ruh sağlığı

ADİYAT SÜRESİ (100) drmavi

Ayetleri, biri kişisel ruh yapısı ve güçleri açısından, diğeri de cemaat ve millet olma açısından, iki ana bakış açısıyla irdelemek istiyoruz. Önce ilk beş ayeti bütünlük içinde ele almaya çalışacağız. Bu ayetler arasındaki “Fe” harfleri, birbirini takip etme anlamında konu bütünlüğünü ifade etmektedir.

Ayetler, Müfessirlerin öteden beri anladığı at koşuşturmaları, gazi naraları ve savaş meydanlarına yapılan akınlardan bahsetmiyor denemez. Aynı şekilde Zariyat süresinin ilk beş ayetinde de meleklerin nezaretindeki rüzgarlar ve etkileri işlenmiştir. Bununla beraber esas manaların sadece bunlardan ibaret olduğu da söylenemez. Söz konusu yorumlar, ayetlerin tefsir edildiği zamana uygun düşen yorumlardır.

Tıpkı günümüzde yapılan her yorumun, zamanımızın anlayışına uygun gelmesi gibi. Şu an yapılan açıklamalar nasıl gelecekte yapılacak bütün yorumları sınırlayamaz donduramazsa, geçmişte yapılan yorumlar da herhalde bugün yapılan yorumlara engel teşkil etmemelidir.

Zariyat süresinin ilk beş ayeti ile, bu Adiyat süresinin ilk beş ayeti arasında ilginç bir benzerlik ve örtüşme söz konusudur.

Bir “At” veya bir “Atom” ile bir insan ve toplum anlatılır mı?..

Farklı ayetlerde benzer teşbih, istiare ve mecazları görmekteyiz. Sözgelimi bir “Ağaç” ile insanın güzel veya çirkin söz söylemesi anlatılmaktadır(14/24-26), Kur’an’da, insanın inanç, duygu, düşünce ve davranışları rapor edilirken “Kelp” (7/176), merkep (62/5), örümcek (29/41), kütük (63/4) gibi kavramlar zikredilir. Peygamberimiz de insanı hurma ağacına benzetmiştir.

“Küheylan” kelimesi günümüzde, küresel boyutlarda, adanmışlık içinde, şevk ve muhabbetle, harıl harıl, çatlarcasına koşuşturup duran genç nesil için bir sembol haline gelmiştir diyebiliriz.

1-Yemin olsun!…O nefes nefese-harıl harıl koşuşturup duranlara

( Zariyat -1: Tozutup savuranlara…Atomda elektronlar, çekirdeğin etrafında hayal edemeyeceğimiz bir hızda bir at, bir insan gibi koşuşturup dururlar. Mesela Müslüman vakar ve istikrarı içinde Hidrojen atomunda, 2000 kilometreyi bulan bu sürat , bir anarşi tufanı durumunda uranyum da 50 bin kilometreye çıkar. Bu tozu dumana katma aynı zamanda Samanyolu gibi neblülozlarda ve sistemlerde de gerçekleşmektedir…
(Bknz: İman Dünyası)

a-İnsan, Ruhuna ermek, özündeki benlik yapısına kavuşmak için büyük bir heyecanla varlık koşusuna katılmıştır. “Ben!” diyerek start almış, soluk soluğa geçtiği yollarda onu var eden Yaratıcısı hakkında bilgiler toplamış, gerçek görevini ve hedefini kavrayarak Fıtrat yapısını gerçek varlık kimliği ne, “Aidiyet kişiliğine” dönüştürmüştür. İnsan öncelikle Esma’nın ruhunu ruhuna sindirmiş sonra eşyanın isimleriyle donanmıştır.

Bu, Ruh planında böyle olduğu gibi, maddi planda da, hem atomda hem de hücrede telaşlı bir koşuşturmanın cereyan ettiğini görebiliriz. Yukarda ele aldığımız atomda olduğu gibi, bir damla su içinde binlerce hücre de aynı koşuşturma içinde, varlık yarışına katılır (86/5-6) ve zorlu bu mikro maraton sonunda, sadece birinin varlık havuzuna düşmesiyle insanın, embriyolojik yapısıyla dünya serüveni başlamış olur.

İnsanlar, olimpiyatlarda fiziksel koşular ve madalya törenleri düzenledikleri kadar, Ruh ve Benlik koşuları da düzenleyip, insanımızı nefes nefese koştursalardı, “Sadr”larını madalyalarla donatsalardı da, hayat yolunda karşılaştıkları problemler karşısında nefessiz, psikolojik rahatsızlıklar karşısın da çaresiz bırakmasalardı!..

b-Bireysel planda, başta -deyim yerindeyse- Mirac baş maratoncusu kainatın Efendisi olmak üzere bütün Peygamberler, hayat larının tamamın da, Hakk yolunda koşturan baş modeller olmuşlardır. Hz.Nuh’un 950 yıllık Tebliğ maratonu uzun zaman açısın dan tek örnektir.

Her Peygamber dur durak bilmeden, her türlü eza ve cefaya katlanarak, hayatları boyu koşturmuş, iki-üç kişiden ibaret de olsa cemaatlerini oluşturmuşlardır. Peygamberimiz de bir kadın bir çocuk bir köle bir yaşlıyla başlayarak oluşturduğu cemaatine, her olumsuzluğa rağmen 23 yıl boyunca kendisiyle beraber soluk soluğa hizmet ettirmiş, 70 binleri bulan bir Sahabe kitlesini ümmetine miras bırakarak gitmiştir.

Peygamberimizden aldıkları hız ve rüzgarla bu aksiyon ve hamle ruhu, Dört Halife, Emevî ve Abbasî dönemlerinde de sürmüş, Endülüs Medeniyeti kurulmuş, Söğüt dalından havalanan kelebek, batıya uçmuş, üç kıtaya açılan kulvarlarda harıl harıl koşturan atlar, 5-6 asırlık Osmanlı medeniyetin simgeleri olmuştur.

Günümüzde at, hipodromların kem talihlisi, sirklerin eğlence figüranı, servet değerleriyle mezatların argümanı haline dönüş müş fakat şanlı yerini, harıl harıl motor-otomobil sesleriyle, oradan oraya koşturan, koşturacak yer soluklayan, millet gönüllüsü güzel in sanların araçlarına bırakmıştır.

Her tekevvünde sâbikûn-ı Evvelûn, turnikeye ilk girenler vardır.

Hamûle ağır, omuz azdır.

Kulaklar sağır, atmosfer pek ayazdır.

Üç beş yürek avazda”

Nafile! omuz veren çok azdır.

“Kimse yok mu?” Sesine cevap verecek, makas gibi kollarını gerecek,

“Ben!” diye velvele verecek tek fert yoktur.

Ama “Biz!” diyerek gerçek bir toplum benliği oluşturma yolunda, sokak taşlarını aşındıran, küheylân gibi koşturan, köşe bucak temiz bir nâsiye ve ışıktan bir mekan arayan bu, bir avuç Nurdan İnsan vardır. Ve onlar, ikinci yapılanmanın baş mimarlarıdır.

Bu kendilerine yemin edilen topluluk, “Allah’a ve Ahirete inanırlar, iyiliği tavsiye eder, kötülükten de uzak tutmaya çalışırlar, hayır olan her iş için koşturur dururlar; işte bunlar Salih, iyi kişilerdir” (3/114). “Bu Salih kişiler ne güzel dost ve arkadaştırlar!” (4/69).

Neden bu Salihler topluluğundan olmak için yüreğimiz çarpmasın! (5/84).”Rabbim! Beni Müslüman olarak öldür ve beni bu Salihler topluluğu içine kat!” (12/101) duası dilimizde vird-i zeban olmasın!..Ve “İman edip güzel işler yapanları, halkın en hayırlıları olan (98/7) bu Salihler topluluğu içine katarız!”(29/9) ilahî kelamı gönlümü coşturmasın!..Coşturup da bizi de onlarla beraber nefes nefese koşturmasın!..

Hiç Allah, harıl harıl koşan atlara yemin eder de, gönüllere adını uçuran, uçan kuşlarla yarışan, küheylan gibi ışıklaşan, ışık olup zamanla yarışan, O Atların bu Süvarilerine yemin etmez mi?..

2-Ateş çıkaranlara

(Zariyat-2: Ağır yük taşıyanlara…Atomdaki çekirdek içinde bulunan proton, elektrona nispetle 1836 kez ağır dönmektedir. Onlar elektronlar gibi bağımsız ve adeta sorumsuz değillerdir. Çekirdeğin nizamına uyum içinde son derece ağır ve sorumluluk isteyen bir görev yaparlar. Ateşten ağır bir yük taşırlar. Bilindiği gibi atom çekirdeği zorla parçalanırsa, ya da (güneşte olduğu gibi) iki atom çekirdeği zorla izdivaç ettirilirse ortaya büyük bir nükleer enerji ve ağır ateş çıkmaktadır. Bize öyle geliyor ki, atomun kalbi sayılan çekirdek içindeki ağır ateş yükü taşıyan proton gibi, insan kalbinin içinde azab ateşi taşıyan vicdan, insan varlığı içinde en hassas ve en ağır yükü taşıyan öz bir mekanizma olarak ortaya çıkmaktadır).

a-İnsanın benlik savaşlarında en büyük hasmı, ateş yapısıyla, şeytandır ki, Allah’a karşı yeminle söylediği gibi, kendisiyle beraber cehenneme sürüklemek için, her an insan ruhunun bir köşesini kundaklamak, Ebu Leheb ve karısı gibi elinde ateşle bekleyip yangına vermek ister.

İnsan için en büyük handikap, çıra gibi her an alevlenmeye hazır bir nefis ve ateşler saçan yüksek gerilim hattı gibi bir sinir sistemi yapısına sahip olmasıdır. Nitekim şeytan da bunun bilincindedir ve sürekli bu cephelerden ateş açmaktadır.

İnsan melekle müttefik olmalıdır. Çünkü melekler, şeytanları bertaraf edecek ateş gücüne sahiptirler. Ortalığı ateşe verecek özel bilgileri toplamak için gök yüzüne yükselip kulak hırsızlığı yapan şeytanların üzerine, ateşten toplar gönderir onları yakarlar.

Böyle nura sığınan insan, bedende ateş yapan mikroplar gibi ruha kor sıçratan günahlardan arındığında, adeta nur kesilir, nur yansıtan bir simaya ve benliğe sahip olur. Ateşe karşı ateş kesilir ve şeytana şöyle der: “Ateş olsan cirmin kadar yer yakarsın! Hoş onu bile yakamazsın!..Çünkü nâr- sın nûra zarar dokunduramazsın!..Benim çıkardığım nûr ateşi senin nâr ateşini söndürür, bana hiçbir şey yapamazsın!”

Nur kesilmiş, nur gibi ağır bir yükü taşıyan alevlenmiş hassas vicdanlar, sanki bir sevda ateşiyle yanıp tutuşmakta, enerji bedenleri adeta alev saçmakta, taşıdıkları nur ışıkları simalarına yansımaktadır!…

b-Dört nala koşan atların birbirine çarpan nalları, çakmak taşı gibi kıvılcımlar sıçratır. Atomlar çarpışır ateşler taşır. Küheylan kesilmiş çağımızın, Hz.Musa’nın Yed-i Beyzâsı gibi ışık elli insanları da dokundukları gönülleri tutuşturmakta; her evde, beldede, şehirde, ülkede bir ocak tüttürmektedirler. Onların beyinleri de adeta, vicdanları gibi, milletlerinin ve insanlığın dertleriyle dolmuş, yığılan bulutların yağmuru gibi gözleri dolmuş, ateşlere düşen nesiller adına, itfaiye memurları gibi ateşlere düşmüş, düşüncelerine hafakan şimşekleri üşüşür olmuştur.

3-Sabahleyin akın edenlere ki,

(Zariyat-3: Kolayca akıp-süzülüp yürüyenlere…Nötron çekirdek tarafından çekilince, zincirleme reaksiyonlar meydana getirir, müthiş bin enerji yüklenerek, ışık hızına yakın bir hız kazanır. Bu etki gücüyle 30 cm. kalınlığındaki bir kurşun duvarı rahatlıkla delip geçebilir. Mümin hep yürür, şey tan ve nefis duvarlarını yıkar, beden engelini aşar, esaret zincirlerini kırar, şefkat ve muhabbet enerjisiyle ürettiği terleriyle ıslattığı avuçlarının içinde ka fes de mirlerini eritir, parçalar. Geçidi olmayan, derin sularla dolan, çöller kıtalar da olsa, su gibi , dağların ve bulutların engelleyemediği ışık gibi, bütün ruhlara sızar, dalar, akar gider, sessiz akın eder).

a-İnsanın gündüzü devirip geceye doğru yaptığı yolculuğu daha çok kendine, geçici beden istirahatına yönelik olur. Bu arada Ruh da rüyalarla oyalanır. Müzzemmil süresinde belirtildiği gibi “Gece programı” için kalkan insan, Ruh, vicdan, akıl ve düşünce ülkelerine seferler düzenler. Bilincine, bilinçaltına, yüksek gerilim yüklemesi yapar, sabah namazıyla programına son noktayı koyar, gecesini gündüzü için mühürler. İç dünyasına düzenlediği bu akınlarla günlük iç fethini tamamlamış olarak, gündüzün dış fethi için hayatın içine dalar.

b-İnsanların rahat uykularında oldukları vakitlerde, sıcak yataklarından yanlarını ayırırlar, kıyama dururlar sonra yürüyen ayak olurlar. Gecenin sırlı tenevvürü ile aydınlanmış olarak sabaha ererler. Sabah erkenliği içinde ayaklarının uçlarına basarak temkin ve tedbirle yürürler. İnsanlık daha uyanmadan içten içe, Eshab-ı Kehf uslublu, sırlı tenevvürle mesafe kat ederler. Hiç kimse bizden evvel gidip de gönüllere karanlık taşımasın diye, yüklendikleri ışıkları vakit fevt etmeden, güneşten bile önce, köşe bucak koşturup ulaştırmaya çalışırlar. Programlı sabah akınlarına erken başlarlar, yokuşları aşıp hedefe erken varırlar.

Seher vakitlerini uykuda geçiren hiç bir fert ve topluluk, İslam’ın ideal zirve noktasında, güzelliklerini temsile ve tebliğe layık olamaz.

Aynı şekilde, Tebliğ inceliklerine vakıf olmayan ve devrin şartlarına göre uygulamayan topluluklar da mefkûrelerine ve hedeflerine ulaşamaz.

Her gecenin kadirli bir gece olduğunu bilirler, Kadir gecesini arar gibi, gece içinde kendilerini ararlar. Sonra da sabaha kadar yeryüzüne akınlar düzenleyen meleklerden ödünç kanat almış gibi, gönüllerde Rahmetin yaygınlaşması için yeryüzü seferlerine başlarlar. Eski kavimlerde olduğu gibi, sabah azabını bildirmek için meleklerin gelmesinden (11/81; 37/177), masumları da kapsayacak felaketlerin yağmasından (8/25) endişe duyarlar ve içte istiğfar dışta hizmet seferleriyle gelebilecek felaketlere paratoner olurlar (8/33). Her yeni gün, bütün yeryüzünde adeta akın akın koşturan elektronlar gibi, bu sabah “Misbah” larıyla, aydınlanır (24/35), insanlık seması ışıklanarak hayat ve anlam kazanır.

Bu üç ayet, hem fert hem de topluluk planında, Risaletin bidayetinde Mekke dönemini -ki ilk üç yıllık dönemde, kalbî ve zihnî iç dünyadaki oluşum daha sonra Hicrete kadar dışta açık tebliğe yöneliş gerçekleşmiştir- ondan sonra da Medine dönemini, fethe giden yolda yapılan akınları ve evren sel açılımları hatıra getirmektedir.

Bu durum raporunun ardından da sanki şu iki sonuca dikkat çekilmekte ve iki temel misyona işaret edilmektedir. Buna göre, başta içte ocak gibi yanmadan, dışta gece gündüz köy-kasaba dolaşarak çabalayıp yorulmadan, oluşumu bütün nazik şartlar ve kurallar çerçevesinde, sistemli bir organize içinde yürütmeden, ses getirecek dışa açılımların ve evrensel misyonlu yayılımların gerçek leşmesinin mümkün olamayacağını belirleyebiliriz.

4-Haykırarak-emekle tozu dumana katmışlardır

(Zariyat-4: İş bölümü yapanlara and olsun ki…Atomdaki her eleman, mükemmel iş taksimi içinde, kendisi için takdir edilen ve yüklenen gö revi hassasiyet içinde, büyük emek gerektiren bir enerji ve eylemle yerine getirir. Elementleri oluştururlar. Yoğun çabalar sonucu hayata dinamizm katar lar. Samimi, yetenekleri yerinde kullanan, sistematik ve çılgınca çalışan kişi ve toplumlar da böyledir. İnsanlık hayatının dinamizmini ellerinde tutarlar. Ta rihimiz, iç ve dış kabiliyetlerin doğru yönlendirilmesi ve taksîm-i a’mâl ile; kışlanın, medresenin ve tekkenin orjinalitesi içinde fonksiyonları sonucu yetiş tirdiği çocuklarının yaşanmış hikayeleriyle doludur. Bu dündü!..Bugün?..Dürüstçe, payına düşen işinde uzman olan ve azimle çalışanlar, bugün de yarın da hep hayata yön vermeye ve tozu dumana katmaya devam edeceklerdir!..).

a-“Nak’an” kelimesi, savaşta kalkan toz manasını taşımakla beraber, haykırmak, çevresini etkileyecek, söz sarf etmek, ter ve kan dökerek büyük emek harcamak ve çaba göstermek gibi anlamlara da gelmektedir (Yazır,9/38).

İnsan Ruhta kuluçka dönemini yaşadıktan sonra haykırmak, fıtrî olarak emek harcamak ve dış dünyayı hemen sahiplenmek ister.

Yumurtalarından çıkan her canlının, hayatla buluşma sevincini ilan etmek istercesine, belki de şükür ve tesbih ifadesi olarak, ses ve davranışlarıyla çığlık atması koşturmaya, uçmaya başlaması gibi…Anne karnında embriyo aşamalarını yaşadıktan sonra biz insanların ilk yaptığı iş de bu değil midir? Minicik yapımıza rağmen, çevremizdekilere panik yaşatırız, ortalığı birbirine katarız. Büyüdük çe, öğrendikçe, çevremizi dağıtır ne yaramazlıklar yaparız. Çünkü insanın içi dışına göre dizayn edilmiştir. Dışa uyum sağlamak hatta hakimiyet kurmak için var edilmiştir. O, dışa halife olmuştur.

İnsan duygu ve düşünce dünyasında da benzer duyguları yaşar. Kimisi “Buldum!” diye hamam tasıyla dışarı fırlar, kimisi elinde fırçası tablolarının başında sabahlar. Sporlarda skor yapanlar, İpi göğüsleyenler madalyaya uzananlar, sınav kazanan bir başarıya imza atanlar ruhlarında hep coşku yaşar ve bunu değişik tarz ve dillerle haykırırlar. Fakat bütün bunların temelinde ciddi bir emek harcama, çaba gösterme, ruhta ve yeteneklerde olgunlaşma vardır,

Ruhta yaşanan olumlu ve olumsuz her duygu ve düşünce, şiddet ve yoğunluğuna göre dışta bazen aşırı davranışlar şeklinde kendini gösterir. İnanç ve bilgiden yoksun olmak, aileden ve etkili bir eğitimden uzak kalmak, çevrenin de etkisiyle olumsuz alışkanlıklar kazanmak gibi sebeplerle nefis-ruh hastalığı ve kişilik bozukluğu bulunan insanlarda, kendisine ve başkasına zarar verecek, toplumun huzurunu kaçıracak davranışlar görülebilir.

Ayetlerde belirtildiği ve sık sık vurguladığımız gibi, kendini baştan çıkarır “Azgın” olur, başkalarını-toplumu bozar “Bozguncu” olur…

İnsan hem duygularıyla hem de düşünceleriyle, hem kendinin hem de başkalarının dünyasında büyük değişiklikler yapabilecek bir potansiyele ve aksiyon gücüne sahip olduğuna göre; güzel bir ruh terbiyesiyle haykırmalarına, heyecan ve aksiyon içinde eşya ve hadiselere müdahalelerine bir an lam, amaç ve hedef kazandırılmalıdır.

İnsanın doğasında potansiyel olarak bulunan azgınlığı, inanç ve ibadet şevkine, Bozgunculuğu, ameli salih ve hizmet coşkusuna dönüştürülmelidir. Hiperaktif çocukların uygun enerji ve meslek alanlarına yönlendirilmeleri gibi…

Gençlerimiz, çocuklarımız, haykırarak çevresine korku salan, zarar veren ve toplum düzenini birbirine katan kişilikler olmaktan kurtarılmalı; ciddi eğitilmeli, meslek öğretilmeli, amaç ve hedef kazandırılmalı ve iş bölümü içinde yetenek ve becerilere göre görevler verilerek, bir seferberlik telaş ve heyecanı içinde topluma ve insanlığa kazandırılmalıdır.

İnsan, haksızlık ve zulüm karşısında haykıran, daima Hakka ve sabra çağıran bir ses, dünya insanına hizmet soluklayan güçlü bir nefes, bulunduğu her yerde iç ve dış canlılığı meydana getirip müsbet anaforlar oluşturan, herkes için ciddi emek harcayarak ter döken aksiyoner bir fert haline getirilmelidir. Aydınlanmış ferdin aydın siması, bakışları, davranışları, sözleri, bütün çalışmaları, insanlık sahnesinde gönüllere ulaşan birer nurlu çığlık ve hay kırış olmalı, gönüllerde mâkes bulmalı; ses getirmeli, coşku saçmalı, gafilleri uyandırmalı, tembellere gayret katmalı, hainlere korku salmalıdır.

Bu tarz üst perdeden kelam etmeyi hatta nara atmayı, ferdiyetçiliğini, öz güvenini ve başarısını onaylama ve ilan etme adına, askeri-politik-ekonomik-teknolojik alandan spor dallarına kadar, dış dünya çok iyi becerebilmektedir.

b-Yeryüzünde, inanç, ideal ve amaç birliği yapmış, samimi kardeşlik duygularıyla kenetlenmiş, çağın gereklerine göre ciddi organize olmuş ve sistemli çalışan toplulukların sesi güçlü olur. Ve ses getirirler…Dünyada farklı ülkelerde tozu dumana katan Lobi faaliyetlerinin güçlerini ve seslerini bastırırlar.

Güçlü pek çok düşman kuvveti, tarihte örneği seferler halinde görüldüğü gibi saldırmış, işgal ederek yakıp yıkmış, talan ederek, kıyım uygulamışlardır. Peygamberimizde ve O’ndan sonra O’nun yolunda olanlarda olduğu gibi, Türk-İslam Tarihinde de azmışlık ve bozgunculuk anlamında bir tozu dumana katma gözlenmez. Gözlenen şu olmuştur: Savaş ortamında hayvanlar ve ağaçlar bile koruma altına alınmıştır. Şayet tarih ve İnsanlık, atların nal seslerine, gazilerin nârâlarına, yerinde top gümbürtülerine şahitlik yapmışlarsa bu; gerçek anlamda, Hakk adına, hak, adalet ve zulmü önleme ve in sanlığa özgürlüğü, hoşgörüyü ve medeniyeti taşıma adına olmuştur.

Maddi planda olduğu gibi bozgun, fitne ve fesat çıkarmak isteyen topluluklar, topluluk ve millet bünyemizi tozu dumana katmak için, dört bir yandan saldıran şeytan gibi, çok farklı yöntemlerle saldırırlar. İnançlarımızı, duygularımızı allak bullak etmeye, düşüncelerimizde kaos ve kargaşa mey- dana getirmeye çalışırlar. Şüpheler atar, diyalektik yaparlar, alay eder tehdit savururlar, sefiller gibi takip eder kelepçe takarlar, deşifre eder ric’ata zorlarlar, iftira atar toplumu huzursuz ederler. Farklı yerlerde değişik oluşumlara göz yumar, arka çıkarlar. Gelecekte birlik ve beraberliğimizi ve gelişmeye yönelik çalışmalarımızı dinamitlemek, bölerek zayıf düşürmek için kullanır, üzerimize salarlar.

Hak vesilelerle Hak hedefe yürürken, en az düşman güçler kadar tozu dumana katmadıkça, katar gibi çalışmadıkça, önce içimize sonra dışımıza haykırmadıkça, gerçekçi, salih ve güncel yöntemlerle organize olup, fedakarca maddi manevi emek harcamadıkça; onların karşılarında durmak, tutunmak ve hayır gerekçeli misil-bil-mukâbelede bulunarak, sözümüzü dinlenir hale getirmek mümkün olmayacaktır.

Bu ayetle gelen ayet arasında bir bağ oluşturduğunu gördüğümüz bir ayetle geçiş yapmak istiyoruz:

“Allah dünya üstünlüğü-hükümdarlık, hikmet ve dilediği ilimlerden verdiği (Islahçı) Davud (Bozguncu ve fitne-fesat üreten) Calût’u yendi. Eğer Allah’ın, insanlardan bir kısmının kötülüğünü bir başka insanlarla gidermiş olmasaydı, yeryüzü bozgun yerine döner-alt üst olur-denge bozulurdu. Allah insanlığa karşı fazl ve lutuf sahibidir”(2/251).

5-Toplulukların tam ortasına dengeyle girmiş, denge olmuşlardır.

(Zariyat-5: Size va’d edilen kesinlikle doğrudur…Kur’an’da ümmet-i vasat olarak nitelenen topluluğa, güven içinde ve insanlığa huzur verici niteliğiyle Dinin güzellikleriyle beraber, yeryüzü halifeliğinin -insanlık dinamizmine yön verme yetki ve etki gücünün- bırakılacağı va’d edilmektedir (24/ 55) Allah, gönül Fatihlerinin, insanlığın kalbini fethetme çabaları adına yaptıklarının sonucunun, fetih sevinci olacağı yolundaki Va’dinden asla dönmeyeceğini belirtir (30/6). Ayet de bunu teyid ve te’kid ediyor).

Ayette “Vesat” kelimesi geçmektedir. Bu ferdin denge kazanmasını, Salih topluluğun, toplulukların tam içinde ve ortasında, evrensel dengeyi temsil etmesini hatırlatmaktadır.

“Dengeli insan” ve “Denge Topluluğu” kavramları, Kur’an’da “Dengeli tutum tarzı” ile beraber birer kez geçmekte, kelimenin üç türevinde de aynı anlamlar işlenmektedir.

a-Dengeli insan modeli:

“İçlerinden en dengeli-orta yolda olanı: Ben size Rabbinizi tesbih etseydiniz ya! dememiş miydim?” (68/28). Bu konu ya temas ettiğimiz Kalem süresinde, Fatiha süresinde ve ilgili konularda bahsettiğimiz gibi, insan inanç, ibadet, Salih ameller ve güzel hizmetlerle, ruhun da, duygu ve düşüncelerinde, tutum ve davranışlarında dengeli olma becerisini elde eder. İfrat ve tefrit dediğimiz iki kutuptaki yanlışlıklardan uzak kalır.

Ruhta denge kazanma, psikolojik rahatsızlıklar açısından çok önemlidir. Çünkü nefis-ruh hastalıklarının temelinde, ruhun dengesizliği yatmak tadır. Ruhun dengesini bozana birinci amil ise nefsin olumsuz istek ve arzularıdır. Nefsi günahlardan arındırarak, iman ve ameli salihle benlik dengesi kazanan insanlar, ruh dünyalarında bir denge ve bütünlük sahibidirler, nefsin yol açtığı ruhsal hastalıklar, kişilik ve davranış bozukluklarından uzaktırlar

b-Dengeli davranış modeli:

“Yemin kefareti olarak…Ailenize yediğiniz yemeğin dengeli-orta halli olanından yoksullara yedirmek veya onları giydirmek gerekir…”(5/89).

İnsanın günlük hayatında ömür boyu yaşayacağı iki temel şahsî konu göz önüne getiriliyor. Yeme ve giyme…İnsandan hiç ayrılmayan, her yerde beraber yaşadığı iki olay…İnsan bu iki basit ama temel konuda dengeli yaşamaya alışabilse, israftan kaçınsa, hayatî pek çok konuda denge sağlamakta da zorluk çekmeyecektir. Çünkü bu iki beşerî hadise, her gün sürekli insanın duygu ve düşüncelerini, ruh ve bedenini meşgul etmekte ve tekrarlanmaktadır. Bu insanın zorlanmadan kolayca alışkanlık kazanması için basit ama mükemmel fırsat demektir. Bu iki konu bir simge olmalı bunlarla işe başlamalıyız. Zamanla bütün duygu düşünce ve davranışları mıza ve insanlarla olan ilişkilerimize, bu kazanılmış denge ile yaklaşıp başarılı olabiliriz.

c-Denge topluluğu modeli:

“Sizi vesat ümmet-denge topluluğu yaptık. Sizin insanlara, Peygamberin de size şahit olması için…” (2/143). Dengeli insanlardan meydana geldiği ve insanlığa denge kazandırmayı temsil ettikleri, insanlığın içine içine içtenlikle, ortasına ortasına feda karca yöneldikleri için “Denge topluluğu” diyebiliriz. İşlerin kıyısından ucundan tutmakla denge sağlanmaz, aksine bozu lur.

Bu topluluk öncelikle, İslam’ın ruhuna uygun olarak, objektif ve evrensel bir hoşgörü anlayışına sahiptir. Toplumda bir kesimi tercih edip başka herhangi bir kesime cephe almaz, gönülleri, din, mezhep, meşrep, kültür vb. ayırımlar yapmadan gönül kapıları herkese ardına kadar açıktır. Bu yönleriyle fert ve toplumu tam ortalamış, dairenin merkez noktasına oturmuştur. Her şahıs, grup ve anlayışa aynı mesafeden bakmaktadır.

Ayrıca, insanların, inanç ibadet, ahlak, hukuk, ekonomi, siyaset, diplomasi, eğitim, kültür, örf adet vb. konularda da orta yoldan bakış açısını getirecek anlayışa, bilgi sunumuna, açıklamalara ve tutum ve davranışlara sahip bulunmaktadırlar.

Bu dengeli topluluğa bakan, gören, tanıyan, konuşan, izleyen, dostluklarını paylaşan kim olursa olsun, önyargısız baktığı, insaflı bir değerlendirme yaptığı zaman şu kanıya varacaktır: “Ben dinimi, en sağlıklı şekliyle şimdi görebiliyorum, anlayabiliyorum, yaşayabiliyorum! Hayata, kendime ve dünyaya denge içinde b

akabiliyorum!..” Önemlisi de bu topluluk, ayette dünya ve insanlık için denge topluluğu olarak görülmekte, insanlık için “Şahit” olarak nitelendirilmekte ve durumları Peygamber Efendimizle irtibatlandırılmaktadır.

Bunu, kendi toplumlarını ve insanlığı her an rasat edenler, dengesizliklerini izleyen ve denge kazanmaları için gerekeni yapma yolunda denge içinde yürüyenler,dünyanın her yerinde; “Yakından daha güzel şahitlik yapalım!” diyerek, denge müesseseleri açarak her milletin içinde kabul gören şahitler olarak anlayabiliriz.

Buraya kadar, net bir şekilde ele alınmadan, yer, zaman, şahıs ve topluluk ismi verilmeden tüm zamanlara, mekanlara ve şahıslara mal edilen bir topluluktan, olaydan ve bazı özelliklerden söz edilmiştir. Bundan sonraki ayetler, insanı ciddi bir oto kontrole, kendisini ve sahip olduğu değerleri göz- den geçirmeye davet etmektedir.

Ancak davet etmeden önce, insanın nankör ve hırslı yönüne dikkat çekilmektedir. Bu yapılırken de insanın kendinden, kendini gözlemlemek ten, kendi tarihini izlemekten uzak kaldığı, kaçtığı gerçeğine işaret edilmektedir.

Aynı zamanda sosyolojik tarihî bir yasaya işaret ediliyor.Tarihteki canlı aksiyon halindeki topluluklar, cemaat ruhunun sönmesiyle, ferdî hayatlarına gömülüp, toplumsallaşmaktan kaçıp bireyselleştikleri her zaman diliminde yosun tutmuşlar, dünya hırslarının önüne geçememişler, nankörleşerek, sadece benliklerini ön plana çıkarmışlar, böylece cemaat halindeki güçlerini ve tarihî kimliklerini kaybetmişlerdir. Allah onları yeryüzüne varis kılmayı Murat etmiş, onlar dört duvarlı odalarını tercih etmişlerdir. Şayet insanlar sahip oldukları değerlerin kıymetini bilmez, nankörlük yapar emanetin hakkını vermezlerse, verilenler onlardan alınır, layık olan başkalarına verilir (5/54).

6-Şüphesiz insan Rabbine karşı çok nankördür

a-Nankörlük, vereni görmemek verdiğine takılmak, verene görüp teşekkür etmemek bencil olmak, şükür olarak verdiklerini başkalarıyla paylaşmamak şeklinde tezahür eder. Özetle insan başını yukarıya çevirmez ki Rabbini bilsin, aşağıya çevirmez ki muhtacı görsün, baktığı hep kendisidir. İnsanın kendine ve bağlı olduğu dünyaya bağlılığını aşması, Rabbe yönelmesi böylece nankörlüğünü kırması lazımdır.

İnsanın insana nankörlüğü bir derece anlaşılabilir bir şey olabilir. Zamanında, yeterince veya uzun süre vermemiştir. Verdiğini geri almış ya da başa kakmıştır. Karşılık beklemiştir, verdiği bozuk veya değersiz çıkmıştır yahut farklı yönden bir zulüm veya haksızlık yapmıştır gibi sebeplerle insanlar birbirlerine vefasız davranabilir.

Fakat insanın, Allah’a karşı nankörlük yapmasının ne gibi bir gerekçesi olabilir ? O, Her ihtiyacını zamanında, yeterince hatta fazlasıyla, peşin, karşılıksız vb. özelliklerde verdiği gibi üstelik, sonsuz bir hayatta asıllarını da vermeyi vaat etmiştir. Bu nankörlüğe akıl sır erecek gibi değildir?.

Nankörlüğün farklı sebepleri ve türleri olabilir.

1-İnkar nankörlüğü.

İnkarcıda benlik kendi için hayatın esası ve merkezidir. Her şeyi benliğine, benliğini de kendine mâl eder. Azmışlık içindedir ve nefsinden başka bir güç kabul etmez, güç diye ortaya çıkanları bozgunculuğuyla ezmek yok etmek ister.

2-Gaflet nankörlüğü.

Nefis zevklerine düşkünlükten kaynaklanır. İnsanın Allah’a imanı olduğu halde, vazgeçemediği günah alışkanlıkları, o alışkanlıklarından vazgeçip sadece Allah düşüncesine odaklanma ve ona yönelme alışkanlığı kazanmasına izin vermemektedir.

3-Enaniyet nankörlüğü.

İnat ve kıskançlık damarıdır ki, itaatkar ve günahtan uzak kalan bir insan da olsa, sözgelimi başka topluluklara lutfedilen maddi manevi başarıları çekemez, taassupla hareket eder. Ya da bir kısım başarıları nefsine mal eder. Matiyyele ri görmez atiyyelere gözünü di ker; Lutfî ve fazlî olanlara kesbî olarak bakar gurura kapılır.

4-Emanet nankörlüğü.

Kişisel olarak insan Ruh hayatında kendisine verilen kalp akıl, vicdan irade, duygu düşünce, duyular gibi değerli sermayesinin kıymetini bilmez, onları yaratılışları istikametinde kullanmaz, suiistimal eder. Böylece emanete hiyanetlik ve nimetlere nankörlük yapmış olur. Sahip olduğu mal mülk ve servet için de aynı değerlendirme yapılabilir.

5-Toplumsal nankörlük.

Nankörlüğün kitleselleşmesi az görülen bir olay değildir. Kur’an, sık sık pek çok nimetlere sahip olduğu halde bunları verene ve gönderdiği Nebisine sırtını dönen, bu büyük Peygamber ve Vahy nimetinin farkına varamayan eski toplumlardan bahsetmektedir.

Ve Allah’a karşı kolayca nankörlük yapan insanın, insanlara karşı nankörlük yapması daha kolay olacaktır.

Ayet, Allah’ın nimetlerinin farklı olanına dikkat çekiyor. Bu büyük nimet, Denge ve Şahitler Topluluğu olarak nitelendirilen çağımızdaki örnek insanların varlığı olarak görünüyor. Böyle bir tekevvünü kitleler bir araya gelseler gerçekleştiremezler. Peygamberimi zin belirttiği gibi üç kişi bir cemaat nimetini elde edebilirler de, milletler bir araya gelse o anlamda; ruhta bütünleşmiş ve ihlasla hedefe kitlenmiş bir oluşum meydana getiremezler. Kitleler, çoğunlukla bedensel bir araya gelmelerden ibarettir. Nerde güçlü akım varsa o taraf dönüverirler.

Böyle bir nimeti görmemek, bakmamak, tatmamak, gönül ve adım birliği yapmamak, en azından kadir kıymet bilmemektir. Ancak hayırlı ve ihlaslı toplulukların dedikodusunu yapmaya, özellikle tavır almaya, nankörlük sıfatını yapıştırmakta tereddüt etmeye ceğiz!..Hasım olanlar için vasıf belirle meyi son ayete bırakıyoruz.

Bu konuda kudsî bir hadis, umarız kadir bilmezleri inâbeye, soğuk duranları intibâha, hasım olanları hidayete sevk eder: Allah meleklere kullarının durumlarını sorar. “Cenneti istiyorlar” derler. Allah: “Cennetimi hiç görmüşler mi?” der. Sonra melekler cehennem den sana sığınıyorlar” deyince Cenab-ı Hak: “Cehennemi görmüşler mi?” diye sorar. Sonunda da ben onları affettim buyurunca melek lerin: “İçlerinde günahkar olanlar da var!” şeklin de hikmet sormaları karşısında Rabbimiz: “Hüm kavmün lâ yüşkâ celîsühüm-Onlar öyle topluluktur ki onlarla oturanlar şakî-bedbaht olmazlar!” buyurur.

7-Kendisi de buna şahittir

Kıyamet süresi 14. ayette de, insanın, kıyamet günündeki, kendi iç dünyasına yönelik derinlemesine bu iç gözleminden söz etmektedir. İnsanın kendine şahid olması-objektif gözlemlemesi ve basiretiyle kendinin, bütün ayrıntılarıyla ve boyutlarıyla farkına varması söz konusudur. Ahiretteki basiret vukûfiyeti, dünyadaki gibi sebepler perdesinden, nefsin ve duyuların tesirinden uzak olduğun dan, insanın bütün hafızasını ve bilinçaltını kapsamış, insanın bütün duygu, düşünce ve davranışlarının dökümünü içermiş olacaktır. İn san ahirette kendisine, iç dünyasına, hakkal-yakînde gözlem yapabilecekse şayet, ilmel-yakîn ve aynel-yakîndeki şahitliği, müşahedesi ve gözlemiyle bu dünya hayatında bunu yaşayabilir demektir.

a-Ayette “Şehîd” kavramı geçmektedir. Aynı kelimenin geçtiği çoğu ayette, Allah’ın her şeye şahit olduğundan ve gördüğünden (5/117), ahiret teki şahitlikten (41/47,50/21), Peygamberlerin ümmetlerine şahitliğinden (4/41), borç sözleşmelerinde şahit eşliğinde yazdırmaktan (2/282), bir yerde, mesela harpte hazır bulunmaktan (4/72) söz edilirken bir ayette kalbi olan kulak veren ve kendini müşahede eden insan için geçmiş olaylarda öğüt bulunduğundan bahsedilir (50/37).

İnsanın kendine şahit ve müşahid olması, kendini müşahede etmesi, kendini müşahede altında tutması, yeni ifadesiyle “İç Gözlem” yapmasıyla ancak; kalbini, aklını, duygu ve düşüncelerini okuması mümkün olur. Alak süresindeki ilk ayet de esasen insanın öncelikle kendisini okumasını ister.

Bir mahkemede şahitlik yapmak insanı heyecanlandırır, terletir, tedirgin eder. Yalancı şahitlik yedi büyük günahtan biri sayılır. Bu da olaya ayrı bir hassasiyet kazandırır ve insan ayrıntısına kadar düşünür, taşınır, kılı kırk yarar, adaletsizlik olmasın hak hukuk çiğnenmesin ve sorumlu olmayalım diye, şahit olduğu bir olayı, duyarlı şekilde seçtiği cümlelerle ifade etmeye çalışır…

İnsan kıyamette mahkeme önüne çıkacak ve kendisi hakkında şahitlik yapması istenecektir. Yapmak istemese ya da dili farklı şeyler söylemek istese de, elleri ayakları (36/65), hatta cildi (41/21) şahitlik yapacaktır. Ard arda açılan hafıza dosyaları da aslında buna şahitlik yapacaklardır.

Ancak insan, dünyadaki mahkemelerde şahitlik yaparken başkasına karşı titiz davrandığı gibi, kendi iç dünyasını gözlemleme ve şahitlik yapma konusunda aynı ciddiyeti ve hassasiyeti göstermekte midir acaba? Ya da yaptıklarına Allah’ın ve görevli meleklerin şahid olduğuna…

İnsan, kişisel iç gözlem ve oto kontrol yaptığında Ruhundaki boşlukları, kalbindeki yaraları, kafasındaki şüphe ve tereddütleri fark eder. Dış hata ve günahlarının, psikolojik davranış bozukluklarının iç kaynaklarına ulaşır. Nefis-ruh hastalıklarının kişiliği konusun da nasıl bozukluklar oluşturduğunu tesbit eder. Edemediği noktalarda psikiyatrist yardımıyla görmesi sağlanır.

İnsanın yoğun olarak kendi şahitliğini yaptığı en uygun platform seccadesidir, ya da bir köşeye çekilip okuyup tefekkür ettiği anlardır. Özellikle de işlediği günahlardan sonra içi yanıp, boynunu burktuğu, kaddinin iki büklüm olduğu, kapısına başını koyup “Rabbim! Af var mı?” dediği andır. Bu halinde insan iç dünyası itibariyle şeffaflaştığından içini daha rahat okur, olayları net görüp aktaran şahit gi bi kendini kendisine, sonra Rabbisine daha güzel ifade eder. Aksattığı ibadetlerle Rabbe, ucundan tutmadığı hizmetlerle toplumuna ve insanlığa karşı vefasızlık yaptığını anlar

En katı ve günahlara dalmış insanlarda bile, kendi içine şahit olma hissi az çok bulunur. Hatta bir yönüyle diyebilirz ki, farkında olsun olmasın, zulüm yapıp öfke ve kin kusan insanlarla, günah bataklığına gırtlağına kadar saplanmış insanların, bu duruma gelişlerinin hikayesi iyi dinlense, ruhlarını yansıtmaları sağlansa, inkarcılıkla tamamen mahiyet değiştirmemişlerse, kendi iç hastalıklarına nasıl şahitlik yaptıkları ve hüzünlenerek, kendilerinden ve yaptıklarından aslında çok da hoşnut olmadıkları görülecektir.

Kur’an insanın iç gözlem yapmasını, kendisine şahit olarak durumunu gözden geçirmesini istemektedir. Bu konuda kullanılan kelimelerden bir tanesi de “Nazara” bakmak kelimesi ve türevleridir. Mesela: “Ey iman edenler! Allah’dan korkun, her nefis yarın-ahiret için ne hazırlamış ona baksın!” (59/18). “İnsan yemeğinin nasıl hazırlandığına baksın!”(80/24), “İnsan nasıl bir damla sudan yaratıldı ğına baksın!”(86/5).

Bir ayette Hz.İbrahim oğlu İsmail’e rüya yoluyla (Rüyalar sadece Peygamberler için geçerli emir anlamındadır) Allah’tan kurban etme emri aldığını ifade eder, aynen şöyle der: “Oğlum Bak ne görüyorsun?” Hz. İsmail cevaben: “babacığım Emredildiğini yap, beni inşallah sabredenlerden bulacaksın!”( 37/102). Burada tamamen bir iç okuma ve onu rapor etme görülmektedir. İç gözlem yapan Hz.İsmail, kendi ruhuna bakmış, vicdanında ve zihninde yazılı olan satırları okumuş; kendisinin Rabbi karşısındaki, Rabbisinin kendisi karşısındaki konumuna ve durumuna bakmış, sözleriyle de buna tercüman olmuştur. Bu yönüyle o, hem Allah’a yönelmiş ve tevekkül etmiş hem de sabır gücüne ulaşmış ve teslim olmuş bir ruh yapısına sahip bulun maktadır.

b-Söz konusu topluluk, insanlık çapında evrensel şahitler olduklarından, bu müstesna makamın gereği olarak iç şahitlik ve kendilerini sık sık gözden geçirmede titizlik de bir o kadar önem kazanmaktadır.Temsil keyfiyetlerinin zaman aşımına uğramaması için sürekli metafizik yenilenme içinde olmaları gerekmektedir. Çünkü insanlığın gözleri onların üzerindedir, onların gözleri de sürekli, keskin gözlü bir şahin gibi, başkalarının kendi üzerlerin deki gözlerden daha hassas şekilde kendi üzerlerinde olması gerekmektedir.

Bir de vicdanlar toplumsallaşınca birbirinin gören gözü işiten kulağı, düşünen aklı ve kalbi, dili ayağı haline gelir. Aynı duygu ve düşünceleri yansıtacak şekilde homojenleşirler. Birbirinin nurdan yansımaları adeta helogramları gibidirler, birbirlerine ayna olmuşlardır. Birinde hepsini hepsinde birini okumak ve görmek mümkün gibidir. Bir beden hücresinde, bedenin bütününe ait belli mekanizmaları programları nı ve gen haritasını okuma gibi…

c-İç gözlem, insanın iç dünyasını ciddi anlamda okuması, analiz etmesi, titiz bir müfettiş gibi teftiş etmesi bir savcı edasıyla sor gulaması, dosyalar hazırlaması, gerekiyorsa yaptırım uygulamasıyla gerçek anlamını kazanabilir. Bu iç gözleme davet karşımıza, ayetlere bağlı olarak, şu üç soru çıkmaktadır: Önceki ayet daha çok dışa yönelik-afaki, sonraki ayet ise içe yönelik-enfüsi açılım sağlayabilir.

Ben bana peşin ve karşılıksız verilen onca nimete karşı nasıl, neden böyle bir nankörlük yaptım-yaparım

Ben neden dışa açıldığım kadar sıkça içime inip iç gözlem yapamıyorum-yapmalıyım

Ben içimde nelere karşı hangi aşk-tutku duygularını besliyorum.

FARKINDALIK

Bu ayet insanın kendinin farkında olması yolunda ciddi uyarı yapmaktadır.

Farkındalık, zihnin yoğunlaşması, bir noktaya odaklanması ve insanın, duygu düşünce ve davranışlarının bilincinde olması diye tanımlayabiliriz. Alt yazılı filim izlerken, görüntüye veya yazıya odaklanan insan çoğunlukla diğerini kaçırır Farkına varma alışkanlığı okumakla, dinlemekle, yazmak la, düşünmekle ve kuşkusuz çok egzersizle kazanılabilir.

Bu ayetlerde dikkat çeken bir husus, Allah’ın peşin ve karşılıksız verdiği onca nimetlere ve vermeyi va’ d ettiklerine karşı insa nın kendi nankörlüğünün farkında olması üzerinde durulmasıdır. İnsan kendi inanç ve ahlakî durumunu da gelecekte karşılaşacağı ahir et sorgulamasını ve cezayı da bildiği halde nasıl oluyor da göz göre göre hala dünyaya karşı şiddetli hırs gösteriyor, dünyalıklar peşin de koşabiliyor ve tereddüt etmeden günahlara dalabiliyor?

Bunun bir sebebi, insanın bilinçle kabullenmesi ve kabullendiğinin farkında olmasıyla ilgilidir. “Ben, ben olayım her şeye razıyım!” Felsefesi şeytanla başlar, her insanda nüve halinde temsil edilir. Her insanın dünyadaki inanç, bilgi, kültür, servet, şöhret, evlat nüfuz gibi halleri onu bağlar, onu öyle yapar. Böyle olmayı insan kabullenir, hayatta o kimliği alır. Kendini gerçekleştirirken bazı şeyleri çiğnediğinin de farkındadır fakat dönüşü yoktur. O öyledir artık. Nankörse nankördür, asi ise asidir, günahsa günahtır….Bu bakış açısı insanı, farkındalık içinde küfre de götürebilir, nifaka da isyankarlığa da, günahkarlığa da, ciddiyetten uzak laubali bir Müslümanlık anlayışına da götürebilir. Bu nokta enaniyet alanı olduğundan, Müslüman kimse ciddi risk bölgesindedir.

Bunun diğer sebebi, bilinçli-farkındalık içinde bir akıl-kalp kabullenmişliğinden çok, nefsin, hazıra meftûn ve sona kör olan baskın özelliğinden kaynaklanan, duygulara ve arzulara kapılma, nefsin hoşuna giden hazlara ve alışkanlıklara bağlanmışlık olarak görülebilir. Beden duyularla zevklere öylesine odaklanır ki ne kalbin, ne aklın ne ruhun karşı koyacak mecali yoktur. Arada bilinç gelip gitse, vicdan bir nota vursa ve durumun farkına varsa bile, nefis ağzını sütten kesememektedir.

Yani canının istediğine ulaştığı, menfaati olan şeye cevap bulduğu noktada insan, farkında da olsa, gelecekteki azaba rağ men, akıbetine razı olarak peşin ücreti tercih edebilmektedir. Bu, inandığımız anlamda imanı olmayan bir militanın, benliğini tamamen teslim ettiği bir duygu ve düşünce uğruna gözünü kırpmadan ölüme gitmekten bir tad almasına ve bu tutumdan vazgeçmemesine ben zer. Burası nefis alanı olduğundan ve inkara yol olabilecek bir çizgi anlamına gelen günahları şiddetle arzuladığından, nesin bu işgaline karşı da son derece duyarlı olmak gerekir.

Günümüzde çok satan kişisel gelişimle ilgili çoğu kitapta insanın ayna karşısına geçip kendisini izlemesi, tebessüm etmesi, fizyolojik yolla ruh sal yapısında değişim meydana getirmesi öğütlenir. Bu dış gözlem, insanın iç gözlem yapmasına yardımcı olduğu ve kalp dünyasına anlam kazandırdığı oranda yararlı olabilir. Bu yaklaşım, eğer ciddi bir iç bağlantı yoksa, insanın ucba düşmesine, başkaları karşısında kendini beğenmesine ve Narsist duyguların gelişmesine de yardım edebilir.

Öte yandan ayna, kaybettiğimiz ben’i bulmamıza da yardım edebilir, hamde ve şükre anahtar da olabilir. Rabbimizin güzel sıfat ve isimlerini yansıtan bir ayna yapımızla aynaya bakmak gerçekten bir başka da olabilir; Rabbimizin yüzümüzde desenlenen sanatını alkışlama adına (Meleklerin Adem’e secde etmesi gibi) aynayı, aynada kendimizi, kendimizde Rabbimizin bendesini ve sanatını öpesimiz gelir. Ve duygulanarak şöyle diyesimiz: “Allahümme ahsin hulukî kemâ ahsente halkî”. “Rabbim! Yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlakımı da güzel eyle!..”

8-Hayra-mala-dünyalığa şiddetle düşkündür.

a-İnsanın iç gözlemle kendinde şahit olacağı diğer bir yönü, mal mülk para gibi menfaatine yarayan şeylere karşı alabildiğine bağımlı ve hırslı oluşudur. İç kitabını karıştıran insan, ilk sayfalarda bu konuya da mutlaka rastlayacaktır. O kadar ki ayet bu konu da ilginç bir tesbit yapıyor. Belki çoğunlumuz itibariyle böyle düşünmemişizdir ama, böyle düşünen ve davranan insanları görmüşüzdür. Ya da derinliklerde benzer duygular taşıyor da olabiliriz. Şöyle der ayet: “De ki: Rabbimin hazinesine siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu pek eli sıkıdır”(17/100).

İnsanın, Allah tarafından istenen iç gözlemi yapması sonucu ortaya çıkan gerçek şudur: İnsan, kendisine verilen veya kendi elde ettiği dünyalıklar karşısında sahiplenme duygusuyla hareket ediyor, peşin maddi manevi hazlar karşısında Allah’ı unutuveriyor. Nankörlüğün de cimriliğinde ana çıkış noktası burasıdır. Dünyalığı delicesine seven güçlü nefis potansiyeli, Allah’ı tercih etmesine engel teşkil edebiliyor. İnsan iç dünyasında bu noktaya mutlaka ağırlık vermeli, projektörleri bu noktaya çevirmelidir: “Ben neyi kime karşı tercih ediyorum!” diyebilmelidir.

Ayrıca şu değerlendirme de yapılabilir: İnsanın nankör oluşu verilenlere sahiplenmesi ama verene vefasız davranmasıyla gerçekleşirken, mala hırslı ve cimri oluşu da vereceği insanlara karşı şefkatsiz davranmasıyla gerçekleşmiş olmaktadır. Bu iki konu aslında insanın esas varlık amacı konusu dur. Allah’a yönelecek, O’ndan alacak; insana yönelecek ona verecektir. Mevlana ile sembolleşen olay!..

Nankörlük ve mal hırsı, İnsanın ruh dünyasına ait rahatsızlıkların babası ve anası gibidirler. Hem birbirlerini hem de diğer rahatsızlıkları tevlid ederler. Dünya hırsı olan bir insan, vefasızlık yaparak, nankörlüğe düşebilir. Nankör olan da, kendi nefsini konu yaptığından, mala hırslı hale gelebilir. Birisinde Allah’a yöneliş iptal edilmekte diğerinde de insanlara yöneliş ortadan kaldırılmış olmaktadır. Allah’tan kopan bir insan, insanlarla güzel iletişim kuramaz, insanlardan ve onlara malla ve hizmetlerle hayırlar yapmaktan uzak kalan da Allah’ın razı olacağı bir hayat yaşamış olmaz…Kabe’de de olsa: “Kullarımı hangi ateşlerde bıraktın da geldin der?..

b-Dünyanın lüksüne kapılmak, rahat ve rehavete gömülmek, hiss-i semâhatini yeterince coşturmamak, Şahitler topluluğunun handikaplarından biri haline gelebilir. Dünya malına düşkünlük, ihlas ve samimiyeti zedeler, yoksul Müslümanların hüsn-ü zannını kırar. Kötü örnek oluşturur. Muhtaç nice gönüller himmet beklerken, onca insanın hakkını zimmetine geçirmiş olabilir, onca nimet nikmete dönüşebilir..

İnsan, ayette “Şedîd” olarak tanımlanıyor. Yani nimetlere, dünyalıklara şiddetle düşkün!..Başka ayetlerde Allah da kendini ve azabını “Şedîd” olarak vasıflandırıyor. Şu ayetin anlamını iç gözlemimizde kendimize karşı kullanabiliriz: “..Kim Allah’ın nimetlerini değiştirirse, bilsin ki Allah’ın azabı şedîddir-şiddetlidir”(2/211). “Dünya mallarıyla geçinirler ama dönüş bizedir azab da şiddetlidir” (10/70), “Şükrederseniz arttırırım, nankörlük yaparsanız azabım şiddetlidir” (14/7).

9,10,11-Bilmiyor mu ki kabirde bulunanlar çıkacak, “Sadır”larda olanlar dökülecek, Rableri yaptıklarından haberdardır.

Davranışlar ve beden dili kimi zaman insanın iç dünyasını yansıtan önemli ipuçları ve görünen kişilik kılavuzları olarak iş görür. Ancak, kimi zaman da bir insanı davranışlarıyla tamamıyla anlamak, çözmek ve kişiliğini kavrayabilmek oldukça zordur. Kur’an ve Hadisler bu sebeple münafıklar ve nifak özelikli üzerinde hassasiyetle dururlar. Psikoloji ilmi bu noktada çok önemli bir işleve sahiptir denebilir. Çünkü davranışların arka planlarına inmek duygu ve düşünceleri okumak ve analiz etmek, zihni ya da kalbi uzmanlık ve zenginlik isteyen bir konudur.

Ayet insanın “Sadr” ında olanların ortaya çıkarılması ifadesiyle bu noktaya parmak bastığı gibi, gerçek adaletin gerçekleşmesi için de, iç dünyamızda olup bitenlerin, bütün duygu ve düşüncelerimizin ortaya konmasının gerekli olduğunu ve mahşerde bunun gerçekleşeceğini vurgulamış olmak tadır.

Bu sebeple insanı şiddetli azaba hazırlayabilecek şiddetli günah ve kötülük arzularına karşı, şiddetli bir iç gözlem yapıp kendinin şiddetle far kında olması, içindekiler ortalığa saçılmadan önce içini güzelce okuması gerekir. Ayet dünyada kendisinin farkına varamamış, dünyalıklara dalmış kimse leri uyaracak farklı, dünya dışı bir yöntem uyguluyor; kabirleri harekete geçiriyor, içindekileri dışarı çıkarıyor; sonra insanın kalbinde, aklında, hafızasında bilinçaltında ne varsa, kabirdekilerin ortaya çıkması gibi, onların da insan tarafından ortaya çıkarılması ve irdelenmesi isteniyor.

Böylece insanı hem benliğiyle hem de şiddetle aşk derecesinde sevdiği dünya ile arasına giriyor, hayat bağlarını keserek ölümle yüzleşmesini sağlıyor. Fakat bazen insanın ölü görmesi, hatta eliyle kefenli cesedi mezara koyması, etkili olmayabilir ve kısa zamanda dünya zevkleri insana çekebilir. Ayet de aslında ölümden çok kabirlerin canlanmasından, adeta ona benzeyen “sadr” ın (bilinç ve bilinçaltının) canlanmasından bahsetmektedir

İnsanlar kabre konmayı bilirler, fakat kabirden kalkmayı bilmezler. İnsanların uyarılmasında bilmedikleri imajların kullanılması daha derin etki yapabilir. İnsan yaşadığı bir olayı hayalinde canlandırır geçer. Oysa yaşamadığı bir olayın nasıl olabileceği hususu üzerinde uzun durur, benzer olaylar la karşılaştırır, tasvirler canlandırmalar yapar, zihninde tanımlamaya tasvir etmeye çalışır; bu da ruhu ciddi etkileyebilir.

Bu şekilde ayet, geleceğe psikolojik bir yolculuk yaptırmak süretiyle, duygu ve düşünceleri uyandırmakta, insanın kendinin farkına varmasını sağlamakta, Rabbine değil insanın kendine, ahirete değil dünyaya yönelip takılmasının olumsuz durumuna dikkat çekmekte, son uyarı olarak da Rabbiyle karşılaştırmaktadır.

a-İnsan ne kadar yatarsa yatsın anne karnından mutlaka çıkacaktır. Çıkmak istemese de sezeryanla çıkaracaklardır. Kışın beyaz kefeni altında kabir ve berzah hayatı yaşayan varlıklar baharda nasıl canlanıyorsa, kemiklere benzeyen ağaç dallarından çiçek ve meyva çıkıyorsa, dallara benzeyen kemiklerden de insan çıkarılacaktır. İnsan taşlaşsa da demirleşse de bu böyle olacaktır.

Kabirle diriliş arası hayata berzah hayatı denir. Berzah adeta bilinçaltı mallarının sergilendiği bir pazar gibidir. Dünyada insan hangi iç gözlemleri yapmış, hangi duygu ve düşünce tohumlarını bilinçaltı tarlasına ekmişse, hangi sözleri sarf etmiş, davranışlar sergilemişse berzahta da onlar tezgahlara konacaktır. Unutulmuş ama kayıtları silinmemiş pek çok dosya orada, sahibinin berzah ekranında gösterilecektir. Ve tıpkı dünyada, iç dünyasında zihninde sevinç ya da üzüntü yaşayan insan gibi berzah hayatı huzurlu veya ezalı geçecektir. Berzah bilinçaltımızın bir kopyası gibi yaşanacaktır.

Mahşerde hesap yerinde ise “Sadr” diye tanımladığımız, insanın kalbinde, aklında, hafızasında bütün benliğinde olan her şey ortaya çıkarılacak, meleklerin yazdığı, hafızanın kaydettiği ve icraatçı organların insanın lehinde veya aleyhinde şahitlik yapacakları olaylar bir bir belirlenecektir.

Bilinçaltı aynı zamanda “Perde” anlamına gelen bir berzahtır da…İki denizin karışmasını engelleyen perde-berzah (55/19-20) gibi fonksiyon icra eder. Bilinçaltı, bilinç ve kalp arasında yalıtkan bir tampon bölge gibidir. Bir ayna gibi kendinde yansıyan bütün duygu ve düşünce görüntülerini anında aynen uygulanmak üzere, bilince de kalbe de sızdıramaz. Tabi ki nefis ve şeytanın etkisiyle kalp ve bilinç, kapılarını açmadıkları sürece!…

İşte dünyadaki gibi bilinçaltına hapis olmuş, davranışlara dökülmemiş bu bilinçaltı kabrinden, berzah kabrine yansıyanların, dünyadaki gibi insan ruhunu olumsuz olarak etkilememesi büyük ihtimaldir. Bu, dünyada, iç gözlemlerle vicdan ve irademizin yardımıyla, bilinçaltını kontrol altında tutmamızın, kabre ve berzah hayatımıza yansıyan olumlu bir sonucu olacaktır. Aksi durumdakiler ise, durmadan dönen teyip kaseti gibi, yaptıkları gözlerinin önünden sürekli geçecek, gerçek gözlem yapma mecburiyetinde kalarak, ilardeki akıbetlerinin endişesiyle eziyet çekeceklerdir.

Yukarda geçen iç gözlemle bu ayetler arasındaki irtibat fark edilmektedir. İnsan, iç aleminde hangi hayatı kurmuş ve buna şahit olmaktaysa, o iç hayatının aynısı ölüm sonrasında başlayacak berzah hayatına da yansıyacak ve orada, buradaki hayatına şahit olacaktır.

F. Razinin dediği gibi, bir anne gibi davranmalıyız. Karnındaki çocuk daha dünyaya gelmeden evvel, onun için pek çok güzel çalışma yapar. Doğduğunda ona mutluluk verecek eşya ve ortamı titizlik içinde hazırlar. Kendi ruhumuzun kabir içinden çıkacağı durumu hesaba katarak, onun için orda lazım olacak inanç, ibadet, ameli salih ve güzel hizmet çalışmalarını burada fırsat elimizdeyken hazırlamak en akıllıca davranış olacaktır.

b-Vasıflarını yeterince anlatmaya çalıştığımız topluluk, kabir sonrasına hazırlanmak için bulunmaz bir fırsattır. Burada yaşayacağımız, güzel sohbet anıları, sağa sola koşuşturmalar, yorgunluklar, deniz aşırı yolculuklar, katlanılan zorluklar, himmetlerimiz….kabrimizde bizi şefkatli bir ana kundağı gibi saracak, koruma altına alacak, dev bilinçaltı ekranında yansıyacak anılarımızla berzahımız saâdetgâhımız olacaktır.

Ve yeryüzünün şahitleri olan bu insanlardan, ne kadar çok insan görür, tanır, gönüldaşlık kurar muhabbet duyarsanız, berzah sonrası hesap yerinde o kadar şahidiniz olacak ve bu sevdiklerinizle beraber bulunacaksınız demektir.

Gün boyu nerelerde oturursanız oturunuz ama mutlaka Nur Sofrasında oturanlara da misafir ve enîs-ü celîs olunuz. Olunuz da, “Lâ yüşkâ celîsühüm” listesine kaydolunuz!..

A’LA SÜRESİ (87) bilinçaltı çöplüğümüz drmavi

1-Rabbimizin yüce adını, O’nun isimlerine layık bir şekilde anmalı, farklı dillerle daima tesbih etmeli.

Var olan her şey, O’nun sıfat ve isimlerinin eseridir. Bütün eserleri O’nu gösterir, kendilerin has dillerle O’nu anlatır, O’na delalet eder. Ve O’nu bu yönleriyle tespih etmiş olurlar. Kalp gözü gibi kalp kulağı olanlar, bu tespihleri anlar. Bir kısım insanlar da akıl kulaklarıyla anlarlar; cansız zannedilen madde atomunun parçalanmasıyla intizam içinde hareketlerin anlaşılması, madde itesi enerji dalgalarının anlaşılamaması gibi. Diğer insanlar ise, duyularıyla yaşadıklarından, kalp ve akıl derinliğine ulaşamadıklarından farklı dillerdeki bu tesbihatı anlayamazlar(17/44). Son grup ise zaten inanma niyetinde olmadıklarından, akıl, kalp ve bütün duyularının önüne aşılmaz inkar perdesi koyduklarından böyle bir yönelişe tamamen kapalıdırlar(17/45-46).

İnsan, varlık mekanizmalarının farklı bütün dilleriyle bu anmayı gerçekleştirmelidir. O’nu yüceliğine yakışır şekilde dinlemeli, okumalı, düşünmeli, bütün vicdanî duygularına hissettirmeli ve topyekün hayattaki eylem planlarına yansıtmalıdır ki, bu yüceliğe uygun, çapta anlamlı gerçek bir anma gerçekleşebilsin! İnsan kendi zihninde ve kalbinde hissettiği Allah’ın yüceliğini ve bunun remzi olarak yüce adını, yeryüzündeki, mümkünse gökyüzündeki bütün varlıklara duyurma düşüncesinde olmalıdır. Namaz,Allah’ın yüce isimlerini dil-kalp-beden bütünlüğü içinde yücelttiğimiz en güzel bir platformdur.

Psikolojinin dili, diğer ilim dallarından farklıdır, onun konusu insan ruhu, duygu ve düşünceleri, tutum ve davranışları üzerine yoğunlaşmıştır. İnsanın hayat içindeki bütün hal ve durumları, Allah’ın farklı isimlerinin tezahürleri sayılır. Yemesi, içmesi, sıkılması, sevinmesi, düşünmesi, öfkelenmesi…

Bu yönüyle Psikoloji ilmi, bilerek ya da bilmeyerek, Allah’ın güzel isimlerini yoğun olarak bahse konu eden ve yücelten en yüce pozitif bir ilim dalıdır diyebiliriz. Çünkü tıpkı Allah’ın isimleri gibi doğrudan insana, insanın bütün duygu,düşünce ve davranışlarına yönelmektedir ve insanı mutsuz eden hallerden kurtarmak ve korumak, mutlu etmek istemektedir.

Bu yönelişlere gerçek bir anlam ve bereket katmak da mümkündür; Allah’ın isimlerini yücelterek, onlara saygı içinde, hastalar da tedavi yönteminin bir parçası olarak kullanarak!.Meselâ onlara anlatarak işe başlanabilir. Korku, üzüntü, öfke gibi duyguları, Kur’an’ın anlatımları içinde ele al maya çalıştığımız gibi!..

Allah’ın isimlerini anmak ve düşünmek, insan zihninde ve hayalinde bir kısım şekillenmelere yol açar. İrade dışı gelen, Allah hakkındaki insanî mukayeseler bizi sorumlu tutmaz ve zararlı da değildir; tıpkı elimizdeki aynada yansıyan ateşin yakmaması, yılanın ısırmaması gibi…

Allah’ın akla gelen her şeyden başka olduğu, sanatın sanatkara benzemediği, gözle görmek için ışık ve cisim gerektiği ancak Yaratıcının bir ışık veya cisim olamayacağı da anlatılırsa, hasta çok zihinlerde farklı bir düşünce mutluluğu oluşacağından kuşkumuz yoktur. Bu resmen bir zihin ve ruh eğitimi, hatta tedavisidir. Çiçeklere baktıkça, Allah’ın güzel isimlerini hatırlamak hangi zihne ve ruha olumsuz bir etki yapabilir? Sıkıntı anımızda “Kâbıd” ismini hatırlamak da rahatlatır.

Aslında bütün ilim dalları, Allah’ın güzel isimlerine dayanmakta, Esmaya dil olmaktadırlar. Tıb ilmi Şafî ismine dayanır; Matematik-Hasîb, Muhsî, Geometri-Mukaddir, Yöneticilik-Vâlî, Hijyen-Kuddûs, Bilgisayar-Hafîz, Güzel sanatlar-Sânî’, Bedî’, Mübdî’…vb. Bütün bilim dallarına mensup ilim adamları, Allah namına okudukları, öğrettikleri her cümle, kelime ve harf hesabıyla Rablerinin güzel isimlerini tesbih etmiş anmış sayılırlar. Bu yüceltmedir, eserlerini anarak, anlatarak Allah’ı bir yüceltmedir. Allah’ın buna ihtiyacı olmadığı açıktır; (doktorun da reçeteye ihtiyacı yoktur) Rahmetiyle insanın yücelmesini, böylece Yüce katına yücelmeye ve cennete girmeye layık hale gelmesini istemektedir.

Ve yabancı denilen dillere yabancı kalmamalı, Allah’a yabancı kalmış gönüllere ulaştırma yolunda onları kullanmalı!

Yüce isimlerle ve farklı dillerle onu yüceltmeli çünkü bizi O güzel isimleriyle var etti ve bazı nitelikler kazandırdı.İsimleri yüce ve güzel olunca ortaya koyduğu eserleri de, özellikle en değerli eseri insan, daha mükemmel ve güzel olacaktır. Şöyle ki:

2,3-Rabbimiz yarattı ve bir biçim ve şekil verdi. Rabbimiz ölçülü varlık kimliği kazandırdı, gaye ve hedef yolu gösterdi.

Yaratma ile amaç ve hedef arasında ciddi uyum vardır. Yaratmanın amaca göre belirlendiğini, amaca uygun bir biçim verilmesinden ve o biçime göre kimlik oluşturulmasından anlıyoruz. Hayvanlardan ve meleklerden çok farklı bir şeklimiz ve fıtrat kimliğimiz vardır. Bedenimiz, nefsimiz, aklımız ve kalbimiz bu Ruh kimliğimizin ana üniteleridir. Elimiz, gözümüz dilimiz; vicdanımız, sezgimiz ve kalbimiz; irademiz, zihnimiz ve düşüncemiz hep yaratılışımızdaki ve hedefimizdeki mükemmelliği göstermektedir.

Adeta bütün yüce isimlerin tecelli ettiği bu yaratma-biçimlendirme-kimlik verme-hedef belirleme hallerinin sonucunda, insana düşen görev, kendini Allah’ın isimlerini tanıma ve O’na kulluk etme hedefine yönlendirmektir.

4,5-Yemyeşil otlaklar çıkardı, sonra onları kara çöpe çevirdi.

İnsan böylesine mükemmel donanıma sahip haliyle, yeryüzünün ruhlara hitap eden, mutluluk ve sevinç yaşatan en güzel yerlerine, zümrüt gibi yemyeşil, çayırlarına kırlara baharlara benzer. Fakat rüzgar, fırtına, sel sonucu o güzellikler kaybolur, güz mevsimiyle hazan, kış mevsimiyle adeta ölüm çöker. İnsan bunun gibi, tertemiz, bembeyaz güzelim ruhuyla doğar, büyür rüşde erer, Allah’ın verdiği biçimlenmiş mükemmel varlığına, inançlı, ibadetli,güzel ahlaklı ve ölçülü bir kimlik oluşturur, cennet yolunu hedef edinirse yemyeşil cennet yamaçlarına uçar.

Yok eğer fıtrat yamaçlarında rüzgar ekerse fırtına biçer inkarcılık ve kötülüklerle temiz yaratılışını kirletir, meyvasızlaştığından kütükleşir, üremek ve yediğini gübreye çevirmek için yaşadığından, ahlaken tortulaşır ve aydınlık elmas ruhu kapkara kömüre dönüşür. (Yazır kömürün oluşumunu genişçe açıklar: 9/146-154) Temel sebep, gaye ve hedef ten kopma olmaktadır.

İnsan psikolojik hayatında da benzer durumları sık yaşar. Ölçülü varlık kimliğinde dengesizlikler olur; duygu, düşünce ve davranışlarında aşırılıklar gözlenir. Söz gelimi neşe ve sevinç duygularını coşturan yemyeşil yamaçlarda dolaşırken, kendini belli sebeplerle üzüntü ve depresyon kayalıklarında dolaşırken bulur. Burada da aynı gerekçe söz konusudur: Allah’ın yüce Kelam sıfatıyla Kur’an’ın da belirttiği yüce gaye ve hedeflerden sapmışlık!..

İnkarcıdaki bu kopmanın telafisi oldukça zor bazen imkansızdır. Çünkü o artık inkar psikolojisini asıl kimlik olarak kabullen miştir. İnançlı insandaki sapmışlık ise daima tedavi edilebilir; zira inançsızlığı psikolojik bir doğal kimlik olarak benimsememiştir, sadece çok duygu ve düşüncelerde bir sapma vardır.

Düşünceyle ilgili yazılan kitaplarda bilinçaltı konusu mutlaka işlenir. Araştırmaların geldiği noktada verilen bilgiye göre, bilinçaltı olumlu ve olumsuz bütün mesajlara açıktır ve kendisine hangi bilgi yüklenen bilgiyi aynen kabullenerek gerçekleştirmeye çalışır. Öte yandan nefis için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Halk diliyle “Bakarsan bağ bakmazsan dağ olur!” diyebiliriz. Konumuza uygun hale getirirsek, bu iki potansiyel güç, Kelam’da verilen hedef doğrultusunda yönlendirilirse yemyeşil bir çayır olur güzel ürünler yetiştirir. Aksi takdirde kupkuru bir bayır olur ne suyu tutar ne de ürün verir!..

Bilinçaltımızı, psikolojimizi etkileyecek şekilde bir çiçekliğe veya mücevherliğe dönüştürebileceğimiz gibi, çöplük haline de getirebiliriz fosiller mezarlığı haline de.

6-Sana okutacağız, Allah’ın dilediği hariç hiç unutmayacaksın.

Peygamberimiz diğer Peygamberler gibi, seçilmiş insanlardır. Doğruluk, güvenirlilik, tebliğ, günahsızlık gibi sıfatlarının yanında, “Fetanet! kavramıyla ifade edilen özel beyin, zeka ve hafıza gücüne sahiptirler. Buna bütün akılları, zekaları, fikir ve düşün celeri aşan “Evrensel Akıl” diyebiliriz.

Günümüzde tartışılan beyinsel, duygusal, ruhsal zeka gibi kavramlar, Peygamber Aklı’nın altında, ilim ve irfan talep eden birer öğrenci durumunda kalırlar. Peygamberimizin Fetanet sıfatını anlayabilmek için, öncelikle Kur’an’da O’nun ele alınışını incelemek, bütün Peygamberlerin kıssalarını iyice tahlil etmek Peygamberimizin hayatını, bütün söz ve davranışlarını incelemek ve kendisinden sonra günümüze kadar oluşturduğu insanlık çapındaki etkileri gözden geçirmek gerekmektedir.

Peygamberimize okuma kolaylığı ve unutmama garantisi verilmiştir. Kıyame süresinde de, Peygamberimizin gelen ayetleri ezberleme çabasına karşı, “Acele etme onu biz okutturacağız!”(75/16-19) denmesi de bunun teyididir. Allah dilerse unutturabilir de. Bir ayet Peygamberimize hitaben dileseydik hepsini unuttururduk der(17/86). Beşerî yönünün olduğunu vurgulama ve ümmetine tam örnek olma hikmetine binaen, bir-iki unutma örneği de görülür. Namaz da bir ayeti okumayı atlama gibi.

Ne var ki Peygamberler, din temsilcisi ve örnek olduklarından, ilahî maksada uymayan noktalarda uyarılırlar. Kur’an’da unutma konusunda şeytanın etkisinden söz edilir (6/68,12/42, 18/63, 58/19) Peygamberimiz, şeytanın ve nefsin onu etkilemesinden korunmuş olduğunu, teslim olduklarını belirttiğine göre unutma konusunda Allah garantisinin anlamı da anlaşılmış olur. Çünkü ayetlerden anlaşıldığı üzere şeytana bir kısım yetki ve yetenekler, imtihan sırrına binaen verilmiş bulunmaktadır.

Ayette dikkat çeken bir husus, hafızada tutma ve okuma garantisinin verilmesi, düşünce terkiplerinin ve olaylar karşısında karar verme yetkisinin kendisine bırakılmış olmasıdır. Peygamberler dışındaki insanlara (Vahiy almadıkları için) bu garanti verilmemektedir. Bu da insanın aklî melekelerini geliştirmekle yükümlü olduğu anlamına gelmektedir.

7-O gizli-açık, içten ve dıştan olanı bilir.

Şüphesiz Allah, insanın kalbinden ve düşüncesinden geçenleri, gizli açık işlenen günahları, suçları bilir. İnsanın dış konuşmaları gibi içinden kendisiyle yaptığı konuşmaları, kalbinden ve hayalinden geçenleri de bilir. Demek ki insan zihninden ve hayalinden Allah’ın hoşnut olduğu düşünceleri geçirmek durumundadır. Bu da bilinçaltına olumlu mesajlar yükleme anlamına gelir ki psikolojik rahatsızlıklar üretecek duygu ve düşünce kurgulamaktan uzak kalacak demektir.

Özellikle tasa ve endişe içte büyütülebilir, depresyona dönüşebilir. Öfkelendiğimiz bir konuyu veya şahsı hayal dünyamızda tekrar tekrar yaşarız, büyütürüz. İnsiyatif kendimizde olduğu için, gerçek hayatta yapamadıklarımızı, düşünce dünyamızda doyasıya uygularız; kırarız dökeriz, kişilere en ağır cezaları veririz. Bu aslında kendimizi cezalandırmak, psikolojimizi bozmak, çevremize zorluklar yaşatmak anlamına gelmektedir. Hayal dünyasını, Allah’ın nazarları altında olduğunu düşünerek, güzelliklerle süsleyenlerde bu tür rahatsızlıkların ve zorlukların olması mümkün değildir.

8-En kolay olanı belirleyeceksin.

Eylem kolaylığı…Peygamberimize okuma, hafızada tutma garantisi gibi, en uygun eylemi belirleme yeteneği de verilmiştir. Bu aynı zamanda her insan için de geçerli bir süreçtir. Allah’ın isimlerini yücelten, yaratılıştan verilen kimliği, Allah’ın razı olacağı hedeflere kilitleyen, hafızasını ibadet, dua, tefekkür, sohbet dinleme ve telkin gibi içe dönük güçlerle takviye eden insan, en uygun, kolay ve mutluluk veren davranışları sergileyecek demektir.

Bir ayet, Allah’a karşı saygılı olan insanlarda “Furkan” denilen doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğinin gelişeceğine ve psikolojik her hastalığımızın giderileceğine dikkat çeker(8/29).

9-Eğer faydalı olacaksa anlat.

İletişim kuralları…Tebliğin esas amacı, insanlarla iletişim kurmak ve Allah’tan gelen hakikatleri duyurmaktır. Tebliğ amaçlı iletişim bir vazife olduğu gibi, iletişimi kurallarına uygun gerçekleştirmek de ayrı bir vazifedir. İletişim, evrende ve insanda cereyan eden evrensel terbiye-eğitim yasalarına uyum içinde gerçekleştirilmelidir. İnsan açısından bu, psikolojik durumunun tesbiti olarak isimlendiri lebilir.

Ayette bu konuda temel bir prensip gösterilmektedir: Muhatabın durumunun elverişliliği…

İletişim öncelikle ruh dünyası, inançları, duygu ve düşünceleri elverişli olanlara anlatılır ki başka bir ayet, öğütün müminlere faydalı olacağını ifade eder (51/55). Bu, inanan ve ibadet eden insanların psikolojik durumlarının en uygun olduğunun bir göstergesidir. Başka bir ayette de, yüz çevirenden yüz çevir(53/29) diyerek, inkarcılığı psikolojik kimlik olarak kabullenmiş olanlarla iletişim farklı olduğu anlatılır.

Ayetin hatırlattığı farklı bir durum da, iletişimin, hiç bir yararı olmayacak insanlara rağmen devam etmesidir ki, o insanların çevresine faydalı olabilir. Nitekim Velid’in oğlu Halid, Ebu Cehil’in oğlu İkrime, ibn-i Selûl’ün oğlu Abdullah Müslüman olmuş yararlılık göstermişlerdir. Hz.Musa,Firavunla tatlı dille iletişim kurmasının ardından, tanrılık psikolojisini yaşayan bu insana anladığı dilden iletişim kurmuştu, Musa Asa’sı hem sihirleri hem de Firavu’nu yutmuştu. Aslında Firavunu, kendi psikolojisi yutmuştu…Fakat sihirbazlar da toptan Müslüman olmuştu…

Sıradan insanlar arası konuşmalarda bile aynı iletişim kuralı geçerli olabilir. Muhatabımızla iletişimin yolunda gidip gitmediğine, ayette belirtildiği gibi faydalı olup olmadığına karar vermek için beden dilinin ve psikolojik durumunun gözlenmesi, okunması gerekir. Gözlerini kaçıran, çevresine bakınan, elleriyle başka şeylerle meşgul olan, of çeken insanlara karşı standart bir konuşma sürdürmek zordur. Dikkatini çekecek yöntemler uygularsınız.

Zorlamayla hiç bir iletişimin sağlanamayacağında kuşku yoktur; ayet: “Sen sadece anlatıcısın, zorlayıcı değilsin!”der (88/21).

Ayet bize, insanlarla güzel amaçlı iletişim kurmamızda faydalı olabilecek, meşrû yöntemler geliştirmemizi teşvik ediyor denebilir. Gül kokusu vermek istediğiniz bir çiçek adayını gül bahçesine davet etmek ya da çevresini gül bahçesine çevirmek gibi…Görsel materyal ile hitap etmek, geziye götürmek gibi…

10-Saygılı olan, düşünecektir.

Musa da aynı amaçla Firavun’la iletişim kurmuştu: Aklını, mantığını, düşüncesini ve kalbini, vicdanını, duygularını harekete geçirmek. Bu ayette, kalbî yaklaşıma öncelik veriliyor, duygular yoluyla düşünceye ulaşma yöntemine dikkat çekiliyor. İletişimle vicdan harekete geçiriliyor, kalbe yönelerek inanç oluşturuluyor, olumlu düşünmesi sağlanıyor. Özellikle kitle psikolojisinde, düşünceden çok duygu dalgalanmaları, insanları sürükler götürür. Bin mantıklı sözle yerinden oynatamadığınız bir adamı, kitle içinde bir sözle ölüme bile yollayabilirsiniz. Bu konuda, şehitlik adına uzak ve yakın tarihî örnekler çoktur.

Grup terapisi de benzer etkiyi sağlayabilir. Beş vakit namazın camide, hatta evlerde cemaatle kılınmasının, namaz sonrasında toplu tesbihat yapılmasının, ardından ilmî, fikrî, imanî eserler okunmasının tek tek insanların ruh dünyasında olumlu izler bırakmaması düşünülemez. Böyle örnek gruplar içinde Allah saygısı oluşur, O’nun yüce isimleri yüceltilir, gerçek fıtrat kimliği oluşturulur, ahlaklı yaşamaya odaklanma olur,güçlü bir hafızaya,iç konuşmalara, güzel iletişimlere sahip olunur. İnsanlarda kolay oluşturulabilecek en önemli duygu Allah sevgisi ve saygısıdır. Çünkü her insanın vicdanı, içten bunu istemektedir. Bu oluşturulursa duygu, düşünce ve davranışlarda olumlu yönlendirmeler sağlanabilir.

Çoğunluk duygu ile psikolojik yaklaşmanın etkisinde kolay kalır. Bazı insanların düşünsel yönü ön planda olduğu için o tarz bir yaklaşım sergilenebilir. Ayet bilgi ve düşünce sahibi olmanın da Allah’a saygıya götürebileceğine dikkat çeker(35/28). Bazı durumda her iki taktik de uygulanabilir.

Belli duyguların oluşması, düşünce yoluyla hatta, fizyonomimizle de gerçekleştirilebilir. Manevi bir duygu eseri üzerinizde yokken, namaza durmanız, el-kol bağlama hareketi yapmanız, alnınızı yere koymanız bazı yüce duyguların tetikleyicisi olabilir. Bir yetim görür oturur ağlarsınız. Günahlar seline kapılmış gençleri görürsünüz, iştahınız kesilir, iki büklüm olur gözyaşlarınızı tutamazsınız…

Tefekkürle geçmiş hatalarınız düşüncenizde belirir, içinizde bir kabarma gözlerinizde dolma hissedersiniz. Ya yumruklarınızı sıkarsınız, şevke gelir, burak misilli bir küheylana sıçradığınızı hayal ederek hizmetlere koşar büyürsünüz, ya da sen mi düzelteceksin der, omuzlarınızı çökertir, ten köşesine çekilir, hüzne veya zevke gömülürsünüz; yosunlaşır çürürsünüz!..

11,12,13-Şakî olan ise kaçacak ama ölümle hayat arası gelip gideceği büyük bir ateşe düşecektir.

Şakî kavramı Kur’an’da bir yerde, Saîd kelimesiyle beraber geçer ve ahiretteki inanan insanla inanmayan insanın durumunu ifade etmek için kullanılır (11/105) ve şakîlerin yerinin cehennem olduğu belirtilir (11/106,92/15).

Bu tür inkarcılar, ahirette karşılaşacağı büyük azabdan önce, dünyada ruhu azablar içinde yaşayacak, bir türlü kurtulamadığı psikolojik sıkıntılar çekecektir. Çünkü gerçek mutluluk sunan davetten kaçmakta, kendi benlik psikolojisiyle yaşamayı seçmektedir. Psikolojisindeki bu büyük değişime uygun olan, büyük azaba uğrama yoluna girmiş, kendi sonunu kendi hazırlamıştır. Üstelik cehennem de psikolojilerine uygun bir psikolojik tutum sergiler onlar yok olmak isterler, onları yok etmez; dünyadaki gibi acısız hayata geçmek isterler cehennem buna da izin vermez…

Geçici psikolojik rahatsızlıklar farklı müdahalelerle geçiştirilebilir ki çoğu insan bu kategoride ele alınabilir. Fakat hiç bir terapiye cevap vermeyen, inançsızlık hastalığı içinde kıvranan, bunun sonucu pek çok psikolojik hastalığa da müptela insanlar da vardır. Bunların iflah olması zordur. İman edip Allah’a kul olmadıkları için, böylelerinin gerçek tedavisi ancak, dünyadaki ruh hallerine uygun girecekleri ateş olabilir. Tarihî zalimler gibi…

Ayet mutluluk psikolojisi ile mutsuzluk psikolojisi arasında gidip gelen, ruhsal bunalımlar yaşayan insanların tasvirini yapmaktadır. İnsan gerçekten dünyada psikolojik rahatsızlıkları içinde bir ateşteymiş gibi yaşar, mutsuzluk azabı çeker. Bunalımdan bunalıma bir kısır döngü içinde çırpınır durur. Bir ayet bunu güzel ifade eder: “İkisi arasında bocalar gelir gider, ne buna uyum sağlar ne de ona! Şaşmıştır çıkar yol bulamaz!”(4/143)

Anlaşılıyor ki ahiretin saîdi ve şakîsi olduğu gibi dünyanın da saîdi ve şakîsi vardır. Mutlu insanlar mutsuz insanlar!..Psikolojisi düzgün insanlar bozuk insanlar. İnançlı insanlar inançsız insanlar. Hak yolunda güzel hizmetlerde koşan insanlar, sadece göbeklerini beslemekle meşgul olan insanlar.. Hadis,Yapın, çalışın, işleyin, duygu ve düşünce geliştirin çünkü herkes burada ne ise, hangi yolda ise, girdiği yolun sonucuna ulaşacaktır der.

14,15-Fakat nefislerini kötülüklerden arındıranlar, Rablerinin isimlerini farklı dillerle yüceltenler ve Namaz kılanlar kurtulacaktır.

Ölüm ve kıyamete kadar sürecek bir çağrıdır bu. Tövbe ile Rabbe dönüş yama ve kötülüklerden arınma kapısı daima açıktır. Psikolojik rahatsızlıklardan kurtulma yolu da bundan başkası olmayacaktır. Günahlar, psikolojik rahatsızlık mikroplarını oluşturan ve besleyen bataklıklar gibidir. Günahlardan uzaklaşarak nefsi arındırmak (tahliye-boşaltma). Rabbin isimlerini yüceltmek ve namaz kılmak (tahliye-yükleme) huzura ermenin formülü gibidir. Böylece hem dünyada hem de ahırette şakî-mutsuz değil, saîd-mutlu olmak mümkündür.

16,17-Geçici dünya hayatını tercih ediyorsunuz oysa ahiret hayatı daha hayırlı ve sonsuzdur.

Bunca açıklamadan sonra, özellikle Kur’an, Peygamber ve Peygamber ardındaki binlerce alimin desteğinden sonra, insanın nefsi yine de peşin olana yönelmekte, değişip duran psikolojisinin kurbanı olmaktadır. Aklı, mantığı, düşünceyi, iradeyi, güçlü iradeli dostları yardıma çağırma zamanıdır. Oturmuş, değişmeyen, istikrarlı, Saîdlik psikolojisine kitlenmiş dünyasını ahiretine göre kurmuş, günahlara asla prim vermeyen has dostları…

18,19-İlk sayfalarda, İbrahim ve Musa’da da bu gerçekler vardır.

Kur’an’da ele alınan gerçekler gibi, temel inançlar her peygamberde dile getirilmiştir. Peygamberimizin “Köşe Taşı” son peygamber oluşu, evrensel misyonu diğer din mensuplarının da kabullendiği iki büyük Peygamber ve Hz. İsa tarafından da onaylanmıştır. İnanç açısından dünyada Tevhid akîdesine bir yöneliş vardır. Psikolojik açıdan da insanın kalp, akıl, duygu, düşünce ve davranışlarıyla ele alınma konusunda da insanlık, Kur’an’ın Evren sel prensiplerine yönelecektir diye düşünmekteyiz.

ALAK SÜRESİ (96) İnsan Kişiliğine Alaka, drmavi

“Oku! Yaratan Rabbinin adıyla. O, insanı alaka’dan yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem-cömertlik sahibidir. Ki O kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti” (96/1-5).

a-Ayette ilk planda algılanan husus, Cenab-ı Hakkın içimizden seçtiği bir insanı, bizim adımıza muhatap alması, melek aracılığıyla konuşması ve okuma yazması olmayan (42/52;29/48) Nebisinin öğreticisi olmasıdır. Bu ayetleri okuyan her insanın; okuyan, yazan, öğrenen, öğreten ve düşünen her insanın, kendisini aynı tedrîs rahlesi önünde dersini alıyor gibi tahayyül etmesi gereğini bize hatırlatmaktadır. Kur’an’daki olaylara bir olay kahramanı gibi girmeli ve muhatap bizmişiz gibi hissetmeye ve yaşamaya çalışmalıdır. Tıpkı empati yaparak başka insanın duygularını yaşamaya ve anlamaya çalışmak gibi…

İlk beş ayette alınacak en önemli mesaj, okuma, yazma, öğrenme gibi faaliyetlerin, öğretmenin ve düşünmenin ve bütün bunların sonucu olarak ortaya konan bütün eserlerin temelinde daima Allah adının, O’nun rızasının ve hoşnutluğunun bulunması olmaktadır.

b-Neyi okuyalım, yazalım, öğrenelim, öğretelim ve düşünelim? Bunun cevabı da satır aralarında fark ediliyor. Önce genel ifadesiyle “Yara tan Rabbin!” diyerek varlığa ve evrene, sonra da “İnsanı yaratan” sözüyle insana, yazı ile bilmediklerimizin öğretilmesinden de Kur’an’a işaret edildiği söylenebilir. İnsanın pek çok meselesi gibi psikolojik problemlerine çözüm arayışlarında da, evren ve insan kitaplarının yanında, Kur’an’a alâka duymanın da bir o kadar önemli olduğu kanaatindeyiz.

c-Niçin okuyalım, yazalım, öğrenelim, öğretelim ve düşünelim? İlk ayette bu, kalp, vicdan ve ruh yolculuğundaki zihin faaliyetlerine temel bir amaç belirlenmektedir: “Rabbinin adıyla!..”. Bütün okuma ve yazmalar, öğrenme ve öğretmeler, düşünme ve bunların sonuçları olan davranışlar; Allah adına, O’nun muhabbeti namına ve hesabına olmalı, O’nun rızasını kazanmak ve insanlara yararlı hizmetlerde bulunmak adına yapılmalıdır.

d-Yaratmak sadece Allah’a mahsustur. İnsan sadece varlık gücüyle ve ilmiyle eserler ortaya koyar. Allah, bu müstesna yaratma isminin yanına; okuma, yazma, öğrenme, düşünme gibi dört temel yaratma hikmetini de yerleştiriyor. Adeta “Ben seni, okuman, yazman, öğrenmen, düşünmen (son ayette taçlandırdığı gibi) secde etmen için yarattım dersini veriyor. Gelişim dünyasın da amaç belirlemenin önemi çokça vurgulanır; amaçların en güzeli veriliyor. Secde ile kutsal turra vurulmayan her okuma, yazma, öğrenme, öğretme, düşünme akîm-kısır kalır! Çünkü kalpler, zihinler ve bedenler, kendileriyle ilk kez ve tam alâkalanan Rableriyle buluşunca mutmain-mutlu olurlar (13/28).

e-İnsanın basit başlangıç varlığına ve Allah’a olan ihtiyaçlarına dikkat çekiliyor. Başka ayetlerde de dikkat çekildiği gibi, kokuşmuş,silinip atılan basit bir damla sıvı içindeki milyonlarca sperm içinden birisinin, yumurta hücresiyle döllenmesinden ortaya çıkan mikroskobik varlığına işaret ediliyor. Bu, insanın hiçliğinin, acizliğinin, zayıflığının, fakirliğinin, muhtaç oluşunun bir ifadesidir. Fakat “Rabbin adıyla!” diyerek, O’nun adına okumasıyla, O’na intisap ettiğinde evren çapında bir anlam, değer, güç ve zenginlik kazanabileceği de anlatılmış oluyor. Rabbin cömertliğinden bahsederek de, basit varlığını mükemmelleştiren Rabbisine karşı şükür borcu olduğu hatırlatılıyor.

f-Esas kerem, hakiki cömertlik, gerçek lütuf, yeme içme giyinme vb. bedeni ihtiyaçları karşılamanın ötesinde, duygu ve düşünce fakiri, inanç, sevgi ve alâka yoksulu insanlara; Sevgi, bilgi ve ilgi götürmektir. Okuma yazmayı bir insana belletmek ve öğrendiklerini Allah namına düşünmesini ve uygulamasını öğretmek kadar, güneşin gördüğü başka bir kerem ve iyilik olamaz! Psikolojik tedavilerde uzmanlar, kerem gösterip, hastalarına, hakiki bilgi sahibine uzanan yollar aralamıyorlarsa, başarı oranları oldukça düşük ve geçici olacaktır. Çünkü insan budur! Gerçek ihtiyaçları da budur!

g-Bilginin esas kaynağı Allah’dır. Her insana bilmediği her şeyi öğreten sadece O’dur. Çünkü yaratan O’dur. Burada, “Ben bildim! Ben yaptım, ettim, kazandım, başardım, dünyayı ele geçirdim!…”gibi benlik gösterilerine kapılma karşısında uyarı verilmek tedir. Bütün bilimler, Allah’ın isimlerine dayanır. Hepsi Allah’ın sınırsız sanat güzelliklerini ve hikmetlerini anlatan birer dilden ibarettir. İlk insan Hz.Adem’e bilgiyi öğreten Allah, Peygamberimize de öğretmiş, kıyamet noktasında son insana da yine O öğretecektir. Psikolojik bütün rahatsızlıkların temelinde bu bağlantısızlığın yattığını söylemek bizce abartı değildir. İradenin hakkı unutulmadan, her insana Allah ile alâkalanma fikri mutlaka verilmelidir. Zaten, ana rahmine yüzükoyun yapışmış alâkalanma biçimiyle, iki büklüm kıvrılıp seccademizle alakalandığımız ve alnımızı öptürdüğümüz durum aynı değil midir? Her nimet şükürle mukabele ister. Şükrümüzü secdelerle ifade etmekten aciz kalacağımız o kadar varlık ve bilgi nimetleriyle çevriliyiz ki!.

h-İnsan psikolojisine hızır çeşmesi, ruha imbat rüzgarı olabilecek bir bakış açısı şu olabilir: Allah bir sanat tuvali olarak yarattığı rahim cidarına muhabbet ve alâkayla ilişkilendirdiği, sülük gibi yapışkan kan pıhtısına bakıyor ve onun gelişmesinin her aşamasında cemal ve kemalini temaşa ediyor, alâkayla büyüttüğü o şerefli eserini karşısına alıyor ve: oku, yaz, öğren, düşün ve secde ile şükür et! diye eğitip öğretiyor. Basit değersiz ve anlamsız bir kan parçası iken onu nasıl, secdeli bir bilgin haline getirdiğinin ibret dersini veriyor.

i-“alak” kelimesi farklı anlamlar taşır. Bununla insanın yaratılışı, iç özellikleri, yaratıcısı ve insanlarla ilişkileri konusunda bazı ipuçları verir. Kelime, kan pıhtısı, kırmızı kan gibi anlamlarıyla, insanın embriyo aşamalarındaki bir safhayı dile getirir. (22/5;23/14; İ.Canan,Hadis Ans., Akçağ Y./İst.c:13 s:364)

Diğer anlamları ise: Ruhani ve manevi olarak alâka duymak, aşk ve sevgi, gönül bağlama, alakadar olma, ilişki ve bağlantı kurma, sülük gibi yapışma (Hamdi Yazır Hak Dini Kur’an Dili, Feza Gzt.,c:9,s:324) Buna göre insanın yaratılış hamurunda aşk ve sevgi mayası vardır. Kainatın yaratılışında da aslında Cenab-ı Hakkın muhabbetinden söz edilebilir. Ayette geçen kerem, okuma yazma ve bilgi öğretilmesi, hep bu muhabbetin tezahürleridir.

Öncelikle, embriyo hücreleri, sevgi dolu salkım gibi, aşkla yapışmaktadır. Allah sanatını, şefkat kahramanı olan annenin rahim sahnesinde, mukaddes bir alâka ve aşkla seyretmekte ve gelişmesiyle, tabir caizse yakından alâkadâr olmaktadır. Allah ahlakı ile ahlaklanma gerçeğine uyarak, psikoloji, pedagoji vb. bütün ilim alanları ve çocuk yetiştiren ve insan sorunlarıyla ilgilenenler için, burada şu üç kelimelik evrensel mesaj ortaya çıkmaktadır: Sevgi, bilgi, ilgi..

Allah basit bir “alak” dan, sevgi yüklenmiş mükemmel bir varlık olan insanı meydana getiriyor. Evlenenler, çocuk sahibi olmak isteyenler, anne babalar, öğretmenler, psikologlar, yöneticiler; esas bu eylemi kopyalamalılar! onlar da; Kalplere aşkla yapışmalılar, orayı inanç ve muhabbetle aydınlat- malılar. Beyinlere sevgiyle ulaşmalı, bilgi ve olumlu düşünceyle donatmalılar.Çocukların yetişmele ri ve problemlerinin çözümü için, yakından ve sürekli alâka göstermeli, kimilerinin çok aradığı o, ideal ülke ve dünya insanını yetiştirmeli ler…(“alâka” kelimesi önceki cümlelerde, bu satırları yazmadan önce, düşünmeden ve farkında olmadan farklı anlamlarda kullanıldı, böylece anlam zenginliği pekişmiş oldu).

Ve Psikoloji aslında başlı başına bir “Alâka” ilmidir.

k-İnsanın varlık özelliklerine ve özellikle amaçlarına dikkat çekiliyor. Oku deniyor; demek ki göz verilmiş. Kalemle yazmaktan söz ediliyor; demek ki yazacak el verilmiş. Rabbin adını söylemekten söz ediliyor; demek ki dil de verilmiş. Ayette geçen “Bilmediklerini öğreten” ifadesinden, “Bilmediklerini sor ve dinleyerek öğren!” anlamı çıkarılabilir(16/43). Demek ki kulak da verilmiş. Öğrenme ve öğret menin ve insanlarla kurulacak her iletişimin dört ana ilkesi belirtilerek akla vurgu yapılıyor, düşünmeye dikkat çekiliyor. Kalp boşluğu da “Yaratan Rabbin!” diyerek doldurularak; duygulara önem veriliyor Allah adına okunması, yazılması, konuşulması, aklın kullanılarak öğ renilmesi ve öğretilmesi, kalbi unutmayarak duyguların biçimlenmesi isteniyor.

l-“Oku!” denmesi ve bunun iki kez tekrar edilmesi, insan iradesine ve benliğine önem verilmesi anlamına gelir. İnsan yaratılmış, basit bir varlık iken cömertçe donatılmış, yaratan ve yaratılan her varlıkla iletişim kuracağı bütün ihtiyaçları karşılanmış ve okuma çabasını göstererek, gösterilen hedefe varması ona bırakılmıştır. m-Ayette “OKUMA” dan bahsediliyor ve bu iki kez tekrarlanıyor. İlkinde, “Dış Okuma”dır ki yaratılan varlıkların fiziksel gelişimleriyle ilgili olduğunu düşünebiliriz. Nitekim arkadan hemen insanın embriyo gelişmesine dikkat çekiliyor.

İkinci okuma ise bir “İç Okuma” dır. Burada insanın iç dünyasına, ruhsal yapısına, kişilik ve kimlik oluşumuna, cömertçe verilen bütün duygu ve düşüncelerine, onları tanımlayabileceği ve tedavi edebileceği bütün bilgilere dikkat çekilmiş oluyor. Özellikle “Bilmediğini öğretti” vurgulamasından, her asır farklı ilimlerin gelişmesini, insanın farklı yönlerinin keşfedileceğini, bilhassa ruhsal yapısı ve beyin ve düşünce yönüyle apayrı bir varlık portresinin ortaya çıkacağını anlayabiliriz. Bizce bilimlerin gözü, günümüzde, Psikoloji ilminde olacaktır.

İç ve dış okuma prensibini Kur’an ve Evren kitapları için de düşünebiliriz. Kur’an’ın derin anlamlarının ortaya çıkarılması adına yazılan yüzlerce tefsir ve çağımıza göre yapılan mümtaz farklı tefsirler Kur’an’ın herkesçe anlaşılamayan manalarını anlamamıza ve okumamıza yardımcı olmaktadır. Aynı şekilde, kainat kitab-ı kebirini sayfa sayfa okuyup, her varlığın kendine bakan zahirî yönünün yanında Allah’a bakan binler hikmetli yüzünü okuma da ayrı bir iç okuma olarak yorumlanabilir.

Başka ayetler de dış ve iç okuma ve konuşma konusunda ayrı bir mesnet sayılabilir: “İnsanın dış dünyasında ve içlerinde ayetlerimizi göstereceğiz”(41/53) “Sözü açıktan söyleseniz de içten konuşsanız da Allah onları bilir”(20/7).

Bundan başka, Allah’ın belirtilen üç icraatı göze çarpıyor: Basit bir sudan mükemmel insanı yaratması, cömertçe karşılıksız ve peşin olarak bütün iç ve dış ihtiyaçlarını, özellikle bilgi vasıtalarını, duygu ve düşünce yeteneklerini vermesi, bilmediklerini insana öğretmesi, bilgi vermesi…

İç okuma ve basitten mükemmel yaratma, cömertçe içi-dışı donatma, bilinmez bilgiyle kuşatma!..

Dış göz, kulak, dil ve el gibi; İç okuma ve iç görmeden, iç ses ve iç duymadan, iç dil ve iç konuşmadan, iç el ve iç yazmadan da bahsedebiliriz. Ve bugün psikolojik çalışmalarda ve kişisel gelişimle ilgili kitaplarda, içe dönük düşünmeden, konuşmadan, görün tülü, sesli, şekilli canlandırmalar yapılmasından, içe dönük mesajlarla bilinçaltının yapılandırılmasından, yoğunlukla bahsedilmektedir

Bu iç okuma faaliyetleriyle insan, söz konusu üç İlahî ismin ifade ettiği manalarla anlam kazanan şu üç “Benlik ve kişilik yapısı” nı ortaya çıkarabilir.

Birincisi: “Ben”i bulma kimliğidir.

Buna âidiyet kimliği de diyebiliriz. Yaratılanın Yaratanla buluşması, O’na ait olduğunun bilincine varmasıdır. Bu yaratılışla insana verilen, ilk öz ve saf fıtrat kimliği, ana mizaç dokusu, bir ruhsal harita ve kişilik alt yapısı sayılabilir. İnanç açısından bakacak olursak iman sahibi olma (Takvanın da ilk) aşamasıdır, ya da imanda ilme’l-yakîn mertebesi…Ruh mekanizmaları açısından da kalp ve yüce duyguların oluşma basamağı. Burada Hz.Adem’e, “Elest”de sözleşme imzalamış ruhunun verilmesi akla gelebilir.

İkincisi: “Ben”i aşma kimliğidir.

Buna istiklâliyet kimliği de diyebiliriz. Yaratılanın kendi bilincine varması, kendiyle buluşması, akıl ve duyularla bilmediği bilgilere yönelmesi, iradesiyle baş başa kalması, beden dünyasıyla tanışmasıdır. İç fetihten sonra dışa fethe çıkması, çekirdek alt yapı fıtratının üzerine yepyeni ikinci bir fıtrat ve kimlik binası oluşturması aşamasıdır. Ve (Takvanın da) ayne-l yakîn ile akıl, bilgi ve düşünce lerin oluşma mertebesi. Burada Hz. Adem’in melekleri aştığı, şeytanı da infiale yönelttiği Akıl gücü ve bilgi mazhariyeti düşünülebilir.

Üçüncüsü: “Ben”i paylaşma kimliğidir.

Buna da hakimiyet kimliği diyebiliriz. Yaratılanın bütün yaratılanlarla iletişime geçme, sosyal hayatın bütününe katılma, cömertçe verilen duygu ve düşünceleri, malı mülkü ve sahip olduğu maddi manevi değerleri ve bütün bilimsel bulguları diğer insanlarla cömertçe paylaşma ve insanlığa Hizmet etme aşamasıdır. “Ben!” hakim zirvede otağını kurmuş, ailesine, yakın ve uzak çevresine, milletine ve yeryüzü ne inanç ve bilgi ışığının hakim olması, insanlığın medeniyet nimetlerinden ayırımsız istifade etmesi misyonunu icra etmektedir. Takva insanının marifet kanatlı hakka’l-yakîn boyutudur. Burada da Hz.Adem’in yeryüzü “Halifeliği-yöneticiliği” görevini hatırlayabiliriz.

Benlik, önce “O!” demiştir, sonra “Ben!” demiştir, şimdi de “Biz!” demektedir.

İnsan benliği temelde üç yönüyle ön plana çıkarılır: Kalbi (vicdan), aklı (iradesi) ve nefsi(arzu ve duyular)…ya da duyguları, düşünceleri ve davranışları…Ele aldığımız bu üç benlik aşamalarının oluşumunda, insanın bütün bu yönleri oluşum içindeki en uygun biçimlerini almış olurlar.

Mevlana ve Yunus gibi, bir elini Yaratanına, diğer elini Yaratılana uzatmış bu bütünlük içindeki “Ben”, Sonsuz güzellik kaynağından gelen güzellikleri aksettiren eşsiz bir ayna, içinde güzel meyveler depolanmış bir ağaç çekirdeği, eşsiz hazinelerin saklan dığı sandıkların anahtarı, uzayın derinliklerini gösterip keşfedecek bir teleskop, varlık denizinde yolumuzu ve yönümüzü gösterecek bir pusula ve fener olarak görülmeli, deryasını bulmalı, o basit damlalıktan kurtulmalıdır.

Aile, okul ve toplumun güzel terbiye ve eğitimiyle insanımızda oluşturulacak bu kimlik bütünlüğü, kişilik parçalanmalarının, bozukluklarının ve ruhsal hastalıkların giderilmesinde büyük katkı sağlayacaktır şüphesiz…

Kur’an, böylece ilk beş ayetinde (İslam’ın beş temel esasının, bu kimlik bütünlüğünün oluşmasındaki temel etkilerini hatırlatırcasına), olumlu benlik portresini çizdikten sonra, uyumlu “Ben” in uyumsuz ve huysuz yönünü nazarımıza vermektedir.

Bu nokta “Nefis hastalıkları” kavramını kullanmamız gereken bir noktadır. Aynanın parlak ve temiz yüzü gibi ruh; saf, parlak, kirsiz, lekesiz ve sebepsizdir. İlk ve tek sebebi Allah dır ve O, en güzel isimlere sahiptir. Bu anlamda ruhta asla hastalık olmaz. O, bütün huzursuzluklarını, nefislenince ve bedenlenince edinmeye başlamıştır. Ruhumuzu rahatsız eden, kendindeki arızalar değil, hatta mekanizmaları olan akıl, kalp ve vicdan değil; şeytanın da etkisi ile benlikleşerek azgınlaşmış nefisten gelen, bilinçaltında yuvalanan ve bedende uygulama alanı bulan manevî hastalıklar olmaktadır.

“Hayır! Doğrusu insan azgınlık eder. Kendisinin-benliğinin muhtaç olmadığını zannettiği için!.. Muhakkak ki dönüş Rabbinedir! (Alak, 96/6-8)

Yukarda ele alınan benlik oluşumunu başaramamış, kimlik bütünlüğünü kazanamamış insan, ilk temiz fıtratını, kendi benliğini esas alarak değiştirmiş olan insandır. İlk aşamada Rabbe ait olduğunu kabullenmemiş, kendi benliğini öne sürmüştür. Bunun en canlı örneğini şeytan sergilemiştir.”Senin değil benim belirlediğim benlik olacak!” demiştir. Allah’ın verdiği benlik rolü ona göre Adem’in benliğinin altında bir roldür. Baş rolü şeytan kapmak istemiş, secde emri gelince de, kendi oluşturduğu azgın benliğinin istiklâliyetini ilan etmiş, ben bana yeterim deyip kendi benliğine farklı roller biçmiştir: Bütün insan benliklerini kendi gibi azgınlaştırmaya da and içmiştir.

Şeytan bir insan olmamakla beraber, insan benliklerinin Allah’ın belirlediği “Temiz Fıtrat” istikametine oluşmaması için insandan daha çok çalış maktadır. Basit yaratılış serüvenini unutan, Allah’ın emanet verdiği fiziki güç, mal, makam, evlatları ve nüfûzu mülkün esas sahibi Allah’a karşı kullanan ve kimseye muhtaç olmadığını düşünen insan da aslında, şeytanla aynı kulvarda buluşmak tadır. O da, geçici olarak insana verilen güçlü varlık potansiyellerine güvenerek, Allah’a karşı baş kaldırma benliğinin oluşturabilmek tedir. Çünkü bu dünyada Allah, her isteyene istediğini vereceğini defalarca belirtmektedir.

İnsan anne karnında ve kucağında ne kadar da muhtaç ve masumdur. El bebek gül bebek elden ele dolaştırılır sevilir. Fakat yaşı ilerledikçe, eli ayağı tutmaya, dili söylenmeye, arzuları kabarmaya, ihtiyaçları ve istekleri de büyümeye ve artmaya başlar. Bir de güçlenmeye ve bilgilenmeye başlayınca, çatışmalar ve problemler de kaçınılmaz olur. Oluşmaya başlayan benliğinin farkına varınca, sık sık onu konuşturmaya başlar. Zaman olur o masum bebek, anne baba ve çevre karşısında ele avuca sığmaz serkeş bir azman haline gelir.

Ancak burada bir fark vardır. Anne babanın ve çevrenin zararlı, en azından yetersiz terbiye anlayışı, ileriki yaşlarda kişilik bozukluklarına ve psikolojik rahatsızlıkların oluşmasına sebebiyet verebilir. Çocukta bir benlik oluşumu devresinin bilincinde olmadan, anne babadan tevarüs eden tutumlarla yaklaşımlar sergilenince, sözgelimi baba otoritesini kullanınca, kuşak çatışmaları kaçınılmaz olur. Anne baba mutlaka el birliği yapmalı, okuyarak sorarak, dinleyerek etkin ve sağlıklı bir eğitim bilincine ulaşmalıdır.

Allah, Fatiha süresinde ele alınacağı gibi, en güzel terbiye edendir. Rahmetiyle insanlara cömertçe her ihtiyacını vermiştir. Allah’a baş kaldırması için hiç bir insanın hiç bir geçerli mazereti olamaz. Gerçek sorumlu kendi benliğini bozan, bozulmasına fırsat tanıyan insan olmaktadır.

Ayetlere göre, insanın ilk belirleyeceğimiz olumsuz yanı “Benlik Bozguncusu” olmasıdır. Kendini okumayı ve Allah’a âidiyeti terk edip, Egosunu merkez yapması, her şeyi kendine mâl etmesi ve onlarla övünmesidir. Benlik bu şekilde parçalanıp bozulunca, ruh sal hayatın ve kişiliğin parçalanması da, pek çok psikolojik rahatsızlıkların baş göstermesi de kaçınılmaz olacaktır.

Nitekim bu, hiç kimseye ihtiyaç duymama ve nankörlük olarak tezahür edecek ve insan, Allah’ın cömertçe verdiği onca ihsanını görmezden gelecektir. Sonra temelden zarar görmüş benliğini çevresine de yansıtacak, başkalarına zarar vermeye başlayacaktır. Ayette belirtildiği gibi bu zarar, bir insanın, kimseye zarar vermeden kendi başına ibadet etmesini engelleme girişimine kadar varacaktır.

İstiğna, hiç bir kimseye ihtiyaç duymama, alâka göstermeme, kendisiyle yetinme anlamına gelir ki, çoğu insan az çok bu duyguyu tatmıştır. İn sanın kendisini gerçekleştirmesi, iradesinin hakkını vererek, tek başına ayakta durması başkasına el açar ve bağımlı durumda kalmaması manasında bu olumlu bir tutum sayılabilir. Ne var ki, ilk ayetlerde de anlatıldığı gibi, kendisine can ve kan veren, basit kan maddesiyken okumasını, yazmasını, beyan gücünü (Rahman, 55/4) kazandıran varlık kazanına sevgi damlatan ve hayatını beş başı mamur nimetlerle donatan Rabbisine karşı yapılınca, şeytan olayındaki gibi azgınlık, isyankarlık, inkarcılık olarak tanımlanacaktır. Olumsuz duygu ve düşüncelerin söz ve davranışların temelinde daima özgürlük adına hiç bir kayıt kabul etmek istemeyen benlik karşımıza çıkmaktadır.

“Azma!, “Benlik Kayıtsızlığı” “Ego başkaldırısı”, “Nefis ve arzular savaşı” gibi kavramlarla tanımlanabilir. Cinsellikte sınır tanımayan yaşını başını almış insanlar için bu kavramı kullanırız. “İyice azmış, teneşir onu paklar!” denir… Azma, Ego”nun kendisini tamamen kayıtsız, bağımsız, kendi başına sınırsız özgürlük içinde var olmayı istemesidir. Bu, nefis ve arka plandaki şeytan hesabına bir arzular savaşı anlamına gelir. Biz göbeğimizden anamıza göbek kordonuyla alkâlandığımız gibi, Allah ile kopmaz yaratılış bağıyla irtibatlı durumdayız. Bu bağ iman ve ibadetle güçlenir, kopmaz hale gelir. Demek ki gerçek anlamda azma, Allah otoritesini kabullenmeme, dini kayıtları başından atma, sahip olduğu aklını, kalbini, bedenini ve mal varlığını, nefsi için kullanmak adına, kendine sınırsız-özgür bir alan yaratma anlamına gelmektedir. Bu “alâka” nın tamamen zıddına bir tutumdur ve kendisiyle alâkalanan Rabbi gibi, Rabbiyle alakalanmak istememenin, O’na ait değerlere baş kaldırmanın yani “Nankörlüğün” ifadesidir.

Ayette anlatılan, azan kişinin Ebu Cehil olduğu belirtilir (Yazır, age., 9/327). Aslında Mekke ileri gelenlerinden son derece bilgili varlıklı ve nüfuzu geniş olan bu şahıs, sahip olduğu şeylere bakarak şımarmış, azgınlığını, namaz kılan peygambere zarar verme girişimine kadar sürdürmüştü.

Çünkü kıskançlık duygularıyla kıvranıyordu, peygamberlik kendi kabilesine gelmemişti, zenginliğine, entelektüel konumuna ve otoritesine rağmen onu değil, ye tim büyümüş Muhammed’i dinliyorlardı ve çevrede elinde bulundurduğu ekonomik güç de sarsılmaya başlamıştı. Ticaretini yaptıkları putlara rağbet gün den güne azalıyordu. Akıl, mantık ve hikmetli sözlerle muhatabıyla tartışmak ve fikir mücadelesi yapmak yerine, inkarcı benlik psikolojisi içinde muhatabını ortadan kaldırmak istiyordu.

Ayetlerde böyle bir insanın; Hakka yönelen olumlu insanla, Hak’tan kopan olumsuz insanın kısa karşılaştırılması yapılıyor. Biri namaz kılar, diğeri onu engeller, biri doğruyu diğeri yalanı söyler, biri kötülüklerden uzak durur diğeri içine dalar, biri Allah’ı görüyor gibi davranışlarında hassas davranır diğerinin böyle bir kaygısı olmadığı için, her azgınlığı yapabilir. Ve önemli bir son: Biri secdeli diğeri secdesizdir. Biri secdelilerin gideceği cennet yolundayken, diğeri (cehennem bekçileri olan) zebaniler tarafından cehenneme doğru sürüklenmektedir (96/9-19)

Bu ayetlerde belirtilmesi gereken çok önemli bir konu göze çarpmaktadır. On bir ve on ikinci ayetlerde, müfessirlerin belirttiği farklı anlam uygulanırsa (Yazır, age.,9/332) şu anlam ortaya çıkmaktadır:

“Senin namaz kılmanı engelleyen o azgın kişi kötülüklerden uzak, doğru yolda biri de olabilir!” (96/11-12)

Bu değerlendirme, Ebu Cehil için yapılmaktadır. Konuya yorum kazandırmadan önce başka bir olaydaki benzerliğe dikkat çekmek isteriz. Allah, Hz,Musa ve Hz.Harun’u Firavunu hakka davet için gönderirken, yumuşak sözle konuşmalarını öğütlemiştir. Aklını kullanarak derin düşünebileceği veya kalbinde bir uyanmanın meydana gelebileceği hususu da buna gerekçe gösterilmiştir. Oysa Firavun çocuk katliamcısı ve kendisini tanrı ilan edecek kadar azmış biriydi. İki peygamber de, ondan çekindiklerini belirtmişlerdi (20/44-45, 79/24).

Her iki yerde insan psikolojisine dikkat çekiliyor, kim olursa olsun mutlaka her insanın duygu ve düşünce dünyasına, objektif, yalın, esnek ve olumlu yaklaşılması isteniyor. Çünkü İslam evrenseldir ve her inanç, kültür ve karakterdeki insana; duygu ve fikir açılarından hem de hoşgörüyle yaklaşarak, dinin güzelliğini yansıtmalıdır.

Ebu Cehil ve Firavun gibiler içinde mi? Sorusu sorulmaz, çünkü onların çevresinde pek çok izleyici olayları takip etmektedir. Nitekim Ebu Cehil’in oğlu İkrime, Firavunun da sihirbazları iman etmişlerdir. Peygamberimiz, Mekke döneminde müşriklere, Medine’de münafıkların başı Abdullah ibn-i Selül’e, Hüdeybiye’de anlaşma maddelerini dayatanlara, Mekke fethinde halka, özellikle amcası Hamza’yı mızraklayıp, hem onun hem de kendisinin yüreğini parçalayan Vahşi’ye karşı hep aynı objektif hoşgörülü yaklaşımını sergilemiş ve hem duygulara hem de düşüncelere hitap ederek, hatta cömertlik yaparak bireysel ve kitlesel psikolojik olumlu ortamları hazırlamış, benliklerin azgınlık pençesinde ziyan olmalarının önüne geçmiştir.

ALAKA PRENSİPLERİ

Ayetler, bize şu üç önemli psikolojik ve pedagojik yaklaşım prensibini ders vermektedir denebilir: (Biz başlığımıza ve yazımızın muhtevasına denk düşmesi sebebiyle bunlara “alaka prensipleri” diyoruz. Siz isterseniz, iletişim bir sanattır gibi popüler takma isimler bulabilirsiniz…)

1) Her insanı duygu düşünce ve davranışlarıyla, ilk planda, bulunduğu konumuyla olduğu gibi kabul etmeli. objektif yaklaşmalı, inanç, fikir ve yaşam tarzından dolayı kimseye önyargıyla bakmamalı, dışlamamalı, hele asla bir baskı uygulamamalıdır. Duygusal, tatlı ve yumuşak nasihatlerle, anlamlı hikmetli ve mantıklı söylemlerle ve güzel ahlakın temsilcisi olarak olumlu davranışlarla o kimseye ulaşmaya çalışılmalıdır. Bu, Ebu Cehil de olsa!…

2) Her insan, olumlu ve güzel yönleriyle ön plana çıkarılmalı, bir olumsuz ve kötü yanı yüzünden, diğer bütün olumlu ve güzel yanlarını yok saymamalıdır.

Yaratılıştan gelen güzel haslet ve yeteneklerin sağlam birer karakter haline dönüşmesine ve kalıcı olmasına çalışılmalıdır. Bu Abdullah ibn-i Selül de olsa!..(Bunun da oğlu Müslüman olmuştu)

3) Her insanla ortak noktalarda (asgari müşterekler) buluşmasını bilmelidir. Paylaşabileceğimiz pek çok konuyu bir tarafa itip,anlaşamadığımız mevzular üzerinde yoğunlaşarak mesafemizi iyice açmamalıyız. Her insanla mutlaka bir diyalog kapımız açık bulunmalıdır. Bu Firavun da olsa!..Bir ayette Yahudi ve Hıristiyanlara, aramızdaki ortak kelimede buluşalım denir (3/64). Dinimiz, “alâka” çemberini daima evrensel tutmaktadır.

Son ayet dikkat çekici bir uyarı ve tavsiye ile sona eriyor. Böyle olumsuzluklar sergileyen, iç dünyasıyla ve Rabbiyle hiç alâkalanmamış, sırf benlik kesilmiş insanlara karşı uyanık ve tedbirli olunması öğütleniyor. Öte yandan olumsuz duygu ve düşünce taşıyan, bozuk davranışlar sergileyen insanlara karşı, tıpkı şeytandan olduğu gibi; en et kili korunma yöntemi olarak; secde edilmesi isteniyor.

Secde, insanı Allah’a yaklaştıran en önemli bir vasıta kabul edilir (Müslim, salat,215). Secde, bütün psikolojik hastalıklarda az-çok etkisinin olduğunu düşündüğümüz Egonun gerçek terbiyecisidir. İnsan, secdede başını adeta bir çekiç, seccadesini de örs gibi düşünebilir. Şeytanın hoyratça kullanmaya çalıştığı nefsini döverek; kibir, azgınlık, düşmanlık, ümitsizlik, üzüntü, korku, stres gibi kir ve paslardan, arındırarak, duygu ve düşüncelerine bir temizlik, biçim ve zarafet kazandırabilir.

Secde, şeytanı Hak’tan ve Adem’’den ayıran en keskin bir çizgidir. Secdede âdemîlik vardır (Adem gibi hakka yönelme), şeytanda ise ademîlik (Her şeyi yokluğa, olumsuzluğa hapsetme) vardır. Hz.Adem’in ismi, Kur’an harfleriyle yazıldığında; elif: Namazdaki kıyama, dal: Rukûya, mim de: Secdeye benzemektedir. Meleklerin, Allah’a saygı adına secde ettikleri, babamız Adem, ismine varıncaya kadar tam bir secde insanıydı.

Alak süresi böylece, insanın varlığına, okumasına ve yazmasına, öğrenmesine ve düşünmesine,her konudaki bilgisine, yeteneğine ve bütün çalışmalarına; kısaca bütün hayatına, secde ile özel bir alâka kuran, ışık tutan ve bambaşka bir anlam kazandıran müstesna bir süredir. Psikoloji ilmi de insanın bütün yönleriyle ve ihtiyaçlarıyla alâkalanan bir ilim dalı haline gelmeli, insanın ruhsal hayatının temel ihtiyacı olan manevi boyutu asla ihmal et memelidir.

ASR SÜRESİ (103) Zaman Yönetimi, drmavi

1-Asra yemin olsun ki

2-İnsan mutlaka zarardadır

3-Ancak iman edenler, Salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.

A-ZAMAN VE İNSAN

Bazı ayetler evrenle yaşıt olan zaman anlamına gelen “Dehr” konusunda, maddeci düşünenleri dile getirir. Onlar Egolarını-ne fislerini ilah edinmiş, gözleri perdeli kulak ve kalpleri mühürlü ve hiçbir bilgileri olmadığı halde, Hakk”dan sapmış şöyle diyen Cahiliye görüşlü kimselerdir: “Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Dirilme varsa ölmüş atalarımızı diriltin. Bizi ancak zaman helak eder” (45/23,24). Peygamberimiz zamana sövülmemesini, O’nun yaratıcısının ve yöneticisinin Allah olduğunu belirtir (Buhari-Tefsir, Müslim-Elfaz). Bu zamana bağlı bütün işleri Allah’ın yarattığını gösterir.

“Dehr” başlama noktasıyla bitiş noktası arasındaki en geniş zaman aralığına denir (Yazır,8/453). Bu Allah’a bakan yönüyle var edilme ile yok edilme arasındaki ince bir zara benzer bir “An” gibidir. “Kün-ol!” emrini takip eden ilk anda, varlığın anında “Oluverir!” hükmüyle var olması gibi (36/83).

İnsana bakan yönüyle de, Varlığın, saliseyle ölçülemeyecek bir anda oluşuvermesiyle başlayıp, şu anda devam eden ve kıya metle son bulacak olan en geniş zaman bütünüdür. Ayet, insanın varlık kazanmasını, bu geniş zaman içinde belli bir süreyle ifade et mektedir: “İnsanın üzerinden uzun bir süre geçti, henüz anılan bilinen bir varlık değildi. Onu imtihan için bir zengin hücreden yarattık” (76/1).

İnsan basit bir çekirdek gibi basit ve zayıf varlığında hem maddi hem de manevi yönleriyle büyük zenginlikleri barındırır. Be den yapısının en küçük parçacığında bile, “Gen haritası” ile belirlenmeye başladığı gibi ancak zamanla anlaşılabilecek sırlı hazineler bu lunmaktadır. Beyin dünyası ve psikolojik yapısı itibariyle de insan, ayette vurgulandığı gibi bilinmezliğini, meçhûliyetini henüz korumaktadır.

Zaman, insanın zenginliklerini ortaya koyacak en mahir ellerle oluşturulan evrensel, hatta evren ötesi bir laboratuar gibidir. İn san zamanla kendisini daha da keşfedilecektir. Fakat bu, her keşif gibi avantajlarının yanında bir kısım riskleri de beraberinde getirecek tir. Asr süresinde, insanın bilinmez gelecek zaman biriminde de koruma altına alınmasının yol ve yöntemi şimdiden verilmektedir.

“Asr” da zaman demektir, bir an’ı da binlerce milenyumu da kapsar. Zaman, varlığını maddeye borçludur. Madde de harekete muhtaçtır. Hare- ket oluşması için güç gerekmektedir. Bu güç şuurlu ve bilgili olma durumundadır. Ki zamanın oluşması için madde üze rinde gerekli bütün planlama yapılabilsin. Madde canlı bir varlık olmadığı için bu nitelikler kendisinde yoktur. Kendinde olmayanı kendi ne kazandıramaz. Bir sanat tablosu gibi olan madde, belli ki bütün özelliklerini kendi gibi olmayan bir Varlıktan almıştır.

Maddenin var edicisi, maddeye benzemediği gibi maddenin ürünü olan zamana da bağlı değildir. Güneş kendisi ışık kaynağıd ır, ışığa muhtaç değildir. Pınar kaynağı, nehir yataklarında akan suya ihtiyaç duymaz. Lokomotif, arkasındaki vagonların kendisine bağlı bulunduğu zatî kuvvete sahiptir. Zaman her zaman var edilenin varlığına muhtaçken; Var eden, zamana ve zamanın varolması için ge rekli kıldığı maddeye de gereksinim hissetmez…

Hissetmez ama Sanatının Cemal ve Kemalini teşhir için onu kullanır. Maddeyle sanatına varlık ve beden, zamanla da ruh ve anlam kazandırır.

Zaman, maddenin gözü gibidir, insanın şuuruyla, maddenin cevherini gösterir. Zaman, maddenin dili gibidir, insanın bilgisiyle varlıkların künye sini konuşturur. Zaman, maddenin eli gibidir, insanın gücüyle eşya ve hadiselerde biçim ve şekil oluşturur.

Zaman, uzayın karanlık ışığı gibidir. Yok dersiniz aslında vardır. Var dersiniz aslını göremezsiniz. Güneş şuaları her an fezada yayılmakta ve bir varlık ve anlam kazandırmak için cisim aramaktadır. Işık ayla buluştuğunda varlıkları anlam kazanır. Işıkla cisim, za manla madde, ruhla beden varlık anlamı kazanmak için birbirine muhtaçtır, birbirlerini tamamlarlar…

Zaman bize başı ve sonu olan bir hat gibi görünür. Başı ve sonu, geçmişi ve geleceği vardır. Mekana göre de zamanda farklı lıklar hissederiz. Saatin ibreleri gibi uzayın farklı boyutlarında zamanın izafî olduğunu, “Bast-ı zaman” kavramıyla teorisini, rüyalarla pra tiğini az çok biliriz. Ruhsal durumu muza göre de ona farklı anlamlar yükleriz; “Ne çabuk geçti!” veya “Geçmek bilmiyor!” deriz. Zaman olur zamanla küs olur kimi zaman da barışık yaşarız.

İnsan ve Zaman!..Can ciğer iki dost iki arkadaş, bazen de sanki hasım iki karındaş!..

İnsan; gücü, şuuru ve bilgisiyle yönlendirdiği ruhuyla Var edene, bedeniyle de var edilene en yakın tek varlıktır.

Var edilene bakan yönüyle, varlığın küçük bir kopyası olduğundan, varlıkla oluşan zamanın cam küresinde sıkışmış bir zaman mahkumudur.

Var edene bakan yönüyle, Var edenin özlü bir mikyâsı olduğundan zamansızlığın daima eşiğinde, mekanı aşmış bir zaman ha kimidir.

İnsan, Kalp bilincinin yönünü, inanç ve bilgi kültürünü hangi tarafa yönlendirir oraya yoğunlaşırsa, o yöndeki gücü ve yeteneği gelişir, diğer yönüyle güdükleşir; böylece madde ve zamanın mahkumu ya da hakimi olur. Mutlu ya da mutsuz, iyi veya kötü olur…

Zaman kötü değil, zamanı kötü kullanmak kötüdür. Zamanın kötü kullanılması ise eşya ve hadiselerin güzel okunmaması, usulünce ve yeterince müdahale edilmemesi ile gerçekleşir.

Zaman zarf gibidir, mazrûfuyla anlam ve değer kazanır. Kur’an’ın içine girdiği ay ve o ay içindeki kadir gecesi, kadrini kadri yü ce olan Kur’an’ dan almaktadır. İçine girdiğin her zaman parçası, seni nasıl bulduysa senin için o değeri ifade eder. O, senin rengini alır. Senin anlamın ona anlam kazandırır. Anlamsızlığın da onu anlamsızlaştırır. Bununla kalmaz aleyhinde şahit olmak zorunda kalır. Zama nın namlusu sana döner seni vurur.

Zamana hakim olmak ve elimizle kötüleştirdiğimiz zamanın hüsranına uğramamak, ancak maddeyi iyi anlamak, insanı kavra mak ve topluma sahip çıkmakla gerçekleşebilir.

Eşya ve hadiselerin en güzel okunma şekli iman penceresinden bakışla olanıdır. Eşya ve hadiselerin en güzel kullanım şekli de; niyet, plan, eylem ve hedefte mükemmellik anlamına gelen Salih amellerle olur. Ve zaman, Hakkın insanlara ulaşmasıyla Cahiliye zamanı olmaktan kurtulur, en Saadetli Asrı”nı yaşar. Ve bunu ikinci kez yaşamak için coşar. Zaman, Ruhun sabırlı ellerinde de billurla şır, kendi sınırlı anlamını yitirir ve cennetleşir…

Zaman kainattaki en mükemmel şekil olarak tahayyül ve tasavvur edilen daire gibidir. İnsanın çıkış noktasıyla varış noktasını birleştirir. O’ndan getirir O’na döndürür. Bu ya iman çıkış noktasıyla başlayan Salih amellerle oluşan ve Hakk”ın anlatılmasıyla dış yüzü, Sabrın hakim kılınmasıyla iç yüzü korunan bir “Salih” daire olur ya da güneşsiz kalmış bir gezegenin karanlıkta yörünge çizip durması gibi “Fasit” bir daire olur.

İnsanın zararda olup olmadığı da bu noktada ortaya çıkar.

B-ZAMANA YEMİN VE ZAMANIN ETKİSİ

Yemin değerli şeyler üzerine yapılır. Zaman, değerler üstü bir değerdir. Çünkü bütün değerli inçileri taşıyan sadef gibidir. İnsa na ve evrene ait her güzelliği, zaman deryasının derinliklerinde bulmak mümkündür. Zamana yemin edilmekle, değerli bütün varlıklara dikkat çekilmiş olmaktadır.

Zamanın tek sahibi Allah’dır, Sahibi olduğu için ona yemini O yapar, ona sadece O hükmeder. İnsanın yönelişine göre zamanı insanın salahına veya hüsranına vesile yapar.

Zaman, dairevî mahiyetiyle yer küre gibidir; Allah’ın, ellerinde evirip çevirdiği kalpler gibi; zamanı da insanın lehine veya aleyhi ne çevirir, kimini karanlıklara kimini nurlara atar. O, İnsanların kalp ve davranış durumlarına bakar, zamanı, nöbete layık olana hadim yapar.

Zaman, kaderin bir görünümü, kaderî tekevvünün görüntü kazanmasıdır. Bunda insanın iradesinin müdahale edemediği alan vardır, kaderle birlik olup oluşturduğu bir alan vardır. Konumuz zaman olduğundan iyi anlaşılmasını sağlamak için, zamanın altı ayrı an latımda özne yapılması ve detaylandırılması yadırganmamalıdır. Biz bununla zamana “Yemin” edilmesinin anlam ve amacını, sorumlu luğumuzu ve zarara uğrayabileceğimiz veya felaha kavuşacağımız noktaları anlamaya çalışmalıyız…

1-Zamanın evrene olumlu etkisi:

Varlıklarda basit varlıktan mükemmelliğe gidiş görülür. Dünyanın ateş parçası halindeyken insan yaşamına uygun durum ka zanması gibi… Basit bir çekirdeğin mükemmelleşerek, çiçekleşmesi, ağaçlaşması, meyvalaşması gibi… Yumurtalardan şekilleri, renkle ri sesleriyle müstesna kanatlıların çıkması gibi…Ekolojik dengenin korunması, fotosentezle oksijen üretilmesi gibi…Denizlerin, atmosfe rin filtre görevi yapıp zararlıları süzmesi,hayvanlar ve mikroplarla yeryüzündeki cesetlerin kaldırılması gibi. Çimento da güç sağlamak için zamana ihtiyaç duyar.

Zaman bir sergi alanı gibidir ki varlıklar, Allah’ın güzel isimlerinin güzel tecellileri olan güzel sanatlarını, resmi geçitle O’na ve bi ze takdim ve teşhir ederler.

2-Zamanın evrene olumsuz etkisi:

Bu aslında olumsuz gibi görünen doğal afetler anlamındadır. Farklı bakış açılarıyla yorumlar yapılabilir. Deprem, tayfun, kasır ga, sel, meteor yağmuru gibi. İnsan iradesinin müdahil olduğu noktalar da vardır. Ozon tabakasının delinmesi, evrenin kirlenmesi ekolo jik dengenin bozulması, uzayın teknoloji çöplüğüne dönüşmesi gibi…Zaman maddeyi bozar da. Ekmek yemek gibi değerleri bayatlatır ve küflendirir. Demire pas, atıklara kötü koku, durgun suya yosun verir.
Zaman bir ibretler arşivi gibidir ki, geçmiş toplumların başına gelen arzî-semavî felaketlerin hikayelerini anlatır, tarihin ibret der sini verir.

3-Zamanın insana iradesi dışındaki olumlu etkisi:

İnsan yeryüzüne son derece eğitimli ve bilgili bir “İnsan Varlık” hem de “Peygamber” olarak ayak basmış, ilerleyen yıllar ve asırlarda dünya varlığına uyum sağlayarak kendini geliştirmiştir. Kıllı maymun görüntüleri aslında zamanın bize bir ibret dersi vermesi, uyarı yapması anlamına gelmektedir. Zaman zaman insanlık, Peygamberlerin getirdiği evrensel insanî terbiye sisteminden çıkmış, nefis benliklerini yaşamak istemişler; bu da bu tarz bir sîret görüntüsü olarak dışta, zaman ekranında yansıtılmış olmaktadır. İnsan maymun dan gelmemiştir, insanlığını terk ederek maymunlaşmaya çalışmıştır!..

Sıvı içindeki milyonlarca hücreden birinin, varlıklar içinde mükemmellikte rakip tanımayan insan haline gelmesi, dokuz ay on günlük müstesna bir varlık serüveni yaşaması sonucu gerçekleşir. Bu zaman dilimi, Alak süresinde ele alındığı gibi, zamanın Allah ile alakalandığı, varlıktaki ilk en önemli parçasıdır. (Bir diğer müstesna zaman dilimi secde hali, diğeri ise vuslat anı!..) Ve zamanla insana gelişim, güç, beceri ve deneyim kazandırır.

Zaman geçmişiyle insanın acılarını barındırdığı gibi, yaşanan acıların ve problemlerin unutulmasında da çok etkili bir rol oynar. Bu yüzden “Zamanla her şey unutulur!”, “Zaman en iyi ilaçtır!” gibi sözler söyleriz. Özellikle yaşanan ölüm acılarından sonra zamanın unuturuculuğunu, bir Rahmet ve nimet olarak da görebiliriz.

Zaman bir eğitim sürecidir ki, eğitim meydanı olan dünyada, insanın, sahip olduğu iç ve dış avantajlarını ve değerli sermayesi ni kullanarak, sürekli aksiyon halinde olmasını, kendisini ve başka insanları, maddi manevi bütün yönleriyle gerçekleştirmesini ve ge lişmesini sağlar.

4-Zamanın insana iradesi dışındaki olumsuz etkisi:

Zamanın evrendeki olumsuz gibi görünen etkileri gibi bu noktada da farklı açılardan bakmasını bilmek gerekir. Ancak görüntü olarak, insan kendisini bir kısım sıkıntı ve üzüntü kaynakları içinde bulabilir. Olumsuz aile yapısı, hastalıklar, felaketler ekonomik koşul lar gibi…İnsan belli bir zaman diliminde örselenebilir. Ama bunları aşma yollarını her zaman bulabilir. Zaman zaten bu amaçla vardır.

Bu gibi durumlar insanın ruh hayatında bazı hastalıkların, kişilik ve davranış bozukluklarının oluşmasına ve mutsuz olmasına sebep olabilir.

Zamanın insan bedeni üzerindeki diğer olumsuz etkilerinin başında kuşkusuz, gençliğini ve ömrünü elinden almasıdır. Zaman bir yaşlılık makinesi gibi çalışır. Siyah beyaz birer gece ve gündüz faresi gibi insan ömrünü kemirip durmaktadır. Zaman acımaz; saçları beyazlatır, hücreleri ve kemikleri yıpratır, dizlerin ferini alır, belleri ikiye katlar. İnsanı mezara solucanlara postalar, ama aslında bizi öte lere hazırlar!..

Zaman tuhaftır da!..Bir yandan insanı büyütürken, diğer yandan küçültmeye çalışır. Mevlana gibi döner durur; bir eliyle gençlik verir, döner, diğer eliyle verdiği o gençliği geri alır. Zaman geçtikçe küçükler olarak ne de çok sevinmekteyiz, oysa farkında değiliz, öm rümüzden zaman yemekteyiz!.

Zaman olumluda olduğu kadar olumsuz tekrarlarda da tarafsız davranır. Özellikle ders ve ibret alınmadığında tekerrürleriyle, in sana ve toplumlara, daha önce yaşadıkları felaketleri tekrar yaşatabilirler. Bu sebeple zaman, sosyolojik olarak bakıldığında yasalar ka talogu gibidir. İnsan kalbinde ve davranışlarında olanı değiştirmedikçe, Allah’ın zamanın eliyle onlara olan davranışı da değişme yecek, bazen masumlar da telef olabilecektir.

Zaman bir eğitim sürecidir ki, eğitim meydanı olan dünyada, insanın başına gelen bütün olumsuzlukları avantaja çevirmesini, sabır gücüyle aşmasını, mücadele ile olgunlaşmasını ve derecesinin artmasını, önemlisi de ahirete hazırlanmasını sağlar.

5-Zamanın insana iradesi dahilindeki olumlu etkisi:
Peygamberler birer zaman Efendisidir. İnsanların ruh dünyalarını aydınlattıkları kadar, dünya hayatlarına da ışık tutmuşlar, me deniyetlerin gelişmesinde öncülük yapmışlardır. Peygamber eli deymiş, deydiği için insanlık maddi manevi ivme kaybetmiş hiç bir zaman dilimi gösterilemez!…Zaman bunun en gür sesli şahididir. Peygamber yolunda samimiyetle yürüyen zaman içindeki her oluşum için de aynı şahadeti yapacağından kuşku yoktur.

Zaman övünç duyduğu bu Salihlerle beraber, üzüldüğü belki de tiksindiği zalimleri ve zaman katillerini de bağrında taşımak zo runda kalmıştır. Zaman zaman patlamış, azıp sapanları, süt kardeşi toprağın bağrına geri almıştır!..

Zaman eşsiz güzellikteki geçmişiyle o kadar hasretle özlenir, öylesine hayalinizde tüllenir ki bazen “Hey gidi günler hey!” dedir tir bazen de “Ne olurdu beni de o günlerde yarataydın!” diye söyletir!..Kimisine de “Eyvah! Keşke yapmaz olsaydım!” diye feryat ettirir. Kimisine bugünlere şükür dedirtir, kimisine o günleri aratır. Kimisi ektiğini biçiyorsun der kimisi geçmişin maddi manevi yatırımlarıyla ge leceğe umut içinde bakar. Kimisi aydınlık yarınlara diye bir yol tutturur gider. Bazen can boğaza gelmiş gibi tükenmişlik içinde “Metâ Nasrullah!” “Allahım! Yardım zamanın ne zaman?” diye inletir…Bu gibi yaklaşımlar, insan iradesinin, zamanı, zamanın hakiki sahibini, kendisi hakkında hüküm vermeye yönlendirdiğinin ifadeleridir.

Zamanla insan gelişir, büyür, güçlenir, yeteneklerini geliştirir, meslek aile ve servet sahibi olur. Zamanla hayatı için çok şey kazanır. İnanç ve bilgiyle donattığı, ibadet ve güzel hizmetlerle koruduğu ruhunu, her türlü psikolojik rahatsızlıklara karşı sigortalamış olur.

Zaman, fert planında, iradesini, “vel-Asri” ile anlatılan gerçeklere odaklayan ve kitleyen insanı alır başına tâc yapar, zamana hakim,yeryüzüne “Varis” kılar. İnsanlığın gönlüne “Vüdd” yerleştirir, tarihî yuvarlak dünya masasında söz ve güç sahibi haline getirir…

Zaman, insana uymaya hazır bir hizmetkar gibidir ki, bilinçaltımız gibi, irademizi güzel yönde kullanırsak o istikamette güzel hiz metler verir.

6-Zamanın insana iradesi dahilindeki olumsuz etkisi:

Zaman, fert planında, insanın orijinal duygularını sıradanlaştırabilir. Aşkla başlayan ilişkilerin, evlilik çatısı altında bile, zaman la nefrete dönüşebilmesi gibi. Allah’a ve Allah yolunda güzel hizmetlere yönelen bir insanın, başlangıçtaki metafizik geriliminin, aksiyon ruhunun zamanla sönmesi, ülfet ve ünsiyetin ruhunu sarması, zamanın aşındırıcılığına yenik düşüp zevk ve ten hayatının kıskacında kalması gibi…

Bu, zamanın, evrende oluşturduğu olumsuzluklarla örtüşür; İşlemeyen demir paslanır, çağlayan halindeyken durgunlaşan su yosun tutar, çürümüş bitkilere yuvalık yapar hale gelir. Kılıçlar pazara, atlar hipodromlara, bedenler saraylara, sıcacık yuvalara, aslında ruhlar morglara kaldırılır!..

Kimi zamana meydan okur, savaş açar, geçmiş gelecek kanatlarını koparır,inkarcılığı ve nefsin kölesi olmuşluğuyla bir “An”lık zaman dilimciğinin kurbanı olur gider.

Bir anlık iman veya inkar fikri tüm benlik onayıyla, akıl ve kalp kabulüyle gerçekleşirse, bir çekirdekçik gibi, sonsuz cennet ve ya cehennem ağacını meyve verebilir. Zamanın bu bir “An”lık sırrı çok iyi anlaşılmalıdır. Bir anlık bakış da insanı içinden çıkılmaz fuhşi yata sürükleyebilir. Zaman, an”dır. Anlardan oluşmaktadır. Bazen bir an diğer anlara büyük anlam kazandırır bazen de zarar verebilir. İnsan bedenindeki milyarlarca hücreden bir kaçının bütün bedeni yok etmesinin mümkün olması gibi. İnsanın içinde bulunduğu basit gi bi görünen bir anı, bir başkasına vermesi mümkün hatta çok kolaydır.

Zamanın gerçek sahibi Allah’a vermek ise çok daha büyük bir iştiyakla istenmelidir. İşte o anın, öncesi sonrası yoktur. O an, o anda her şey demektir. O tek anı vermek çok önemlidir. Çünkü eldeki tek “Salih” olan varlık sermayesidir ve ardından asansör düğmesi ne basmak gibi, diğer anları da beraberinde sürükleyecek, onları da Salih amele çevirecektir. Aynı yaklaşım inkar ve günahlar için de geçerlidir. Bu sebeple Allah nazarında, O’na ayrılan anlar çok değerlidir. Mahşerde, bu mücevher anlarımıza bakarak, umulur ki, nefsi mize ve dünya zevklerine ayırdığımız anları affeder, güzel anlara çevirir…Tövbenin, geçmiş olumsuz bütün kötü ve lekeli anları sildiğini hatta güzel anlara çevirdiğini biliyoruz ve böyle olmasını umuyoruz. Zamanda zarara uğramamak için “Salih” anlarımızı çoğaltmanın yollarını araştırmalıyız.

Psikolojik bütün rahatsızlıkların temelinde, rahatsızlık öncesi ruhta oluşturulan bu olumsuz, “Fasid” anların birikimi bulunmakta dır. Korku, üzüntü, sıkıntı. öfke gibi olumsuz anlar, üzerinde durdukça diğer anları da esareti altına almakta ve büyüyen zaman dilimleri içinde, ruhtaki duygu ve düşünceleri etkilemekte ve deprem öncesi enerji birikimi gibi ruh, tetikleyici faktörlerle davranış patlamaları ha linde huzursuzluğunu dışa yansıtmaktadır.

Toplum planında olaya bakar geçmiş zamanın sayfalarını karıştırırsak, karşımıza hamle ruhunu kaybetmiş, aksiyon fosili top lumlar ve tabi üç asırlık geçmişimiz de çıkar; çıkar ama Zaman, günümüzde şahit olduğu gelişimlere, küre üzerindeki “Salih” eylemlere bakarak teselli bulur, mutlu olur!..

Zaman, insanın iradesiyle kurduğu olumsuz programlar karşısında aleyhine işleyen mekanik bir makine gibidir ki, yüklenenleri aynen uygular. Allah’ın kainatta ve insanlık aleminde koyduğu Fıtrat kanunları, sosyolojik birer kural olarak işler. İnsan iradesiyle zama nı aleyhinde işletir. Fakat zaman olur ki bu Fıtrat, farklı kanunlarını da işletir; o mekanizmanın gerçek sahibi, bozulan zaman düzenini yeniler, ciddi revizyon sonrası tarihte kimi toplumlar gider, kimi zaman bu değişime yer ve gökler de iştirak eder ve yeni bir solukla za man, kendisini karşılayan yeni Peygamber ve toplumlarla yeni serüvenlere doğru akar gider…

Zaman zatında günahsızdır. İnsana zarar vermek için işlemez. Bilakis bu büyük nimetin yaşandığı dünya, sonsuz cennetin ka zanılması için büyük bir fırsat ve altın sermayedir. Aslında zamanın varlık amacı kendisinin de insanla beraber sonsuzlaştırılmasıdır. Bu itibarla zaman ve insan, aynı kaderi paylaşırlar. İnsan bu sırrı kavrar, zamanı kendisine dost edinebilirse, onun kendisine ne kadara ve falı olduğunu, daima elinden tuttuğunu ve hep lehine işlediğini görecektir. Zamanla sıcak bir dostluk kurmanın ve vefasıyla mutlu olma nın yollarını gelen ayetlerde buluyoruz.

C-KUR’AN’A GÖRE ZARARA UĞRAYANLAR VE KORUNANLAR

Ayetlerde zarara uğrama, “Hasera” kelimesi ve türevlerinde ifade edilir. Hüsran kavramı dilimizde de kullanılır.

a-En çok zarara uğrayanlar:

Zamanı tamamıyla Allah aleyhine kullanır hatta meydan okurlar. “Getir o vaat ettiğin azab zamanını!” diye alay ederler. Geç miş zamanı aydınlatan Peygamberleri ve kitaplarını da gelecek ahiret gününü de inkar ederler. Geçmiş zamana masal derler(46/18).

Kur’an’da “Ahserûn” “En çok zarara uğrayanlar!” kelimesiyle ifade edilirler. Allah’a karşı yalan uyduran, Hak yolunu eğri göste rerek, insanları o yoldan alıkoyan, küfrü tavsiye eden, Nemrud ve Ebu Leheb gibi her köşe başında inananlar için ateş tuzakları kurma ya çalışan (21/70) en zararlı, bu yüz den de en çok zarara uğrayan inkarcılardır (11/18-22), zamanın geleceğine, ahirete inanmayanlar dır (27/5).

Ayetler genel olarak şu duygu ve düşünce sapmalarının ve davranış bozukluklarının, dünyada ve ahirette insanın zararına olacağını anlatır: Bizim duygu ve düşünce bozukluğu ve insan ruhunun dejenerasyonu olarak nitelendirdiğimiz azmışlık (65/9), davra nış bozukluğu ve toplum düzeninin dinamitlenmesi olarak yorumladığımız bozgunculuk, fitne ve fesat çıkarmak (2/27), Hakk yoldan çı karak batıl yollara ve yaşam tarzlarına yönelmek (40/78;45/27), nefis hesabına dünya hayatını tercih edip onun zevklerine dalmak (9/69;16/109), yalan söylemek ve sözden dönmek (2/27,64)…

b-Zarar görenler:

Zamanı günahlarla zararlı hale getirenler. Ayet bunu “Allah’tan uzaklaşan, şeytana uyan” şeklinde formüle etmektedir (4/119). İnsanın günah anlamında zarara uğraması Kur’an’da “Nefse zulmetme” olarak da adlandırılır ki ilk kez bunu HZ.Adem ile Havva dile ge tirmiştir: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz acımazsan mutlaka zarara uğrayanlardan oluruz!” (7/23). Bu zu lüm ve zarara uğrama başka insanların hukukunu ilgilendiren konularda da geçerli olmaktadır. Özellikle cinayeti ilk başlatan Kabil için Kur’an: “O öldürdü ve zarara uğrayanlardan oldu” (5/30) der. Ölçü ve tartıyı eksik tutanlar için de zarara uğramış olmaktan bahsedilmek tedir (83/3).

İnsanın kendine hırsla bağlanması ve dünyasına hırs göstermesi onun zararı demektir. Bundan korunmanı yolu, insanın kendi ni Yaratıcısına dünyasını da ukbâsına yönlendirmesidir.

c-Zarar riski taşıyanlar:

Zamanı Allah’tan çok kendilerine ayıranlar. Bu daha ziyade uyarı mahiyetinde olur. Sözgelimi Müslümanlar, şeytan konusunda defalarca uyarılır, onun apaçık düşman olduğu belirtilir. Şu ayet bu konuda güzel bir örnektir: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocukları nız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa o zarara uğrayanlardan olur!” (63/9). İnsanlar özellikle din konusunda uyarılır lar. İslam’dan başka yol tutup gidenlerin zarara uğrayacakları vurgulanır (3/85).

d-Zarardan korunmuş olanlar:

Zamanı ihlasla, Allah ile kul arasında paylaşanlar…

1-Birinci derecedeki zarardan kurtulmuş olanlar: ibadet ve Salih amellerle 24 saati, Allah ile kul arasında taksim edenler.

2-İkinci derecede zarardan kurtulmuş olanlar: Hakkın tavsiye edilmesi ve duyurulması yolunda hizmetlerde koşarak 24 saatlerinin çoğunu Allah için ayıranlar, kendileri için de yeterli olan miktarı değerlendirenler.

3-Üçüncü derecede zarardan kurtulmuş olanlar: Sabrın tavsiye edilmesi ve ruhların aydınlanması yolunda 24 saatlerinin tamamını O’na tahsis etmeye çalışanlar. Zorunlu olmadığı sürece, kendileri için zaman ayırmayı düşünmeyenler, Fena fi’l-Hizmet olan lar!..Candan tenden canan- dan “Ben” den bedenden geçenler. Kalp ve Ruhun zaman dilimine geçmiş, Gecenin Ruhbânı gündüzün Fürsânı olmuş, Zamanı fethetmiş, Zamanın Fatihi olmuş, Zaman geçen her yeri fethetmeye azmetmiş olanlar. O’nsuz ve O’na hizmet siz geçmiş zamanı zâyî sayanlar, hep O’na O’nun yolunda Hizmete adananlar!..

Bu konuyu, Psikolojik açıdan da değerlendirmeye alabilir, Ruhsal açıdan zarara uğrayanlar ve korunanlar şeklinde ayrı sayfa lar açabiliriz.

Kur’an’da zarara uğramış insanlar olarak tanımlanan insanların her birinde farklı kişilik ve davranış bozukluğu tanımları yapıla bilir.

Özellikle Ebu Leheb ve karısı, Paranoid, kişilik bozukluğuna çarpıcı birer örnektir. Karı koca Muhammed fobisine yakalanmış, elde ateş her an tetikte onun vereceği zarar evhamlarıyla yaşamakta korku ve kuşkular içlerini kemirmektedir. Bu sebeple de asaletleri ni ve servetlerini terk edip zamanlarını bu korku ve şüphelerini ölesiye yaşama yolunu seçmiş, adeta paronayak birer ateş manyağına dönüşmüşlerdir. Peygamber bir yerde öksürse, anında oraya koşup ortalığı hem maddi hem de manevi açıdan ateşe vermekte, yürek lerde yüreklerindeki panik havasını meydana getirmektedirler…

Firavun da Narsistik kişiliğe tipik bir örnektir.Ve tam bir zaman katilidir. Hatta zaman ötesi bir katildir. Çünkü zamanı değil, za manın efendisi olarak tertemiz ve saf fıtratta yaratılan bebecikleri zaman mezbahanesinde doğramaktadır. Herkes ona köledir, doğan çocuklar bile! Herkesten üstün hat- ta tanrı konumundadır, ona övgü yağdırmalı hatta secde edilmelidir.

Firavunun, kendine tanrı demesinin özel bir nedeni, narsistlerde olduğu gibi, büyükleri yanına alarak büyük görünmek duygusu dur ki, tanrılığı bir şov olarak kullanmakta, halkına karşı kutsal prim elde etmektedir. Musa’nın tanrısını okla vurmak için yüksekçe kule yaptırması da, çocukları kestiği gibi, kendinden izin almadan Musa lehine cephe değiştiren sihirbazları çaprazlama kestirmesi; hayat ve ölümü elinde bulundurduğu imajını vererek, böylece tanrının icraatına uygun davrandığını göstermesi de bu hususu teyit edicidir. Hatta bu rolü öylesine benimsemiş ve kişilik haline getirmiştir ki; Şizofreni hastalığına da tutulmuş bir dev ruh hastası olarak; boğulurken bile “Sen Musa’nın tanrısısın! Hadi sana inanayım!” gibi ruhsal, otomatik bir tutum sergileyerek, kendi yapay tanrı benliğinden de vazgeçe memiş gibi görünmektedir (10/75-92)

Çok ilginçtir, Kur’an’da sadece bir yerde “Beden” kelimesi geçmektedir (10/92), o da Firavunun bedenidir. Adeta “Görün şunun tanrılaştırdığı bedenini!” der gibi Cenab-ı Hak, o bedeni mumyasız korumuş ve sahile atmış, (İngiltere British Museum’da). İbret alacak nazarları da, basit bir sudan ve hücreden yarattığı bedenlere ve onların akıbetlerine çekmiştir…

Benzer tutum şeytanda da görülür. Zaten o cinlerin babası olduğu gibi, bütün ruhsal hastalıkların babası, anası ve merkezî ka talogu gibi bir varlıktır. Allah’ın karşısında “Ben!” derken, kendi benliğindeki güç ve yetenek alevleri bakışını öylesine kamaştırmıştır ki, gerçek ışık kaynağına karşı gözü ve kalbi kör hale gelmiştir. Firavun da mum ışığını gözüne sokmuş, sadece ona bakmış, güneşin ışığı na köre ve yabancı kalmıştır.

Asr süresi ile gelişen yorumlar karşısında, Ruhsal hastalıkların, kişilik ve davranış bozukluklarının ana sebebi olarak karşımıza “Zaman” kavra mı ve onun etkisiyle zarara uğrama konusunun çıktığı görülmektedir. Dar beden ve dünya zamanıyla benliğini bütünleş tiren insan, zaman ötesini görememekte, dar dünya alanında zevk paslaşmalarıyla, et-kemik bedenin stres duvarları arasında sıkışmak ta bu da ruhun canına okumaktadır.

Bu aynı zamanda şu demektir: Psikolojik hastalıklardan kurtulmanın ve ruh hayatımıza hükmetmenin dört yolu vardır: İman ve ibadet, ameli Salih ve güzel hizmetler, Hakk’ın anlatılması ve aksiyon, Sabrın anlatılması ve ruh sağlığı…Bu dört basamağa “Zaman Basamakları” da diyebiliriz. Bunları tırmanarak zaman aşılabilir ve zamana hükmedilerek, hüsrana değil kurtuluşa götüren bir merdive ne dönüştürebiliriz.

D-ZARARDAN KURTULMANIN VE ZAMANA HÜKMETMENİN DÖRT YOLU

Müminün süresinin başında ele alınan, zararlardan uzak kalan, kurtuluşa eren ve yeryüzüne varis olan müminlerin vasıfları gözden geçirilirse, şimdi ele alacağımız dört temel prensiple örtüştüğü, renklerdeki tonlamayla bütünleştiği görülür.

Ele alınan insanın iç ve dış dünyası, anne karnındaki muhkem vasat gibi mükemmel ve zengindir. Zaman Fethi eğitimine ade ta meşimen gibi mahrem ve mukassî olan ve Rahmanî tecellilerle aydınlanan Allah evlerinde başlarlar ve şu dört üstün güçle donanırlar.

1-Namazlarındaki daimîlikle içte huşûya ermiş derinleşmişler, ismet, iffet ve güzel ahlaklarıyla temayüz etmişlerdir.

2-Sözlerinde durarak, yapacaklarını söyleyip söylediklerini yaparak, her işi üst seviyede başararak, çevrelerine kesin itimad hatta istimdat telkin etmişlerdir.

3-Zekat gibi malî konularda örneği görülmeyen sürekli bir “Fâilîyet” içine girmişler, himmetleriyle serveti hayırlaştırmışlar, ku rumlaştırmışlar hat ta evrenselleştirmişlerdir.

4-Bu iç ve dış güçlenmişlikle, faydasız her işten arınmışlar daima salih amellere, hayırlı hizmetlere kitlenmişlerdir.

Benzer yaklaşımları, Mearic süresi 22-35 ayetleri arasında bulmak da mümkündür.

Şimdi aynı tabloyu farklı renk ve desenlerle resmetmeye, bu dört yolu farklı şekilde ele almaya çalışalım:

1-İMAN VE İBADET

İnsanlar, kendilerine söylenen sözlere veya gördükleri bir görüntü ve olaya karşı gülme, kızma, hayret, korku vb. şekillerde tep ki verirler ve duygular yüzlerine yansır. Kur’an inanç veya inançsızlıktan gelen duygunun insan yüzüne ve davranışlarına yansımasına işaret eder: “Allah tek olarak anıldığı zaman ahirete inanmayanların hallerini ve yüzlerini sıkıntı basar. Allah kelimesi dışında herhangi bir şey anıldığı zaman yüzleri hemen sevinç dolar” (39/45). Allah’a inanan bir insan için şüphesiz bunun tersi doğrudur. “Allah!” sözü bi le başlı başına insan kalbi ve ruhu için bir huzur kaynağı olmaktadır Aslında iman böyle bir şeydir; ismi anıldığında insanın kalbinde he yecan meydana getirecek ve bu yüzüne ve beden diline yansıyacaktır…

Üzüntü ve sıkıntı yaşayan hatta depresyonun eşiğinde bulunan bir insanın yanında, çok sevdiği bir yakının anılması bile iç dün yasında ve mimiklerinde bir kısım olumlu değişimlere yol açar. Sevgi, tanıma, güven duyma ve iç-dış bütün ihtiyaç ve beklentilere ce vap bulma sonucu oluşur. Bu üç konuda anne baba ve eş, insan benliğini yeterince doyurabildiği için, sevgi listesinin daima başında yer alırlar. Allah’a iman ise, insanın bütün temel duygu ve düşüncelerini itminana kavuşturan ve sonsuz ihtiyaçlarını karşılayan ilk ve ra kipsiz tek ruh ve benlik olayıdır.

Ne var ki bunu salt bir söz olarak dile mahkum etmek; kalbe indirmemek ve davranışlara yansıtmamak da yine Kur’an tarafın dan tenkit görmektedir: “Bu sadece ağızlarınızda dolaşan bir söz!” (33/4); “Kalplerinde olmayanı sadece dilleriyle söylüyorlar!” (48/11); “Yapmadığınız ve yapamayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (61/2).

“İman insanı insan eder belki kainata sultan eder”. Sultanlar hakim oldukları şeyleri denetlerler. İnsan iman sayesinde evrenin düzenleyici durumuna girmekte, zamana sözü geçen bir hakim olmaktadır. Maddeye ve zamana hükmetmenin yolu, bu imanla insanın bilgiye yönelmesi, Allah’ın diğer kitabı olan evreni çok iyi araştırıp bilimlerde mesafe kat etmesiyle mümkündür. Ahirette tam olarak kar şılığının alınacağı iman ve ibadet konusu ile,dünya da ancak bilimsel gelişmelerle peşin ücretinin alınacağı ödüller birbiriyle karıştırılma malıdır. İnanan insan iki yönde de başarılı olmak zorundadır.Üstelik inanan insan, haramlara ve israfa girmemesi yönüyle hem enerji, hem tasarruf, hem bedensel ve ruhsal sağlık, hem Millî ve Tarihî Kültür, hem de zaman açısından, bu gibi hasletlerden yoksun olan dünyalara karşı avantajlı durumdadır. Üstelik çok ülkede Millî Müesseselerimiz de faaliyet göstermektedir.

İbadet, özellikle beş vakit namaz, bu duygunun içsellik içinde yaşanabileceği en güzel ortamdır ve bu günde en az beş kez tek rarlanarak bu duygunun yerleşmesi, namaz aralarında da etkisini sürdürmesi sağlanmaktadır. Namazda tatil olmadığı için bu etki, ömür boyu sürecek demektir…

Namazsız bir gün geçirmeyen samimi bir Müslüman bu yönüyle 24 saatine hükmetmeye başlar, 24 saatin efendisi olur. Na mazları sayesinde gününü böler, zaman dilimlerini taksim eder, işiyle ilgili çalışmalarını, ziyaretlerini ve diğer işlerini şu namazın öncesi, bu namazın sonrası diye denetler yerleştirir, hazırlıklı olmaya alışır, randevularını düzenler, unutma riski azalır. Müzzemmil süresinde de belirtildiği gibi, gece zamanını programlar,gündüz gelmeden önce düşünce planında yarınki güne hazırlıklı olarak girer. Gününü sa dece namazlarla ve yapacağı diğer Salih hizmetlerle düzenlediği ve doldurduğu için, günah eylemlerin randevu alma şansı da kalma mıştır. Zamanımız ve kontenjan dolmuştur, başka kapılarda şansını denemelidir. Ayrıca bu Hakkın tavsiyesi, irşad ve tebliğ anlamına da gelir. Başka insanlar, namaz sayesinde düzenlenmiş 24 saatine imrenirler, namazın bereketinden istifade etme şansını da elde derler.

Bu aynı zamanda Ruhsal bunalımlara, kişilik ve davranış bozukluklarına da kapılarımızın kapanması demektir. İman ve ibadet le doldurulan 24 saatimiz, bir günahın yerleşmesi için boşluk bırakmadığı gibi, ruhsal hastalıklara yol açacak mikropların barınmasına da imkan tanımayacaktır. Her in- sanda görülebilen sıkıntı ve üzüntüler de, inanç ve ibadet moral gücüyle rahatlıkla atlatılabilecektir. İn san, iman ve ibadet sayesinde inkarcılığın ve ibadetsizliğin getireceği zararlardan korunmuş olmaktadır.

Böylece zarardan korunmanın ve zamana hükmetmenin en önemli ve zorunlu adımı olan iç hazırlık ve olgunlaşma aşaması hazır durumdadır.

2-AMELİ SALİH VE GÜZEL HİZMETLER

“Ameli Salih” kelime olarak güzel iş demektir. Yazır’ın dediği gibi, bir kısmı insanın kendisine faydalıdır, namaz onu kemale erdirir. Diğer kısmı da başka insanlara faydalıdır, zekat sadaka ve diğer iyilikler gibi (2/432).

Ameli Salih genel tanımıyla: Allah’ın hoşnut olduğu ibadetler ile, insanın kendisine veya başkasına yararı dokunan her güzel davranışa denir.

İman olur da Salih amel olmazsa bu, Kur’an’ın tanımlaması içinde adeta “Yarım kulluk!” Ya da “Tek yönlü kulluk!”olur. Ayet bu tarz, işin sadece ucundan tutan, sözünü eden fakat inandığını söylediği değerleri eyleme geçirmeyen insanlar için tehditkar bir ifade kul lanarak: “Onlar dünyada da ahirette de “Hüsran” da olan, zarar edenlerdir. Esas zarara uğramak da budur işte!” (22/11) demektedir.

Aynı konuya parmak basan bir başka ayette, “Allah’a ancak güzel söz yükselir!” (35/10) der. Sözün en güzelinin, Allah’a imana ve ibadete davet etmek olduğunu başka bir ayetten öğreniyoruz (41/33). Ve önceki ayetteki diğer bir cümle ilahî kaziyeyi tamamlar: “O güzel sözü ancak ameli Salih Allah’a ulaştırır” (35/10). İmanlı insanın, başta ibadet olmak üzere, Allah hakkındaki sözleri, duaları, iyilik ifade eden yaklaşımları, Ameli Salih haline dönüşürse Allah katında bir değerinin ve ağırlığının bulunduğu anlaşılmaktadır.

Çünkü bu, insanın yaratılış amacıdır: “O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda imtihan etmek için, sizi, ölümü ve hayatı yarattı” (11/7;67/2).

Ameli Salih zamana benzetilebilir. Maddenin hareketinin -ilahî bir yasa olarak- zamana dönüşmesi gibi, İmanın hareket gücü de Ameli Salihe dönmektedir. Zaman, Ameli Salihle anlam ve güç kazanır, onunla biçimlenir, “Zaman kötü!” yaftasından kurtulup, “Sa lih” vasfını kazanabilir. Zaman en büyük teşhir ve ilan meydanıdır. Ne kadar Ameli Salih sergilenirse o derece bağrını güzelliklerle dol durmuş ve bütün insanlara da taşımış olur. Zaman, Ameli Salih zamanıdır.

“Ameli Salih” mefhumunun kapsamlı anlamını, bu deyimin geçtiği bütün ayetleri tarayarak oluşturmaya çalıştık, şöyle bir yelpaze oluştu:

a-“Ameli Salih” kavramının genel anlamı:

Ameli Salih, insanın kurtuluş umabileceği en güçlü dayanak noktasıdır (28/67).

Ameli Salih, insanı tek gerçek mutluluk olan Allah’a ulaştırmayı sağlayan en güzel ve sağlıklı tek yoldur (18/10).

Ameli Salih, insanın kendi nefsi lehine ve geleceğini hazırlama adına yapabileceği en büyük yatırımdır (30/44;41/46; 45/15)

Ameli Salih, insanın dünya ve ahiret işlerinde kendisine kolaylıklar, farklı ve etkili çözüm alternatifleri sunar (18/88).

Ameli Salih, insanları, inançsızlık, bilgisizlik ve nefis (Ruh) hastalıkları karanlıklarından kurtarır, kalp, akıl ve ruh aydınlığına çı karır (65/11).

Ameli Salih, Allah’ın en çok beğendiği ve övdüğü, Allah hakkındaki güzel sözleri ve davranışları O’na taşıyan en şerefli elçi gibi dir (35/10)

Ameli Salih, insanı, Allah’ın en çok memnun kaldığı, Allah’a çağıran en güzel sözlüler listesine kaydetmesine sebep olur (41/33).

Ameli Salih, bire-bir ölçüsünü aşar. Bu ölçü kötülükler içindir. Ameli Salih’de bire-iki (bire-yüz, yedi yüz-bin) ölçüsü kullanılır (40/40).

Ameli Salih, insanın, yaptığı güzel davranışların çok daha üstün ve güzel olanlarıyla ödüllendirilmesini sağlar (16/97;29/7).

Ameli Salih, cennet kapılarını açan ve hesapsız nimetlere kavuşturan sırlı bir anahtar gibidir (63/9; 65/11; 40/40).

Ameli Salih, hangi günah ne kadar çok olursa olsun, Tövbenin kabulünde ve Allah’ın affında en güçlü garanti belgesi sayılır (20/82; 25/71).

Ameli Salih, pas çözücü gibi insan ruhuna yapışmış günah lekelerinin temizlenmesini sağlar (63/9).

Ameli Salih, günahları temizlemekle kalmaz, onların yerine iyilik yazılmasını da sağlar (25/70).

Ameli Salih, nimetlerin ziyadeleşmesini sağlayan şükrün en büyük göstergesidir (17/19).

Ameli Salih ailenin iki ana direği olan erkeğe de kadına da,kuracakları yuvada ve evlatlarıyla da tertemiz ve mutlu bir hayat ya şatır (16/97).

Ameli Salih, bilginleri bilerek davrananları, bilgisizlerden ve bilmeden davrananlardan daha üstün kılar, basîretli yapar ve sözü dinlenir hale getirir (28/80).

Ameli Salih, yiyeceklerin en temizinin seçilmesi ve büyük teftişe hazırlanıyor gibi, davranışların en güzelinin titizlikle seçilmesi ve uygulanması demektir (23/51).

Ameli Salih, olumsuzlukları olumluya çevirir; günahları sevaba, korkuyu güvene, üzüntüyü sevince, sıkıntıyı huzura, öfkeyi sü kûnete, başarısızlığı başarıya çevirir (9/120).

Ameli Salih, günahla bozulan, kaçırılınca dünyada pişmanlık veren (9/102), Allah’ın huzuruna gidilince ve cennetle cehennem görülünce gerçek değeri anlaşılabilecek, “Keşke dönsem de yapsam!” diye iç geçirilecek, gençlik ve ömür kadar önemli ve değerli; asla kaçırılmaması gereken bulunmaz bir fırsattır (23/100;32/12;35/37).

Görüldüğü gibi Salih amellerle insan, dünyasına ve ahiretine zarar verecek bütün etkiler karşısında koruma altına alınmakta, sonsuza uzanan zamanın sunacağı bütün avantajlara da sahip olmaktadır.

Sâlihât

Kur’an’da ayrıca, Ameli Salih kavramı çoğul olarak oldukça çok zikredilir. Salihat kelimesinde, yukarda belirlediğimiz anlamları görmekle beraber, çarpıcı bazı ifadeler de dikkat çeker ve ameli Salih yapanlar için hem bu dünyada hem de öbür alemde farklı ve faz la mükafatlardan bahsedilir. Misalleri şöyle sıralayabiliriz:

Davud Peygamber şöyle hayıflanır: “Sâlihât yapanlar ne kadar da az!” (38/24).

“Körle gören bir olmaz, iman edip Sâlihât yapanla kötülük yapanlar da bir olmaz!” (40/58).

“Salihât yapanlarla bozgunculuk yapanları bir mi tutacağız?” (38/28; 45/21)

“Sâlihâtı yapmak zor değildir, Allah kimseye kaldıramayacağı ağır yük yüklemez” (7/42)

“Evlatlar ve mallar dünya süsüdür, kalıcı ve baki meyveler verecek olan ise Sâlihâttır. Bu, sevap ve emel bakımından daha ha yırlıdır”(18/46).

“İman edip Sâlihât yapanlar, halkın en hayırlılarıdır” (98/7).

“İman edip Sâlihât yapanları Allah, yeryüzüne hakim kılar, dinlerini yerleştirir ve korku-baskı döneminden sonra onlara güven sağlar (24/55), insanların içine de onlar hakkında hüsn-ü kabul ve muhabbet verir” (19/96)

“Salihat yapan erkek ve kadınların kötülükleri örtüldüğü gibi, cennet ve hadsiz mükafatlar verilir, dereceleri yükseltilir (4/124; 20/75); Bir de fazladan bir lütuf olarak Allah’ın Cemalini görürler” (4/173; 42/26). “Allah onları huzuruna ve Rahmetine alır” (10/4,45/30).

“İman edip Sâlihât yapanlara müjdeler olsun, ne mutlu onlara!..Ne güzel gidecekleri yerleri var!” (13/29).

b-“Salih” kavramının genel anlamı

“Salih”, ayete göre Ameli Salih yapan insanlara verilen isimdir: “İman edip Ameli Salih yapanları, Salihler arasına katarız” (29/9).

Bu katılımı Peygamberler bizzat istemekte, “Rabbim bizi Salihler arasına kat!” demektedirler (12/101; 26/83; 27/19).

Salih, Allah’ın bütün Peygamberlere verdiği ortak bir isim ve sıfattır.(2/130; 3/39,46; 6/85; 16/122; 21/72,75,86; 29/27; 37/112; 66/10; 68/50)

Salih bir insanın, genel özellikleri ve temel görevleri ise şunlardır:

Peygamberler “Salih” birer insan ve görevli Nebi olarak şu ayette belirtilen temel prensipleri misyon edinmişlerdir: “İçinizden size ayetlerimi okuyan, nefislerinizi temizleyen, size kitabı ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Rasûl gönderdik!” (2/129,151; 3/164; 62/2).

Peygamberler başta olmak üzere bütün “Salih” insanlar, öncelikle insanların nefis-ruh hastalıklarının giderilmesini, bozuk kişi lik ve davranışlarının ve iletişim yanlışlarının düzeltilmesini, sonra da kalplerinin inançla akıllarının bilgiyle donatılmasını amaç edinmiş lerdir. Salih amel yapan her insan, aynı zamanda bunu da amaçlamış, bu yolda bütün insanlığa hizmet sunmaya karar vermiş demektir .

c-“Ameli Salih” yapan “Salihler” ıslah ederler.

Çok ilginç bir tespitle karşı karşıya kaldık. Bu başlığı attıktan sonra, “Salih Peygamber” in şu sözleriyle karşılaştık:

“Allah’tan korkun, bana itaat edin! İsrafa dalan, yeryüzünde fesat-bozgunculuk çıkaran ve ıslah

Salihler, Ameli Salih diyebileceğimiz şu özel ıslah faaliyetlerini yerine getirirler;

1-Nefislerin ıslah edilmesi, temizlenmesi, inanç ve bilgi yüklenmesi için hizmet ederler. İnsanın ıslahını, kişisel ruh sağlı ğını ve gelişimini sağlarlar.”Allah’a ve Ahirete inanırlar, iyiliği tavsiye eder, kötülükten de uzak tutmaya çalışırlar, hayır olan her iş için koşturur dururlar; işte bunlar Salih iyi kişilerdir” (3/114) Şuayb Peygamberin diliyle de bu amaç şöyle belirtilir: “Ben gücümün yettiği kadar ıslah etmeye-halinizi düzeltmeye çalışıyorum” (11/88).

Bu Salihler, Peygamber mesleği olan irşad ve tebliği en yüksek tek temsil noktasında icra eden yeryüzünün tek örnek toplulu ğu olduklarından, kitabı ve hikmeti öğreten en etkili, yetkili ve yetenekli merci sayılırlar…

2-İnsanların aralarının ıslah edilmesi-düzeltilmesi, diyalog ve hoşgörünün yerleşmesi için samimi çalışırlar. Toplumun ıs lahını sağlar, toplumsal iİetişimi kurarlar. Toplum tarafından da ciddi hüsn-ü kabul görürler.

“Eğer inanıyorsanız, Allah’tan korkun, O’na ve Rasûlü’ne itaat edin ve birbirinizin arasını ıslah edin-düzeltin” (8/1). “Bütün mü minler kardeştir, aralarını ıslah edin-düzeltin, adaletle aralarını bulun” (49/9-10).Aile problemlerinin ıslahı ve sulh yapılması gayreti için de olmak da ayetlerin tavsiyeleri cümlesindendir (4/28).

3-Yeryüzünün ıslâh ve salâhından sorumlu insanlar olarak, her insana ulaşmak için dünyaya açılırlar. Dünyanın ıslahını üstlenirler, İnsanî değerleri temsil ederek evrenselleştirirler. Yeryüzünde gittikleri yerlerde muhabbetle karşılık görürler. Salihlerin dünye vî avans ödülleri olarak onlara “Vüdd”-muhabbet vaz’ edilir (19/96).

“Biz and olsun ki Kur’an’da, Tevrat ve Zebur’da, yeryüzünde Salih kullarım varis olacak diye yazmıştık!” (21/105) ayetinin mu hatabı olurlar.

d-Allah’ın ıslah etmesi

Öncelikle Allah’ın, Salih kulların koruyanı olduğunu belirtmek gerekir: “Allah Salihlerin velisidir, onları görüp gözetir” (7/196). Buna mukabil, insanlar arasında , kötülüğün yayılması için çalışan, fitne ve fesat çıkaran, bozgunculuk yapanların hallerini ıslah etmeye ceği belirtilmektedir (10/81;26/152).

Özellikle inkardan imana, günahlardan tövbe ile Allah’a sığınan, kendi olumsuz durumunu ıslah eden, günahlardan vazgeçen insanlar için, af ve kabul kapısının açık olduğu, korku ve üzüntüden güvende olacakları vurgulanır (2/160; 3/89; 4/146; 6/48; 16/119).

Allah ameli Salih yapanların hem kendi hallerini hem de işlerini düzeltmekte kolaylık vermektedir. Bu, sıra dışı yardım şeklinde de görülür.

“Allah, iman edip ameli Salih yapan, Muhammed’e inenleri Hak olarak kabul eden, inananların günahlarını örter ve hallerini ıs lah eder-düzeltir” (47/2); “Allah, korkan ve doğru söyleyenlerin işlerini ıslah eder-yoluna koyar günahlarını bağışlar” (33/71). Hz. Zekeri ya’nın eşi çok yaşlı olduğu halde, Allah onun bu durumunu ıslah etmiş, doğuma elverişli hale getirmiş ve Hz.Yahya dünyaya gelmiştir (21/90).

Hali kabil-i ıslah görülmeyen nice insanlar, Salihlerin renkli gökkuşağının altından geçmeye ve Salihleşmeye başlarlar…

3-HAKKIN ANLATILMASI VE AKSİYON

Karşılıklı olarak birbirine tavsiye veya vasiyet etmek anlamına gelen “Tevâsav” kelimesi, bize Hakk’ın anlatılmasının, bir kişiye değil her kişiye ait bir vasıf olması gereğini hatırlatmakta, hatta ciddi bir organizasyon hissi uyandırmaktadır. “İman edenler” diye çoğul ifade etmesi de bunu teyit etmektedir. Hakikatlerin duyurulmasının karşılıklı olması, iki tarafın da güçlenmesini ve birbirlerinden güç al malarını sağlar. Ayrıca her iki kişinin veya topluluğun da birbirlerine, birbirlerinden farklı olarak verebilecekleri hakikatler bulunabilir.

Diğer taraftan tavsiye, bir dil eylemidir. İlk iki ayette kalbin, aklın, duygu ve düşüncelerin imanla, bedenin de güzel davranışlarla donatılmış olduğunu görüyoruz. Bu aşamada dil bu önceki hale tercüman olmakta, temsil edileni, yaşananı ifade etmektedir. Anlatıla nı önce anlatanın yaşaması ne kadar önemeliyse, yaşanan hakikatlerin başkalarına duyurulması adına aksiyoner olmak da bir o kadar önem arz etmektedir.

Aynı kelime iki sûrede daha şu anlamlarda geçmektedir.

Daima Hakk’ı tavsiye eden her Peygamber, Hakk’a karşı duran insanlar tarafından yalanlanmış, alaya alınmış ve kahinlikle, bü yücülükle, şairlikle veya delilikle itham edilmişlerdir.

Ayet bu noktada inkarcıların ruh hallerinin bozukluğunu, gerçeği göremedikleri gibi, çarptırdıklarını, sağlıklı bir insana iftira ede cek kadar değer ölçülerini ve insanlık kriterlerini kaybettiklerini “Azgın!” kavramıyla özetlemektedir. Ruh dengesi bozulan insanda bir duygu taşkınlığı ve düşünce çarpıklığı meydana gelmektedir ki, bu tür hezeyanlar savurabilmekte, akıllı insana deli diyebilmekte, ilahi sözü de kehanet, şiir ürünü, büyü malzemesi olarak görebilmektedir (52/52).

Ayet bir ileri safhada daha garip olan bir duruma dikkat çekmekte, bu ithamları bir tavsiye ve vasiyet olarak önceki Peygamber lerin toplumların dan mı aldılar (52/53) ki, ağız birliği yaparak aynı iftira dilini kullanıyorlar demektedir.

Bu açıdan bakılınca bir Hakk’ın tavsiye edilmesi ve yaşatılması vardır ki bu, bütün Peygamberlerin birbirlerine adeta vasiyet ve tavsiye ettikleri bir durumdur. Bir de İnkarcılığın ve yalanlamanın değişik şekillerde ifade edilmesi vardır ki, bu da inkarcıların birbirlerine miras bıraktıkları olumsuz yaklaşım olmaktadır.

Diğer ayette ise, Ahirette kitabını sağ taraftan alanların vasıfları anlatılır. Bunlar iman edip birbirine sabrı ve merhametli olmayı tavsiye ederler ve yetimle yoksula sahip çıkarlar (90/11-18)

Bu üç ayetin dışında tavsiye ve vasiyet kavramı geçen ayetlerin genel görünümü şöyledir:

1-Allah’ın tavsiyeleri:

Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmayın (6/151), başka yolları değil sadece benim yolumu tutun (6153), Allah’tan korkun (4/131), Anne babanıza iyilik yapın (6/151; 29/8; 31/14; 46/15), çocuklarınızı öldürmeyin (6/151), yetim malı yemeyin, ölçü ve tar tıda adaletli olun, sözünüzde durun (6/152), Allah, Nuh’a, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya tavsiye ettiğini, size din olarak kıldı” (42/13).

Ayrıca ölüm öncesi vasiyet etme konusunda da 7 kadar ayet vardır.

2-Peygamberlerin tavsiyeleri:

Hz.İbrahim ve Hz.Yakub: “Oğullarım Allah sizin için bu dini seçti sadece Müslüman olarak ölü nüz” (2/132)

Hz.İsa: “Rabbim nerde olursam olayım namazı ve zekatı bana tavsiye etti” (19/31).

Diğer Peygamberlerin ve Hz.Lokman’ın (evladına) yaptığı nasihatler ise farklı kelimelerle ama genellikle; iman, ibadet ve ah lak çerçevesinde gerçekleşmektedir (31/12-19).

Öyle anlaşılıyor ki insanın insanlara söyleyebileceği çok önemli anlardaki çok önemli sözler arasında nasihatin ve vasiyetin önemli bir yeri vardır. Rabbimiz de bize, bu tavsiye etme davranışının, yukarda belirlenen genel çerçeve içinde, hayatımıza hakim olm asını tavsiye etmektedir.

Hakkı tavsiye etmenin, anlatmanın, Kur’an’da karşılığı olan değişik kavramlar da vardır; Emr-i bil-ma’rûf nehy-i anil-münker, ir şad ve tebliğ, tebşîr ve tenzîr, tergîb ve terhîb gibi…

Hakk’ın anlatılması çok yönlü bir eylemdir. Anlatana, muhataba, anlatım şekline, zamana, mekana, şartlara, uslûba, malzeme ye vb. bakan yönleri vardır. Hakk’ı anlatmak bir vazife olduğu gibi, hakkını vererek, Hakk’a uygun şekilde anlatmak da ayrı bir vazifedir.

Bu vazifeyi yapmanın en büyük getirisi insana hareket sağlaması, hayatını ve işini bereketlendirmesi, ailesine mutluluk verme sidir. Ruhuna canlılık, düşüncesine dinamizm, bedenine sağlık ve dinçlik kazandırmasıdır. Başka insanlara güzellikler kazandır manın oluşturduğu manevi hazzı tarif etmek ise imkansızdır.

Hakk’ı anlatmak insanı “Haklı” yapar. Haklı olanda bir güven ve güç meydana gelir. O gücü Hakk namına kullanır. Kuvvetli olmayı haklı olma olarak değerlendirenlere karşı Hakk’ın ve haksızlığa uğrayanın savunucusu olur. Hakk adına zamana, o vaad edilen hakimiyeti kurmuş olur. Çünkü yer yüzü ve zaman hakimiyeti, yeryüzüne denge kazandırma ve zamana saadet katma adına, Allah’ın bir emri olarak inanan insanlar için bir yükümlülüktür:

“Sizden iyiliği emreden kötülükten men eden bir topluluk bulunsun!” (3/104). Bu, vasat ümmet olarak, insanlığa bir şahid duru munda yaratılmış olmanın da zorunlu bir sonucudur (2/143). Bu, Hakk’ı savunma ve duyurma gibi en yüce hedefi amaç edinmiş, ihlasla ve hakkıyla bunu temsil etmiş olanlara bir miras gibi vasiyet edilmiştir (24/55).

Şayet Hakk’ı temsil nitelikleri kaybedilirse, bu emanet onlardan alınır başka layık omuzlara emanet edilir. Çünkü Her atiyye, bir Zümrütü Anka kuşu gibi konacak matiyye arar, her matiyye paratoner gibi bir atiyyeyi kendine celbeder. Bir ayet bu hakikata işaret eder:

“O müminler ki, onları yeryüzünde bir yerde yerleştirdiğimizde, namazlarını kılarlar, zekatlarını verirler, iyiliği yaşatır kötülüğü uzaklaştırırlar. İşlerin sonuçları Allah’ın elindedir” (22/41).Böyle kaldıkları sürece “İnsanlık için çıkarılmış en hayırlı topluluk!” (3/110) ol ma vasıfları da üzerlerinde kalır.

Üzerlerinden geçip giden zamanın kurbanı olur, evrenselleşmeye başlamış vasıflarını kaybederlerse; bu durumlarına da şu ayet tercüman olur:

“Ey iman edenler sizden kim dininden döner (onu yüceltme istikametinde çalışmaktan vazgeçer) se, Allah başka bir topluluk getirir ki onlar Allah’ı sever, Allah da onları…Onlar müminlere karsı son derece mutevazı, kafirlere karşı izzet sahibidirler. Allah yolunda çalışır dururlar…Aleyhlerindeki hiçbir söz ve çalışma onlara korku ve duraksama veremez…Bu, Allah’ın fazlıdır ki dilediği (layık olan) kimseye verir. O’nun Lutfu ve İlmi çok geniştir” (5/54).

Hakkı tavsiye etmenin en önemli birinci yolu, belirttiğimiz gibi, onu iç-dış bütünlüğü içinde temsil etmek, yaşayarak göstermek, öncelikle hal diliyle Hakk’a tercüman olmaktır. Dil, yazı ve müesseseleşme girişimleri bu konuda temel yardımcı durumundadırlar.

Hakk’ın tavsiye edilmesi iki boyutlu olabilir. Birincisi Cenab-ı Hakk’a ait vicdan kültürünün oluşturulması diğeri de Cenab-ı Hak k’ın üç kitabı olarak belirtmeye çalıştığımız; Kur’an, insan ve evren kitaplarına ait varlık gerçeklerinin, insanların ruhlarına duyurulması ve yaşatılmaya çalışılmasıdır. Çocuğumuzu, elini sobaya dokundurduğunda yanacağı ve acı duyacağı konusunda uyardığımız gibi, kö tü davranışlarda bulunması durumunda manevi ateşle karşılaşabileceğini de öğretiriz. Hak hakikat, hem dünyevî hem de uhrevî boyutla rıyla bütünlük içinde tavsiye edilmeli, öğretilmelidir.

Anlatmanın psikolojik etkileri ve insan ruhuna kazandırdıkları konusu araştırmaya değerdir. Her insan bir mürşid ve psikolog gi bi, çevresinde bulunan kimselere bir şeyler anlatma durumunda kaldığında, bunun kendi dünyasına kazandırdıklarını vicdanında mutla ka hissedebilir. Bu yönüyle Cenab- Hakk’ın anlatılması, Allah’a ulaştıran hakikatlerin dile getirilmesi ve insanlar arası ilişkilerde hak ve hukuka riayet edilmesi başlı başına insanın kendi kendini motive etmesidir denebilir. Bunun amel içindeki peşin lezzeti, insanın huzur duyması, psikolojik rahatlama hissetmesi olmaktadır. Önemli diğer etkisi de, Hak ve hakikate uymayan sözler sarf edip davranış larda bulunmak süretiyle hem bireysel hem de toplumsal hayatında ortaya çıkabilecek zararlardan uzaka kalmasıdır.

Aynı şekilde, Kur’an’ın bazı ayetlerde belirttiği gibi güzel sözlerle, ferden ferda ya da bir sohbet grubu içinde, bir insanın ruh dünyasını aydınlatmak amacıyla, hakikatlerin ve salih davranışların dile getirilmesi gibi etkili ikinci bir terapi yöntemi de göstermek de ol dukça zordur.

Anlaşılacağı üzere, ayetler, zarardan kurtulmuş olmak için, iman ve ibadetin ötesinde Hak ve hakikatin duyurulması konusun da bir kısım hayırlı hizmetlerde bulunma tavsiyesini yapmaktadır. Vicdana hapsedilen iman ve camiye tahsis edilen ibadet bile, inanan insanın her iki dünyada zarar dan kurtulması için yeterli olmayabilir. Tıpkı inandığı ve ibadet yaptığı halde Müslümanların da bazı psiko lojik rahatsızlıklar yaşamaları gibi…Biz buna ha yat içinde ölmüşlük, sağlık içinde hastalık, kâr içinde zarar, temizlik içinde kirlilik ve ka zanma kuşağında kaybetmişlik tanımlamalarını da getirebiliriz.

4-SABRIN ANLATILMASI VE RUH SAĞLIĞI

Öncelikle sabır imanın yarısı olarak değerlendirilme özelliğine ve ağırlığına sahip bulunmaktadır. Özellikle iman ve ibadetle ya kından ilişkilidir. Allah’ın hem emirleri hem de yasakları tamamen birer sabır konusudur. Beş vakit namaz ve oruç için olduğu kadar, gü nahlardan uzak kalma adına nefisle yapılan mücadele ve zevk verici olumsuz davranışlardan uzak kalmada sabır enerjisi, güneşin ışığı kadar insanın ihtiyacıdır denebilir.

Öte yandan insanın iradesiyle ya da iradesi dışında başına gelen felaketlere, hastalıklara her çeşit elem ve sıkıntı verici olaya karşı metanet içinde dayanmak, ruh sağlığı içinde yaşayabilmek de ancak sabırla mümkün olabilir.

Sabra konu olmayan bir zaman dilimi göstermek adeta imkansızdır. Bu durumda her konuda zamanın akışına uyum sağlamak da diğer bir sabır çeşidi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Başarı ve mutlulukları barındıran bütün zaman dilimleri aslında sabrı gerektiren zorluklarla çevrilmiştir. Başarı ve mutlulukları dinamitleyen ve körelten zaman dilimleri de insanı sabırsızlığın kurban eden, dünyanın zehir barındıran balı durumundaki günahlara dalma zamanlarıdır.

Sabır, insanın farkındalığını geliştiren en etkili davranış biçimidir. Sabırsız insan, çevresindeki eşya ve hadiselerin tam olarak farkına varamaz, objektif değerlendiremez, geleceği önceden kestiremez ve değişik şekillerde zarara uğrar.

Sabrın tavsiye edilmesi de Hakk’ın tavsiye edilmesi gibi, iman ve salih amelle temsil edilerek uygulanabilecek bir realitedir. İn sanlar, başarılı in sanların modellenmesi ve böylece servet ve kariyer elde etme adına başarılı olmak için adeta çırpınırlar. Bir yığın pren siple karşılaşınca, bu işin o kadar kolay olmadığını anlar ve sabır duvarına çarptıklarını fark ederek hayal kırıklığı yaşarlar. Gerçek başarı aslında daima o duvarın arkasında bulunmaktadır.

Her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylığın bulunduğunu (Bknz.İnşirah süresi) ifade eden Rabbimiz, görünüşte zor olan aslın da kolaylıklarla dolu bulunan tutumu sergilememizi istemektedir. O da iman etmek, ibadet yapmak, salih ameller işlemek ve Hakk’ın an latılması yolunda sabretmektir. Bunlara sabrederek başkalarına da bu gerçek başarı yolundaki sabrı öğütlemek ve öğretmektir.

Sadece dünya hayatına ait zorluklara karşı sabır ile, geçici dünyaya ait başarılar elde edilebilir. Hem dünya hem de ahiretle ilgi li bütün zorluklara karşı sabır ise bize dünya mutluluğunun yanında sonsuz cennet hayatını da kazandırmış olacaktır. İki sabır konusun da tercih hakkı insana bırakılmıştır.

Allah, insan iki başarı seçeneğinden hangisini tercih ederse , istediğinin ona verileceğini ifade etmekte ama ahiret seçeneğinin makbul olduğunu belirtmektedir (17/18).

Sabır yukarda belirttiğimiz gibi, temelde beş ana konu etrafında cereyan eder: Allah’ın emirlerine-ibadetlere karşı, yasaklarına-haramlara karşı, bela musibet ve hastalıklara karşı, salih davranışların-hayra hizmetlerin yapılmasına karşı, hayata-zamanın akışına karşı sabır. Şu şekilde de ifade edilebilir: Cennetin çevrili olduğu bütün olumlu sonuçlar veren zorlukları aşmaya karşı sabır, cehenne min çevrili olduğu bütün olumsuz sonuçlar veren günah lezzetlerine direnmeye karşı sabır.

Sabır, yukarda işlenen bütün maddelerle yakından ilgilidir ve adeta onların dinamik gücüdür. Her aşamada sürekli enerji üret mek gerekmektedir. Sabır bu enerjinin üretilmesinde, yenilenmesinde ve korunmasında büyük katkı sağlar.

Birinci maddede ele alınan, Allah’ iman etmenin insanın başına açacağı kaçınılmaz tepki ve tehditler söz konusu olabilir. Esha bı kehf olayında ele alındığı gibi, inanmayanlar onları kendileri gibi inanmaya ya da refüze etmeye dışlamaya, dışarılara yollamaya, böy lece ortadan silmeye çalışırlar.

İkinci maddede işlenen Salih ameller ve hizmet çalışmaları yapmada da büyük sabır gerekir. Çünkü insanın, zamanını ayırma sı canını ve malını vermesi kadar zor bir durum ve büyük fedakarlıktır. Nefis umarsız bir zaman azmanıdır. Bir ömrü oburca zevklerle dolu olarak yer bitirir. Bu gıdasını onun elinden almak, Salih amellere ve ihsanlık hizmetlerine yatırım yapmak, büyük meydan muhare beleri kazanmak gibi, içte zafer kazanmak demektir.

Üçüncü maddede ele alınan hakkı tavsiyede de çok yönlü sabır söz konusudur. Muhatabın durumuna sabır gibi..Çocuk yetişti ren anne babalar, öğrenci yetiştiren öğretmenler bunu çok iyi anlarlar. Bu, ülke ve ülkeler çapında, çok değişik inanç, dil ve kültürlerdeki nesiller için düşünülürse,sabır gerektiren çapın ne kadar küreselleştiği de anlaşılmış olur. Gıpta etmeli, birer Sabır Kahramanı olarak ev rensel çapta gurbetlerde gül bitirenlere!..

Son maddede ise bizzat sabretmeye sabır gerekir. İnsan bir noktaya kadar sabredip patlayabilir. Bu sabretmeye alışmadığı, sabırlı olmaya sabredemediği anlamına gelir. Bu ciddi bir ruh gücüne, duygu ve düşünce yönetimi yeteneğine sahip olmayı gerekli kılar. Kendini sabra ikna eden bir insan haline gelmeli ve gereksiz sabırsızlık gösterdiğimiz anları kontrol altında tutabilmeliyiz ki, başkalarına bu sabrımızı tavsiye edebilelim yansıtabilelim!

Sabır bir iç kontrolüdür. Ruhun bütün mekanizmalarıyla aynı bilinç altında belli bir noktaya yoğunlaşması ve duygu, düşünce ve davranışları merkezî denetim ve yönetim altına almasıdır. İç güçlerin dış güçlerle çatışmasında, için dışa hakimiyet kurmasıdır.

Yoga gibi yöntemlerle Ruhu bu yönde eğitebilen insanlar vardır. Ruhun güç kazanması, ona ilgi göstermekle olur. Ruh cesetle zıt ilgi alanlarıyla gelişir. Yani 24 saatini bedeninin zevkleri için sarf eden insanın ruhunda benzer gelişme görülmez. En az bedene gös terdiğimiz ilgi kadar ruhumuzun, kalp ve duygularımızın gelişmesine de özen göstermek gerekir. Kalbin en yakın arkadaşı akıl da bilgi ve düşünce yönüyle yeterince geliştirilmeli ve kal-be yardımcı olmalıdır.

Sabrın tavsiye edilmesi, “Sabırlı ol!”, “Sabret!”, “Dişini sık!” Bu da geçer!” gibi klişeleşmiş sözlerle geçiştirilecek bir konu olma sa gerektir.

Sabır gerektiren herhangi bir sıkıntı, üzüntü, korku ve öfke durumları yokken, hatta daha çocukluk yaşlarında insan, belli şekil lerde sabırlı olmaya alıştırmak gerekmektedir. Oruç bu konuda rakipsizdir. Namaz da her gün beş kez sınırlı vakitlerle de olsa ama tek rarla sabrı öğretmektedir. Kitap okuma, kitap okuyanları dinleme, hayırlı hizmetleri zaman dilimleri içinde sıralama da başlı başına ruha bir sabır eğitimi sayılabilir.

Özellikle de okunanlar üzerinde tefekkür etmek, bilgilerin ve düşüncelerin tasnif edilmesi, yeni fikirler üretilmesi süreçleri sab rın içselleşmesini ve mizaç halinde yerleşmesini sağlamaktadır. Sabır yaşayan güzel insanlarla yapılan sağlıklı dini sohbetler, grup ha linde bir sabır terapisi sayılabilir. ilim ve iman yolunda yürütülen güzel hizmetler, eğitim programları hep, pratik adına sabır gücünün oluşmasında son derece etkili faktörlerdir. Bilinçaltının sürekli ne ile meşgul olursa insanın bilincinde de onları yaşayacağı ve davranış larına yansıyacağı bilinen bir gerçektir.

Sabırda Allah’tan yardım isteme ve görme vardır. Bu güçle duygu ve düşüncelere hakim bir tepe noktadan güvenle bakılabilir …

İman ve salih amelle içini aydınlatmış, salih ameller vasıtasıyla insanlarla güzel iletişim kurmuş, Hakka hizmet eden her insan, sabır zirvesinde bütün eşya ve hadiselere, dolayısıyla zamana, psikolojik farklı yaklaşımlar sergileyebilir, zamanla çok değişik boyutlar da bütünleşebilir.

Sabır, gerek sabır tavsiye edenin, gerekse sabır tavsiye edilenin ruh sağlığının korunması adına son derece önemlidir. Çünkü ruh sağlığını koruyan esas konular iman ve ibadet konularıdır ki bunlara sabır, imtihan meşakkati demektir. Diğer taraftan ruh sağlığını bozan konuların başında da nefsin doymak bilmeyen arzuları, tutku ve günah alışkanlıkları bulunmaktadır. Haramlara sabretmek de asl ında nefis için ayrı bir imtihan meşakkatidir. Rabbimizin çizdiği olumlu ve olumsuz anlamdaki bu sınırlar ve sınırlamalar, aslında ruhu ve psikolojik hayatı koruma altına almanın ifadesidir. Bu durumda bu sınır çizgilerine, ruhun sağlıklı yaşam çerçevesi demek doğru olacak tır.

Ancak sabır konusuna, farklı açılardan yaklaşmak, sabır adına insanın ruhsal yaşamına bir kısım kolaylıklar sağlayabilir. Asr süresi, denebilir ki, sabrın farklı orijinallikte sunulmasına vesile olan en özlü süredir. Çünkü konuyu zamanla irtibatlandırmaktadır.

Zaman ve Sabır!…Zaman, sabrın çeşitlerini ve kapsamı alanını en şümullü şekilde ifade eder. Neşe iken geçen zamanla, acı lar içinde kıvranan hasta için geçen zaman arasında ne kadar büyük fark vardır. Teorik olarak birimleri aynıdır fakat etkileri farklı olur. Aç iken zaman bitmez sanki, insan ne kadar da sabırsız olur. Nefis hazlarını alışkanlık ve yaşam tarzı haline getirmiş insanlar arzularını gerçekleştirmek için çocuk gibi mızmızlanırlar. Hapishanede ve ameliyat masasında zaman nasıl geçer, onu çekene sormak gerekir.

Burada zamana karşı sabır konusunda bir kaç küçük öneride bulunmak istiyoruz. Kimine göre son derece büyük ve önemli so nuçlar verebilecek tavsiyeler olabilir!.. Zamanla psikolojik buluşma diyebileceğimiz bu yaklaşım şeklini: “Zamana odaklanma”, “Zaman yolculuğu”, “Zamanı yapıştırma”, “Zamanda zirveleşme”, “Zamanı izleme” gibi kavramlarla açabiliriz. .Bu yaklaşım şekli sübjektif görüle bilir. Fakat her insanın zaten sübjektif yönü vardır ve objektif bütün bakış ve davranışlar, iç dünyamızda oluşmuş ve yer leşmiş kişisel inançlarımızın ürünü değil midir?

Özellikle acı ve açlık, ibadet etmek, ameli salih yapmak, irşat ve hayır hizmetlerinde bulunmak; zamana odaklanma ve zama na hakimiyet kurma böylece sabırlaşma adına son derece elverişli vasıtalardır.

Genellikle acıya ve açlığa odaklanma ve yoğunlaşma uygun görülmez. Psikolojik olarak bunun, acının hissedilmesini arttırdığı söylenir. Bu, geçmiş ve gelecek bağlantısı olmayan, gününe yoğunlaşan, günü birlik bir hayat süren insanlar için geçerli olabilir.

Fakat zihin dünyasını ve bilinçaltını, geçmiş ve geleceğin bilgisiyle aydınlatanlar ve insanlığın problemlerini çözme yolunda ev rensel zihin ve eylem faaliyeti gösterenler için durum farklıdır. Bu insanların bugüne yönelişi, geçmiş ve geleceğin birleşik güçleriyle ger çekleştiği için zamana hakimiyetleri söz konusudur.

İçinde bulunduğumuz “An”lık zaman parçasına hükmetmenin, onu içselleştirmenin pratik yolu zamanın içine girmek değil za manı içimize alarak onu ruhumuzda yaşamaktır. Psikolojik olarak geçmiş zamanı geleceğe taşımak, gelecekte yaşamak, ikisini bütünleştirerek bulunduğu muz “An”a yapıştırmaktır. Bu an zamanını çok boyutluluğa taşımak demektir.

Düşünüyoruz ve düşündüğümü hissediyoruz. Dün oruç tuttuğumuzu düşünüyoruz. Dün tuttuğumuz oruçla elde ettiğimiz biyo lojik, psikolojik, ailevî, toplumsal, hissî, kalbî; maddî manevî bütün yönleriyle kazançlarımızı gözden geçiriyoruz ve sonuçta bu açlıkla ulaştığımız güzelliklerle ferahlıyoruz.

Geçmişte yaşadığımız bu kesin bilgi olan deneyimi, yarına taşıyoruz, aynı olumlu durumlarla karşılaşacağımızı düşünüyor hatta kesin gözle görüyor, düşünüyor ve hissediyoruz.

Aynı uygulamayı geçmiş ve gelecekteki bütün günler, aylar yıllar için uyguladığımızda, hep aynı sonuca ulaşıyoruz. Ve ruhu muz, geçmişte olmuş ve gelecekte olacak maddi manevi bu yığılmış kazançlarla sevinç ve mutluluk içinde kalıyor. Duygularımız ve dü şüncelerimiz rahatlıyor. Yüzümüzde pembe bir tebessüm beliriyor. Düşünüyoruz ve diyoruz ki: “Geçmiş ve gelecekte, bu kadar geniş bir zaman yelpazesinde tecrübe edilmiş bir konuyu, kısa anlarda yaşayabilmek çok daha kolay olacaktır!”.

Sonra geçmiş ve geleceğin bu olumlu renkleriyle desenleşen ve güzelleşen görüntüsünü getirip, bu günümüze yapıştırıyoruz. İçinde bulunduğumuz anın, nasıl geçmişi ve geleceği temsil eden ve kucaklayan müthiş bir zaman birimi olarak avuçlarımızın ve ruhu muzun içinde canlandığına, temessül ettiğine ve yaşandığına şahit oluyoruz.

Ve heyecanla haykırıyoruz…”Biz hayalini yaşadığımız ve mutlu olduğumuzu düşündüğümüz bu olayın bugün, şu an, gerçeğini yaşıyoruz!…”, sonra da: “Meğerse ben deniz içinde mâh gibi neler yaşıyormuşum da farkında değilmişim!” diyoruz!..O an ruhumuzda orucumuzu bir başka sevmeye başlıyor, adeta açlığa aşık oluyoruz… İçimizi, ifadesi zor tatlı bir duygu kaplıyor!..”Gerçek aşk bu olma lı!” diye mırıldanıyoruz.

Oruç açlığı bizi her zorladığında bu düşünceyi, inanç, duygu ve düşünce alt yapısıyla birlikte düşünür tekrar edersek, bir süre sonra bilinçaltımız otomatik olarak her açlık duygusunu, içimizi kaplayan ılık bir sevgi duygusu ve ferahlık olarak algılayacak ve bu oto matik bir düşünce davranışı haline dönüşecektir.. Bu oluşumu bir cümleyle ifade etmek gerekirse bu, sabır dilini öğrenmek ve zamana hakimiyet kurmaktır.

Bu açıdan ilk gün oruç tutabilmek önemlidir. Bunu başarabilmek, geleceğe benzerini taşıyarak, gelecekte de yapılabilir olduğunu yaşatması açısından psikolojik olumlu bir etki yapar. Namaz konusunda sıkıntı çekenler bu uygulamayla kendilerini ikna edebilir, nefislerini alıştırabilirler.

Geçmişte yaşadığımız acı dolu günler için de benzer uygulamayı yapabilir, geçmişin acılarının “Oh! “lara, ahiretimiz adına se vaba dönüştüklerini düşünerek, gelecekte de yaşansa aynı işlevi göreceklerini hesap ederek, günümüzde yaşadığımız sıkıntı anlarının ne büyük nimet olduğu sonucuna varabiliriz.

Zaman çok vefakardır. Kendini benimseyenlere hizmet eder. Zamanda derinleşenleri, derinleştikleri oranda zirvelere taşır. Zaman gelir, sıkıntı ila uyguladığımız bu psikolojik mücadele sonucunda, ruhta otomatik bir, zamandan manevi tad alma mekanizması gelişir. Bir çağlayandan sanki avuçlarınıza berrak bir zaman doluyor, parmaklarınızın arasından kıvrılarak dans ediyor, süzülüp akıyor gibi hisseder hale geldiğinizi görebilirsiniz.

Aynı yöntemi tersine çevirerek, geleceği de günümüze taşıyabiliriz. Şimdiden gelecek anılarla motive olabiliriz. Kur’an’da bu ko nuda doyurucu örnekler vardır. “Rekâik” kavramıyla kültürümüze mal olmuş bir konudur bu aynı zamanda. İnsanın ruh dünyasını etkile yici, duygu ve düşüncelerini biçimlendirici gelecek düşüncesi; özellikle ölümü ve sonrasındaki olayları tefekkür etmek…

Ayetlerde tasvir edildiği gibi kıyametin kopuşu, Haşr meydanı, Mizanda hesap verme, Sırat köprüsü ve cehennem gibi konular terhîb anlamın da etkili olabilir. Tergîb olarak da cennet ve nimetleri tasavvur edilebilir. Güdüler, dürtüler, nefsin arzuları insanı yeme iç me ve cinsellik gibi konularda rahatsız ettiği anlarda insan, cennetteki nimetleri çeşitliliğini ve sonsuzluğunu düşünerek, o hayalî tablola rı, o andaki olumsuz nefis arzusu halinin üzerine getirip yapıştırabilir. Şüphesiz bu, tembelce oturup hülyalara dalma anlamına gelmez. Ve insan şöyle düşünüp kendini ve nefsini ikna edebilir: “Ben geleceğin varlığıyım! Cennet adamıyım, cennete adayım, siz de kim oluyorsunuz? Üç beş dakikalık lezzet parçalarıyla beni kandıracağınızı mı zannediyorsunuz? Ben sonsuzluğun insanıyım, ben za manın efendisi ve hakimiyim, bir kaç saatlik zaman diliminizle beni alt edeceğinizi mi düşünüyorsunuz?”

Böylece zaman terapisiyle zaman tepesinde sabırla zirveleşebilirsiniz. Zirveler, hakim noktalardır ki zamanı silerler, geçmiş ve geleceği bir an da müşahede ettirirler ve başka mekanda göremediklerinizi gösterirler.

Dünyalık bütün zirveler, kullukta zirveleşenlerin, topuklarında cüceleşirler!.. Diğer bir düşünce tarzı, gelecek o en büyük gün ve an hatırına nice gün ve anların feda edilmesi ve katlanılması dü şüncesidir.

Çoğu son insanı üzebilir. Nimetlerin ve hoşumuza giden zamanların sona ermesini istemeyiz. Fakat bazen büyük ödüller, iltifat lar ve nimetler sona saklanır ve bu sona özlem duyulur, bir an önce ulaşma heyecanı yaşanır. Diplomaya, tezkereye, sağlığa, melseğe, evliliğe, eve arabaya vb. insanı sevindiren olaylara ulaşma yolunda, zamanın iple çekilmesi söz konusudur. İnsan yakında kavuşa cağı mutlu bir olay ve son konusunda, çok şeye katlanmayı göze alır.

O özlenen an ne olabilir? Gün boyu aç kalan bir insan, akşam iftar vakti sevinç anını ruhunda yaşar. Hacca giden insanın, Mek ke’de Beytullah ile Medine’de Rasulüllah ile buluşma ânı nasıl tasvir edilebilir? Gece teheccütle zaman üstüleşme ânını dört gözle bek leyenler, gündüz yaşadıkları sıkıntılara nasıl tebessümle bakmışlardır kim bilir? Bir insana belirsiz bir an içinde inanç kazandırma ve gü zelliklerle buluşturma adına günlerce koşuşturanlar, çektikleri sıkıntılarla nasıl mutluluk duyuyorlardır Allah bilir!..

Ve likâullah ânı!..O ân için bir ömür boyu, zamanı iple çekenler, bekleyenler; çile ve ıstıraplarına daima yenilerini ekleyenler! Sonsuz bir el ta rafından koparılacakları âna dek, kan kırmızısı gül goncası gibi, dikenlerle nasıl yaşamış vuslat beklemişler? Zaman di ken gibidir evet, acı da tattırır, ama bağrında Cemâlullah’dan goncalar taşıtır…

Biz de kendimize göre ömürlük, yıllık, haftalık, günlük ve beş vakitlik, hatta saatlik ideal ayrı birer ân belirleyebilir, diğer bütün zaman birimlerini, ona tabi kılabiliriz. Bu âna da zamanın efendisi, zamanın hakimi diyebiliriz. Diğer bütün zamanlarımızı onun emrine bağlar, onun hizmetinde koştururuz. Böylece o özel ânla bütünleştiğimizi düşününce, bütün zaman birimlerine biz de efendi ve hakim ol muş oluruz. Bugün yaşadığınız “Zamanın Hakimi ve Efendisi” olmaya namzet ânınızı, dakikanızı, saatinizi belirleyerek işe başlayabilir si iz!..En beğendiğiniz dakikaları yarına taşıma ve çoğaltma niyetinizi yenileyebilir, zamanın nasıl yaşanacağını çevrenize de gösterebil irsiniz… Zamanı izleme konusu, düşünülmeye değer bir konudur. İnsanı hayrete düşüren insanlar vardır. Yaptıkları resimlerle, güzel yazılarla, heyecan verici akrobatik hareketlerle dikkatimizi çekerler. Dünya çapında çok satan ve okunan kitaplar listesinin başında yer alan yazarlara, Oscarlar almış oyunculara, sanatçılara, rekortmen sporculara hayranlık duyulur. Benzer tutkulu bakışlarla, eşler birbirini, çocuklarını izlerler. Dünya ya da uzay gezisine çıkmış insanlar gördükleri karşısında kendilerinden geçerler…

Hiç Allah’ın, madde perdesinde ve zaman şeritlerinde eşya ve hadiseleri, eserlerini ve icraatını, gözle gözlercesine hayranlıkla takip ettiğiniz oldu mu?..Olmadıysa oldurmaya çalışınız!..Bütün düşüncelerden soyutlanınız, ciddi konsantre olunuz ve saniye saniye, adeta ağır çekimde izliyor gibi şu varlık aleminde ve iç dünyanızda olup bitene göz ve kulak kesiliniz!..Bir de kalp!..Ayaklarınızı dünyadan kesiniz!..ZVicdanınızı bir göz, bilincinizi diğer göz yapıp, zamana göz olunuz, zamanı, sonra da zaman ötesi boyutları izleyiniz.

Bahar mevsimi ve ağaçlar başta olmak üzere, dört mevsim doğa kitabının sayfalarını bu gözle okumaya çalışalım. Bir böceği bir karıncayı gözlemleyelim. Sonra kendimizin şahidi ve basîri olarak (74/14,100/7) biyolojimizdeki ve psikolojimizdeki oluşumla rı ve de ğişimleri izleyelim. Ardından da bizim insanlarla ve dünya ile olan ilişkilerimizi gözden geçirelim…

Ölçülü bir bakış olarak da hayır ve iyilik adına gelenleri Rabbimizin doğrudan lütufları, şer ve kötülük adına gelenleri de irade mizin yanlış kullanımı sonucu Allah’ın var ettiği diğer icraatı olarak değerlendirelim. “Rabbim Şe’n’in ne güzel,ne lütufkârsın!” ve “Ben hata yaptım!” bilinciyle hareket ederek, zaman platformundaki bize bakmaya çalışalım. Kendimizi, hem Allah’ın icraatını hem de bizim yaptıklarımızı izlemesi için görevlendirelim. Aradaki uyumu ve çelişkileri yakalamaya gayret gösterelim. Hakkın rızasına uyum noktaları zamanın lehinize, çelişki noktaları da aleyhimize cereyan ettiğini gösterecektir.

Zamanı izlemenin, duyarsızca olaylara seyirci kalma anlamına gelmediğinin bilincinde olduğunuzdan eminiz. Zaman aktiftir, sü rekli akış içindedir, o bir eylem savaşçısıdır ve zaman katılımcılarını da böyle görmek ister. Pasifliği asla sevmez. Sabırla ama planlı, programlı, evren kanunlarına mutabakat halinde bir sistematiklik içinde sürekli ama sürekli katılımı bekler.

Sabır bu anlamda, zamanın çarklarına tevfikî hareket edip onunla otomatikleşme demektir. Maddenin tabiatından neş’et eden zamanın kanunlarına uyumu sağlamak, onunla bütünleşmek, varlıktaki faaliyeti en olumlu ve verimli şekilde paylaşmak demektir. Sabır, insanın üzerine düşen; kalbî, zihnî, kavlî, fiilî, malî, ictimaî, siyasî, hukukî vb. bütün sorumlulukları yerine getirdikten sonra zaman tar lasından ürün beklemesi demektir.

Sabrın, Hakkın dışında, olumsuz şekilde kullanılmaması konusunda da duyarlı olmak gerekir. Kötülüklere katlanmak, günahla rı alışmışlık içinde sürdürmek, aşağılanmaya boyun eğmek, haksızlıklara ses çıkarmamak, başarısızlıklar karşısında sorumsuzluk için de donuk kalmak, tembellik içinde asalak yaşamak kuşkusuz sabır olarak değerlendirilemez. Hatta hakkın çiğnenmesi karşısında, hadi sin, yerine göre basiretle; elin, dilin ve buğz eden kalbin kullanılması tavsiyesi vardır.

Asr süresi, bütün asırların süresi gibidir. Bütün zamanların içini dolduracak ana prensipleri içermektedir. Asr süresinin sırlarına eren insan, gerçekten zamanın sırrına ermiş, zararlardan korunmuş, realiteyi kavramış, sabır denilen, her problemi çözme ufkuna ulaşmış sayılabilir.

İnsanlar her bir araya geldiklerinde ve ayrıldıklarında bu sürenin ihtiva ettiği manaları irdeleyip yaşayarak bütün zamanlarını ay dınlatabilirler.

Sıralamaya çalıştığımız prensiplerle, insanın duygu ve düşünce dünyası, İnanç, Ameli Salih, ve Hak yolunda hizmetlerle öylesi ne terbiye edilmiş olacak ki, Allah, beraber olduğu “Salih” haline gelmiş bu insanlarla “Sabredenlerle beraberdir” kuşağında da beraberli ğini hissettirecek, hangi konuda olursa olsun büyük bir sabır gücü verecek ve o kullarını zamanın efendileri olarak, zamansızlığa taşıyacak ve her iki dünyada da asla zarara uğratmayacaktır.

DUHA SÜRESİ (93) drmavi

1-2-Kuşluk vaktine ve sakin geceye yemin olsun!

3-Rabbin seni bırakmadı ve darılmadı da…

4-Ahiret senin için dünyadan daha hayırlı olacaktır.

5-Rabbin sana verecek ve sen hoşnut olacaksın

6-O seni yetim bırakıp da barındırmadı mı?

7-Seni yol bilmez bulup yola iletmedi mi?

8-Seni yoksul bulup zengin etmedi mi?

9-Öyleyse sakın yetimi ezme!

10-İsteyeni de azarlama!

11-Fakat Rabbinin nimetini hep anlat.

Bu Sûrenin, belli bir müddet vahyin gelmemesi ve Peygamberimizin üzülmesi üzerine geldiği rivayet edilir (Yazır,264)

Bu Sûrede mükemmel bir duygu analizi ve iletişim programlaması görülmektedir.

Bu ayetleri çıkış noktası yaparak bir kısım duygu, düşünce ve davranış modelleri ve teknik prensipler belirledik. Ayetleri tek tek ve bütünlük içinde ele alarak, Kur’an’da benzer yaklaşımlara da başvurarak, bu tespitlerimize açıklık ve yorum kazandırmaya çalışacağız.

İnsan gerçeğinden yola çıkarak bu yaklaşımları iki ana başlık altında toplayabiliriz: A-İç planlama, B-Dış planlama

A-İÇ PLANLAMA

1-Ayrılık duygusu

İnsanların değişik sebeplerle birbirinden ayrılması ve yalnız kalabilmeleri, sıkça yaşanan kaçınılmaz bir durumdur. Yatılı okuma, askere gitme, evlilik, tayinle yer değiştirme, çalışma zorunluluğu gibi olayları hepimiz yaşamaktayız. İlim, eş, iş, savaş temel ayrılık sebepleri…

Bir de istemediğimiz gibi üzüldüğümüz, hatta ciddi ruh bozuklukları yaşayabildiğimiz ayrılıklar vardır; hastalık, ölüm, hapis, boşanmalar, ciddi dargınlıklar gibi…Bir de sevda vurgunları!..

Ayrılık yalnızlık getirir, yalnızlık ise hasret ve hicranıyla her durumda insanı üzer. bu, bir vedalaşma olmadan gerçekleşirse daha da üzer. Son bir kez görseydim deriz!..Terk edilmek ise travmaya neden olabilir. Bu da ruhta kalıcı derin yaralar açar, ruhsal hastalıklara ve kişilik bozukluklarına sebep olur; özellikle çocuk yaşta yaşanırsa!…

Bir ayrılık yaşanacaksa bu, sebepsiz, olumsuz bir nedenle veya öfke eseri değil, geçerli sebeplerle, yüksek amaçlar uğruna ve makul bir şekil de olmalı ve uzaklaştığımız insana bunun anlamı, sebepleri ve sağlayacağı olumlu sonuçları açıklanmalı, moral verilmeli, yüreğine su serpmelidir. İkna edici ve içten yapılan açıklamalar, ardından da sık sık aramalar insanları teselli eder. Hüzünlerini dağıttığı gibi, ruhlarına duygu ve düşüncelerine canlılık kazandırır. Ayetleri okuduğunuzda, ifade ettiklerimizin rahatlıkla okunabileceğini sizler de fark edebilirsiniz…

Kur’an’da, ayrılık yaşayan Hz.Yakub’un duyduğu evlat hasreti, sebep ve sonuçlarıyla çarpıcı bir şekilde anlatılmaktadır. Diğer çocuklarının, Yusuf’u, kıskançlık sonucu bir kuyuya atmalarının ardından, hicran ateşi; babanın içini yakarken, gözlerini de kavlamış,onu göremez hale getirmişti(12/84) Ve onun Yusuf’u, yıllarca burnunda öylesine tütmüştü ki, kilometrelerce öteden “Yusuf”umun kokusunu duyuyorum!” demişti. Burun adeta bir detektör kesilmiş, Yusuf’a hassaslaşmıştı. İçindeki Yusuf’un, gömleğe sinmiş kokusunu uzaklarda da olsa hissedivermişti (12/93-96).

“Yusuf gömleği” aslında bir ayrılık sembolüydü Yakup için!..Bir keder miladıydı!..Evladının kanlı gömleği, “Kurt parçaladı!” denerek kucağına bırakılıvermişti. Yusuf gömleği aynı zamanda bir “İffet sembolü” ydü . Sarayda bir köle olmasına, Züleyha’nın da ona köle olmasına rağmen, o gömleğini çıkarmamış, zindancının sırtına geçireceği gömleği tercih etmişti. Fakat yıllar sonra onu başlara tac yapacaklar, hapse atanlar, kendi elleriyle sırtına iktidar gömleğini giydireceklerdi. Ve vefalı o gömlek, hiç içinde Yusuf olduğu halde baba-oğul karşılaşmasına da şahit olacaktır.

Diğer bir ayrılık mağduru Musa’nın annesidir. Firavunun çocuk katliamına başlaması üzerine, Allah’ın işareti ve ona güven ve huzur vermesi sonucu, Musa bebeğini, sepet içinde Nil nehrine bırakmıştı. Musa, sarayda Firavunun karısı Asiye’den himaye görmüş, evlat hasretiyle yanıp tutuşan ana da, Musa başkasından süt emmediği için, saraya süt anne ve bakıcı olarak alınmıştı (28/ 7-13).

Olayda konumuza ışık tutacak, açılımlar meydana getirecek önemli noktalar bulunmaktadır.

Öncelikle Firavunun bir tanrı rolüne soyunduğunu , onu oynadığını, benliğini tanrılık düşüncesiyle bütünleştirdiği için, kendini adeta Tanrı gibi davranmak zorunda hissettiğini anlıyoruz. Kur’an “Azmış!” (28/4) diyerek ondaki, ilahlık iddiası ve uygulaması şeklinde tezahür eden benlik bozulmuşluğunun raporunu vermektedir.

Aynı Ayetin içinde “Bozguncu” kavramının geçmesi de çok ilginçtir. Çünkü bu kavram da bozulan benlikten yansıyan davranış bozukluklarını ifade etmektedir. Toplumun tek sahibi olma sıfatıyla, kolay idare etmek için halkı parçalara bölmesi, her birini güçsüz azınlık gibi bırakıp kolayca yönetmesi ve köle gibi çalıştırması ve mezbahada hayvan boğazlar gibi bebekleri kesmesi bu bozgunculuğunun teyidi sayılmaktadır (28/4). İkinci olarak, böyle bir katliam karşısında Musa’nın annesine tam bir güven verilmekte, korku ve endişesi, ayrılık ve yalnızlık duygusu giderilmekte, evlat hasreti dindirilmekte, gerekçe hedef ve sonuç açıklanmakta, vaat edildiği gibi çocuğuna kavuşturma ödülü ve Peygamber anası olma payesi ve onuru bahşedilmektedir (28/7-13). Dikkatle bakarsak, belirlediğimiz konu başlıklarının tamamına yakınından söz edildiğini görürüz.

Kur’an’da ayrılık anlamına gelen “Firak” kelimesi iki yerde zikredilir. Birinde Hz.Musa’nın yol arkadaşı (Hızır olduğu söylenir), “Ayrılık zamanı!” (18/78) der ve zahirî olarak bakıldığında anlaması güç olan hikmetli olayların perde arkasını Hz.Musa’ya anlatır (18/65-82). Diğerinde ise ölmekte olan insanın çırpınışını ve “Ayrılık vakti” olduğunun bilincine vardığını ifade eder (75/28).

Ayrılık, hayat kadar sahici ve kaçınılmaz bir gerçektir. Biz her ayrılığımıza yüksek amaçlarla güzel anlam kazandırmayı düşünmeliyiz. Her ayrılık düşündüğümüz noktada, bu dünyadan da bir gün ayrılmak zorunda kalacağımızı ve gideceğimiz alemde buradaki ayrılıklarımızın hesabını vereceğimizi hesaba katmalıyız. Mükafat alacağımızı da!.. Allah yolunda Hicret ve Hizmet ayrılığı kadar yeryüzünde tatlı, sevaplı ve mutluluk verici başka bir ayrılık yoktur!..

2-Darılma duygusu

Kısa süreli dargınlıkları hep yaşarız. Bazen bu yararlı da olabilir. Taraflara kendilerini ve ilişkilerini gözden geçirme fırsatı verir. Yokluk durumunda nimetlerin değerinin daha iyi anlaşılması gibi, bazen özlemi canlandırarak, sevgi ve ilgiyi de pekiştirebilir. Ve bazen haklı bazen de haksız gerek-çelere dayanır. Çok sık tekrarlanan dargınlıklar veya uzun süren küslükler, taraflarda soğukluk oluşturabilir, tiksinme ve nefreti körükleyebilir ve ayrılık terk etmeye dönüşebilir.

Özellikle sevgi ve ilgiye en çok ihtiyaçları olduğu gelişme dönemdeki çocuklara gösterilen dargınlıklar risk taşımaktadır. Bu devreler çocukların ilişki kurmayı ve duygu beslemeyi öğrenme, düşünce geliştirme davranış belirleme dönemleridir. Dargınlık ise onda önemli olmadığı aksine konuşmaya değer bulunmayan bir kişilik sahibi olduğu inancını oluşturur. İnsanları kendinden uzaklaştıran özelliklere sahip olduğunu düşünerek suçluluk duygusuna kapılır. Zamanla da kendisini, yanlış davranış sergileyen, beğenilen ve övülen işleri beceremeyen bir kimlik olarak benimsemeye başlar.

En tehlikesi de bütün sıkıntılarını ve problemlerini içinde hapsetmeye başlar, çünkü paylaşacak insan yoktur. İtilmişlik duygusunun zorlaması ile, kendine ilgi gösteren herkese yönelebilir. Kendini köle gibi hissedip her önüne gelene boyun eğmeye başladığında ya da kendini kabul ettirmek için olumsuz davranışlara ve suçlara yöneldiğinde ise oldukça geç kalınmış olur.

Gençliğimizde anne babamıza, evlilik hayatında eşimize, iş hayatımızda amirimize, meslektaşımıza, akrabalarımıza, komşumuza vb. karşı küslükler yaşadığımızda, neler hissettiğimizi ve yaptığımızı hatırlarsak konu daha iyi anlaşılabilir hale gelir.

Darılma anlamına gelen “Kalâ” kelimesi, belirleyebildiğimiz kadarıyla Kur’an’da bir kez geçmektedir. Kavram olarak değil de davranış biçimi olarak örneklerini yine Kelam-ı ilahîde görebiliz.

Hz.Yakub, diğer çocuklarına da şefkatli bir baba gibi yaklaşmış, Yusuf’un başına gelenlere rağmen asla kovmamış, dışlamamış, darılmamıştı.Yusuf’tan ilk ayrılık haberini aldığında, ilk tepkisi “Nefisleriniz bu işi size güzel gösterdi, bana düşen güzel-tam bir sabırdır, ilettiklerinize karşı bana yardım edecek olan Allah’dır!” (12/18) demiştir. Karşısında on kardeş ağız birliği yapmıştı. Kanlı gömlek elindeydi ama Peygamberin elinde DNA test kanıtı da yoktu, diyecek bir şeyi de yoktu!..

Burada özlü ve gizli bir sitem vardır. Çocuklar doğrudan suçlanmıyor, hele ceza hiç düşünülmüyor. Sadece besledikleri kıskançlık duygularına yenik düştükleri belirtilerek işledikleri hatanın gerekçesi hatırlatılıyor ve bu duyguya dikkat çekilerek mesele vicdanlarıyla hesaplaşmaya bırakılıyor.

“Sen diliyle” çocuklarımızın suçlanmaması çok işlenen bir konudur. Kişiden çok davranışına dikkat çekilmesi hep önerilir. Ve sorun yaşayan in sanın genellikle kendi duygusuna tercüman olup karşı tarafa “Ben!” diliyle iletilmesi tavsiye edilir.

Bu konuda Peygamber bize aile, evlat ilişkilerinde güzel örnek sergilemektedir. “Madem beni üstesinden gelemeyeceğim bir durumla karşı karşıya bırakmış oldunuz, bana düşen başıma sardığınız bu olumsuz durum karşısında sabretmek ve Allah’tan yardım istemektir” diyerek, o gergin diyalog ortamında kendi duygusunu ortaya koyarak ve Allah’a yönelerek öncelikle yeni tepkilerin oluşmasını önlemiş olmaktadır.

Şayet suçluluk psikolojisi içindeki çocuklarını itham etse, dışlasaydı, onlar Peygamber bir babaya isyan gibi ağır bir suçu da işleyebilirlerdi. Onları bu duruma itmedi. Ayrıca onlar da babalarını sevdikleri, ilgisini bekledikleri için, Kabil gibi, kıskançlık hastalığına yakalanmışlardı. Baba bir çeşit psikolojik tedavi uyguluyor, olumsuz duygularının azmasını önlüyor, kendilerinin ve babalarının duygularını fark etmelerini sağlayarak, onları Allah karşısın da vicdanlarıyla baş başa bırakıyordu. Benzer yaklaşım şekli, en küçük kardeş Bünyamin geri getirilemeyince tekrar yaşanmıştır(12/83).

Hz.Yakub’ın bu duygu yatırımı ve davranış biçimi, yıllar sonra karşılığını bulmuştur. Yusuf”un gömleği babasının gözleriyle beraber, oğullarının da vicdan gözlerini açmış ve şu itirafta bulunmuşlardı: “Ey babamız günahlarımızın affını dile, biz gerçekten günahkarlardan idik!” (12/97).

Benzer tutumu Hz.Yusuf da sergilemiştir. Kendisini kuyuya atan ve baba evinden koparan kardeşlerine küsmemiş, aksine Mısır Melik’i olunca onlara yardım etmiş, yanına aldırmıştır. Yanına geldiklerinde de, çok ilginç bir yaklaşım sergiler: “Kardeşlerim beni kuyuya atmıştı” demez, geçmiş acı hatırayı hatırlatıp onları rencide etmez: “Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozdu! (12/100) “Bugün size kınama yok! Allah sizi affetsin!” (12/92) dedi.Hz. Yakub da, “Nefsiniz aldattı” demişti. O da “Şeytan aramıza girdi” şeklinde dolaylı anlatımı tercih ederek suçlama yoluna gitmemiş, olumlu bir yaklaşım sergilemiştir.

Hz.Nuh evlatlarına darılmayan babalara, farklı bir açıdan güzel örnek teşkil eder. Onlarda hoşa gitmeyen bir ruh bozulmuşluğu ve davranış bozukluğu gördüğü halde, darılmak şöyle dursun, bir baba oğluna en olumsuz durumda sahip çıkmaktadır. Hud süresinin 25-49 ayetleri arasında Hz Nuh ve kavmiyle olan diyalogları ve gemi yapması anlatılır. Biri Türklerin soy babası kabul edilen Yasef olmak üzere üç oğlu Nuh’a inanmış ve gemiye binmişlerdi. Diğer oğlu ise inanmamış ve ‘Ben dağa sığınır dalgalardan korunurum!” demişti ki aralarına giren dev dalgalar oğlunu alıp götürmüştü. Peygamber Allah’a yönelerek dua etti ve oğlunun ailesinden olduğunu, ailesi hakkında va’dinin bulunduğunu arz etti.

Allah: “Ey Nuh o senin ailenden sayılmaz, yaptığı iş hiç güzel bir iş değil. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme, cahillerden olmamanı tavsiye ediyorum!” (11/46). Nuh Peygamber bundan sonra, sana sığınırım demiş bağışlanmasını istemiştir. Oğul, Allah’ı ve O’nun Nebisi tercih etmemiş sonunu kendi belirlemişti.

Bir evlat benzer olaya bakarak, inanmıyorlar veya günah içinde yüzüyorlar diyerek anne babasına darılamaz, tavır alamaz, inkarcı diye dışlayamaz. Aksine onlara iyi davranılması konusunda ayet emri bulunmaktadır. Anne baba ile Allah’ın emri çatışırsa Allah’ın emri tercih edilir. Allah’a isyan söz konusu olunca (Hayat tehlikesi yoksa) daima Allah’ın emrine uyulur. İnkarcılığa, günahlara teşvik eden anne baba dinlenmezse günah olmaz. Ancak güzel bir şekilde idare etmek, karşı gelmemek gerekir. Çünkü Kur’an, anne babanın inkara zorlaması konusunda onlara itaat edilmemesini emrederken, onlarla daima iyi geçinmeyi de istemektedir (31/15).

Darıldığınız kimse varsa, sebep ne olursa olsun küs olmadığınızı bildiriniz. İnsan kimseyle devamlı görüşmek, sıcak ilişkiler içinde olmak zorunda değildir. Gerçekten ciddi problem sonucu küslük oluşmuş olabilir. Fakat bu, dargınlık duygusunu yok etmemize engel olmamalıdır. Allah’ın nazar ettiği, ayetin ifadesiyle misafir gibi geldiği (8/24) Rahmet bahçesi o kalpte, bu dargınlık duygusunu görmemelidir. Bizim, insanlara karşı tutum belirleyici olmamız gerektiği gibi, tutumlarımızdan Allah’a karşı da sorumlu durumdayız. İnsanları hoşnut edemeyebiliriz, ama O’nu hoşnut etmeyi düşünmeliyiz.

3-Terk edilme duygusu

Her insan, terk edilmenin, dargınlıktan çok daha ağır olumsuz sonuçlar doğurabileceğini bilir. Bu eşi ve yaşlı anne babayı yaralar, mutsuz eder. Özellikle çocuklarda hayatlarını etkileyecek ruh ve kişilik bozukluğuna yol açar. Anne babası tarafından terkedilmiş sokak çocukları denilen, aslın da sokağın değil bizim çocuklarımız olan kimsesiz yavruların suça ne kadar meyilli oldukları, görsel basında gözler önüne serilmektedir.

Terk edilen çocukta oluşacak kişilik bozukluğundan söz ederiz ancak esas kişilik bozukluğu, onu terk eden anne babada bulunmaktadır. Cahili ye döneminde doğan çocuğunu kumların derinliklerine terk eden bir baba, yaptığını anlatınca Allah Rasülü, göz yaşlarını tutamamıştı. Şimdi çöp bidonlarına bırakılan, bir çöp gibi dökülen yavruları duyuyor görüyoruz da acaba bir damla gözyaşı döküyor muyuz?

Terkedilmişlik, insanın ruh gücüne vurulan öldürücü ciddi bir darbe gibidir. İnsanın içindeki güven ve bağlılık duygusunu yok eder. İradesini felce uğratır. Rüzgar önünde savrulan bir yapraktan farksız hale getirir. Ayrılıkların ve dargınlıkların oluşturduğu itilmişlik ve değersizlik duygusunu dörde katlar ve her kötü müdahaleye ve alışkanlığa son derece açık ve yatkın hale getirir. Tıpkı kurtlar vadisine tek başına bırakılan bir kuzu bir ceylan gibi canavarların merhametine bırakılmış olur. Terkedilmiş kimseler kendilerini değişik şekillerde çok kolay terk ederler, hayata karşı dirençleri kalmaz. Çünkü Ruh sevgi, bilgi ve ilgi olmadıkça nefes alamaz, yaşamak bile istemez. Terkedilmişlik değersizlik duygusunun gelişmesini de sağlar.

Anne babanın terk ettiğine yöneticiler ve varlıklı aileler, topyekün bir millet sahip çıkmalıdır. Yukarıdaki ayetler bu konuda yetim ve yoksulu ezmemeyi, sahip çıkmayı, yol göstermeyi ve bakımını sağlamayı açıkça emretmektedir. Her beldede varlıklı aileler “Kimse yok mu?” diye vicdan çığlıkları atan kimsesizleri terk edilmişleri duymuyorlarsa arayıp bulmuyorlarsa sorumlu olurlar.

Allah hiçbir kulunu terk etmez, Peygamber de ne evlatlarını ne de sorumlu olduğu toplumundan bir ferdi terk etmişlerdir. İnanan bir insanın da farklı bir tutum sergilemesi düşünülemez. Ayetlerden bu konuda hassas olunması mesajını alabiliriz.

Bu tarz olumsuz duygu yaşadığımızda, yukarıdaki ayetten iktibasla: “Rabbim merhametlidir, değer verdiği bir kulunu yalnız bırakmaz!” diye dua edebiliriz. Namazda bu süreyi okurken, bu anlamların ruhta tatlı bir ünsiyet ve huzur meydana getireceğinden kuşku yoktur.

4-Yalnızlık duygusu

Ayrılık, darılmak, terk edilmek ve aranmamak, insana yalnızlık, itilmişlik, önemsizlik duygusu yaşatır. Çocuğumuza darıldı ğımız zaman, sen konuşulmaya değer biri değilsin, sen beraber yaşanmaya değmezsin, önemsizsin, bana layık değilsin mesajlarını iletmiş oluyoruz. Bu açıdan ayetleri bir kez daha okursanız benzer manaları hissedebilirsiniz.

Belli yaşlarda, belirli meslek sahiplerinin ve ibadet sevenlerin yalnızlığında olumlu taraflar da vardır kuşkusuz. Olumsuzluğuna bakıldığında en başta ruhta meydana getirdiği değişik üzüntü ve sıkıntılar akla gelmektedir. Yalnızlığın sebebine göre getirdiği olumsuz duygu ve düşünceler de farklı olmak durumundadır. Ayrıca insanın inanç, mizaç ve kültür yapısına, aile ve çevresine göre hissettikleri de farklı olabilir.

Genel olarak yalnızlığın getirdiği en büyük risk, bilinçaltı bombardımanına uğramaktadır. Dış etkilerden serbest kalan zihin, uykuda olduğu gibi, geçmiş olaylara sürekli dalıp çıkar veya geleceğin endişeleri ile boğuşur durur. Taze yaşamış olduğu ve tesirinden kurtulamadığı bir olay üzerinde yoğunlaşır ve sonuçta sıkıntı, üzüntü, kaygı, korku, öfke gibi olumsuz duyguların kıskacında ıstırap çekmeye ve kıvranmaya başlar.

Bu yönüyle yalnızlık resmen bir laboratuar çalışmasına dönüşür, duygu ve düşünce elleriyle eski dertler hormonlaşır ve yeni yeni dertler üretilir. Bu eylemler devam ettiği sürece de Ruh adasında kendine bambaşka bir yaratıklar dünyası kurmuş, kendi sonunu kendisi hazırlamış olur. Yalnızlık kadar insanın kendisiyle savaştığı, kendi düşmanını kendi elleriyle ortaya çıkardığı, tehlikeli ikinci bir cephe göstermek imkansız gibidir.

Peygamberimiz, yalnız kalmanın başta gelen tehlikesini, şeytana boy hedefi olma ve kötülüklere açık bulunma olarak özetlemektedir. Çünkü yalnız insan, meşgul edici faaliyetlerden ve olumlu dış uyarıcı ve etkilerden bir soyutlanma hali yaşadığından, Ruh, şeytan ve nefsin ortak hücumuna karşı koyacak gücü kendinde bulamayabilir. Bir de, olumsuz bir arkadaş veya sesli veya görüntülü cazip vasıtalar onu etkiliyorsa, günahlara ve kötülüklere kayması, akıp gitmesi çok kolay olacaktır.

Dinimiz, ibadeti bile tek başına yapmayı değil cemaat halinde eda etmeyi istemektedir. Dileyen yalnız da ibadet yapabilir. Ancak üç beş kişiyle de olsa birlikte olanın, hem sevabına hem de lezzetine, her zaman ulaşamaz.

İnsanı tedirgin eden yalnızlık duygusuna karşı Kur’an’da çok güzel bir öneri vardır. İnsanı hem yalnızlık duygusundan kurtarır hem de bütün günah ve kötülüklere ve bilinçaltının postaladığı üzüntü, korku, öfke ya da dürtü uyandıracak görüntülere karşı koruma altına alır: “Hüzünlenme! (Yalnızlık sıkıntısı çekme!) Allah bizimle beraberdir!” (9/40). Ayetin devamında olay şöyle bağlanır. “Allah onların kalbine huzur ve rahatlık indirir!”…

Yalnız kalmak yanlış, yalnızlığı yanlış arkadaşla paylaşmak, o yalnızlıktan daha da yanlış!..

Namaz!.. zamanı aydınlatır, insanı asla yalnız bırakmaz!..

5-Güven duygusu

Ayetleri incelediğimizde iki yönlü bir güven oluşturulduğunu fark ediyoruz. Peygamberimize hali hazırdaki durumu itibariyle, yalnız bırakılmadığı, vahiy kesilmesinin geçici olduğu, desteğinin süreceği teminatı verildiği gibi, gelecek zaman içinde bir kısım zaferlere ulaşacağı müjdesi veriliyor.

Peygamberlerde toplumlarına sürekli “Emîn” olduklarını, hiçbir ücret ve menfaat istemediklerini sürekli ifade etmişler (26/107) ve davranışları ve yaşantılarıyla bunu göstermişlerdir. Peygamberimize, daha Peygamberlik gelmeden önce “Muhammedü’l-Emîn” dendiğini hepimiz biliriz.

Güven duygusu, yukarda sıraladığımız olumsuz ve Ruh sağlığı için zehir niteliğindeki duygulara karşı bir panzehir gibi işlev görmekte, ortaya çıkabilecek olumsuzlukları bertaraf etmektedir.

Çocuklarımızın sağlıklı gelişmeleri için bu duygunun ne kadar önemli olduğunu vurgulamaya gerek bile yoktur. Ayetlerde hissettiğimiz gibi, çocuğumuzu veya güven sorunu yaşayan birini karşımıza alıp konuşmak, dinlemek ve benzer telkinlerde bulunmak, hem moral hem de başarı açısından son derece önemlidir. Çünkü güven duygusu, hem korku, endişe ve üzüntüleri giderir hem de ruha yeni bir güç, açılım ve şevk kazandırır ve azimle başarıya koşmada bir motor gücü oluşturur.

Güven duygusunu oluşturmada iç dış bütünlüğü en az güven duygusu kadar önemlidir. Ayet “Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” der ve bunun Allah katında büyük suç olduğunu vurgular (61/2). En büyük güven düşmanının, yalan olduğunda kuşku yoktur. Bu hassas durumu Peygamberimizin, “Şaka da olsa yalan söylemeyin!” demesinden daha iyi anlayabiliriz. Ve Mevlana der: “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol!”

6-Duygu ve düşünce iletisi

Ayetlerden algıladığımız bir başka güzellik, duygu ve düşüncelerimizin iletilmesi ve güzel biçimde iletilmesi, karşı tarafın duygu ve düşüncelerine uygun ve etkili biçimde iletilmesi gerçeğidir. Ayetlerdeki iletilerden, bir taraftan duygusallık hissediliyor diğer taraftan da zihinsel mesajlar!..

Yukarda ele aldığımız Yakup ve Yusuf ile Musa ve annesiyle ilgili olaylarda benzer yaklaşımı görmek mümkündür.

İnsan hem kalbiyle hem de aklıyla yaşayan bir varlık olarak, hislerinin coşturulmasına da mantığının doyurulmasına da muhtaçtır.

Çoğunlukla ya duygu ve düşüncelerimizi iletmeyiz, ya da iletmeyi beceremeyiz. Çünkü yeterince eğitilmemişiz, taklit edecek örnek görememişiz, gördüklerimize de erişememişiz!..Gözü yaşlı insanlardan istifade edememişiz!..

Özellikle erkekler için, “Ağlamaz, duygularını ifade edemez!” gibi bir bilinç kalıplaması, programlaması hatta saplantısı vardır. Bunu duydukça erkek çocuğu, kendini böyle olmaya ve davranmaya zorunlu hisseder, babasını ve çevresini kopyalar. Çünkü bu bir erkeklik sorunudur!..

Oysa tatlı, yumuşak ve samimi söz, mantıklı yaklaşım ve tutarlı davranışla gerekli ilgi, duygu iletiminin vazgeçilmez öğeleri olduğu gibi, gözyaşı da bu konuda önemli bir paya sahiptir. Şüphesiz ağlamak anlamlı amaçlar uğruna olursa gerçek bir anlam ifade eder. Yoksa timsahlar da ağlar”. Yusuf”un yerine yalancı kan taşıyan gömleğini Yakup’a getirenler de göz yaşı taşıyorlardı! (12/16).

Kur’an erkeklerin ağlamasından, hem de hüngür hüngür ağlamasından söz eder. Ayeti aynen almalıyız: “Peygambere indirileni duydukları zaman, Hak adına yakın buldukları bu gerçekten dolayı, gözlerinden yaşların boşanıp aktığını görürsün ve Rabbimiz iman ettik bizi şahitlerden yaz derler”. (5/83),

Diğer ayet:”Savaşa gidecek binekleri ve harcayacak bir şeyleri olmadığından dolayı gözlerinden yaşlar boşaltan kimselere, katılamadıkları için sorumluluk yoktur!” (9/92).

Ve son ayet: “Kazandıkları bir sürü günah karşısında az gülsünler ve çok ağlasınlar!” (9/82).

Peygamberimiz gözyaşının cehennem alevlerini söndürdüğünü, nöbet tutan askerin gözüyle, Allah saygısından ağlayan gözün cehennem yüzü görmeyeceğini belirtir.

Samimi ağlayan göz sahibinin, ruh hastalıkları çekmeyeceğini, kişilik bozukluğuna düşmeyeceğini söylemek abartı mı olur?..

Duha süresinden yola çıkarak, buraya kadar daha çok içe dönük ve duygu ağırlıklı yaklaşımlara dikkat çektik. Şimdi daha ziyade düşünceye, akıl mantık ve teknik açıdan dışa yönelik yaklaşımlara bakmaya çalışalım.

B-DIŞ PLANLAMA

Ruh dünyasında hastalık hissedenler, psikolojik rahatsızlıklardan şikayeti olanlar için ilk üç madde, Ruh planlaması adına çok önemlidir.

1-Gerekçe belirleme

Tek gerekçe Cenab-ı Hakkın rızasıdır. Bu mesaj da ayetlerden rahatlıkla okunuyor. Peygamberimizi olduğu gibi Rabbimiz bizi var etti, nimetlerle donattı, barındırdı, hidayet yoluna iletti, ev bark, mal mülk sahibi yaptı. Ona şükür borçluyuz. Birisine yaklaşıp duygu ve düşüncelerimizi açmak istediğimizde, yardım elini uzatmayı teklif ettiğimizde, bu davranışımızın sebebini soracaktır. Biz de hiçbir menfaat ve karşılık beklentim yok, sadece Allah rızası için yapıyorum diyeceğiz.

Okula giderken, evlenirken, askere giderken, iş kurarken, insanların inancına, ilmine, geçimine yardım amacıyla hizmetler yaparken ana gerekçemiz daima Allah’ın rızası olmalıdır. O razı olduktan ve sevdikten sonra bizi insanlara zaten sevdirecektir.

Gerekçe başta bu kadar mükemmel ve eşsiz olunca, bu yolda yapacağımız her iş ve ürettiğimiz eserler de aynı yüksek standartlara sahip olacaktır. Ayetin belirttiği gibi, biz en mükemmeli yapacağız çünkü Allah, Peygamberi, inananlar ve bütün insanlık yaptığımız işi denetleyecek, beğenecek, ödül verecektir (9/105).

2-Hedef belirleme

Tek hedef Ahiret olmalıdır. Ayette belirtildiği gibi bu dünya hayatımıza göre daha iyi olacaktır. Çünkü faniyiz, ölümlüyüz. Biz aslında oranın mülküyüz. Buraya basit olarak getirilmişiz, mükemmel alemlere uygun bir mükemmellik kazanmak için burada geçici olarak bulunuyoruz.

Şu an hangi yaştasınız?..Neden?.. Çünkü zaman geçiyor, yaşları eskitiyorsunuz. Demek ki yarın başka bir yaşta olacaksınız!.. Fakat yarınlarınız tükenecek ve basacak yaş bulamayacaksınız. Yaşlanma sonucu, yaşadığınız bu dünya limanından demir alıp hiç yaşlanmayacağınız bir alemin limanına yanaşacaksınız…

Genç insanlar, yıllarının çabuk geçmesini isterler. Çünkü bu yılları yaşamışlardır ve yaşamadıkları yılların tadını merak etmek tedirler. Ayrıca kendilerini gerçekleştirmek ve hedeflerine ulaşmak için yılların geçmesi gerektiğinin farkındadırlar. Oysa geçmesini iste dikleri her yılla beraber, ömürlerinden bir yıl yemektedirler ve mukadder sona bir yıl daha yaklaşmaktadırlar. Yılları yeye yeye, yenecek yıl kalmayacak ve gerçekleştirecekleri bütün dünyalık hedefleri tükenecektir.

Ya ölüm sonrası?..İşte esas büyük hedef bu olmalıdır. Dünyadaki bütün irili ufaklı hedefler, bu büyük hedefe ulaşma yolunda birer basamak ve aracı yapılmalıdır.

Dünyayı asla terk edemeyiz, bırakamayız, çünkü bizi hedefimize ulaştıracak ana materyaller burada bulunuyor. Yoksa yere indirilmezdik. Çünkü ayet dünya için de belli hedef ve sonuçtan bahsediyor; Peygamberimize dünyada verilecek ve memnun kalacağı başarılardan söz ediyor.Ama denge yi sağlayacak, ve meşrû dünya zevkleriyle yetinmesini bileceğiz, finalitemizde hep ahiretin olduğunu da unutmayacağız.

Son iki madde insanın dünyada bulunuş amacına yönelik olduğundan, ruhsal hayatın belkemiği sayılır. Bütün duygular, düşünceler ve davra-nışlar bu merkeze yörüngeli olarak biçimlenir.

Allah ve ahiret inancı çocuklarımızın olumlu kişilik sahibi olması ve güzel davranışlar sergilemeleri için ekmek ve su kadar gerekllidir.

3-Tutum ve davranış belirleme

Üç ayette Peygamberimizin şahsında üç eylem tarzına dikkat çekildiği görülebilmektedir.

Maddi manevi hamisiz kalmış, himaye edecek kimsesi olmayan insanlara sahip çıkılması,

Amaçsız kalmış, ne yapacağını bilemez durumda olan insanlara yol gösterilmesi,

İşsiz ve yoksul durumdaki insanlara el uzatılması…

Allah’ın anlatılması ve insanlara sahip çıkılması çalışmaları, dünyadaki genel tutum ve davranış şeklimiz olarak algılanabilir.

Ayetler Peygamberimizden, yetim ve yoksula sahip çıkmasını ve Rabbini sürekli anlatmasını istemektedir. Ki bu eylem ve aksiyon planlaması anlamına gelebilir.

İster hakiki ister mecazi anlamda ele alalım, neslimiz bugün hem maddi açlık hem de manevi yokluk çekmektedir. Ya bedensel olarak gerçek anne babadan yoksun bir yetimdir, ya da gerçek eğitim ve öğretimle, ruh bütünlüğü içinde evlat yetiştirme anlamında, anne babadan yoksundur. Hangi insanla konuşursanız konuşun, ya ekonomi mağdurudur ya da ruhsal yapı mağduru!..

Kimi insanlar da vardır ki maddi planda yetim ve öksüz değildir, mesleği vardır ve ekonomik açıdan fazlasıyla güçlüdür. Ne var ki duygu ve düşünce yoksuludur, misyon sahibi değildir, amaçsız ve hizmetsiz, gaflet ve günahlar içinde yolunu şaşırmış bedensel bir hayat yaşamaktadır. Hayat enerjisini fani zevkler uğruna boş yere tüketmektedir.

Ve her insan aslında bir “Sâil” dir. Yani maddî yardım isteyeni (51/19) olduğu gibi, manevî yardım isteyenidir de!..Sevgi arzula yan, İlim ve hikmet isteyen (12/7), ilgi bekleyendir. Kalbinin nurlanmasını, aklının aydınlanmasını, davranışlarının yönlendirilmesini has retle talep edendir…

Sokaklarda, sokak aralarındaki Cafe’lerde, salonlarda eğlence yerlerinde pek çok insan, lisan-ı halleriyle aslında neyi istediklerini bağıra bağıra ilan etmektedir.

Bu sebeple de her inanan insan bir ekonomi ve ruhsal eğitim gönüllüsü kesilmelidir. Yoksulluğun ve ruhsal hastalıkların önünü kesebilmek için, topyekün bir Hizmet seferberliği başlatmak, bu alanda samimi çalışanlara, yavrulara sahip çıkacak müesseseler ku ranlara yürekten katılmak, geleceğimize sahip çıkmak gerekmektedir.

Rabbin anlatılması, bütün ilimlerle ve çağın getirdiği her Hak yol ve yöntemle olur. Sonuçta her ilim O’nu anlatan bir dildir. Para da bu dillere payanda olmalıdır.

4-Empati kurma

Ayetlerde Peygamberimizin kendisinin bizzat yetim olduğuna, kişisel olarak servet sahibi olmadığına vurgu yapılarak, kendisini yetim ve yoksulların yerine koymasına, onları düşünmesine ve yardım etmesine dikkat çekiliyor. Empati adına yazılmış eserler vardır. Psikodramada bu, tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır.

Peygamberimiz asırlar evvelinden insanlara bu gibi konuların ötesinde, insanların ruh dünyalarına ışık saçan, sonsuzluğun perdesini aralayan huzur veren benzer eşsiz prensipler hediye etmiştir.

Mesela: “Kendiniz için istediğinizi Müslüman kardeşiniz için de istemedikçe gerçek imana ermiş sayılmazsınız!”. Bu, kendini karşıdaki insanın yerine koyma, onun duygu ve düşüncelerini anlama prensibinin ifade edilmesidir. Yine mesela: “Müminler bir vücudun organları gibidir, birinde meydana gelen bir rahatsızlık diğerleri tarafından da hissedilir!”. Konu en yakın daireden başlatılır ve “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir!” uyarısı yapılır.

Zina konusunda zorlandığını içtenlikle itiraf eden bir genç, Peygamberimizin yanından aklı ve kalbi doyurulmuş olarak ayrıl mıştı. Çünkü ona, kendisini başkalarının yerine koyması öğretilmiş, başkalarının duygu ve düşüncelerini anlayarak, kendisini kötülük yapmayı düşündüğü insanların yerine koyarak, o gözlerle olaya bakması sağlanmıştı. Kendi kız kardeşine yapılmasını istemediğini sen de başkasının kız kardeşine yapamazsın mesajı verilmişti!..

Bu gibi tavsiyeler asla teorik planda kalmamış, Sahabi Kiramda anında mâkes bulmuş ve tarihe örnek olacak davranışlar sergilemişlerdir. Bu konudaki bir şeref levhası, Ensar Muhacir arasındaki kardeşlik, yardımlaşma ve paylaşma konusudur. Ensar, Mekke’den Medine’ye gelmiş insanlara bütün varlıklarını açmışlar, yarısını paylaşmayı peşinen kabul etmişlerdir.

Gerçekten inanmış, dini gerçek duygu ve düşünceleriyle yaşayan bir mümin, doğal bir empati uzmanı sayılabilir. Çünkü kalbi ve zihni anında otomatik bir tepki vermekte ve “En hayırlı insan olmak için!” her müminin, hatta insanın imdadına koşmaktadır. Tarih, inanmış ecdadımızın, insanlık adına yardıma koşmanın örnekleriyle de doludur. Yaşadıklarını onlara da yaşatmışlardır.

Günümüz dünyasında yaşayabilenlerle yaşayamayanlar, lüks için de sefahat sürenlerle açlıktan kırılanlar arasındaki denge sizlik, empatinin hangi dünyalarda gerçekten uygulanmış olduğunun bir göstergesidir

Günümüzde milletimizin pırlanta evlatları tarafından, bütün dünyada, eğitim-öğretim müesseselerinin açılması ve her ülke insa nıyla iletişim kurmaları, yurdundan yuvasından ayrı karın tokluğuna fedakarlıklar yaparak, eğitim hizmetlerinde koşturmaları, evrensel mümin duyarlılığının bir göstergesi olmaktadır.

Ayrıca ibadetlerimiz başlı başına söz konusu yaklaşımı bil-fiîl yaşatan vasıtalardır. Oruçlu insanın açlığı tatması, hep aç yaşayanların halini an laması ve yardımına koşması adına eşi bulunmaz ve ibadet adına yaşanan bir olaydır. Zenginle fakir camide saf tutar, omuz omuza gelir. Burada da benzer duyguların transferi söz konusudur.

5-Diğer davranışlar:

Ayetlerden esinlerek; Motive etme, Onore etme, Ödül belirleme, Sözünde durma, Tutarlı olma, Kararlı olma, gibi davranış biçimleri üzerinde de ayrıca durulabilir.

NOT: İnşirah süresini ana sayfaya aldığımız için tekrar buraya almıyoruz

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:48 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s