıl yapılmaya başlandı?

1960’lı yıllarda Amerika’da takistoskop denilen bir cihaz sayesinde reklamcılar, bilinçaltına yönelmenin reklamın etkinliğini artırmada daha işlevsel olduğunu farkettiler.

Nedir bu cihazın özelliği?

Mesela bu aletle filmlerin içine gizli kareler, gizli mesajlar atılıyor. Biz bunları göz seviyesinde göremiyoruz.

Göremediğimiz halde etkileniyor muyuz bu görüntülerden?

Evet etkileniyoruz hem de gözümüzle gördüklerimizden daha fazla.

Nasıl oluyor bu?

Göz bunları görmüyor ama saniyenin 3 bin de biri gibi bir zaman aralığında bu görüntü bilinçaltına ulaşıyor. Bu gizli mesajlar sayesinde, insanların bir ürüne yönelimleri temin ediliyor. Mesela bir içki reklamında gözle göremediğimiz you buy (satın al) konutu yer alıyor.

İnsanlar okuyamadıkları bir ‘satın al’ mesajıyla o ürünü satın almaya yönlendiriliyor öyle mi?

Evet. İnanamıyor gibi tepki veriyorsunuz ama bunlar kanıtlanmış şeyler.

Nedir bunun kanıtı?

Gizli mesajlı reklamların etkisiyle ilgili olarak yapılmış deneyler var. Aynı ürünün gizli mesaj içirenini gören deneklerin beyin dalgalarıyla gizli mesaj içermeyenini gören deneklerin beyin dalgaları karşılaştırılıyor ve arada ciddi bir fark olduğu ortaya çıkıyor.

Bu deneyin yapıldığı bir reklam ürünü var mı?

Mesela 5 Temmuz 1971 tarihli Time’ın arka kapağında çıkmış Gilbey’s London Dry Gin reklamı. Reklamda bardaktaki buzlar üzerinde ‘sex’ yazıyor. Bu reklam sayesinde Gilbey’s’in 1.5 milyon dolarlık satış yaptığı tespit edilmiş. Bunun üzerine reklamla ilgili bir araştırma yapılmış. Bu reklam deneklere gösterildiğinde yüzde 60’ı reklamın kendilerinde uyandırdığı etkiyi ‘doyuma ulaşma’, ‘sex düşkünlüğü’, ‘heyecanlanma’, ‘romantizm’, ‘duyguları okşayıcı’ gibi ifadelerle tanımlamış. Reklamın gizli mesaj içermeyen versiyonu ise denekler tarafından bu şekilde tanımlanmamıştır. Bir de az önce sözünü ettiğin beyin dalgalarını ölçen yöntem var. Gizli mesaj içeren reklama beyin daha farkı ve fazla tepki veriyor.

Bu tür reklamlar çok yaygın mı?

Yaygın. Özellikle de Amerika’da. Aynı zamanda yasak. Tespit edildiğinde hemen yasaklanıyor.

Türkiye’de pek çok Amerikan ürününün reklamı gösteriliyor. Aynı gizli mesajlara biz de maruz kalıyor muyuz.

Elbette kalıyoruz. Artık ürünler gibi reklamlar da ulus aşırı dolaşıyor.

Sizin Türkiye’de gösterilen reklamlara ilişkin böyle bir araştırmanız var mı?

Var. Yalnızca reklamlara ilişkin değil filmlerde de bu tür gizli mesajlar kullanılıyor. Benim bu yönde de bir takım araştırmalarım var.

Tespit ettiğiniz reklam yada film oldu mu?

Oldu. Bununla ilgili uyarı girişimlerim de oldu fakat maalesef sonuç alamadım çünkü bizde bilinçaltı reklamlarına ilişkin ne tam anlamıyla sınırlandırıcı bir kanun düzenlemesi var ne de kamuoyu bu hususta aydınlatılmış.

AKP Adana Milletvekili Atilla Başoğlu bunu Meclis’te gündeme getirdi. Sizin buna bir katkınız oldu mu?

Ben bununla ilgili seminerler de veriyorum fakat Atilla Bey’le bir temasım olmadı. Kendisi bu konuyu araştırırken benden haberdar olmuş olabilir.

Atilla Başoğlu’nun yasa teklifinde bilinçaltı reklamlarıyla ilgili çok ağır cezalar öngörülüyor. Bu kadar etkili bir reklam mı yani bilinçaltı reklamları?

Evet çok etkili reklamlar. Bu kesin. Mesela bir örnek vereyim. Camel’in tek hörgüçlü devesinin ön bacağında dik duran bir erkek figürü var. Dikkatli bakıldığında bu erkek figürünün çıplak olduğu görülecektir.

Peki neden yasaklanmamış.

Camel bunu 1913 yılında yapmış. Bu ilmin 90 yıl önce Amerika’da çıkmış olduğunu gösteriyor. Bunu, muhtemelen, artık logomuz diyerek kabul ettirmiş olabilirler. Camel’ın yasaklanmış reklamı Camel satışlarını yüzde 5’ten yüzde 32’ye çıkarmıştı. Smooth character adındaki reklam kampanyasıyla Camel 1990’da sigara içmeye başlayan gençler arasında tercih edilme oranını 1.5 yıl içinde yüzde 32’ye çıkardı. Camel bilinçaltı reklamını çok iyi kullanmış bir marka. Deve figürünü artık nerede görürsek görelim beyin bunu Camel’le ilişkilendiriyor.

Gizli mesaj içeren bir reklam mıydı?

Evet. Smooth character kampanyasında Camel’ın devesi her biri cinsellik çağrışımı olan pek çok kılığa sokulmuştu.

Gizli mesajları çıplak gözle okumamız imkansız mı?

Bazen olabilir. Bu yapılış tekniğine göre değişebiliyor. Bunlar üç boyutlu resim gibidir. Pek çok resmin içinde ‘kill’ ya da ‘sex’ yazar. Bazen dikkatli gözler bunu fark edebilirler. Mesela Time’in Kaddafi’yi kapak yaptığı sayısında gözün fovea hareketlerinin görebileceği şekilde kill (öldür) yazıyordu. Bu çıplak gözle görülemeyecek bir mesajdı.

Bu ortaya çıktı mı yani?

Evet çıktı ve bildiğim kadarıyla Time, sadece mahcup oldu! Başka bir örnek daha vereyim. Bunlar reklam değil ama gizli mesaj içeren örnekler. New York Times’ta yayınlanmış savaş helikopterlerinden askerlerin atladığı bir fotoğrafta muhtelif yerlere yerleştirilmiş ‘sex’ yazısı yerleştirilmiş. Resme gömülmüş şekilde bu yazılar.

Peki savaş helikopterinden atlayan asker görüntülerinde ‘sex’ yazmasının manası nedir? Neden ‘sex’ ya da ‘kill’ yazıyor bu gizli mesajlarda?

Şöyle. İnsan beyninde bilinçaltının tepki verdiği iki önemli olay var: Doğum ve ölüm. Bunlara arketip deniyor. Beyin, bu iki olaya daha fazla tepki veriyor. Bu iki arketipe giren mesajlara daha duyarlı. Sex mesajı doğum arketipinde, kill mesajı da ölüm arketipinde karşılanıyor. Kuzuların Sessizliği filminin afişinde de aynı şeyi görebiliyoruz. Oradaki kelebek figürünün üzerinde bir kuru kafa vardır. Bu fark ediliyor. Biraz daha dikkatli bakınca o kuru kafanın nü şeklinde resmedilmiş 3 kadından oluştuğunu görürsünüz. Bu afişte ölüm ve doğum arketipleri birlikte kullanılmıştır. Beyin bunu gördüğü anda bu başka herhangi bir filmin afişinden öncelikli olarak yer ediyor.

Bunlar Amerika’da yasaklanıyor dediniz. Ama sözünü ettiğiniz ürünler Amerikan yapımı.

Evet. Yasaklanıyor ama orada da fark edilince yasaklanıyor. Her reklam böyle bir filtreden geçmiyor.

Siz televizyon reklamları izliyor musunuz?

İzliyorum ama şu anda şu reklamda şu var şu reklamda şu var diyemem. Çünkü bazı ürünlerle ilgili araştırmalarım var bunun bilimsel olarak ispatına ulaştık mı zaten suç duyurusunda bulunacağız. Daha geçenlerde RTÜK’e televizyonda yayınlanacak bir filmde gizli mesaj olduğuna dair bilgi verdim ama RTÜK hiç umursamadı.

Mesela reklamlarda pornografi kesin olarak yasak deniyor. Bu ilgili yasayla sabit. Sizce izlediğimiz reklamların tamamı bu kurala uygun mu?

Değil. Kesinlikle değil. Ben şunu kesin olarak söyleyebilirim. Türkiye’de yayınlanan reklamlar Amerika da bile yayınlanmaz. Pornografi yasak ama sözümona. Pornografi nedir tanımlanmış değil. Tamamen çıplak kadın ve erkek figürleri kullanılıyor. Ha keza Pepsi Twist reklamı. Aynı şekilde Fiat’ın reklamı. Üstelik reklam filminde çocuk da kullanmış Fiat.

Peki ne yapalım. Reklam özdenetim kuruluna yahut tüketici derneklerine şikayet etmek yeterli midir?

Reklam Özdenetim Kurulu, reklamcılardan oluşan bir kurul. Sonuç alabilir misiniz bilemiyorum. Ama gene de rahatsız edici olduğunu düşündüğümüz reklam ve yayınları şikayet etmeliyiz.

RTÜK’ün reklamlarla ilgili bir duyarlığı yok galiba.

Olmaz tabii. Sonuçta reklamlardan pay alıyor. Ve haliyle ses çıkarmıyor. Bununla ilgili mutlaka bir tedbir alınmalıdır ama alınacağını hiç sanmıyorum çünkü ortada dönem rakamlar baş döndürücü.

Siz de bir reklamcısınız. Reklamlara ilişkin bu kadar titiz bir bakışınız var. Nasıl oluyor?

Reklamla ilgili bilimsel olarak kanıtlanmış bazı gerçekler var. Bunu biz de ciddiye alıyoruz. Mesela kadınlara yönelik reklamda oval ve elips çizgiler kullanmak, keskin çizgiler kullanmamak. Ya da renkler. Kırmızı renk kadınlar üzerinde daha fazla etki uyandıran bir renktir. Mesela aynı deterjan sarı, mavi ve sarı mavi karışımı 3 ayrı kutuya konuyor. Sarı kutudan yıkayanlar güzel yıkıyor, mavi kutudan yıkayanlar güzel yıkamıyor diyor. Sarı mavi karışımı kutudan yıkayanlar ise mükemmel yıkıyor diyorlar. Yani renkler karar verme mekanizmalarında bu kadar etkili. Mac Donalds’ın sarı kırmızı renkleri bilinç altında en çok yer eden renklerdir. 1980 Moskova olimpiyatlarında, Ruslar kendi oyuncularının odalarını kırmızı, rakip takımın oyuncularının odalarını ise mavi renkle ışıklandırdılar.

Neden?

Çünkü mavi, rehavete sevkeder, kırmızı ise canlandırır harekete sevkeder. Aynı şekilde İngiltere milli takımı, 2 yıl önceydi sanırım, Türkiye’ye geldiğinde biz beyaz forma giyeceğiz siz de kırmızı forma giyin dediler. Bu o zaman da söz konusu edildi. Amaç şu: Beyaz saflığı temizliği temsil eder, kırmızı ise ateşleyici, harekete geçirici bir renktir. Onlar kırmızı formalı Türk takımı karşısında performanslarını artırdılar. Bunlar insan doğasıyla ilgili veriler.

Peki reklamlar söz konusu olduğunda bu tür bilgileri kullanmanın ölçüsü nedir?

Ahlaki ölçü insanı sömürmemektir. Mesela portakal pek çok kültürde kadını temsil eder. Portakalın soyulması da kadının soyunmasını temsil eder. Pepsi Twist’in reklamında da soyulan bir limon soyunan bir kadın birlikte kullanılmıştır.

Bilinçaltı reklamları hangi ülkelerde yasak?

Rusya’da bu tür reklamlar çok yaygın fakat bununla mücadele eden 25. Kare diye bir oluşum var. Bunlar bilinçaltı reklamlarını tespit ediyor ve yasaklanması için mücadele ediyorlar. Amerika’da kesin olarak yasak. Bildiğim kadarıyla İngiltere’de de yasak. Bilinçaltı reklamları insanları bir nevi hipnoz ediyor. Türkiye’de bugüne kadar tartışılmıyordu bile. Meclis’te de gündeme geldiğine göre belki bundan sonra en azından tartışmaya başlarız.

Siz bu çalışmanızı bu yönde değerlendirmediniz mi?

Ben bu konuda seminerler veriyorum. Bir dergi benim tezimle ilgilendi, hatta kapak yaptı ama tam tersi bir yargıya varmak için kullandı ve bilinçaltı reklamlarının satın alma davranışında bir etkisi olmadığını, etkili bir reklam olmadığını söyledi.

Bilinçaltı reklamı yasaklanmalı ama bir reklam insan psikolojisini hesaba katarak hazırlanmalı diyorsunuz.

Evet. Aksi taktirde, ne kadar konuşulursa konuşulsun başarısız bir reklam yapmış olursunuz. Hatırlarsanız ‘aganigi’li fındık reklamları vardı bir ara. Herkes de bu reklamı konuşmuştu. Ama fındık satışları artmamış bilakis azalmıştı.

Neden peki?

Çünkü bu reklamda sex iması kullanıldı. Fındığı kim alır eve? Hanımlar alır. Kim satar? Erkekler satar. Hanımlar fındık almaktan utanır oldular. Bu yüzden de fındık satışlarında azalma görüldü. 1975 yılında Mallbora’nın satışları düşünce yeni bir reklam kampanyası tasarlandı ve sigara içicilerinin kolay kolay içtiği sigarayı değiştirmeyeceği düşünülerek yeni sigara içicilerine ulaşmayı hedef alan bir reklam tasarladılar. 12-13-14 yaşındaki gençler üzerine bir araştırma yapıyorlar. Bu çocuklar,o yaşlarda, kimseye minnet duymama, evden uzaklaşma, hesap vermeme gibi bir psikoloji içinde oluyorlar. Bunları en iyi ifade eden ikonu bulmalıyız diyorlar ve bunun en iyi ifade den ikonun güneşin batımına doğru giden bir kovboy olduğunu tespit ediyorlar. Bu sizde neyi çağrıştırdı?

Red Kid’in son sahnesini.

Evet. Tam da bu işte. Red Kid, tam teşekkür alacağı sırada ortadan kaybolur. Bir de bakarsınız ki güneşin batışına doğru gitmektedir. Kimseye minneti yoktur yani. Bu reklam Mallboro’nın satışlarını ciddi oranda artırdı. Daha sonra sigara karşıtları Red Kid’in ağzındaki sigarayı kaldırttılar.

(www.gercekhayat.com)
http://www.madalyon.gen.tr/node/743
———————————————

Bilinçaltı Reklamcılık (Subliminal Advertisement)

Bilinçaltı çoğumuzun bildiği ya da duyduğu bir kavram. Bu kavram bilincimizin farkında olmadığı ama davranışlarımızın yönlendirilmesinde önemli rol oynayan bir yapıyı belirtiyor. Bilinçaltının en önemli özelliği ise bilicimizin farkına varmadığı olayları, sesleri, resimleri kaydetmesi. Siz beş katlı bir binaya çıkarken merdivenleri saymıyorsunuz ama bilinçaltınızda bu sayıyı biliniyor ve kaydediliyor. Aynı şekilde bebekliğimize dair anlıları bilinçaltı kayıtlarının arasında bulmak pekala mümkün. Bunlar nasıl mı gerçekleşiyor? Gözde bilimsel olarak “fovea hareketleri” isimlendirilen hareketler bulunuyor. Bu hareketler sayesinde göz devamlı çevremizi tarıyor ve aldığı bilgileri bilinçaltına atıyor. Bizler bu bilinçaltına gönderilen verilerin çok ama çok az bir kısmını hatırlayabiliyoruz. Burada önemli olan nokta bilinçaltına gönderilen verilerin karar verme ya da eyleme geçme aşamasında fikirlerimizi ve davranışlarımızı direkt olarak etkilemesi.

İşin korkunç yanı bilinçaltının tüm görüntü, ses, resimleri kaydetme özelliği 1900’lardan beri insanları yönlendirmek için kullanılıyor. Nasıl mı?

1900’lü yıllarda Knight Dunlap adında Amerikalı bir psikoloji profesörü illüzyon gösterisi yaparken bilincin farkında olmadığı “hissedilemez gölge” ler kullanarak aynı uzunluktaki iki çizgiyi seyircilerin farklı algılamasını sağlamıştı.

1957 yılında market araştırmacısı James Vicary sinema ekranında çok hızlı bir şekilde parlayan mesajların insanların gıda üzerindeki tercihlerini etkilediğini belirtti. Ve ilk olarak “bilinçaltı reklam” (subliminal advertisement) tanımlamasını kullandı. Vicary, yaptığı araştırmada takistoskop adı verilen cihazla filmlerin arasına “Caca Cola İç” “Patlamış Mısır Ye” mesajları yerleştirdi. Bu mesajlar saniyenin 1/3000 kadar kısa bir sürede görünüyor ve her 5 saniyede bir tekrarlanıyordu. Bu filmin arkasından New Jersey’deki Cola satışlarının % 18.1 ile % 57.5 arasında arttığı gözlemlendi.

Bu araştırmanın ardından “bilinçaltı reklam ve yönlendirme” filmlerde, reklamlarda, dergilerde sık sık kullanılmaya başlandı. Mesela 5 Temmuz 1971 tarihinde Time’ın arka kapağında Gilbey’s London Dry Gin adlı bir markanın reklamı vardı. Reklamda bardaktaki buzlar üzerinde ‘sex’ yazıyordu. Bu reklam sayesinde Gilbey’s’in 1.5 milyon dolarlık satış yaptığı tespit edildi.. Reklamla ilgili yapılan araştırmada deneklere reklamın kendilerinde ne gibi bir etki uyandırdığı soruldu. Deneklerin yüzde 60’ı bu etkiyi ‘doyuma ulaşma’, ‘sex düşkünlüğü’, ‘heyecanlanma’, ‘romantizm’, ‘duyguları okşayıcı’ gibi ifadelerle tanımladı. Reklamın gizli mesaj içermeyen versiyonu ise denekler tarafından bu şekilde tanımlanmadı.

Bir grup psikolog ve yazar konunun gündeme geldiği ilk yıllarda bu yöntemin uydurma ve efsane olduğunu ve insanları etkilemeyeceğini söylediler. Beyin dalgalarını ölçen teknolojilerin gelişmesi ile gizli mesaj içeren reklama beyin daha farkı ve fazla tepki verdiği gözlemlendi ve bu yöntemin etkisi kanıtlanmış oldu.

Bilinçaltı reklamlarının etkisinin kanıtlanmasının ardından bir yandan bu yöntemin kullanımı arttı ve diğer yandan da bu gibi yöntemlerin kullanılmasını önlemeye yönelik yasalar çıkartıldı. Ülkemizde RTÜK bilinçaltı reklamı “Teknik cihazlar vasıtasıyla televizyon yayınlarında çok kısa süreli görüntüler kullanarak, izleyicilerin ancak bilinçaltıyla algılayabilecekleri ürün veya hizmetlerin tanıtılmasına ilişkin mesajlar içeren reklamlar” olarak tanımlamıştır. Yasalarımız tüketicinin korunması bakımından, gizli reklam ve bilinçaltı reklamı da yasaklamıştır. 3984 sayılı yasanın 20. maddesi, “Reklamların, program hizmetinin diğer unsurlarından açıkça ve kolaylıkla ayırdedilebilecek ve görsel ve işitsel bakımdan ayrılığı fark edecek biçimde düzenlenmesini, bilinçaltı ile algılanan reklamlara izin verilmemesini” hükme bağlamıştır. Radyo ve Televizyon Kuruluşları Reklam Yayın İlkeleri ve Usulleri İle Reklam Gelirleri Üst Kurul Paylarının Ödenmesi Hakkında Yönetmeliğin 11. maddesine göre de, “Yayınlarda gizli reklam yapılamaz. Programlarda açıkça reklam olduğu belirtilmedikçe ürün veya hizmetler reklam amacını taşıyan şekilde sunulamaz. Çok kısa sürelerle imaj veren, elektronik aygıt veya başka bir araç kullanılarak veya yapılarının ne olduğu konusunu izleyenlerin fark edemeyecekleri veya bilemeyecekleri bir biçime sokarak, bilinçaltıyla algılanmasını sağlayan reklamların yayınlanması yasaktır.”

Türkiye’de ve dünyanın bir çok yerinde bilinçaltı reklam yasaklanmıştır ama tüm reklamları, filmleri bilinçaltı mesaj içerip içermediği noktasında denetleyecek bir yapı kurulamamıştır.

Bilinçaltı reklamlarında en çok iki nokta üzerine vurgu yapılmaktadır: “ölüm” ve “sex” yada “cinsellik”. Nedeni ise bilinçaltının “doğum” ve “ölüm” arketiplerine çok daha fazla duyarlı olması. Kısacası beyin, bu iki olaya daha fazla tepki veriyor. Sex mesajı doğum arketipinde, kill mesajı da ölüm arketipinde karşılanıyor. Mesela Kuzuların Sessizliği filminin kapağındaki kelebeğin üzerinde bir iskelet kafası var. Bu iskelet kafasının içinde ise çıplak kadın figürleri bunuyor. Yani doğum ve ölüm arketipleri birlikte kullanılarak etki arttırılmaya çalışılıyor.

TV’de ya da sinemada kullanılan diğer bir bilinçaltı tekniği de 25 ve 25. kare tekniği. Gördüğümüz bir anlık bir görüntü 655 satır ve frame denilen 24 küçücük kareden oluşuyor. Her 24 kare ise -bu sinemada 25’dir- bir ekran büyüklüğündeki kareyi oluşturur. Her 327.5 satırda bir de ´control-track´ denilen aralık vardır. İşte bu aralıktan görüntüler kesilip aralarına başka görüntüler atılıyor.

Bizim ülkemiz açısından üzücü olan durum ise kendi izlediğimiz ya da çocuklarımıza izlettiğimiz her dizi ve filmde bilinçaltımıza her türlü bilinçaltı yöntemi ile seks ve cinsellik temalarının kazınmasıdır. Özellikle Disney yaptığı çizgi filmlerde cinsellik temasını yıllardır çocuklarımızın bilinçaltına kazımıştır.

Örnekleri ise şöyle:

Kurtarıcı (Rescuer) adlı çizgi filmde bir anda parlayıp sönen çıplak kadın resimleri ekrana yansıtılmıştır.

Alaaddin çizgi filminde ise “evet gençler soyunun” (good teenagers take of clothes) sesi hipnotik bir tonda gizli olarak tekrarlanmaktadır.

Aslan Kral (The Lion King) adlı meşhur çizgi filmde yıldızlarla gökyüzüne “sex” kelimesi yazılmıştır.

Jessica Rabbit (Who Framed Roger Rabbit) çizgi filminde filmin kahramanı Jessicanın kaçış sahnesinde eteği açılıyor ve kahramanın iç çamaşırsız olduğu görülüyor.

Küçük Denizkızı (The Little Mermaid) çizgi filminin kapağında erkek cinsel organı gizli bir şekilde resmediliyor.

Reklamlardaki ve filmlerdeki başlıca bilinçaltı uygulamaları ise şöyle:

Camel’in logosunda kullandığı deve resminin sağ ayağında çıplak bir adam resmi bulunuyor. Yine Camel’in Smooth Karakter adlı tiplemesinde cinsellik tema olarak bilinçaltına kazınıyor.

Cola çeşitli yıllarda hazırladığı reklamlarda cinsellik öğesini kullanıyor. Bunlardan dikkat çekici olanı Feel the Curves (kıvrımları hisset) reklamında Colanın yanında yer alan buz tanelerinin arasında bir çocuğun erkek cinsel organına doğru ağzını uzatmasıdır. Yakın zamanda yapılan bir reklamda ise kutu Colanın üzerinde buzlarla çıplak bir kadın figürü oluşturulmuştur.

Pepsi ise kutu kola tasarımında “sex” yazısını gizlice çizgilerin arasına gömmüş ve bu şekilde satışlarını arttırmıştır.

Dövüş Kulübü (The Fight Club) filminde 25. kare tekniği ile elinde sigara olan Brat Pitt resmi filmin çeşitli yerlerine yerleştirilmiştir. Daha dehşet verici olanı ise filmin kapanış sahnesinde erkek cinsel organının gösterilmesidir.

Yukarıda bahsedilen örnekler tespit edilenlerdir. Kimbilir tespit edemediğimiz ve bilinçaltımıza cinsellik tohumlarını eken kaç film ve reklam vardır. Kendimizi ve çocuklarımızı dışarıdan ihraç edilen filmlerden ve dizilerden uzak tutmanın, sineme keyfine bir süreliğine ara verip evimizdeki TV’leri kapatmanın vakti geldi de geçiyor.

http://www.kisiselbasari.com/Yazi.asp?ID=1059
———————————————————-

Subliminal reklamcılık nedir?

Bazı ses, imge ve sloganlarla tüketicinin bilinçaltına mesaj gönderilmesi, subliminal reklamcılık olarak tanımlanıyor ve 1950′li yıllardan beri dünyada tartışma yaratıyor. Tüketicinin özgür algısı dışında, pazarlama alanında gizli bir beyin yıkama taktiği olarak görülen subliminal reklamcılık henüz bilimsel olarak kanıtlanmış değil. Bu nedenle de örneğin İngiltere’de resmen yasaklanmadı.

ABD’de de Federal İletişim Komisyonu 1974 yılında subliminal reklamcılığın kamu yararına olmadığı görüşüyle bu yöntemi kullanan yayıncıların cezaya çarptırılması kararı aldı. Ancak reklamcılık sektörüne yasak getirilmedi. ABD’de yıllardır bu yöntemin ne kadar etkili olduğu tartışılıyor. Uzmanların çoğu subliminal mesajların zorlayıcı olmadığı görüşünde. Bu nedenle de ABD’de reklamlar özel olarak subliminal mesaj gözetimine tabi tutulmuyor.

Subliminal mesajlar bir film seansında saliselik görüntüler halinde verilebildiği gibi afişlere de gizlenebiliyor. Ayrıca müzik de etkili bir araç. Hızlı müziğin insanları alışverişe yönlendirdiği söyleniyor. Hatta psikologların yaptığı bir deneyde çalan müziğin milliyetinin şarap alışverişinde ülke tercihini değiştirebildiği tespit edilmiş. Asda marketlerinden birinde yapılan deneyde Alman müziği çaldığı zaman Alman şaraplarının satışı artmış, Paris’ten akerdeon nağmeleri duyulduğunda ise Fransız şarapları daha çok satmaya başlamış.

Rusya’da yaşanan bir olayda ise Klinskoye marka biranın reklamıyla bağlantılı olarak Pepsi satışlarının arttığı tespit edilmiş. Bu iddiaya karşın bira reklamına nasıl bir Pepsi mesajı gizlendiği henüz bilinmiyor.

Saliselik görüntüyle mısır satışı patlamış

Subliminal reklamcılık ilk kez 1950′li yıllarda Amerika’da ortaya çıktı. James Vicary adlı reklamcılık uzmanı sinema salonlarında yaptığı bir deney sonucu patlamış mısır ve kolalı içecek satışlarının arttığını iddia etti. Bu deneyde film perdede oynarken saliselik görüntüler halinde ‘patlamış mısır ye’ ve ‘Cola iç’ sloganları çıkıyordu. Seyirci bu sloganları bilinciyle algılayamadığı halde, bilinçaltına hitap eden bu sloganlar sayesinde Cola satışlarının yüzde 18.1, patlamış mısır satışlarının ise yüzde 57.7 arttığı iddia edildi.

5 Temmuz 1971 tarihli Time’ın arka kapağında çıkmış Gilbey’s London Dry Gin reklamı. Reklamda bardaktaki buzlar üzerinde ‘sex’ yazıyor. Bu reklam sayesinde Gilbey’s’in 1.5 milyon dolarlık satış yaptığı tespit edilmiş. Bunun üzerine reklamla ilgili bir araştırma yapılmış. Bu reklam deneklere gösterildiğinde yüzde 60’ı reklamın kendilerinde uyandırdığı etkiyi ‘doyuma ulaşma’, ‘sex düşkünlüğü’, ‘heyecanlanma’, ‘romantizm’, ‘duyguları okşayıcı’ gibi ifadelerle tanımlamış.

http://elmaaltshift.blogspot.com/2005/08/bilinalt-reklamlar.html
——————————————————————————

REKLAMLARIN Çocuklar Üzerindeki YIKICI ETKİLERİ, Psikiyatrist Dr. Hamdi Kalyoncu

Bir ürünün tanıtımı ve satışını artırmak üzere TV yoluyla yapılan reklamların çocuklar üzerindeki menfi etkilerinin boyutları tahmin edilenlerin de üzerindedir.

Uyarıcı, eğitici, bilgilendirici özellikleri olması gereken reklamların bu özelliklerden uzak, yalnızca ürünün satışını sağlamak üzere sorumsuzca temalarla çocukların karşısına çıkarılması tam bir faciadır.

Çocukların üzerinde reklamların büyük ölçüde etki meydana getirmesinin önemi çocuğun telkine aşırı derecede müsait bulunmasındandır. Onun körpecik beyninde henüz doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, yararlı ile zararlıyı ayırt edecek bilgi ve tecrübe birikimine sahip bulunmadığı için kendisine cazip bir şekilde sunulmuş her fikri, her bilgiyi, her hareket tarzını doğru olarak kabul edecektir.

Bu, yüksek derecede telkin altında kalma özelliğinden dolayıdır ki, çocukluk çağında telkin edilen inançlar insanoğlu tarafından doğru olarak kabul edilir ve bir anlamda imanının temelini oluşturur. Sonraki dönemlerde bilimle, mantıkla çatışsa da bu inançların başka bir inançla değişimi kolay olmaz. İneği kutsal kabul edip kuyruğunu öpen toplumlardan, fareleri tanrılaştıranlara kadar birçok yanlış inanç sahipleri, bu inançlarını çocukluktaki telkinlerle edinirler. Bu inançların kabulündeki telkin mekanizması ile çocuk, sorumsuz reklamların tesiri altında; yanlış beslenme alışkanlıklarından, yersiz ve zamansız cinsel yönelimlere, ahlaki sapmalardan, toplumsal inanç ve kültür değerleriyle çelişen anlaşıylara kadar birçok zararlı zihinsel yapılanmalara yönlendirilmiş olur.

Toplumun değer ölçüleri, inanç ve ahlak temelleri ile çatışan bir reklam tarzı, çok önemli bir problemle de karşı karşıya kalmamıza sebep olmaktadır. O da her hangi bir konuda hem iyi hem kötü, hem doğru hem yanlış yani birbirine zıt iki telkinin aynı anda yapılmasının ortaya çıkaracağı tehlikedir.

TV reklamı en cazip bir şekilde bir ürünü yada davranışı iyi, güzel, doğru ve yapılması çok gerekli olarak sunarken, anne baba bunun yanlış zararlı ve kötü olduğunu söylüyor. Yani tam tersini telkin ediyor. Böylece körpecik beyinler çelişkide kalıp, bizim “ambivalans” kelimesi ile ifade ettiğimiz ve ağır ruh hastalıklarının temellerinden birini teşkil eden ikili tutum ve davranışların gelişmesi tehlikesi içine düşer.

Yanlış reklamlar bu yönüyle, çocuklarda önemli ruhsal bozukluklara zemin hazırlar.

Reklamların yıkıcı gücünü artıran diğer bir faktör de TV’nin teknik özelliği ile ilgili. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki; insan zihni yalnızca sözlü olarak anlatılan bir konuyu ortalama %10 kavrayabilirken, görüntülü yapılan anlatının %20’sini, hem sözlü hem de görüntülü anlatımın aynı anda yapılması durumunda ise bu aran %50 kadar çıkar.

Dolayısı ile anne baba ne kadar karşı telkinde bulunmaya kalkışsa da, çocuklar sırf bu teknik sebeple anne babanın sözle telkininden tam beş misli daha fazla TV’nin tesirinde kalır. Dolayısı ile çocuk bir reklamı seyretmeye görsün artık onu, onun etkisinden kurtarmak oldukça zordur.

Bütün bunlardan sonra denebilir ki; sorumlu bir vatandaş olarak gösterilmesi gereken demokratik tepkilerin yanında, en az bu tepkiler kadar hatta ondan daha önemli ve acil olarak yapılması gerekenin ailece “yanlış TV seyretme alışkanlığı”na karşı aile içinde tedbirler almak olmalıdır.

http://www.hamdikalyoncu.com/makale7.asp
——————————————————-

BİLİNÇALTI VE MÜZİK

Müzikle Bilinçaltı Tecavüzü Yazar Burak Uçkun

Reklamların hayatımızdaki yeri çok büyük. Müziğin hayatımızdaki yeri ise çok daha büyük. Müzik, hayatımızın her alanında var, var olmaya da devam edecek. Müzik toplumların eğitiminde ve gelişiminde de çok büyük bir pay sahibi. Büyük bir güç. Yeryüzündeki tüm insanların paylaştığı evrensel bir dil. Psikolojiden eğitime kadar, aklınıza gelebilecek hayatımızdaki her alanda “müzik” etkili bir şekilde yer almaktadır. Peki bu yolla tecavüze uğradığını düşünen var mı?

Pop Star, Dans, Müzik Programları rating rekorları kırıyor, müzisyen reklam yıldızları artıyor, konserler tıklım tıklım doluyor. Reklamlar zaplanıyor ama dizilerdeki müzik yıldızları pür dikkat izleniyor, şarkılar ezbere biliniyor. Reklamlar zaplansa da reklamlardaki ürünler bir şekilde aklımızda kalıyor, hayatımıza giriyor. Her geçen gün daha çok insan müziği bir yaşam biçimi olarak benimsiyor, müzikle üzülüyor, müzikle seviniyor. Müzik, İnsanlığın en eğlenceli, en duygusal bağ oluşturan ve en evrensel ortak paydası. Evrensel bir şov… Herkesin yaşamında etki yaratan önemli güç… Fanlar, hayranlar duygusal bağlar yaratıyor. Müzik, tedavi aracı olarak bile kullanılıyor, rehabilite etkisi bilimsel olarak da kanıtlanmıştır.Anne karnındaki çocuğa bile artık müzik dinletilmektedir. Seslerle tedavi, tamamlayıcı tıpta yerini almıştır…

Peki böylesine geniş bir kullanım ve etki alanı olan, böylesine bir gücü olan, toplumda bu kadar etkili bir yönlendirici güce sahip olan müziğin çocukluktan başlayarak hayatımızda oluşturduğu pozitif etkilerin bilincindeyken, müziğin toplumlarda tahribat yaratabilecek bir gücünün de olduğunu söylesem?.. Tezavüz kaçınılmaz… Peki bu tecavüzden kurtulmak mümkün değilse zevk almaya mı çalışmalıyız?

Bir reklam filminin bilinçaltımızı nasıl etkilediğini hepimiz biliyoruz. Bilinçaltımız… Ruhumuzun bu kabiliyeti, yani bilinçaltındaki deneyimden bilinçli bir eylem üretmesi reklamcıların yllardır kullandığı gizli formüldür. İnsanoğlunun yıllarca sömürülen bir özelliği…

Yıllar önce bu konuda okuduğum bir makalede bir deneyden bahsediliyordu;

Deney, verilmek istenen mesajın bulunduğu bazı kareleri sinema filmine yerleştirmekten ibaretti. Filmin konusu önemsizdi. Film gösterildiğinde seyircinin bilinci, araya sokulan kareleri titreşimin ötesinde farkedemez, dolayısıyla kayda alamazdı. Ancak bilinçaltı, yani ruhun mantıklı olmayan parçası mesajı almaktaydı. Bu mesajın etki yapması neredeyse kesindi. Çünkü mantıklı akıl işin farkında değildi ve bu konuda yargılama yapamazdı. Sonuç bir çeşit ipnotik telkin gibiydi. Metodu göstermek için yapılan deneyde sinemalarda gösterime giren bir filme gazoz türü bir içeceği gösteren birkaç kare yerleştirilir. Film çeşitli yaşlarda ve değişik hayat tarzına sahip birçok gönüllü kadına, erkeğe, çocuğa gösterilir. Film bitince deneye katılanlar, farklı markalara ait içeceklerin bulunduğu tepsilerin bulunduğu yere getirilir. Ve görülür ki izleyicilerin büyük çoğunluğu bilinçaltına gösterilen markaya ait içeceği seçmiş…

Bu tür reklamcılık, kişisel özgürlüklerin ihlali olarak değerlendirildi ve bu tür reklam kampanyaları bu gün birçok gelişmiş Batı ülkelerinde yasaklanmış durumdadır. Bu reklamlar yasaklandı ama yaşam içinde bize kadar ulaşan diğer göze çarpmayan korku, istek, uyarı veya çöküntü güçleri; farkettirmeden ruhlarımızı etkilemeye halen devam etmektedir. O halde ister istemez akıllara şu soru geliyor; “Bu dırımda bireyin özgürlüğü ne oluyor?” (Bkz. Gelin-Kaynana programları, Kurtlar Vadisi, kavgalı döğüşlü sabah programları, çirkin şarkılar vs…)

Bu deneyden yola çıkarak günümüzde “müzik” gibi bir gücün günümüz müzik sektörü şartlarında ruhlarımızda ve hayatlarımızda pozitif veya negatif ne gibi tahribatlar veya tedaviler yapabileceğini düşünüyorum da… Bu tür reklamcılık kişisel özgürlüklerin ihlali olarak değerlendiriliyorsa bugün bize dayatılan müzik kirliliği de bilinçaltımıza tecavüz ederek kişisel özgürlüğümüzü isteğimiz dışında ihlal etmiyor mu? Bugün dinleyiciye dayatılan kötü müziğin, kötü sözlerin çok fazla olması, bilinçaltımızda şüphesiz birtakım etkiler yapıyor. Bu müzikler “reklamlar” gibi siz zaplasanız da sanki huniyle beynimize, bilinçaltımıza akıtılıyor. “İstemeyen, dinlemez” demek bu aşamada çok yanlıştır. Küçük yaştaki çocuklar tv’de izledikleri her karede de olduğu gibi kulaklarına gelen tınılarda da “iyi-kötü, doğru-yanlış” ayırımını tek başlarına yapamazlar. Genç zihinler bu kötü melodiler ve sözlerle zehirlenirken duyguları ve ruhları da kirletiliyor. Müzik zevkleri geliştirilmek yerine köreltiliyor. Derki’nin geçen sayısındaki yazımda bu seneki “Kasdav Liselerarası Şarkı Yarışması” ndaki jüri üyeliğim sırasındaki gözlemlerimi yazmıştım; orada liseli gençlerin yarışma için seçtiği şarkıların sözlerinin kan, nefret, kin, küfür dolu olduğundan, seçtikleri şarkıların metal müziğin en ağır örneklerini içeren “gürültü” den ibaret olduğundan bahsetmiş ve bu yarışmacı okulların seçtiği şarkıların gelecek nesillerin müzikal, ruhsal ve sanatsal eğilimleri hakkında da ciddi mesajlar verdiğinden bahsetmiştim. Görünen o ki şu an Türkiye’deki popüler müziğin niteliği, ucuzluğu, nesillerin ruhsal gelişimini yerinde saydırmak için ideal bir profil çiziyor. Kalitesizliğe prim veren tv programları, video klip kanalları, birbiri ardına piyasaya çıkan hiçbir sanat değeri taşımayan, yetenek ve yaratıcılık barındırmayan albümler ve bunlara çanak tutan prodüktörler ruhlarımızı kirletmeye ve bilinçaltımızda ve ruhlarımızda tahribatlar yapmaya devam ediyor.

Dinleyici kendisine dayatılan ürünler arasından seçimini yapmak zorunda. Ama dayatılan ürünler aynı tezgahta yan yana sergilenmiyor, en ucuzları, en kötüleri rating uğruna tezgahlarda en öne çıkarılıyor. Tv programları, kanal yöneticileri, radyocular da buna alet oluyor, körüklüyor. Genç ruhların gelişimi için atılan tohumlar malesef hormonlu. Gençler bir yana, diğer müzikseverler de bu kirlilikte ruhlarının ve bilinçaltlarının sessizce kirletilmesinden kaçamıyorlar. Çünkü kalitesiz müzik, seviyesiz şarkı sözleri heryerde… Zaplayamıyoruz… Onun için bilinçaltına etki eden böylesine bir güçten, müzikten bahsederken “istemeyen dinlemez” demek mantıklı bir söylem olamaz. Yani özgür değiliz, kaliteli müzik dinlemek isteyenler de özgür değil. Bilinçli aklımız seçici olsa da bilinçaltımıza saldıran müzik sektörü ruhsal ve kültürel gelişimimize baltalar vurmaya devam ediyor.

“Allah Belanı Versin” diye şarkı olur mu Allah aşkına…
http://www.derki.com/joomla/index.php?option=com_content&task=view&id=175&Itemid=27
——————————————————————————————————————–

BİLİNÇALTI NLP VE KİŞİSEL BAŞARI

ŞUURALTI AKLIMIZI NASIL KULLANABİLİRİZ?

ÖZER UÇURAN ÇİLLER, TERCUMAN

İç dünyamızdaki ve dış dünyamızdaki ilâhi kuvvetin sırları. İnsan beyni verdiğiniz emirleri her zaman uygulamaya koyar. Hatta beynimiz biz uyurken bile verilen hedefe ilerler

İlâhi kuvvetin, yaratış sırları arasında bulunan şuuraltı hâlâ çözülemeyenler arasında bir bilmece. Oysa içimizde bulunan bu gücü, denge felsefesine göre doğru amaçlar için kullanabiliriz. Çoğumuz, hasta ya da koma halindeki insanlara şahit olmuşuzdur. Bazen bu kimseler o halde bir şeyler sayıklayabilirler. Sayıkladıkları bazen bir isim, bazen bir yer, bazen bir olay olabilir. Hasta iken söylenilen ve tekrar edilenler şuuraltına yerleşenlerdir. Yani kişinin normal hayatında üzerinde çok düşündüğü ve konuştuğu konulardır. Hatta şuuru yerinde olmadığı bir zamanda bile bunlar dudaklarından dökülebilir. Bu açıdan rüyalar şuuraltı âlemi olarak tanımlanır. Yüzyıllar boyunca araştırmacılar, dinî, felsefî ve bilimsel yönden şuuraltımızı masaya yatırdılar. Herkes kendisine göre bir şuuraltı tanımı yaptı. Ancak ben, içimizde bulunan, sırlarla dolu bu gücü günlük hayatımızda denge felsefesine göre kullanabileceğimize inanıyorum. Bunun için doğru ve iyi niyetli amaçlarımızın olması gerekiyor.

Şuuraltınızı açık tutun

İnsan beyninin çok önemli bir özelliği vardır. İnsanların, verdiği emirleri uygulamaya koyar ve daha sonra verilen emir, kabul edilmesi şartıyla, insanlar unutsa da, yerine getirilir. Bu şuuraltının en önemli noktasıdır. Verilen emir, kişilerin çok disiplinsiz ve rast gele bir hayatları yoksa, mutlaka yerine getirilir. Önemli olan şuuraltına hedef göstermektir. Eğer hedefi gösterir, sonra açıkça tanımlar ve şuuraltımızı ikna edersek, beynimiz biz uyurken bile telkin ettiğimiz hedefte ilerler.

Kendinizi keşfedin

Çoğumuz günlük hayatın yoğunluğunda sahip olduğumuz güçlerin farkına bile varamayız. Oysa bana göre her birey aslında dünyanın en ilginç insanıdır. Mutluluk, sağlık, para, lüks gibi bütün isteklerinize rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Bunları sağlamak için bir kurtarıcı beklemenize ya da aramanıza da gerek yok. Hayal gibi gördüğünüz isteklerinizi gerçekleştirecek güce sahip olan tek varlık kişinin kendisidir. Bunun için kendinizi tanımanız gerekiyor. Sizin aklınız, benim aklım ve diğer insanların aklı hep aynı “düşünme kanununa” göre işlemektedir.

Yaratıcı gücünüzü öldürmeyin

Şuuraltı aklının, yaratıcı yönünü göstermeye çalışalım. Mutlaka geriye baktığınızda hatırlayacaksınız. Zaman zaman dilinizin ucunda olup da bir türlü hatırlayamadığınız isimler veya çözümler olur. Saçlarınızı yolacak gibi olursunuz, fakat meret şeyi hatırlayamazsınız. Sonunda bıkkın, bir şekilde pes edersiniz. Aradan bir müddet geçtikten sonra, aradığınız şey bir anda aklınızda flaş gibi parlayıverir. “Şimdi bildim” veya “şimdi ne yapacağımı biliyorum” dersiniz. Gökten ilham geldi, ben de bildim gibi bir şey değildir bu. Hele bir tesadüf hiç değil. Bu sorun ne ise, onunla ilgili şuuraltı aklımıza verdiğimiz komut neticesinde aldığımız cevaptır. Yalnız sorunu bir yana koyup kendinizi rahat ettirdiğiniz an, şuuraltı, cevabı hemen şuur üstüne iletecektir. Arzularınızın birer birer gerçekleştiğini görürsünüz. Ancak şunu unutmayın. Her şeyden önce, hayatta ne elde etmek isterseniz isteyin, bunun yolu çalışmaktan geçer. Einstein “dâhi olmak, yüzde doksan dokuz tere eşittir” demiş. Ne olursa olsun, başarı kendinizin veya toplumun koyduğu değer yargılarının içinde kalarak, göstereceğiniz çaba ile fedakârlıklara bağlıdır.

İlâhi Kuvvetin denge denklemi

İnsanın kendisi başlı başına bir güç kaynağıdır. Bütün evren denge kavramı üzerine kurulmuştur. Tabiatta var olan dengeyi kendi hayatımıza da uygulamalıyız. Herkes, kendisine seçmek istediği eşinin veya dost olmak istediği kişinin dengeli olmasını arzular. Şuuraltımızı harekete geçirmeyi sağlayan komutlarımızı de denge prensibine göre vermeliyiz. Peki bunun için doğruyu nasıl bulacağız? Genellikle insanlar mutluluğu, hayatı düşünür ancak pek “doğru” nedir diye düşünmez. Çünkü hepimizin çocukluğundan itibaren oluşan bir “doğru” kavramı nasılsa vardır. Bu kuralları aile, toplum ve devlet koymuştur. Gerçekten doğru olup olmadığı konusunda fazla bir fikir yürütmeyiz. “Doğru” dinamik bir kavramdır. Bugün için doğru olan belki 50 yıl sonra doğru olmayabilir. Toplumun ve devletin koyduğu doğru kavramları da zaman içinde değişikliğe uğrayacaktır. O halde değişken olan doğru kavramını bulmak istiyorsak üç şeye dikkat etmeliyiz: Aradığınız doğru, Tanrı, ahlâk ve hukuk kurallarına göre bir denge içinde olmalı. Hele, hele zaman içinde gelişen yeni doğrulara da açıksanız, “büyük düşünmeye” başladığınızın işaretidir. Doğruluklardan oluşan denge üzerine kurulu bir hayat kurmayı başardığınızda, iyilik ve güzellikleri de yanı başınızdan eksik etmeyin.

Şuuraltı aklı nasıl geliştirilir?

Bu yeteneği geliştirerek öğrenebilmeniz için bazı formüller önerebiliriz:

– Vücudunuzu rahat ettirin.

– Şuur üstü aklınızı her türlü kaygıdan ve olumsuz düşüncelerden temizleyin.

– Elde etmeyi arzuladığınız ne ise onu aklınızda resimleyerek, tüm dikkatinizi verin. Kendinizi bir film rejisörü gibi hissedip, arzu ettiğiniz filmi aklınızda bütün detayları ile yaşayın.

– Kendinize ve etrafınıza karşı dürüst olun.

Sırlar dünyasına göre şuuraltı

Ezoterizm, şuuraltının yol açtığı rüyalara ve bu sırada oluşan görüntülere önem verir. Sırlar dünyası ile ilgilenenler, telkinlere açık hale gelen şuuraltına çok daha farklı ve kontrollü yaklaşmayı tercih ediyor. Kişiler, telkine, en çok şuuraltının ortaya çıktığı derin gevşeme döneminde açıktır. Sembolistler, rüyaları, şuuraltının değiştirici ya da dönüştürücü etkisi olarak görür. Bir kaynaktan gelen, haberi bir rüya tarzında alınan tesirler, insan zihninde yer ederken, ister istemez şuuraltında çeşitli sembollere dönüşür.

http://www.kigem.com/content.asp?bodyID=1664
————————————————————-

Davranış ve alışkanlıklarımızı yeniden programlayıp yaptığımız iş ve olaylara verilen anlamları değiştirerek davranışları değiştirmenin yollarını gösteren NLP (neuro linguistic programming-beyin dilini programlama) bilinçaltı ile doğrudan iletişim kurarak kendimizle yüzleşmemizi, diğer insanları da anlayarak yaşamla doğru iletişim kurmamızı amaçlıyor.

İLETİŞİM insanın var olma sürecidir. Bu süreçte kendini keşfetmek, yaşamın anlamını ve keyfini yaşamak, içindeki sevgiyle evrenle akıp gitmeyi öğrenmek vardır. NLP (neuro linguistic programming-beyin dilini programlama) sinir sisteminin dille modellenmesi yoluyla davranış ve alışkanlıklarımızı yeniden programlayarak, yaptığımız iş ve olaylara verilen anlamları değiştirerek davranışları değiştirmenin yollarını gösteriyor. Bilinçaltı ile doğrudan iletişim kurarak kendimizle yüzleşmemizi, diğer insanları da anlayarak yaşamla doğru iletişim kurmamızı amaçlıyor. Bilinçaltının iki önemli görevi var; bizi hayatta tutmak ve mutlu olmamızı sağlamak.

NLP öğretisine göre her davranışın bir yapısı var. Gerçek dünya, zihnimizde oluşturduğumuz algı ve iç filtrelerden süzülerek farklı bir anlam kazanıyor.

Bu filtrelerden ilki “evrensel modelleme” denilen silme, bozma ve genellemeler. Beyin kendisine saniyede ulaşan 2 milyon veriden en fazla 7 tanesini seçerek algılıyor, diğerlerini siliyor. Seçici algılama konulara yoğunlaşmamızı sağlıyor. Silmenin kötü tarafı beynin iyi anıları da siliyor olması. Negatif anıları hayatta kalmak işlevini sürdürmek için silmiyor. Problemler pozitif anılara ulaşılamadığından çıkıyor. NLP uygulamaları ile negatif anılar silinip pozitif anılar ortaya çıkarıldığında problemleri çözme yolunda adım atılmış oluyor. Beyin seçtiği algıları bir taraftan bozuyor. Herkes görmek istediğini görüyor, duymak istediğini duyuyor. Yani, gerçeğe göre değil, zihnimizde yarattığımız senaryolara göre algılıyoruz. Ve bilinçaltımız genellemeler yaparak öğreniyor. Bireyin doğduğu andan itibaren kimliğin oluştuğu 25 yaşına kadar öğrendikleri kalıcı oluyor. Öğrenmeler içeriksiz ya da somuttan soyuta genişleyebilen kavramlara dönüşerek, dışarıdan gelen bir tetikleyicinin (görüntü, ses, sıcaklık, koku gibi) o andaki ruh hali ile eşleşmesiyle bilinçaltına kodlanıyor.

Beş duyu ile dış dünyayı algılıyor, silme, bozma, genelleme ile sözcüklere dönüştürerek dilde derin yapıyı oluşturuyoruz. İfade ederken dildeki derin yapıyı tekrar silip, bozup, genelleyerek dilde yüzey yapıya dönüştürüyoruz.

Dil ve sözcükler tecrübeyi aktarmak için yeterli olamıyor. Tecrübe dile, dil kavramlara dökülüyor ve biz bir süre sonra kavramlarla düşünüyoruz. Ne kadar soyutlarsak gerçek dünyadan kopmaya başlıyoruz.

Beynin ikinci filtresi temsil sistemleridir. Bizim algılama sistemlerimizle bağlantılı olarak bilinçaltı seviyede de görerek, duyarak ve hissederek düşünürüz. Bütün duygularımız öğrenilmiştir. Ve görüntü ile düşünenler, ses ile düşünenler, duygu ile düşünenler birbirlerinden farklıdır.

Görseller, görüntülerle düşünürler. Görüntü çok fazla bilgiyi içerdiği için hızlı düşünürler. Zihinlerinde oluşturdukları görüntü motive ediyorsa cesurca harekete geçerler. Gelecekte yaşarlar. Doğru iletişim kurmak için onların zihinlerinde görüntü oluşturmalarını sağlamak gerekir.

İşitseller işittiklerini belli bir ahenge, mantığa oturtarak düşünürler. İçlerinde “aman problem çıkmasın” diyen bir ses vardır. Sürekli geçmişe bakarak dersler çıkarır, problem çıkmasın diye her şeyi düzenlemeye, kontrol etmeye özen gösterir, detaylara dikkat ederler.

Dokunsallar, duygularıyla yaşarlar ve bugünde yaşarlar. Geçmişten ders almaz, geleceği planlamazlar, şimdiyi yaşarlar. Bu bana keyif mi veriyor acı mı veriyor, diye düşünerek tercih yaparlar. Temsil sistemleri birbirinden farklı olan insanlar farklı düşünür, farklı algılar ve farklı davranırlar. Temsil sistemleri arasında birbirlerini anlayacak dil kalıpları kullanıldığında iletişim kurulabilir. Burada iletişimi, ne anlatıldığı değil, nasıl anlatıldığı belirler.

Üçüncü filtre değer ve inançlardır. İnandığımız gibi algılarız. Kişilerin algılarını doğruları belirler. İnandığımız gibi yaşarız. Değer ve inançlarımız içimizde çatışırsa iç huzurumuz bozulur. Tercihlerimizi belirleyen kriterlerimiz, paradigmalarımız vardır.

Dördüncü filtre bilinçaltımızda bilgisayar programları gibi çalışan algı ve davranışlarımızın yönünü belirleyen meta programlardır. Bazı kişiler genele odaklı olurken bazı kişiler detaylara odaklıdırlar. Çoğunlukla görsellerin yaptığı gibi, bazıları benzeyen yanları görüp olaylarla eşleşirken, işitsellerde olduğu gibi bazıları da farklılıkları görüp olaylarla eşleşmezler, aksayan tarafları rahatlıkla tespit ederler.

Beşinci filtre ihtiyaçlardır. İnsan ihtiyaçları altı seviyede kendini gösterir ve ihtiyaçlar davranışları ve iletişimin dilini düzenler. Birinci sırada fiziksel ihtiyaçlar vardır. Bunu güvenlik ihtiyacı, sevgi ihtiyacı, saygı ihtiyacı, kendini gerçekleştirme ihtiyacı ve hayata katkı koyma ihtiyacı izler. Kişinin bir alt seviyedeki ihtiyacı karşılanmadan ondan sonraki sırada duran ihtiyacın önemi belirginleşmeyecektir. Yaşam insanlara ihtiyaçları seviyesinde hitap etmektedir ve doğru iletişim içsel ve yaşamsal olarak bu seviyelere göre kurulur.

Beyin bu filtrelerle dış dünyayı algılarken tecrübeyi altı kategoride hayata geçirir. Çevre boyutunda bilinçaltı devrededir. Yaşam bu seviyede tepkiseldir ve bir şey olduğunda otomatik davranırız. Davranış boyutunda bilinçli aklımız neden sonuç ilişkisini sorgular, seçenekleri akıl seviyesinde, davranış boyutunda değerlendiririz. Davranıştan sonra yetenek boyutu gelir. Yetenek boyutu bilinçaltı seviyede ruh hali ile ve öğrenme-davranış stratejileri ile çalışır. Bu boyutta “nasıl” sorusu sorulur. Kişi yetenek boyutunda yanlış öğrenmişse davranış boyutunda yanlış davranır. Bir davranış 21 gün bilinçli olarak yapılırsa yetenek haline gelir. Yetenek boyutunu değer ve inanç boyutu takip ediyor. Bu boyutta bilinçaltının genellemeler ile öğrendiği ve bir davranışın niçin oluştuğunu açıklayan değerler ve inançlar yer alır. Bir sonraki üst boyut kimlik boyutudur. Bu boyutta roller, kimlikler boy gösterir. Her davranış içimizdeki kimin yaptığına göre fark edilir. İşyerindeki kimlik ve hareketlerimiz ile evdeki kimlik ve hareketlerimiz farklıdır. En üst sırada ruhsal boyut vardır. Ruhsal boyutta kendimize, kimler için, hayattaki ne için sorularını sorarız, hayatın anlamını sorgularız. Sorunlarla başa çıkamadığımızda ayakta kalmak için lazım olan boyut ruhsal boyuttur.

Kişinin kaç tane birbiriyle çatışmayan kimliği varsa ve her biri ayrı ayrı ruhsal boyuta ulaşmışsa kişi o kadar kendi içinde zengin ve dengeli, kendisiyle ve evrenle uyumlu iletişim içindedir.

http://www.bugday.org/article.php?ID=107

Neden NLP Teknikleri kullanılıyor :

NLEP eğitimi insanların motivasyon kaynaklarını bularak onların içlerindeki yaratıcılığı ortaya çıkarmada ve gerçek performanslarına erişmelerini sağlamada çok önemli yardımcı bir araç. Çünkü NLP, öğrenme sürecini hızlandırdığı gibi öğrenmeyi de etkin kılıyor. Ve böylelikle de kişilerin öğrenme sürecini hızlandıracak teknikler etkili şekilde uygulanabiliyor. Ve bireysel performansı doruğa çıkarıyor.
Neden Bilinçaltı teknikleri kullanılıyor :
İletişimde bilinçaltının yeri sandığınızdan daha büyüktür. İletişimin,
%55i vücut dili (=BİLİNÇALTI)
%38i ses tonu(=BİLİNÇALTI)
%7si sözlerden oluşur.
Bu anlamda kullanılan dilin iletişime dönüşebilmesi için bilinçaltı devreye girmek zorundadır. Öğrendiğiniz dilin %93 ünü bilinçaltınız kullanır.

http://www.nlpgrup.com/nlping.php
——————————————–

Şirketlerin bilinçaltı

Zihinsel modeller: Şirketin de bilinçaltı vardır. Bunlar konuşulmayan, örtük kural ve inançlardır. Ama yazılı kurumsal kuralların çok ötesindedirler. Şirketlerin bilinçaltı, karar vericilerin bilinçaltı ve kurum kültüründen oluşur. Bunları değiştirmeden hiçbir şeyi değiştiremezsiniz.

http://www.nlpdegisim.com/tammak004.php
——————————————————

Zekanın Efendisi Bilinçaltı!

Bilinçaltının temelinde bağlantı kurma vardır. Öğrendikleriniz arasında bağlantı kurarsanız unutmazsınız. Yani ne kadar çok bağlantı, o kadar çok zekâ. Bilinçaltımızın derinliklerinde sınırsız bilgelik, engin bir güç ve bize gerekli her şeyin olduğunu biliyor muydunuz? Bilinçaltımızı geliştirip kontrol ederek yaşamımızdaki olumsuzlukları değiştirmek mümkün mü?
İşte bu sorunun cevabını üç yıldır profesyonel olarak “zihin koçluğu” yapan fizik öğretmeni Zafer Akıncı’ya sorduk. Uzun yıllar öğrencilerin öğrenme modelleri üzerine çalışan Akıncı, “zihin koçu” olmasını şöyle anlatıyor: “Önceden öğrencilerin ya zeki ya da geri zekâlı olduklarını düşünüyordum. 1998 yılında çoklu zekâ uygulamalarıyla tanıştıktan sonra her şey değişti. O yıl hafıza eğitimi aldım. Öğrencilerle yaptığım çalışmalarda gördüm ki bu çocuklarda anlayış, öğrenme ve hafıza sorunu yok. Anladım ki öğrenmeyi etkileyen hafıza ve zekânın dışında bir faktör daha var. Onun da bilinçaltı olduğunu keşfettim.”
Vizyoner Eğitim Danışmanlık Merkezi’nde “zihin koçluğu” yapan Zafer Akıncı, öğrenme problemi yaşayan, kötü hatıralarından kurtulmak ve bilinçaltını kontrol altına almak isteyenler için sorularımızı cevaplandırdı.

Bilinçaltını kısaca tarif eder misiniz?
Amerika’da bilinçaltı konusunda uzmanlardan biri “Bir gemi düşünün, bütün tayfaları bilinçaltıdır. Her şeyi yapan onlardır. Bilinç de kaptandır. Kaptan emir verir, duygularıyla ‘şunu yapma’ derse, bilinçaltı ona itaat eder. Çünkü gemiyi kontrol eden esas işi yapan bilinçaltıdır.” diyor. Kaptanı yani bilinci etkileyen faktörler vardır. Bunlar anne, baba, kardeşler, arkadaş çevresi, televizyon vb.

Bir çocuk doğduğunda en az 400 defa “yapamazsın, edemezsin” sözünü işitiyor. Bilinç bunu hemen algılıyor ve bilinçaltına kaydediyor. Psikolojide buna “Kendini gerçekleştiren kehanet” deniyor.

Bu olumsuz şartlanma, insan zihnini kötü yönde etkiliyor.

Bilinçaltını kullanarak öğrenme nasıl gerçekleşir?
Aslında bizim bütün öğrenmelerimiz bilinçaltında olur. Bilinçaltı bağlantılarla çalışır.

Bana getirilen bir öğrencinin ebeveyni “Hocam bu çocuk matematiği sevmiyor.” demişti.

Çocukla matematiği neden sevmediğini bulmak için konuştuk. Konuşurken ilkokul döneminde yaşadığı bir anısını anlattı. Matematik öğretmeni derste soru çözerken yanlış cevap verdiği için çocuğu öğrencilerin arasında küçük düşürmüş. Çocuk bilinçaltında bağlantı kurmuş, matematik işlemlerini görünce kendisini aşağılanmış hissediyor.

Öğrenciyle bir bilinçaltı çalışması yaptık. “Çok güzel bir anını düşün” dedim. Kendini çok iyi hissettiği sırada -tabiî gevşemiş bir halde alfa konumunda, duyusal yoğunluk yaşayarak- tahtaya matematik dersinden uzun formüllerden birisini yazdım. “Şimdi gözünü aç!” dedim.

Gözünü açınca formülü gördü. “Şimdi gözünü kapat” dedim. Bir iki kere daha bunu uyguladık. Yaptığım şey şu; matematik formülleriyle çocuğun güzel anıları arasında bağlantılar kurduruyorum. Çocuk, sene sonunda takdirname aldı. Matematiği de beş oldu.

Velilerimizin çok kullandığı bir şey var: Meselâ çocuk matematik dersinden ödevini yapmaya çalışıyor, fakat yapamıyor. Veli de sinirlerine hakim olamayıp çocuk anlamadı diye bağırıp çağırıyor veya tokadı yapıştırıyor. Farkında olmadan çocuğun bilinçaltında matematik dersiyle azar ve tokat arasında bağlantı kurduruyor. Bu da ileride o çocuğun matematik dersini sevmemesine ve yapamamasına neden oluyor.

Antony Robbins diyor ki “Annem bana sigaradan nefret ettiren kadındır. Birgün annem, ‘Oğlum sigara içmek ister misin?’ diye sordu. Ben de ‘Evet’ dedim. Bir hafta kavanozun içinde beklemiş, ıslanmış, iğrenç kokan sigarayı verdi ve ‘İçeceğin şeyin kokusunu al.’ dedi. İçimde öyle bir bağlantı oluştu ki ne zaman sigara görsem midem bulanıyor.” Bilinçaltı çok güçlüdür. Bağlantılarını yapar ve sizin fizyolojinizi ona göre ayarlar. Farkında olmasanız bile bilinçaltı bağlantıları eğitimde, ailede ve her türlü ilişkide kullanılır. Ne yapmanız gerektiğini bağlantılar kurarak ayarlar. Bu eğitimde çok daha önemlidir. Bir şeyi başaramayacağınıza inanırsanız onu başaramazsınız.

Bilinçaltıyla öğrenme tekniklerini hangi temele bağlıyorsunuz?
Bilinçaltının temelinde bağlantı kurma vardır. Öğrendikleriniz arasında bağlantı kurarsanız unutmazsınız. Hafızası zayıf olan bir çocukla görüşüyorum. Çocuk atari oyunlarında muhteşem. Labirent tipi oyunlarda bütün labirentleri sayabiliyor. “Nasıl tutuyorsun bunu aklında?” dedim. “Hocam, çok zevkli.” dedi. Labirent isimleriyle bilinçaltı arasında zevkle bağlantı kurmuş.

Hafıza teknikleri, çoklu zekâ uygulamaları, konsantrasyon eğitimi, hızlı okuma teknikleri bunların hepsi bilinçaltı bağlantı tekniğiyle öğretilir. Zaten fizyolojik olarak da böyle. Beynimizde nöronlar var. Bütün nöronların arasında bağlantı kurduğunuzda zekâ oluşuyor. Yani ne kadar çok bağlantı,
o kadar çok zekâ. Herkeste yaklaşık 100 milyar nöron var ama nöronlar arasındaki bağlantı kombinasyonu sınırsız.

Temel prensip bağlantısını, bilinçaltında eğitimcilerimiz kullanmalı.

Meselâ ben ders anlatırken hiçbir zaman konunun ismini önceden söylemem. Her konuya hazırladığım küçük hikâyelerle başlarım. Örneğin “Nişanlı güzel bir bayan laborant, deney yapıyor. Deney yaparken birden parmağındaki yüzük, deney yaptığı sıvının içine düşüyor. Ağlayarak profesörün yanına koşuyor diyor ki ‘ben mahvoldum, alçak adam bütün herşey yalanmış.’ Profesör soruyor; ‘ne oldu kızım’ diye. ‘Bu adamın sevgisi yalanmış’ diyor. Profesör, ‘Nerden anladın?’ deyince o da ‘yüzüğüm sıvının içine düştü ama dibe batmadı, sıvının öz kütlesi altının öz kütlesinden küçük olduğu için batması gerekirken yüzüğüm batmadı. Demek ki altın değilmiş bunun herşeyi yalan.” Ve diyorum ki “Çocuklar kaldırma kuvveti hayatınızı kurtarır, kendinizi kandırtmayın.” Herkes gülmeye başlıyor. Böylece güzel bir duygu oluşuyor konu hakkında. Şimdi ben ne anlatırsam anlatayım onlar anlayacaklar. Bu yöntem dersin başında 5 dakikamı alıyor. Sonra “Hocam ne kadar kolay bir konuymuş.” diyorlar.

Psikolojide buna “çapa” deniyor. Mizah yaparak çocukların kafasına çapalar atıyorum. “Çocuklar şimdi çok zor bir soru soracağım bunu yapan her soruyu çözer.” diyorum. Halbuki sorduğum soru çok basit. Tabiî çözüyor çocuk. “Hocam hani zordu” diyor.”Aslında zor da size kolay geldi, işte bir zor soru daha” diyorum, gülmeye başlıyorlar. Beyinlerinde bağlantı kuruyorum. Zor soru deyince mizah anlıyorlar. Bağlantıyı güçlü kurduğumuzda %95 başarı alıyoruz. 14 kişilik bir sınıfta yaptığım çalışmalar sonunda 11′i Milli Eğitim başarı sınavında ilk 50′ye girdi. Bunu tüm derslerde uygulayabilirsiniz. Bilinç ve bağlantı tekniği artı mizah. Meselâ gazlarda kaldırma kuvvetiyle ilgili bir formül vardır. P.V=N.R.T çocuklara ben “Palavracı Nurettin” deyince gülüyorlar. Formül komik geliyor. Eğitimde bu tekniklerin uygulanması gerekir. Bu bakış açısını kazandırmak lâzım çocuklara.

Bir öğrencim var. Psikoloğa götürmüşler IQ testinde geri zekâlı olduğu tespit edilmiş. Halbuki IQ testi, zekânın tümü için yapılan bir test değil, sadece sayısal ve sözel zekâyı ölçüyor ve her insanda 20′ye yakın zekâ türü var. IQ testi sonucu geri zekâlı olduğu söylenen çocukla çalışmaya başladık. Ona 10 tane kelime verip “Say” dedim. “Hocam, biliyorsunuz bunu sayamam.” dedi. Perişan olmuş çocuk, ailesi de kendisi de geri zekâlı olduğuna ikna edilmiş. İki buçuk ay özel bir çalışma yaptık. Şimdi bana diyor ki “Hocam dünya hafıza şampiyonasına nasıl başvurabilirim?” Özgüven kazandı; çünkü yapabildiğini gördü.

Bilinçaltıyla öğrenme teknikleri herkese uygulanabilir mi?
Herkese uygulanabilir. Özel bir şart gerekmiyor. Bilinçaltı sadece psikologların tapusunda olan bir konu değildir. En muazzam organımız olan beynin nasıl kullanılacağını öğrenmemiz gerekir. Eğitimciler özellikle bilinçaltını bilmediği için birçok çocuğu harcıyor. Öğretmenler olarak verdiğimiz mesajlar çocuğun beynine ne olarak gidiyor, nasıl sonuçlar doğuruyor, öğrenmemiz lâzım. Anne babaların da bilinçaltı konusunda etraflıca bilgi almaları gerekir. Çünkü her insan deha beyniyle doğar.

Bilinçaltımızın kapasitesi ne kadardır?

Beyni tanıdıkça bilimadamları şu tespiti yapıyor: “Gerçekten muazzam sınırsız bir yapı.”

Oysa veliler çocuklarının bilinçaltını “yapamazsın, edemezsin, ahmak” gibi sözlerle dolduruyor.

Ve bunlar sürekli kayıt ediliyor. Bu şekilde çocuğun beyni şartlandırılıyor. Sonra da öğretmenler çocuğun hayatını karartıyor. Hepsi için demiyorum; çünkü bu teknikleri bilmediği halde öğrencilerini çok iyi yetiştiren öğretmenler var.

Bilinçaltı öğrenme teknikleriyle hangi yaşlardaki öğrencilerden daha fazla verim alıyorsunuz?
En çok ortaokul düzeyindeki öğrencilerle çalıştım. ÖSS düzeyinde de verim aldım.

Ortaokul çok önemli bir çağ; tam karakterin oluştuğu, bilinçaltının oturduğu bir dönem.

11-12 yaşına kadar çocuklar çok iyi eğitilmelidir.

Her ders için aynı teknikle mi yoksa ayrı ayrı tekniklerle mi eğitim veriyorsunuz?
Aslında ben ilk başladığımda fotografik hafızayı kullanıyordum. Ondan sonra çoklu zekâ uygulamalarını keşfettim. Sonra konsantrasyon, hızlı okuma ve NLP tekniklerini öğrendim.

Ve bunların hepsini birleştirerek “bütünleşik zihin gelişimi” adında bir öğrenme modeliuygulamaya başladım.

Bütünleşik zihin gelişimi modelini biraz daha anlatır mısınız?
Bu sistemle insanlara zihninin nasıl çalıştığını öğretiyoruz. Yani ben çocuğa “Tarih dersini böyle çalışmalısın” demem, “Senin zihnin böyle çalışıyor, aklında böyle tutabilirsin.” derim. Çocuk zaten zihnini keşfedince nasıl çalışacağını kendisi buluyor. Başarılı çocuklar bunları kullanıyor zaten. Başarısız olan öğrenciler ise “İllâ böyle çalışacaksın.” diye bizim koşullandırdıklarımız. Şu ana kadar 270′in üzerinde öğrenciyle çalıştım. 270 tane ayrı ayrı beyin çalışma sistemi buldum. Biz insanlara nasıl yapacağını öğretiyoruz. Bu yanlış. Önemli olan beynin nasıl çalıştığını anlatmak.

Geçenlerde bir hadise yaşadım. Velinin bir tanesi dedi ki “Hocam bu çocuk ders çalışırken ayakta geziyor. Ben de oturtuyorum”. Çocukla konuştum. Yaptığım testlerde de çocuğun “kinestetik” yani dokunsal bir yapısı olduğu ortaya çıktı. Bedeniyle anlayan bu çocuğu oturtuğun an dersi anlayamaz. İşte veliler bunları bilmedikleri için çocuğu koşullandırıyor. On kere çocuğun kafasına vursanız bir daha kalkıp dolaşamaz ama dersini de anlayamaz. Sonra da “geri zekâlıyım” diye kendini etiketler, inanç oluşturur. Çocukları bir şeylere zorlamadan önce iyi analiz yapmak gerekir.

Küçük yaşlarda bilinçaltıyla öğrenme eğitimi almış bir öğrencinin ileriki yıllarında aldığı bu eğitim etkisini korur mu?
Küçük yaşlarda verdiğimiz böyle bir eğitim, çocuğun ileriki yaşlarında da avantaj sağlar.

Çocuk, zihnini tanıdığı için öz güveni gelişir; karakteri oturur. Biz çocukların zihinlerinin nasıl çalıştığını önemsemiyoruz. Başarısız olduklarında ise onları suçluyoruz.

Verimli bir bilinçaltıyla öğrenme eğitimi kaç seansta tamamlanıyor?
Bilinçaltı teknikleri dediğimiz öğrenme modelinde sihirli değnekle dokunup bir şeyleri değiştirmiyoruz. Çocuk nasıl öğreniyorsa öyle öğretiyoruz. Beynin grafiğini çıkarıyoruz. Çalışmalarımız genellikle bir ay sürüyor. Bilinçaltı tekniklerini kullanarak konsantrasyon, öğrenme, motivasyon, hedeflere kilitlenme eğitimlerini veriyoruz. Konsantrasyon çok önemli.

Öyle öğrencilerle karşılaşıyorum ki “Beş dakika dersin başında duramıyorum.” diyor ama “Yüzüklerin Efendisi” filmini üç saat gözünü kırpmadan izliyor.

Konsantrasyon bozukluğu olan çocuk üç saat nasıl otuyor?

Sorun konsantre bozukluğu değil dersi nasıl çalışacağını bilmiyor. Biz derse konsantre olmasını sağlıyoruz.

BAŞARI İÇİN BİLİNÇALTINI PROGRAMLAMA İPUÇLARI

1- Bilinçaltınızda her sorunun cevabı vardır. Uykuya dalmadan önce bilinçaltına “Sabah altıda kalkacağım.” emrini verirseniz sizi tam saatinde uyandıracaktır.

2- Her gece yatarken kendi kendinize söylediğiniz olumlu ifadeler sağlığınızın kusursuz olması yönünde olsun; bilinçaltınız buyruğunuzu yerine getirecektir.

3- Bir kitap ya da harika bir tiyatro eseri yazmak, fevkalâde bir konuşma yapmak istiyorsanız,

bu fikri sevgiyle hissederek bilinçaltınıza iletin; o da size istediğiniz karşılığı verecektir.

4- Asla “bunu yapamam” ya da “şunun olması imkânsız” gibi sözler söylemeyin.

Bilinçaltınız bunu yalın anlamlarıyla alacak ve bu düşüncelerden dolayı yapmak istediğiniz şey için yeteneğiniz olmadığını kabul edecektir.

5- Size zarar verecek ya da canınızı yakacak şeyler düşünmeyin. Çünkü neye inanırsanız onunla karşılaşacaksınız.

6- En doğru şekilde düşünüp hissetmeye başlarsanız huzurlu bir zihne sahip olmanız kaçınılmaz olur. Bilinçaltınız, zihninizden geçirip doğru olduğunu iddia ettiğiniz her şeyi kabul edecek ve size bunu yaşatacaktır.

7- Bilinciniz kapıdaki bekçidir. En önemli işlevi bilinçaltını, yanlış izlenimlerden korumaktır.

İyi şeylerin olabileceğini ve şu anda olmakta olduğunu düşünmeyi her zaman tercih edin.

http://www.kisiselbasari.com/Yazi.asp?ID=453
————————————————————–

BİLİNÇALTI VE PSİKO KİNESİYOLOJİ-HİPNOZ

Psiko Kinesiyoloji (Pi-Ki) Workshop

Olumlu düşünüyor, bireysel gelişim kitapları okuyor, motivasyon kaset/CD’leri dinliyor, yoganızı, meditasyonunuzu yapıyor, değişik başlıklarda sunulan spiritüel eğitimler alıyor… hatta bu eğitimleri veriyor musunuz?
Kendinizle gerçek anlamda yüzleşmekten korkuyor ama bunu yadsıyarak, entellektüel (zihinsel) birikiminize dayanarak ve artık kendinizi tanıdığınızı söyleyerek rasyonalize ediyor musunuz? (Bu soruya cevabınız hayır mı?)

Başkalarıyla bildiklerinizi paylaşırken, bilginizle yaşamınızın paralellik arz etmemesinden içten içe rahatsızlık duyuyor musunuz?

İlişkileriniz doyumlu mu?

Sağlığınız?

Kazancınız?

Huzurunuz? …. doyumlu mu?

Bazen tüm bu eğitimlerin, tüm bu bilgilerin kendi hayatınızda neden istediğiniz değişimlere yol açmadığını düşünüyor ve içten içe inançsızlığa kapılıyor musunuz?

Hayatımız “inançlar”ımızın bir yansımasıdır.

İnançlarımızın yüzde 99’u bilinçaltındadır. Ana rahmine düştüğümüz andan itibaren 6 yaşına kadar geçen süre içinde programlamalarımız bilinçaltında yerleşir. Geçmiş koşullanmaların sonucu olarak, bazen hatta sıkça arzularımızı gerçek kılmayı, bazı duygu ve davranışlarımızla sabote ederiz.

Bilinçli düşüncelerimizi ve inançlarımızı yeni bir bilgiyle, okuduğumuz bir kitapla, deneyimlerimizin istenmeyen sonuçlarını gördüğümüzde, irademizi kullanarak kolaylıkla değiştirebiliriz.

Eğer yaşamımız sadece bilinçli düşüncelerle şekillenseydi, hayatımızın her alanında başarılı olmamız kolay olurdu.

Bilinçaltı inançlar ilişkilerimizi, özsaygımızı, iş ve sosyal yaşamımızdaki performansımızı, bedensel, duygusal, zihinsel ve ruhsal sağlığımızı büyük ölçüde etkiliyor.

Bilinçaltı inançlarımız bilinçli inançlarımızı desteklemedikçe kendimizi sabote etmeye devam ederiz. Buna da kader, talihsizlik ya da şanssızlık deriz.

Amaçlarımızı, rüyalarımızı gerçekleştirmek için bilinçaltının desteği gerekiyor.

Ama bilinçaltında ne tür inançlar barındırdığımızı bilmiyoruz.

Bilmediğimiz şeyi nasıl değiştirebiliriz?

Bilinçaltımıza nasıl ulaşabiliriz?

Pi-Ki eğitimi, kas testini araç olarak kullanarak, bizi sabote eden bilinçaltı programlarımızı keşfetmeyi ve bize destek olacak şekilde değiştirmeyi öğretiyor.

Pi-Ki teknikleri ile bilinçaltı “yazılım” programını değiştirebilirsiniz. “Yazılım” değişince “printout” da yani “yazılı çıktı” da farklı olacaktır.

Özellikle davranış/alışkanlık değiştirmek ve sağlık alanlarında çok etkili bir eğitimdir.

Pi- Ki Workshopları (Temel, İleri Seviye, Master, Trainer), NLP (Nöro Linguistik Programlama), PSYCH-K (psikolojik kinesiyoloji), Ouantum Touch (Kuantum Dokunuş), Supercharging, Reiki, Science of Mind (Zihin Bilimi) ve Holistic Brain ( Holistik Beyin), EFT (Duygusal Özgürlük Tekniği) ve Hipnoterapi, Biyoenerji eğitimlerinin özlerinin, kuantum fizik ve moleküler biyoloji alanlarındaki son gelişmelerin, Nil Gün’ün yılların birikimine dayanan bilgi ve deneyimlerinin sentezinin armağanlarıdır.

Pi-Ki’de varlığınızın bütünüyle bir iletişim yolu olarak kullanılan kas testi kendinizi kandırmanızı imkansız kılar.

Kas testi, zihnin üç seviyesi olan bilinç, bilinçaltı ve süper bilinç (Yüksek Ben) ile bağlantı kurularak sağlanan bir iletişim yoludur.

Bilinçli zihin amaçlarımızı netçe belirlememizi sağlar. Bilinçaltı ve süper bilinç ile irtibata geçerken amaçlarımızın netliği çok önemlidir.

Bilinçaltımız, davranışlarımızın, değerlerimizin, inançlarımızın deposudur. Otomatik tepkilerimiz, alışkanlıklarımız bilinçaltımız tarafından kontrol edilir.

Süper bilincimiz (Yüksek Ben) ise bilinçaltımızın ve bilincimizin sahip olmadığı bilgeliğe ve bakış açısına sahiptir. Süper bilincin görevi bilinçli zihnin ve bilinçaltı zihninin uyumunu sağlamak, rehberlik etmek, onların niyetlerini netleştirmek ve bu niyetlerin gerçekleşmesi için “anlamlı tesadüfler” yaratmaktır. Kimileri bu anlamlı tesadüflere “şans” diyor.

Bilincimizin ve bilinçaltımızın çatıştığı konularda amaçlarımızı gerçekleştirmek oldukça zordur ve yorucudur. Böyle durumlarda irade ve farkındalık yetmez. Ama bilinçaltında ne gibi kayıtlara sahip olduğumuzu bilmediğimiz için bu uyumu nasıl yaratacağımızı da bilemiyoruz.

Bilinçli amaç ile bilinçaltı programlaması uyum içinde olmadığında süper bilinç (Yüksek Ben) karışık mesajlar alır. Bu da istemediğimiz sonuçlara yol açar. İsteklerimizin bir türlü gerçekleşmemesinden şikayet ederiz. Bu durum arabanın hem gazına hem frenine aynı anda basmaya benzer.

Pi-Ki teknikleri, bilinçli zihnimizle amaçlarımızı belirlemeyi, bilinçaltı programlarını keşfederek amaçlarımıza uygun şekilde değiştirmeyi, süper bilincin rehberliğinden ve bilgeliğinden yararlanmayı sağlıyor.

İki günlük Temel Pi-Ki workshopunda:

Bilinçaltı ve Süper bilinç ile doğrudan iletişim kurma becerilerini kazanacaksınız.
Beynin hem sağ hem sol küresini birlikte kullanarak, “Zihin Balansı” yapabileceksiniz.
Hayat boyu sizi sabote eden bilinçaltı inançlarınızın farkında olacak ve onları değiştirme gücünüzü kullanmayı öğreneceksiniz.
Pi-Ki sizin adınıza değil sizinle birlikte dönüşümü gerçekleştiriyor. Güç daima sizinle.

Temel Pi-Ki workshopunda öğrendiklerinizi hem kendinize hem sevdiklerinize kolaylıkla uygulayabilirsiniz. Tabii ki kendinizin ve sevdiklerinizin işbirliği ile.

Özsaygı, Özgüven, İlişkiler, Bolluk Bilinci, Optimal Sağlık ve Beden, Geçmişin Gölgeleri alanlarında sizi sabote eden inançlarınızı keşfetmeye ve onları değiştirmeye hazır mısınız?

Kendi özgücünüze sahip çıkmaya hazır mısınız?

http://www.kuraldisi.com/content.php?id=310
——————————————————–

Bilinçaltı ve Hipnozla ilgili site
http://www.hipnozmerkezi.com/bilinc_bilincalti.htm
—————————————————————–

BİLİNÇALTI VE RÜYALAR

Üst Beyin ve Bilinçaltı

Takıntılarından ve yarattığı sorunlardan kurtulmak için…

Rüya analiziyle terapi

Daha mutlu, başarılı ve güçlük olmak istiyorsanız, insanlarla daha iyi iletişim kurmaya çalışıyorsanız, öncelikle bilinçaltındaki takıntılarınızdan kurtulmalısınız. Bunun yolu da, rüyalarınız aracılığıyla alt beyninizin farkına varmanızdan geçiyor. Rüya analiziyle bunu gerçekleştirmeniz mümkün…

RÜYA: “Yoldayım. Yanımda küçük kızım ile onun yanında bir çocuk daha var. Kız mı oğlan mı bilmiyorum. S. (komşum) ile karşılıklı konuşuyoruz. Onun yüzünde birden kendi yüzümü görüyorum. Zaman zaman S. oluyor, zaman zaman ben oluyorum. Saçlarım omuzlarımda (daha kısadır). Fön çekmişim ve çok güzelim. Yüzüm pırıl pırıl, aydınlık.”

ANALİZ: Komşusunun dişi güce ulaştığını (vajinal orgazmı bildiğini) kabul ederek onu kıskanıyor ve kendisini onun yerine geçiriyor. Vajinal orgazmı öğrenip, dişi güce ulaştığında pırıl pırıl ve aydınlık olacağına alt beyin sistemi de ikna olmuş. Tipik bir iyileşme rüyası…

Okuduğunuz paragraf, kitaplardan edindiğimiz tipik bir rüya tabiri değil, uzmanlık alanı uyku “psikofizyolojisi” olan Psikiyatrist Doç. Dr. Nusret Kaya’nın kaleme aldığı “İyileşme Kitabı”nda yer alan bir rüya analizi. O “alt beyin” ile “üst beyin” arasında oluşan ve rüyalara yansıyan “takıntılarımızı” rüya analizleriyle ortadan kaldırarak bilincimizi yeniden kaynağına doğru açmayı hedefliyor. Ancak, altını önemle çizmekte yarar görüyoruz: Rüya analizini, rüya tabiri veya yorumuyla karıştırmamanız gerekiyor. Batı’da pek çok psikiyatristin uyguladığı “Rüya Analizi”, başlı başına bir bilim dalı. Peki, rüyalarımız hem ruhsal sağlığımız hem de insanlar arası iletişimde neden bu denli önem taşıyor?

Rüyalar mesaj gönderiyor…
Rüyalar, alt beyin ve şuuraltı sistemlerinin özel bir evrensel sembol diliyle üst beyne verdiği mesajları içeriyor. Şuuraltı ve alt beyin sistemleri rüyayı görüyor, üst beyin sistemi hatırlıyor ve yazıyor. Böylece en azından alt ve üst beyin arasında bir temas kuruluyor. Bu mesajları şu şekilde özetleyebiliriz: Üst beyne yani, farkında olduğumuz üstteki kişiliğe “Senin beyninin derinliklerinde şu şu takıntılar var. Bunları halledemezsen, o muhteşem alt beyinsel enerjini sağlıklı olarak kullanamazsın” diyor rüyalarımız. Dolayısıyla rüyalarınız çözümlenerek daha huzurlu, daha enerjik olmanız sağlanıyor. Rüya görmediğinizi düşünüyorsanız, kesinlikle yanılıyorsunuz. Çünkü, her insan her gece rüya görüyor. Rüyalarınızı hatırlamaya özen gösterirseniz, mutlaka hatırlarsınız.

Üst beyin önemli, ancak…
Doç. Dr. Nusret Kaya, beyni, “sağ ve sol” yerine, “üst ve alt beyin” olarak tanımlıyor. Bir de bu ikisinin arasında Nusret Kaya’nın ilkel libido seviyesi olarak tanımladığı bir tabaka mevcut. Üst beyin, bir milimetre kalınlığında, girintili-çıkıntılı, kabuk görünümlü, gri hücrelerden oluşan bir yapı. Tıptaki adı da “korteks” Beynin her iki yarım küresini de kaplayan, bir buçuk metrekarelik bir zar. Bu bölümün maksimum kapasitesi yüzde 28. İşte biz bu korteksle, yani üst beynimizle okuyoruz, yazıyoruz, düşünüyoruz, çalışıyoruz, konuşuyoruz, para kazanıyoruz… Dolayısıyla, genelde baktığımız zaman, bir üst beyin dünyası mevcut. Hepimiz konuşuyor, ancak hiçbirimiz kolay kolay birbirimizi anlamıyoruz. Neden mi? Çünkü, üst beyin genelde zeka, para ve şekille ilgili ve biz tüm beynimizi üst beynimiz sanıyoruz. Oysa, mutlaka alt beynimizin farkına varmamız, ona ulaşmamızı engelleyen takıntılarımızın neler olduğunu bilmemiz gerekiyor. Ancak şuuraltı denen, Nusret Kaya’nın ise “ilkel libido” olarak adlandırdığı takıntılar yüzünden, alt beynimizle bağlantısız yaşıyoruz. Alt beynin daha huzurlu, başarılı, enerjik olmamız ve insanlarla daha iyi iletişim kurmamız açsısından neden önemli olduğuna gelince…

Alt beyne ulaşmak şart!
Nusret Kaya, beynimizi bir buzula, bir Aysberg’e benzetiyor. Buzulun üstünü hepimiz biliyor, görüyoruz. Ama, ondan çok daha büyük ve derin olan, altını görmediğimiz için, daha kapsamlı, daha büyük ve daha derin olduğuna hiçbirimiz inanmıyoruz. İşte, Nusret Kaya’ya göre önemli olan buzulun altını incelemek ve çözümlemeye çalışmak. Kaya, “Biz, tüm beynimizi, korteksin oluşturduğu kadar zannediyoruz. Bence en büyük yanılgımız bu. Korteks dediğimiz, sadece buzulun üstü” diyor. Alt beyin, beynin beyaz hücrelerden oluşan yüzde 72′lik bir bölümü kaplıyor. Üst beynin aksine, duygularımız başta olmak üzere, sezgisel iletişim ve güçlerimiz ise alt beynimizle bağlantılı. Yani, alt beyin, tüm duygularımızın ve içgüdülerimizin kaynağını oluşturuyor. Alt beynin işlevleri bununla da sınırlı değil. Ayrıca, RNA yoluyla atalarımızdan gelen bilgi şifrelerini depoluyor. Bir diğer görevi de; iç organlarımızı çalıştırmak. Otonom sinir sistemi dediğimiz kalbimizin çarpması, bağırsaklarımızın çalışması, tansiyonumuz tüm bunları düzenliyor. Dolayısıyla, alt beyin çok daha kapsamlı, çok daha güçlü özellikler taşıyor.

Takıntılardan kurtulmalı ama nasıl?
Nusret Kaya’ya göre insanların büyük çoğunluğu neredeyse yüzde 99′u alt beyni kullanmıyor. Çünkü, üst beyin ve alt beynin ortasında şuuraltı var. Burada seksüel içerikli takıntılarımız yer alıyor. Bu takıntılardan kurtulamazsak, ömür boyunca alt ve üst beyin bağlantısı kurulamıyor, alt beyindeki koca bir hazine kaybedilebiliyor. Burada esas olan üst beyni devre dışı bırakıp, alt beyne olumlu telkinler yapmak. Bu konuda Batı’da psikoanaliz yoluyla, rüya analizi ve serbest çağrışım metoduyla üst beyin devre dışı bırakılarak alt beyne inmeye çalışılıyor. İşte, rüya analizleriyle bu takıntılardan kurtularak beynin iki bölümünün bağlantısı sağlanıyor. Böylece üst beyinler daha güçlü oluyor. Bu da mutluluk, başarı, yaratıcılık, güç ve barış anlamına geliyor.

Alt beyin takıntıları yumuşayınca…
Kaya’ya göre takıntılarımızdan kurtulduğunuzda üst beyinlerimiz netleşecek, yaratıcılığı yakalayacağız, gücü yakalayacağız, insanlarla iletişimimizde, onların alt beyinlerinin de farkına varacağız. Çünkü, insanlarla hatta diğer canlılarla üst beynimiz şekillere bağlı olarak, alfa frekansıyla iletişim kurarken, alt beynimiz delta frekansı ile daha derinden iletişim kuruyor. Bu delta frekansı, insanların kendi aralarındaki ve diğer varlıklarla ilişkilerinde son derece önemli rol oynuyor. Rüya analizinin nasıl uygulandığına gelince…

Rüyalarınızı not edin…
Üst beynin devre dışı bırakılabildiği her dönemde alt beyne inmek mümkün. Onun için, üst beynin devre dışı kaldığı rüyaların analizi son derece önem taşıyor. Peki, rüya analizi nasıl gerçekleşiyor? Rüya analizinde, eğitim ve çevresel durumunuz ne olursa olsun, ilk görüşme “bilgi verme” seansından oluşuyor. Bu seansın sözel kısmı, psikiyatristinizle yaptığınız “genel sohbet” anlamında işleniyor. Yazılı kısmında ise size beynin yapısı ve rüya analizi terapisinde yararlanacağınız yazılı dökümanlar veriliyor. İlk seansın sonunda, uykudan önce baş ucunuza bir kağıt kalem koymanız ve ne kadar garip, saçma, ayıp, komik olursa olsun, hatırlayabildiğiniz tüm rüyaları, uyanır uyanmaz ya da en geç kahvaltıdan önce, tüm ayrıntılarıyla yazmanız öneriliyor. Yani, rüyalarınızı üst beyin tam olarak devreye girmeden yazmanız şart. Aksi takdirde, üst beyin devreye girdiğinde rüyalarınızı yorumsuz olarak yazmanız mümkün olmayabiliyor. Ayrıca rüyalarınızı kimseye anlatıp, yorumlatmamaya da özen gösterin. Çünkü yanlış bir yorum, alt beyninizin takıntılarının artmasına yol açıyor.

Analizlerle huzuru yaklayın
Genelde iki üç seans beyin kapınızın açılması için yeterli oluyor. Yazdığınız rüyaların sayısı 5-6′ ya ulaştığında ikinci seansın başlaması için doktorunuzdan randevu alıyorsunuz. Bu seansta 3-4 rüya analizi ağırlıklı seans yapılıyor, şuuraltı ile buzulun altından bahsediliyor. Bunun sonucunda ise alt beyin takıntılarına inme imkânı yakalanıyor. Alt beyin takıntılarınızın farkına vardıkça, onların yumuşamaya başladığını hayretle izliyorsunuz. Son seans çalışması ise özel olarak geliştirilen bir alt beyin çalışmasından oluşuyor. Seçilmiş ses ve müzik eşliğinde yapılan uygulamalar, rahatlamanızı sağlıyor ve iyileşmenize yardımcı oluyor.

http://www.ruyatabirleri.gen.tr/ruya_bilinc.asp
http://www.formsante.com.tr/psikoloji/00226/
——————————————————–

Rüyalar geçmiş ve bugüne ışık tutar

Eski çağlardan günümüze dek insanların büyük merak konularından biri rüyalar. Uykuya daldığımızda açılan o gizemli kapının ardındakiler, din adamları, psikiyatrist ve psikolog, sosyolog ve nörologlar için önemli bir araştırma alanı olmuş. Rüyaların bu kadar merak uyandırmasının elbette en önemli nedenlerinden biri, geleceği bilme arzusu. Bu gizemli dünyayı anlamak ve anlatmak için derlenmiş kitapların sayısı bile bu alandaki ilgiyi ortaya koyuyor.

Günümüzde de rüyaların gelecekten haber verdiğine inananların oranı hiç de az değil. Oysa psikiyatri, rüyaların geleceğin değil geçmişin ve bilinçaltının ifadesi olduğunu savunuyor. Ancak hangi yönden bakılırsa bakılsın sonuçta rüyaların ne anlattığı insanların çoğunu ilgilendiriyor.

Halk dilinde rüyalar ne anlama geliyor? Psikologlar rüyaları nasıl yorumluyor? Farklı psikiyatri ekollerinn yaklaşımı nasıl? Psikiyatrik tedavide rüyalar nasıl kullanılıyor? İslam dini rüyalara nasıl bakıyor?

KRAL YOLU

Psikoanalizin kurucusu Sigmund Freud rüyaları bilinçaltına giden bir kral yolu olarak tanımlar. Ona göre toplumsal baskıyla bilinçaltına ittiğimiz tüm duygu ve düşünceler uyku sırasında ortaya çıkar. Psikiyatrist Carl Gustav Yung ise, rüyaların sadece kişisel bilinçaltı değil, kollektif ortak bir bilinçaltının sonucu olduğunu savunur. Ona göre binlerce yıl önce yaşamış atalarımızın korku, istek ve ihtiyaçları da bugün rüyamıza girebiliyor. Yüksekten düşme rüyasının temeli, aslında yüzyıllar önce vahşi hayvanlardan kaçarken uçurumdan düşme endişesi yaşayan atalarımızın yaşadığı korku.

Psikiyatrinin rüyalara nasıl yaklaştığını ve ne şekilde faydalandığını Memory Center Nöropsiyatri Merkezi’nden Psikiyatrist Doktor Funda Güdücü yanıtladı.

Rüyalar psikiyatride nasıl kullanılıyor?

Rüyalar, biyolojik psikiyatrinin bu derece gelişimine değin psikiyatride önemli yer işgal ediyordu. Her bir rüya tek tek ele alınıyor, bilinç altı ile ilişkisi aranıyordu. Oysa güncel olaylar da rüyalarda işleniyor. Rüyaları anlamak için geliştirilen evrensel bir dil var. Ancak kişi için nasıl bir anlam taşıdığı önemli.

Hastaları ve hastalığı tanımada rüyaların etkisi var mı?

Psikiyatristlerin büyük bir bölümü rüyaları sorgulamaz, bunu psikanalistlerin işi olarak görürler. Kişi tekrarlayan rüyalarını dile getirdiğinde ya da travmatik olay yaşamışların rüyalarına dikkatimizi yönelttiğimiz doğru. Bazen de uyku bozuklukları ile ilişkili olarak rüyalar teknik anlamda sorgulanır.

Rüya analizi tedavide kullanıyor mu?

Biyolojik tedavi dışında terapötik süreçte rüyalar bir kılavuzdur. Başvurduğunda gördüğü rüyalar ile tedavi süreci içinde rüyaların değişiklikler gösterdiğini biliriz. Düzenli bir takip yapılabilse rüyaların yol gösterici olduğunu görebiliriz.

Rüya görülme sıklığının artttığı ve azaldığı durumlar var mı?

Genel olarak gebelik döneminde arttığı, yaşlılıkta ise azaldığı düşünülüyor.

Rüya içerikleri uykunun çeşitle evrelerinde değişiklik gösterir mi?

İlk REM döneminde daha kısa ve sıklıkla gerçekle bağdaşmayan rüyalar görülür. Daha uzun, hatıralarla ilişkili, dramatik, canlı rüyalar ise uykunun ileri dönemlerinde ortaya çıkar. Sabaha karşı görülen rüyalar daha çok konuşma ve işitme fonksiyonları içermekte. Bu rüyaların kontrolle bilinçli hale getirilebilecek rüyalar olduğu savunulmakta.

KÖRLER RÜYA GÖRÜR

Görme özürlüler rüya görebilir mi?

Görmediklerini söylerler. Rüya anlatımlarında hislerini anlatırlar. Ancak yaşamın ileri süreçlerinde körlük gelişenler önceki deneyimlerinden rüya anlatabilirler. Kör doğanların veya 5 yaşından önce kör olanlarda görsel anlatım olmazken, 7 yaşından sonra olan körlüklerde yaşamları üzerine görsel rüya tanımlarlar.

Anti deprasan ve diğer ilaçların rüyalar üzerinde etkisi var mı?

Bazı ilaçlar rüyaları artırırken bazıları da baskılar. Artan rüyaların içeriği hareketli olabilir. İlacın kesilmesiyle ürkütücü rüyaların görülme olasılığı artar.

Amerikalı evini hintli aile üyelerini görüyor

Psikiyatrist Dr. Funda Güdücü, rüyaların içeriğinin toplumlara göre değişip değişmediğine iişkin sorularımızı da yanıtladı:

Rüyaların içeriği kültürlere, toplumlara göre değişiklik gösterir mi?

Peru, Meksika, Arjantin, Amerikalı kadınların erkeklerden daha fazla agresyon içerikli rüyalar gördüğü ancak erkeklerin daha fazla agresyon gösterdiği gözlenmiş. Grey ve Kalched (1971), Hintli ve Amerikalıları karşılaştırdıklarında, Hintlilerin aile bireylerini, Amerikalıların ev hayatını gördükleri fakat rüyaların aile bireylerini fazla içermediği gözlenmiş. İnsan, hayvan ve doğa içerikli rüyaların Hint ve Amerikalılarda benzer oranda olduğu; aile hayatı dışındaki rüyaların Amerikalılarda fazla olduğu, seksüel içerikli rüyalarda ise oranın daha da yükseldiği gözlenmiş. Japon ve Amerikalılarda yapılan çalışmada, Japonların ev halkı, ilişkiler, din, yol hakkında daha fazla rüya gördükleri, Amerkalılarında doğa, mimari yapıt, yolculuk hakkında daha fazla karışık rüyaları olduğu bildirilmiştir.

Para ve kıyafet konusunda benzeri oranda rüya görmekte oldukları, ayrıca canlılık, hareketliliğin Japonlarda daha fazla görüldüğü gözlenmiştir.

Rüyaları daha çok renkli mi yoksa siyah beyaz mı görürürüz?

Çalışmalarıda rüyaların yüzde 83′ünün renkli olduğunu öne sürmüşlerdir.

Ruh sağlığı bozukluklarında ve hastalıklarda rüyalarda nasıl bir değişim yaşanıyor?
Çalışmalar şizofrenlerin rüyalarının karmaşık olmadığını, daha çok seksüel ve düşmanca öğeler içerdiğini gösteriyor. Bu hastaların düşünce içerikleri de gerçek dışı. Hastaların halüsinasyon ve rüya içerikleri de benziyor. Şizofreni hastalarıyla rüyalarının konuşulması bu hastaların motivasyonunu arıtarabiliyor, uykusuzluk sorunu azalabiliyor. Depresyonla hastalarda ise rüyaların kısaldığı, mazoşizmin arttığı bildiriliyor. Antidepresan tedavisinde rüyaların hatırlanması azalıyor.

KAYNAK: Akşam

http://www.showtvnet.com/Hobby/burclar/arastirma/ruya/index_1.shtml
—————————————————————————————–

BİLİNÇALTI VE SUÇ NEDENLERİ

SUÇUN NEDENLERİ – SUÇ ETOLOJİSİ

Prof.Dr. Timur DEMİRBAŞ[1] © http://www.kriminoloji.com 2002

II. PSİKOLOJİK VE PSİKİYATRİK TEORİLER

A) Genel Olarak:

Suçun oluşumunu açıklama denemelerinden bir diğeri, psikoanalitik bakış açısı olmuştur. Franz Alexander, Hugo Staub, Theoder Reik, August Aichhorn, Paul Reiwald, Eduard Naegeli ve elbette Sigmund Freud (1856-1939), önemlileri arasında gösterilir. Son zamanlarda Tilmann Moser ve Helmut Ostermeyer da suçlulukla ilgili anlamlı psikoanalitik denemeler de bulunmuşlardır. Son on, onbeş yıl içinde suçluluğun psikoanalitik izahı önem taşımamaktaydı. Psikoanalitik açıklama için geçerli olan, psikoanalizmin tüm temsilcilerinin katıldığı belirli bir kapalı teori ile ilgili bulunmaktaydı. Her zaman Freud’un geleneksel öğretisinin psikoanalizmine dönülüyordu, o kapalı suçu açıklayan bir psikoanalitik teori oluşturmamıştı.

Bugünkü psikoanaliz suçu iki seviyede açıklar: Biri suçlunun yaşam kaderinden çıkar ve diğeri toplumsal yapılardan.

Psikoanalitik düşüncelerin anlaşılmasında birkaç psikoanalitik kavramın kısaca ortaya koyulması gereklidir. Psikoanaliz Freud tarafından kurulan libido teorisinde temsil edilir. Bilinçaltı ve onun içerdiği dinamik güçlerin neler olduğu konusunda kapsamlı teoriyi ortaya atan Freud olmuştur. Fakat psikoanaliz aynı zamanda; Freud tarafından geliştirilen bilinmeyenin araştırılması tekniğini de tasvir eder. Freud’un öğretisinin anlaşılması için id, ego ve süperego kavramlarının tanımı önemlidir[2].

Alt benlik (id), cinsellik ve saldırganlık gibi iç güdüler; üst benlik (süper ego), anne-baba ve diğer önemli kişiler ile etkileşim suretiyle geliştirilmiş değerlere dayanan vicdan; benlik (ego) ise, alt benliğin istekleri ile üst benliğin istekleri arasında arabulucudur. Benliğin alt benliği denetleyememesi ile üst benlikte yapısal bozukluklar bulunması halinde, dengesiz bir kişilik oluşmaktadır. Bu durum davranışı etkileyerek suçluluğa neden olmaktadır. Doğuşla birlikte yalnızca alt benlik vardır ve burada zaman ve gerçek kavramları değil, sadece zevk yer almaktadır. Kişi yaşama iki içgüdü ile başlamaktadır; bunlar, eros (yaşama yada cinsellik içgüdüsü) ve thanatos (ölüm yada nefret iç güdüsü)’dur. Benlik kişinin toplum gerçekleriyle kurduğu ilişkinin bir bölümünü oluşturmaktadır. Gerçekliğe uygun bir benliği olan kimse, doyumunu erteleyebilmekte, fakat tamamen vazgeçememektedir. Buna karşılık, üst benlik, ahlâk, pişmanlık ve suçluluk duygularını geliştirdiğinden, kişinin toplumsallaşmasında temel güçtür; bu şekilde üst benlik bilincin ve ideal benliğin gelişmesini sağlamaktadır. İdeal benlik, “ne yapmamız gerektiğini” bilinç ise, “yanlış davrandığımız zaman suçluluk duymamız gerektiğini” gösterir[3].

Alt benliğin, benlik ve üst benlikçe doyurulması ve hatta bilince kadar yükselebilmesi, uygunsuz istekleri benliğin sansür edici gücünce karşılanıp baskı altına alınır ve bilinç altına itilir. Bu şekilde kişinin yaşı ilerledikçe çevresinin gerçekleri ve geleneksel değerler hakkında bilgisi arttıkça, sansürün bilinçaltına zorladığı isteklerin kapsamı da artar ve bilinçaltı genişler. Bilinçaltına kapatılan bu ruhsal malzeme cansız ve hareketsiz değildir; devamlı olarak kapandıkları yerden bir yolunu bulup kurtulmaya, kendilerini reddeden benlik ve üst benliğe kabul ettirmeye çalışırlar[4].

Psikoanalitik görüşe göre suçluluk, benlik ile üst benlik gelişimindeki yetersizlikler nedeniyle suç dürtülerinin, yani alt benliğin denetim altına alınmamasından doğar. Diğer bir ifadeyle, çok gelişmiş alt benliğe sahip olan bir kişi, sonunda suç işlemektedir. Aşırı gelişmiş bir üst benlik ise, alt benliğin arzularının doyurulmasına izin vermemekte ve nevrotik bir kişiliğin oluşmasına neden olmaktadır[5].

Psikoanalitik suç açıklama anlayışı için, ruhsal hastalıklara, nevrozlara yönelik Freud’un yeri de önemlidir; çünkü, nevrotik suçlular tüm suçlulular içinde önemli bir grubu oluştururlar[6].

Avusturyalı psikoanalitik Alfred Adler (1870-1937) kendisi tarafından temsil edilen bireysel psikolojide aynı şekilde suç ve suçluyu tartıştı. Adler’in görüşlerinin analizi Treffer/Kaufmann tarafından (199 aşağıdaki yapıda tasvir edildi: Suç, müşterek duygudaki bir eksikliktir ve sadece normdan bir derece sapmasıdır. Özel zekanın ifadesi ve birliktelik yeteneğindeki eksikliktir. Sonuç olarak suç, ne yalnızca beden şartlı, nede çevre şartlıdır. Aşağılık kompleksinden oluşur. Suçlu aktif bir kişilik olmalı veya özürlerden sonra arayan fakat korkak da. Suçlular aile içinde daima karşılaştıkları güçlüklere sahip olmuşlardır[7].

Psikoanalitik suç açıklamaları her şeyden önce ceza adaletinde öteden beri sert görüşler, hatta düşmanlıklar açmıştır. Bir kere psikoanalitik, ceza hukukuna karşı sert cephe almış ve ceza adaletini bilinçsiz motifle suçluları takibata tabi tuttuğu için eleştirmiştir[8].

Psikiyatride gerçek akıl hastaları psikozlar olarak adlandırılır; göze çarpan karakter anormallikleri ise, psikopatlar ve nevrozlar olarak gruplandırılır; ruhsal yaşamın elde edilmiş rahatsızlıkları, heyecan (affekt) ağırlıklı tepki göstermeye hazır olmalıdır[9].

Psikiyatride hakim olan hastalık kavramı, bir somatolojik hastalık kavramıdır. Bir akıl hastalığından veya psikozdan, etkileri ruhsal yaşamda olan, bedeni hastalıklar anlaşılır; bundan vücudun yapısı ve fonksiyonunda, yani organlarında normale aykırılıkların mevcut olması halinde söz edilir. Bu dar sınırlı hastalık kavramı, bedene bağlı olmayan psikolojik rahatsızlıklar karşısında açık sınır çizmeyi mümkün kılar[10].

Biz burada suçun psikolojik ve psikiyatrik yanı bakımından psikozlar, nevrozlar, psikopatlık, zeka geriliği ile alkol ve uyuşturucu bağımlılığı üzerinde duracağız.

B) Psikozlar:

Psikozlar organik (bedeni temelli veya semptomatik, exogen) ve coşkusal (endogen) psikozlar şeklinde birbirinden ayrılırlar[11].

1) Bedeni Psikozlar

Bedeni yada organik psikozlar; enfeksiyon hastalıklarındaki psikozlar (menenjit gibi); iç hastalıklarındaki psikozlar (kalp ve dolaşım hastalıkları, bitkinlik); beyin damar hastalıkları ve dimağ kaybı hastalıklarındaki psikozlar; beyin tümörleri, beyin yaralanmaları ve beyin intoxilerindeki (alkol ve uyuşturucu madde) psikozlarıdır.

Frenolojistler, kişilik özelliklerinin beyindeki bazı bölümlerle bağlantısı olduğunu ifade etmişler ve suçu açıklamak için kafatasında çıkıntı aramışlardır. Portekizli nöropsikiyatrist Antonio de Egas Moniz, bu amaçla gerçekleştirdiği operasyonlar nedeniyle 1949 Nobel ödülünü kazanmıştır. Frenolojistlerin çizdikleri beyin haritasıyla, beyne ilişkin bilgiler uyuşmamışsa da, bu görüş o dönem oldukça ilgi çekmiştir. Fakat, Moniz, operasyon uygulayıp iyileştirdiğini sandığı bir hastası tarafından silahla yaralanınca, kendiside başarısından kuşku duymaya başlamıştır. Operasyonlardan bazıları başarılı görülmüşse de, bitkisel yaşama ve ölüme neden olanlar da olmuştur[12].

Portekiz asıllı ABD’li nörolog Antonio Damasio, eşi Hana ile birlikte2525 vaka üzerinde 25 yıl sürdürdüğü “hasarlı beyinler arşivi”ndeki araşrıma sonucunda; “insan davranışını yönlendiren, ceza ve ödüllendirmeye tepki veren, ahlâk, acıma gibi duyguları komuta eden” ön beyindeki merkezin, kaza veya herhangi bir nedenle zarar görmesi halinde, kişinin iyi yönünün bir kenara itilerek, saldırgan yönünün ön plana çıkmasına neden olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kaliforniyalı nöropsikolog Adrien Raine ise, yaptığı benzer çalışmada, adam öldürme işlemiş faillerin beyinlerini incelemiş ve “faillerin hiçbirinde beynin bu bölgesi hasarlı olmamakla birlikte, beyin faaliyetlerinin normalin altında olduğu” sonucuna varmıştır[13].

2) Coşkusal (Endojen) Psikozlar

Coşkusal (endojen) psikozlar; bedeni hiçbir temeli bulunmayan, işlevsel bozukluklardır. Organik ve işlevsel bozuklukları, otomobil arızalarına benzetilerek birbirinden ayırt edenler olmuştur: Bir otomobil motoru iki neden yüzünden işleyemez hale gelir; birincisi motor aksamından birisinin kırılması, ikincisi ise, yakıt borularının tıkanmasıdır. İşte, bunlardan ilki bedensel, ikincisi ise, coşkusal ruhsal bozukluklardır[14].

Coşkusal (işlevsel) bozukluklar, şizofren, paranoya ve mani-depresiftir:

a) Şizofreni

Şizofreni (erken bunama), nispeten sık bir akıl hastalığıdır. Sıklık iddiaları nüfusun %1’inde oynar. İşlevsel bozukluklar arasında en sık görülenidir. Bazılarına göre, akıl hastanelerindeki vakaların %25’ini oluştururlar. Erken buna denilmesinin nedeni, bu hastalığın daha çok 20-30 yaşları arasında patlak verdiğinin sanılmasındandır. İsviçreli Bleuler, bunun bu yaşlardan önce veya sonrada görülebileceğini bulmuş ve arazın anlıksal olmaktan çok, heyecansal olduğunu ileri sürmüştür. Bu psikoza şizofreni ismi, E. Bleuler tarafından verilmiştir. Bu gerçeklerle olan bağların koparılması, yada kişiliğin ikiye ayrılması anlamına gelmektedir. Şizofreninin temel belirtisi, “duygusal kütlük” şeklinde kendini gösterir. Kişi, normal bir insanda sevinç, keder, korku veya merhamet uyandıracak olaylar karşısında tamamen duygusuz kalır[15].

Genel olarak şizofreni dörde ayrılır: Paranoid, katatonik, hebefrenik ve simplex. Paranoid’de aşırı saçmalama ve sanılardan ızdırap çekerler; özellikleri kesin olmamakla birlikte, çokluk duygu kütlüğü, gerçeklerden kaçıp bir hayal dünyasına sığınmak, sorumsuzluk ve genel olarak cinsel nitelikte sabit fikirler şeklindedir.

Kantatonik’de, donuk bir kas gerginliği şeklinde kendini gösteren hareketsiz bir tutukluk hali görülür.

Hebefrenik’de, düşünme ve davranışta çocukça davranış şekillerine doğru bir gerileme görülür; gençlik yaşlarında ortaya çıkan şizofrenidir.

Birçok vakaların bu üç tipten birine kesin olarak girmediği karışık belirtiler gösterdiği saptanmıştır. Bunlara karışık haller denilir[16].

b) Paranoya

Bir çok belirtilerde büyük benzerlik olduğu için bazı psikiyatrisler paranoya’yı şizofren kapsamında incelerler. Bunların en tipik belirtisi, devamlı ve sistemli saçmalamalarıdır; köklerli çok derinde olan esaslı duygusal değişikliklerin sonucu olarak ortaya çıkarlar. Bu saçmalamalar, bilinçaltı çatışma ve kompleksleri yansıtmaktadırlar. Diğer yandan kişilikte açık bir anormallik dikkat çekmez. Paranoya, etrafındakilerden şüphe eden, vesveseli, gerekli gereksiz her şey üzerinde durmadan tartışmalara girişen kişilikte gelişme olanağı bulur[17].

c) Mani-Depressif

Mani-depressif hastalıklar, şizofrenden sonra en sık görülen psikozdur. Akıl hastanelerindeki vakaların %15’i bunlardır. Hastalığın adından anlaşılacağı gibi arazi mani ve melankoli halleri arasında bocalamaktadır. Ancak, hastalığın sadece mani yada melankoli şekillerinde de sık rastlanır. Mani halinde, hasta aşırı derecede neşeli, konuşkan, esprili ve hareketlidir; hiç tanımadıkları kimselerle ahbaplık ederler; durmadan bir korkudan diğerine koşarlar diğerine uçarlar. Maninin şiddetli halinde, hasta saldırgan ve kırıcıdır; kendine güven duygusunun şiddete yönelik artması söz konusudur.

Depresif (çöküntü-melankoli) nöbetlerinde ise, kişi yoğun bir üzüntü ve ümitsizlik içindedir. Kendisini yaşama lâyık görmez, bu nedenle davranış ve konuşmalarında olumsuzluk söz konusu olup, kararsızlık ve intihar düşüncesi öndedir. Hasta konuşmayı ve yemek yemeyi reddeder; böbreğinin iltihap haline gelip, idrarıyla akıp gideceğini sanır. Midesinin ve bağırsaklarının cam haline geldiğini, yemek yerse bunların kırılıp parçalanacağını sanır. Bunlar arasında intihara teşebbüs edenlere sıklıkla rastlanır[18].

C) Nevrozlar:

Derinler psikolojisi ve nevrozlar, psikiyatrinin olduğu gibi psikoloji öğretisi ve araştırmasının da tamamlayıcı parçasıdır. Derinler psikolojisinden bilinçaltının öğretisi ve ona hakim olan dinamizmler anlaşılır; nevroz kavramı kendini önceleri çok açık olamayarak gösterir, çünkü onun kesin bir çevresi yoktur. Ruhi rahatsızlıkları düşündüren nevroz kavramı ile yaklaşık tarzda tasvir edilebilir; diğer taraftan bedeni hastalık usulünün olmayıp, bilakis bilinçaltınında onlara katıldığı belirli iç psikolojik usullerden ileri gelir[19].

Bazı insanlar kuvvetli ruhi baskılar üzerine geçici veya devamlı bedeni rahatsızlıklarla cevap vermelerinden (bayılma, titreme, konuşma kaybı, bağırma ve ağlama krampları vs.) hareketle, psikiyatride nevroz öğretisinin kısmı olarak konulabilen anormal sonuç tepkileri öğretisi gelişmiştir; anormal sonuç tepkileri ve nevroz kavramları daha önceleri aynı yere oturtulmuş olarak gösterilmekteydi[20]. Ruh hastalıkları ile uğraşanların bir kısmı, bu tür hastalıklı tepkilerin bir çeşit savunma silahı olduğuna değinirler; normal yollardan ve başarılı şekilde çatışmalarını çözemeyenler, bunları hastalıklı sayılacak tepkilerle çözmeye kalkarlar. Örneğin, çözülemeyen bir zorluk karşısında kalan kimse, baş ağrısı, baş dönmesi ve bulantı gibi belirtiler geliştirmek suretiyle, çözümleyemediği sorunun yarattığı gerilimden kurtulmak ister. Kişi sıkıntılarını bu nevrotik tepkilerle çözümleyemezse, o zaman psikoz denilen savunma durumuna çekilir. Bu bakımdan psikozlar, nevrozlara göre daha ileri ve ağır ruhsal dengesizliklerdir[21].

Bugün derinler psikolojisinin ve nevrozlar öğretisinin merkez kavramı bilinçaltıdır. Eski psikoloji, ruh kavramını bilinç alanı ile sınırlarken; Freud, bilinç psikolojisini, bilinçaltındaki ruhi yaşamın büyük kısmında, onun sonucu gerçekleşen bilinçaltı öğretisine uzatmıştır. O zamandan beri, bilinç psikolojisi ve derinler psikolojisi insan ruhi yaşamının birbirinden ayrı disiplinleri olarak, tüm insan psikolojisinde birleşen iki kısım olmaya başlamıştır[22].

Freud için psikolojik rahatsızlıkların araştırılması bilinçaltının keşfi için çıkış noktasını oluşturmuştur[23].

Nevrozlarla psikozlar arasındaki en önemli fark, “gerçeklerle olan ilişkiler” yönündendir; nevrozluların gerçeklerle ilişkileri kopmamıştır. Geçmişleri, şu anki durumları ve gelecekleri konusunda gerçeklerle ilişkilidirler. Buna karşılık psikozluda ise, gerçeklerle ilişkisi geniş ölçüde zayıflamış ve kesilmiştir. Yani, gerçeklerden uzak bir hayal dünyasında yaşarlar; örneğin, psikozlu bir kişi, hastalanmadan önceki işini doğru olarak cevaplandırsa bile, daha sonra “peygamber” yada “komutan” olduğunu ileri sürmekte tereddüt etmez[24].

D) Psikopatlık:

Psikopatolojik suç düşüncesi, hastalıklı ruhsal yaşamın tezahürlerinin özel görünüş noktaları altında suçun mütalaa edilmesidir. Psikopatoloji kelimesi, ruhsal yaşam üzerine bütün hastalık ve anormallikleri kapsayıcı anlamda mütalaa edilmelidir. Psikopatolojik suç düşüncesi bu yüzden, suçu ruhi hastalıklar ve ruhsal anormallikler yanından anlamaya teşebbüs eder[25].Psikopat kavramı ile bedeni hastalığa dayanmayan anormal karakterli davranış anlaşılır[26].

Psikopat suçlu, burada esas alınan dayanak noktasına göre, aynı zamanda öncelikle gerçek psikopat tiplerle sınırlanmalıdır, belirli kişilik tipleri ile özellikle Schneider’in on tipi ile ilgilidir. Suçlu psikopatların belirli gruplama içina sokulması kolay değildir. Suç politikasının önemli sorusu, psikopatlara ceza hukukunda nasıl muamele edileceğidir. Bu, ceza hukukunun tartışmasız en önemli problemlerine dahildir[27].

Alman psikiyatrist Kurt Schneider, 1928’de yayınladığı “Psikopatolojik Kişilikler” kitabında, klinik tecrübesinden hareketle on psikopat tipi tasvir etti. Schneider, psikopat kişilikleri anormalliklerini çeken veya anormallikleri altında topluma çektiren, anormal kişilikler olarak tanımlanmıştı. Anormal kişilikler olarak psikopatların, kişilik anormallikleri dolayısıyla çok yada az her yaşan durumda, bütün ilişkiler altında iç veya dış çatışmalara gelmek zorunda olduklarını da açıklamıştı. Schneider’e göre psikopatik kişilik gelişir. Bu gelişmeyi, bir yandan büyümenin bir ürünü ve doğan yapının yayılması ve diğer yandan geniş anlamda yaşananlar ve kader olarak anlamıştı. Yapı ve yaşanan çevre bu yüzden kişilik açılımı için önemlidir. Schneider, yapıdan, kişiliğin biraz birlikte aldığı, onun gelişimine biraz avans verilmişleri anlamıştı. Bu birlikte alınanlar veya avans verilenler psikopatlarda üstündürler. Şüphesiz anormallerde yapıya uygun olarak şekle sokulabilir olabilir. Schneider, psikopat kavramının anormal kişilikle değiştirilmesini önermiştir. Sonunda, psikopatı tıbbi teşhisin istismarına ve suçluyu psikopat olarak damgalamaya karşı uyarmıştır. Diğer bir psikopat tanımı, Amerikalı psikologlar William ve Joan McCord (1956) tarafından önerildi: “Psikopat, asosyal, saldırgan, yüksek heyecanlı bir kişidir; onda kusur duygusu hiç yoktur yada az gelişmiştir ve devam eden duygu ilişkilerini diğer insanlarla bağlayarak yapmaya muktedir değildir.” McCord’lar psikopatı, nevrotikten ayırt eder; nevrotik, psikopatın tam aksine, korku ve kusur duygusunun baskısı altındadır, sevgi bağlantılarına girebilir ve düşmanlığın altında ezilir. Şüphesiz, duygularını dışa vuran bir nevrotiker, iç çatışmalarını sosyal sapıcı ve suçlu davranışlarla çözen kişiliktir. Psikopatdan fark duygularını dışa vuran nevrotiğin kronik iç çatışmalarını hissetmesi ve kusur duygusuna sahip olabilmesinde bulunur. Psikopat hiçbir kusur duygusu geliştiremez, çünkü o, mutad anlamda bir vicdana sahip değildir. Tekerrüre eğilimleri ile ayırt edilen suçluların en tehlikeli kısmı, esaslı olarak psikopatlardan çıkmaktadırlar[28].

Psikopataloji, kriminolojide önemli rol oynamıştır. Özellikle mahkemelerdeki psikiyatrik bilirkişi uygulamasında kuvvetli bir ağırlık işgal eder. Yapısal psikopati, kalıtımsal yüke dayandırılır. Ruh, duygu, dürtü ve irade anormalliklerinde sonucu ortaya koyar. Suçlu psikopatolojisi, suçlu kişilikleri klinik hastalık durumlarının şekline göre analiz eder[29].

Stumpfl, yaptığı araştırmada; bir defa suç işlemiş 166 failin 24’ü, yani %14,5’unun psikopatlığına karşılık; 195 mükerrir failin 140’ında, yüksek, zayıf veya kararsız olmak üzere %72’sinin psikopat olduğunu bulmuştu. Çoğu kararsız, soğuk veya yüksekti (hipertim). Onun araştırmaları özellikle esaslı olmuştu; psikopatlık sonucuna, mükerrirlik gerçeğinden değil, aksine ağır karakter bozukluklarından varıldığını kuvvetle vurgulamıştı[30].

Benzer sonuçlar, Belçika ve Danimarka’da da ortaya çıktı. Freys araştırmalarında mükerrir suçluluğun, psikopatlık içinde temel bulduğunu ispata çalıştı. 160 araştırmada, 1936-1949 yıllarında Basel’de mahkûm olan gençlerdi. Onalardan %57,5 kesin psikopat ve %25’i sınır hallerdi. Bunlardan 75’i uzun süre takip edildi ve 10’u psikopatik ve hastalıklı idi. Kuşkusuz erken suçluluk, mükerrirlik ve psikopatlık arasında çok sıkı bir ilişki mevcuttur[31].

Suçlularda psikopatlığın sıklığı üzerinde yapılan araştırmalar, şu sonuçları ortaya koymuştur[32]:
——————-(Tabloları görmek için alttaki linke tıklayınız)—————–
Psikopatlığın kalıtımsallığı, bugün de aile ve evlatlık çalışmalarıyla ispat edilmeye teşebbüs edilmektedir. (Fini Schulsinger 1977); aynı zamanda Kurt Schneider (1958), psikopatlığın ailevi ortaya çıktığına dair psikopatik bir yapının bir delili için değerlendirilemezliğine dikkat çekmiştir; çünkü, suçlu ebeveyn ve akrabalarda suçlu çevrenin etkisi altında olarak değerlendirilebilirler. Bu yüzden, psikopati, fizyolojik öğrenme özürlülüğü olarak mütalaa edilir[34].

Kriminolojik psikopatolojiye birkaç önemli itiraz ileri sürülmüştür: Psikopatlık kesin olmayan bir tasvirdir. ABD’de cezaevinde bulunanlar içinde psikopatların oranı % 3’den % 45’e kadar ulaşmaktadır. Çeşitli araştırmalara göre, psikopatların oranı %40 ve %100 arasınsa ortaya çıkmaktadır. Nüfustaki psikopat oranı ise belli değildir. Psikopati tasvirinin açık olmaması, bu kavramın yüksek farklı taslaklara dayanmasına ve çok çeşitli tanımlanmasına dayanmaktadır. Psikopatlık kavramının anormal kişilik tasviri vasıtasıyla değiştirilmesi açıklık kazanmaz. Psikopatlık tasviri, bir yüksek sübjektif ve değersiz kılıcı değerlendirmedir. Bu kriminolojik araştırmalar içinde, mahkeme önündeki psikiyatrik bilirkişi uygulamaları gibi geçerlidir[35].

E) Oligophrenie (Zeka Geriliği):

Oligophrenie, doğuştan veya erkenden edinilen zeka geriliği durumları demektir. Zeka azlığı da, bu anlamda kullanılmaktadır. Oligophrenieler, hastalık belirtisi ortaya koymazlar. Bu kavramla, zeka kapasitesi, organizmanın, onun çevresi karşısında gerektiği gibi hizmet etmesi için yeterli olmayan kişiler nitelendirilir. Rahatsızlığın ağırlık derecesine göre; hafif derecesi “debilitaet”, orta derecesi “imbezillitaet” ve ağır derecesi “idiot” olarak isimlendirilir[36].

William Stern, zekayı genel olarak tanımlar; istemler üzerine düşünce amaçlarının amaca uygun kullanıma sokulmasıdır. İlk olarak Richard Dugdale (1877), aptallığı (zayıf akıllı) soysuzlaşma işareti olarak gördü ve onun yapısal az değerlilikle bağlantısını iddia etti. Henry H. Goddard, suç işlememiş gençlerden bir kontrol grubu oluşturmaksızın gençlerin suçluluğu üzerinde yaptığı araştırmada (1912, 1914, 1915), genç suçluların %25’den %50’ye kadar aptal (zayıf akıllı) olduğunu tespit etti. Bu sonuç, daha sonraki çok kapsamlı zeka araştırması vasıtasıyla onaylanmadı. Hatta çoğu kez mahkumların I. Dünya savaşına katılan ABD askerlerinden daha zeki olduğu tespit edildi. Diğer yandan yeni araştırmalar, suçluların suç işlemeyenlere göre daha az zeki olduklarını ortaya koydu. Bu sonuç, zeka testlerinin sınıfa bağlı zekayı ölçtükleri; orta sınıfın çocuklarını iyi okula gönderdikleri, alt sınıf çocukların ise iyi eğitim alamadıklarından; orta sınıfın zeka testinde daha iyi sonuç verdikleri yönlerinden şüphesiz tartışıldı. Resmi bilinen suçlar esaslı olarak alt sınıftan, fakat suçlu olmayanların orta sınıftan geldikleri ileri sürüldü. Bazı yetişkin suçluların az zekaya sahip oldukları doğru olmakla birlikte; onların suçunun oluşumunu zeka açıklamaz. Her durumda onların suçtan sonra kolay yakalandıkları ve mahkum edildikleri kabul edilir. Şüphesiz bu işlenen suçun şekline de bağlıdır. Şiddet suçu failleri nüfusun ortalama bireyine göre, muhtemelen daha az zekaya sahiptirler; buna karşılık ekonomik organize ve politik suçlular nüfus ortalamasına göre, yüksek sosyal zekaya sahiptirler; bu yüzden polis ve mahkeme önünde yetenekli davranırlar[37].

Zeka suçlarına, bazı casusluk (vatana ihanet) suçları, ekonomik suçlar ve her şeyden önce dolandırıcılık dahildir. Goring’in 3000 İngiliz ağır suçlu üzerinde yaptığı araştırmada, esaslı ağırlıkta aptal kişi buldu; bunlar, suç işlememiş uygun nüfus grubuna göre, zekaca aşağı seviye idiler[38].

Daha sonra yapılan araştırmalar, suçlular arasında zeka geriliğinin sanıldığı kadar yüksek olmadığını ve nüfustaki sayılarından biraz fazla olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim, Dr. Gluck, 1918 yılında Sinsing Cezaevinde 608 mahkûm üzerinde yaptığı dokuz ay süren araştırmada, bunların %28’inin farklı derecelerde geri zekalı kimseler olduğunu belirlemiştir. Birleşik Amerika’nın Maryland eyaleti ceza ve ıslahevlerinde yapılan başka bir araştırmada, zeka geriliğinin mahkumlar arasında %27 olduğu görülmüştür. Genel nüfus içindeki zekaca normalin altında olanların oranının %3-5 olduğu kabul edilirse, suçlular arasındaki oranının çok yüksek olmadığı görülür[39].

Suçlular arasında zeka geriliği (azlığı) üzerine yapılan bazı araştırmaların sonucu şu şekildedir[40].

Stumpfl
166 ilk suç işleyen

195 mükerrir
%8,4

%26,7
Zeka geriliği

Rattenhuber
11 tehlikeli genel adaba karşı
%29

M. Riedl
200 erken suçlu

200 geç suçlu

150 suçlu kökenli
%49

%26

%65,3

Bonhoeffer
404 sık cezalandırılan serseri

mükerrir yaralama suçu işleyen
%22

%22

Vervaeck’in 1000 mükerrir ve 1000 ilk defa suç işleyen kişinin akli durumu üzerine yaptığı araştırma, aşağıdaki sonucu ortaya koydu[41]:

Zeka
Çok iyi
Orta
Eksik
Akli çöküntü

1000 ilk suç işleyen
7,5
57,2
31,7
3,6

1000 mükerrir suçlu
3,3
32,3
47,3
17,1

A. Schmid ve Schnell’in mükerrirlerin zekasının esaslı azlığı üzerine benzer tespitleri şu sonuçu vermişti[42].

Zeka
İyi
Yeterli
Kötü

500 ilk suç işleyen
18,6
60,7
20,7

500 mükerrir fail
13
52
35

Suçun türü kriter alınarak, az zeka kapasitesi ile karakteristik çeşitli suç grupları esas alınarak Rockoff/Homann (1977) tarafından yapılan bir araştırmada; aşağı zeka seviyesinde (IQ’su 79 ve aşağısı) ve karşılaştırma grubu içinde normal zekada (IQ’su 90 ve üzeri) 2227 fail tespit edilmiştir; zekası normal olanlar sıklıkla şiddet unsuru içermeyen ve topluma veren suçlardan mahkum edilmiş iken; zekası az olanlar sıklıkla şiddet suçları işlemişlerdir. Şiddet suçları içinde cinayet ve yaralamanın ayrıldığı bir araştırmada, katillerin, yaralama suçu faillerine göre daha az zeka düzeyinde olduğu ortaya çıkmıştır. Tübingen’de genç failler ile karşılaştırma grubu arasında yapılan araştırma, şiddet suçlarından mahkum olan gençlerin, cezalandırılmayanlara göre, ortalamanın aşağısında IQ seviyesinde oldukları ortaya çıkmıştır[43].

Özetlenecek olursa, araştırmaların birlik sağlanamayan sonuçları, zeka ve suç arasında doğrudan doğruya bir bağlantının mevcut olmadığını, göstermektedir. Bu sonuç şaşırtıcı değildir, çünkü, zeka bir insanın davranışını tek başına belirlemez[44]. Ancak, geri zekalılık öğrenme gücünü azalttığından, bunların daha çok ilgiye ihtiyaçları vardır. Bunların doğdukları çevre genel olarak normal bir bakım ve eğitimi temin edemeyecek kadar düşük seviyede olduğundan, bu çocukların her türlü kötü etkilere açık bir şekilde bırakılmaları ve iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırt edilebilecek durumda olmamaları onları sık sık suça yöneltebilir. Çünkü bunlar, davranışlarını kontrol etmeyi kolay öğrenemedikleri gibi, başkalarının telkinlerine de açıktırlar ve kötü bir çevre içinde yanlış yola kolaylıkla yönelebilirler[45].

F) Alkol ve Uyuşturucu Bağımlılığı:

Alkolü kötü kullanmanın nedenleri tartışmalıdır. Çeşitli ülkelerde yapılan araştırmaların büyük kısmı, suçlu ailelerindeki alkolikliğin, özelliklede mükerrir faillerin ailelerinde sıklıkla olduğu ortaya çıkmıştır. Bu konuda yapılan araştırmaların önemli sonuçları aşağıdaki şekilde ortaya çıkmıştır[46].

……………………………………….

SUÇLAR VE İSTATİSTİKLER İÇİN LİNKE TIKLAYINIZ

Kronik alkolikler; kıskançlık cinayeti, kişilere ve eşyalara karşı saldırılar, cinsel alanda teşhircilik, çocuklarla cinsel ilişki gibi suçları genellikle işlemektedirler.

Grigsby’nin (1963), Florida Radford Cezaevindeki 2457 hükümlü arasından seçtiği 351 kişi üzerinde yaptığı araştırmanında ortaya koyduğu gibi, alkolikliğin mükerrirliklete de önemli bir rolü vardır:[47]

Önceden sabıkası olmayan
%18,9 devamlı alkol içer,

1’den 2’ye kadar önceden cezası olan
%27,5 devamlı alkol içer,

3’den 4’e kadar önceden cezası olan
%33,0 devamlı alkol içer,

5’den 6’ya kadar önceden cezası olan
%55,3 devamlı alkol içer,

7’den 10’a kadar önceden cezası olan
%72,7 devamlı alkol içer,

11 ve daha fazla önceden cezası olan
%75,6 devamlı alkol içer,

Federal Almanya’da 1997’de aydınlanmış 237,772 olayda, sanıkların %7,1’inin (1996’da %7 idi) suçu işlerken alkolün etkisi altında olduğu tespit edilmiştir; açıklanmış tüm şiddet olaylarının %24,3’ünün (1996’da aynı şekilde %24,3) sanığı, alkolün etkisi altında suçu işlemişlerdir.[48]

………………………………………………..

SUÇLAR VE İSTATİSTİKLER İÇİN LİNKE TIKLAYIP SİTEYE GİDİNİZ

DİPNOTLAR:

[1] Bu yazı Prof.Dr. Timur DEMİRBAŞ’ın “Kriminoloji kitabından alınmıştır. Seçkin, Ankara, 2001, s.112 vd.
[2] Kürzinger, 93; Schwind, 106.
[3] Kürzinger, 93; Schwind, 106.
[4] Enç, 39 vd.
[5] Haskell-Yablonsky’den naklen Attar, 9.
[6] Kürzinger, 94,
[7] Kürzinger, 94.
[8] Kürzinger, 96,
[9] Mergen, 179,
[10] Kaufmann Hilde, Kriminologie, I, Stuttgart 1971. s.17.
[11] Kaufmann, I, 23.
[12] Attar Handan, Eğitim ve Çocuk Suçluluğu, İzmir 1994, s. 6.
[13] Aktüel (levent Yayla), 2-8 Kasım 2000, s.485, s.67 vd.
[14] Enç, 141 vd.
[15] Enç, 142; Kaufmann, I, 26.
[16] Enç, 143.
[17] Enç, 145 vd.
[18] Enç, 146 vd.
[19] Kaufmann, I, 56.
[20] Kaufmann, I, 57.
[21] Enç, 121 vd.
[22] Kaufmann, I, 59.
[23] Kaufmann, I, 60.
[24] Enç, 123.
[25] Mezger, Kriminalpolitik, 29.
[26] Kaufmann, I, 44.
[27] Mezger, Kriminalpolitik, 58 vd.
[28] Schneider, 382 vd.
[29] Schneider, 383.
[30] Stumpfl Friedrich, Erbanlage und Verbrechen, Berlin 1935, s.143 vd.
[31] Bauer, 74.
[32] Exner, 183.
[33] Stumpfl, 146.
[34] Schneider, 390.
[35] Schwind, 392 vd.
[36] Kaufmann, I, 41 vd.
[37] Schneider, 380 vd.
[38] Exner, 160 vd.
[39] Enç, 156 vd.
[40] Exner, 163.
[41] Exner, 163.
[42] Exner, 163.
[43] Göppinger, 246.
[44] Göppinger, 247.
[45] Enç, 158.
[46] Bauer, 88 vd.
[47] Göppinger, 227.
[48] Schwind, 519 vd.
[49] Hentig, II, 484

http://www.kriminoloji.com/Sucun%20Nedenleri%20Psikolojik.htm

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s