duygu düşünce yönetimi

FATİHA SÜRESİ (1) Fatiha Süresi ve İnsanın Eğitimi ve Mutluluğu, drmavi

1-Eûzü Besmele ve insana etkisi

Eûzü billâhi mineş-şeytânir-racîm…

“Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım!”

Bismillahirrahmanirrahim…

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın bütün ismi ile başlarım!”

Kur’an okumaya başlarken önce bu cümleyle başlamayı Allah istemektedir (16/98). Bu sığınma, sadece Kur’an okumaya özgü değildir, insanın duygu ve düşüncelerinde meydana gelen her olumsuzlukta, nefsin baskıları sonucu günahla karşılaşabileceği her durumda aynı sığınmanın yapılması tavsiye edilir (7/200, 23/98, 41/36 ). Ve üzerine Allah’ın ismi anılmayan şeyin yenilmemesi istenir (6/121)

Her şeyden önce besmele, insanın hem kendine hem evrene, dolayısıyla Allah’a açılan en önemli bir kapı konumundadır. Bütün hayırlar için bir anahtardır. Bir kimlik belgesi gibi, Allah’a kul olmanın adıdır. İnsanın acizliğini ve fakirliğini gideren, O’nun kuvvetinden güç, gınasından bereket isteme yerine geçen bir dilekçedir.

Besmele, yıldızlardan çiçeklere, karıncadan ağaçlara kadar bütün mahlukatla paylaşılan ve ortak olarak kullanılan bir dildir. Besmele ruhta bir bakış, Rabbe teveccüh ve yakarıştır. Bütün korku, üzüntü ve öfkelere karşı bir barış, lutfuna da Rahman’ın kahrına da yürekten bir alkıştır. Allah ismiyle demekle, isim taşıyan tüm varlıklardan bir kaçış, kendini sadece ve sadece, Rahîmin himayesine bir adayıştır.

Bu, ruhun, kalbin, duygu ve düşüncelerin dış ve iç olumsuz etkilerden arınması ve okunacak metine konsantre olması açısından gerekli ve önemli bir psikolojik hazırlanma aşamasıdır. Sporcular karşılaşmaya, konuşmacılar konferansa, işletmeciler iş görüşmelerine başlamadan önce değişik yöntemler uygulayarak, heyecanlarını gidermeye ve kendilerini motive etmeye çalışırlar. İnsanın, bilinçaltına gönderdiği olumlu mesajların, bilincini, duygu ve düşüncelerini, sonuçta davranışlarını etkilediğinde kuşku yoktur.

Sadece bir fark vardır ki, motivasayon adına ya insan insanı etkileyecek sözler söyler ya da insan kendi kendine telkinde bulunur. Burada ise, doğrudan Allah’a sığınma söz konusudur. İnsanların kıyamete kadar en büyük düşmanı olan şeytandan, ancak her şeyin tek sahibi olan Allah’a sığınma ile korunmak mümkün olabilir. Bu cümleyi söyleyen insan, cennetten kovulmuş bir varlığı, kalbinden de kovmuş, hayal dünyasını etkilemesine, duygu ve düşünceleriyle oynamasına izin vermemiş olur.

Aynı yaklaşım şekli, şeytan gibi, kötülüklere teşvik eden insanlara karşı da uygulanmalıdır. Bu cümleyi söylemekle, kalbimizde bir manevi koruma alanı oluşturmuş, düşüncemizi olumsuz davranışlara karşı bloke etmiş, böylece nefsimizin etkilenmesinin önüne geçmiş oluruz. Allah’a sığınma, O’nun koruyuculuğu altına girme psikolojisi, asla yadsınmamalıdır. Bunun etki gücü de tekrarla kazanılabilecek bir şeydir.

Zihinde bir günah projesi ve düşüncesi ya da psikolojik marazî bir durum varsa, o an Allah düşüncesi duygular üzerinde tam etkisini gösteremiyor demektir. Bunun tersine, Allah düşüncesi zihinde bulunmadığı zaman, insanı rahatsız edecek her çeşit duygu ve düşüncenin; hem ruhsal alanda hem de beyin mekanizması içinde boy göstermesi mümkündür.

Bu sebeple ayet, Allahın unutulmamasını, Allah’ı unutturacak davranışlar içine girildiğinde derhal hatırlanması gerektiğini vurgulamaktadır (18/24) Diğer taraftan da, Allah’ı unutan, O’nu bilincinden uzaklaştıracak davranışlar içine giren insanlar için ise, “Allah onlara kendisini unutturdu, çünkü onlar Allah’ı unuttu” (9/67, 59/19)uyarısını yapılmaktadır.

Bu iki ayette psikolojik bir fıtrat yasası değerlendirmemize sunulmaktadır. “Allah’ı unutan, kendisini de unutur, kendisini unutanı da Allah unutur”. Bu konuda şu değerlendirmeler yapılabilir: İnsan ancak kendi kalbini, akıl ve mantığını işleterek, duyularını kullanarak, okuyarak, dinleyerek, düşünerek Allah’ı tanıyabilir. Allah’ı tanımada en önemli tanık, kanıt ve ölçü yine insanın kendisidir. Çünkü Allah, varlıklar içinde deyim yerindeyse, kendisini en iyi anlayabilecek olan varlığı insan olarak seçmiştir.

Ene, ego, benlik gibi kavramlarla anlatılabilecek olan bu, insanın öz varlık kimliği, bir anahtar gibidir ki, Fatiha süresi bir yönüyle insanın bu kilit özelliğine dikkat çekmektedir, insan kendi kimliğiyle Yaratıcısının sıfat ve isimlerini, kainattaki icraatının sırlarını, O’na mükemmel bir ayna oluşunu, çözebilir anlayabilir. Gerçek kimliğini de esas o zaman bulur. Gözlerine bakarak O’nun sınırsız görmesini, kulaklarına nazar ederek O’nun her şeyi duymasını, bilgisini düşünerek O’nun sonsuz ilmini anlamaya çalışır.

Öte yandan da kendi acizliğine bakar Allah’ın sonsuz kuvvetini, fakirliğini görür sınırsız zenginliğini, ihtiyaçlarını düşünür tükenmeyen cömertliğini fark eder. Vicdanı sönmemişse, işlediği günahların ve hataların ağırlığı altında ezilmişliğine ve tükenmişliğine bakarak, sadece O’nun Rahmet kapısında temizlenebileceğini anlar. Kapı kapı dolaşıp psikolojik pek çok derdine derman ararken, esas derdini unuttuğunu fark eder; Benim esas derdim Rabbimi unutmakmış der…

İnsan, kalbini ve beynini kullanarak, Yaratıcısıyla bu duygusal ve düşünsel iletişimi sağlamak için gayret göstermezse, unuttuğu için unutulanlardan olacaktır. Allah, o insana öncelikle kendi insan kimliğini unutturacaktır.

Çünkü birer nimet olarak verilen iki ana Allah’ı hatırlama ünitesi olan vicdan ve bilinç, misyonunu yerine getirmemiş, kendilerini beden ve maddi dünya sınırları içine hapsetmişlerdir.

Bu, yaşamaya razı oldukları böyle bir hayatın her derdine açık olmayı göze aldıkları, kendilerine yettikleri, başka bir güçten gelecek yardıma ihtiyaç duymadıkları anlamını taşımaktadır.Hayatın zevkleri ile nefis hayatı yaşamaya devam edildiği veya çözümler başka kapılarda arandığı sürece bu hatırlama da gerçekleşmeyecektir.

Çünkü kendilerini unutan, böylece Allah’a giden en etkili yolu terk eden insanı da artık Allah unutmaktadır. Allah unutmaz kuşkusuz. Rahmetiyle yardımını ulaştırmaz demektir. Çünkü kendine merhamet etmeyene merhamet olunmaz. Cezanın cinsi de suça göre belirlenmektedir; unutan unutulur.

Oysa her gün beş kez minarelerden O, kendisini hatırlatmaktadır. Bir kısım felaketlerle, ölümlerle, hastalıklarla, üzüntü ve psikolojik problemlerle sürekli uyarılar yapmaktadır. Buna rağmen günümüzde yaygın bir unutmuşluk ve unutulmuşluk hastalığı görülmekte, kendini okumayan, kendinin farkına varamayan insan, ne yazık ki, hipnoz yemiş kalabalıklarla uyum içinde dolaşırken, vitrin mankenlerine baktığı kadar dönüp kendine bakamamakta- dır. Çünkü kendini unutmuştur, çünkü unutulmuştur!

Bu iki kavram arasında, değişmez bir insan yasası olarak daima bir gereklilik irtibatı kurulabilir ve kolektif maraz haline gelen bu konuda, şu teşhis konabilir: Ruhumuzda ve aklımızda Allah’a yer vermiyor, O’nu unutuyorsak, bizde ruhî ve fizikî bir kısım arızaların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Tersten okursak benzer anlam çıkacaktır: Eğer bir kısım bedensel ve ruhsal hastalıklardan şikayet ediyorsak, esas biz, başka bizden şikayet etmeliyiz, çünkü biz Rabbimizi unutmuşuz, dolayısıyla unutulmuşuz!..

Kur’an ilk nazil olan ayetlerinde Rabbinin ismiyle oku, yaz, düşün, öğren, secde et, kalk aktif ol, benim adıma insanlarla ciddi iletişim kur derken de, Kur’an’ın okunmasına ilk başlarken de, bu unutma hastalığının reçetesini de sunmuş olmaktadır. Kur’an’daki tekrarların hikmeti bu noktada daha iyi anlaşılmaktadır.

Şeytandan Allah’a sığınırım demekle, besmeleyle Allah ismiyle başlamakla; öncelikle, şeytanın etkisiyle oluşabilecek her türlü psikolojik rahatsızlık kaynağından uzaklaşmış, Rahmani bir karantina altına alınmış olmaktayız. Şeytanın ve nefsin doğrudan veya dolaylı müdahelesine kesin bir manevi duvar örüyoruz (Zülkarneynin, Ye’cüc Me’cüc isimli, iki insan zararlısına karşı, set örmesi gibi (18/94); temsilen şeytan ve nefse karşı aşılmaz bir psikolojik set çekmiş oluyoruz)

Negatif iç baskılardan kurtulma adına gerçekleşecek, bu manevi savunma stratejisine, olumlu adımlar atmamızı sağlayacak taarruz ve hamle planlarımızı da eklemiş oluyoruz. İlk aşamada kovulmuş şeytanın negatif çekimli üçgeninden koruma altına alınıyoruz; çünkü unutulmuşlardan değiliz. İkinci aşamada da doğrudan Rahman ve Rahim ile kanatlanma durumunda oluyoruz.

Ve o, bilincin altında, yer kütlelerinin küçük bir kırılma ile tetiklenip sarsıntılar meydana getirmesi gibi, duygu ve düşünce yapımızı durmadan tetikleyen bilinçaltı hattımız. Emir tekrarı yapan er gibi, mahzeninde yıllanmış nice görüntüleri durmadan hayal soframıza servis yapar durur. Eğer unutul muş bilinçaltlarından biriyse, şeytanın işgaline uğrar ve onun megafonu ve jenerik müdürü olur. Ancak besmele çekenler onu unutmadıklarını ve sahip çıktıklarını gösterirler. Bilinçaltı da sadakat içinde Rahman ve Rahimin kanatları altına girerek, insana huzur verici çağrışımlar için programlanmış robot bir hizmetçi gibi koşturmaya başlar. Adeta isyan nedir bilmeyen, hep pozitif mesajlar ileten bir melek gibi nurlaşır, vicdanla irade arasında şeffaf bir köprü olur.

Besmele cümlesi, ikinci psikolojik hazırlık aşamasıdır. Besmele, koruma anlamını içermesinin yanında, ağırlıklı olarak bir işi, duygu, düşünce ve davranışı adlandırma, anlam ve değer kazandırma, ve güç ve bereket katma demektir. Peygamberimiz, besmelesiz her işin kısır ve bereketsiz olduğunu söyler. Yine Peygamberimiz, “şeytanın, besmeleyle başlanmayan sofrayı gözlediğini, bulduğunda yardımcılarını çağırıp, burada bize rızık var koşun!” dediğini belirtir (İ.Canan,age.,c:8,s:362; c:10,s: 398).

Besmele insanın ruhunda bir coşku oluşturur. Kişi, yapacağı işe bir kutsallık kazandırmış, şevkini arttırmış olur. İnsanın içinde, Besmeleyle başlanan işin güzel sonuçlarla sona ereceği duygusu oluşur. “Allah’ım senin adınla!” diyerek, en başta şey tan olmak üzere, başka isim ve düşüncelere yer bırakmamış oluyoruz. İnsan “Allah’ım senin isminle şu günaha gireceğim!” demez, diyorsa o günaha giremez.

Bilinçaltımıza ve ne nefsimize bilimsel dilde farklı isimler verilebilir. Benzetmeler de konunun anlaşılmasını sağlar. Biz, ayet ve hadislerin kıyamete kadar evrensel mesajlar sunacağını düşünerek, belli bir zaman diliminde, belli insanların belirlediği tanımlamalara, imbikten geçirerek yararlanmak kaydıyla, bire bir bağlı kalmayı uygun bulmayız. Her liseliye öğretilen Freud’un “id”i gibi!.. Bu, farklı bakış açıları ve yeni kavramlar geliştirmenin önünü kesebilir, saplantı dürtü fikirleri de üretebilir.

Hadiste “şeytan sofrası” mefhumu geçmektedir. O kadar hoş ve genel bir kavramdır ki, her beyin farklı ve geniş fikir ufuklarında dolaşabilir ve orijinal yorumlar çıkarabilir. Şeytan üçgeni konusunda farklı görüşler ortaya konduğu gibi. Bir gerçeğin farklı açılardan değişik yönleri olması ve onların farklı algılanması ve uygulanması doğaldır. Mezheplerin ortaya çıkışı da bu espriye uyar.

Şeytan sofrası Halil İbrahim sofrası değildir. Maddi ve manevi bereketi olmadığından, davet edilecek bir dost bulunmaz. Şeytan sofrasında nefis göbek davulu çalar, şenlik yapar, halay çeker, doyumu olmaz ve yedikçe yer. Bu israf demektir ve şeytanların kardeşliğini netice verir (17/27). Şeytanın vesvese sofrasını ballı kaymak görenler sinekler gibi üşüşürler ve hayallerinde senaryo yazıp, gerçekleştirerek şeytana güzel bir filim konusu olurlar. Şeytan sofrası arena gibidir. Kalp ve zihin, adeta ağza dizilmiş savaşçı dişler tarafından paramparça edilir, bir fabrikaya gönderilir!.

Şeytan sofrası dil sehpası gibidir. Gönül anlamına gelen dilin, dilim dilim doğrandığı yerdir. Allah’ın nimetlerini tadan, tartan uzman bir müfettişlikten adi rüşvetçi bir kapıcısı derekesine düşürülen dilin, tenzil-i rütbe yapıldığı, haram yiyecek ve içeceklerle zehirlenip, defnedildiği bir yerdir. Besmelesiz sofra, şeytanın intikam alanı gibidir ki insana şükretmeyi unutturmakla amacına ulaşmış olur. Bu, şeytanın cennetten kovulurken, “seni onlara unutturacağım, onları şükredenlerden bulamayacaksın” şeklindeki öfke kusmalarına da denk düşer.

Şeytanın sofrası Bilinçaltı gibidir, ya da bilinçaltı, şeytanın açık büfesi gibidir ki son derece zengin olup, bütün insanlara sunulmaktadır. Ama midenin çalıştığı yerde vicdan ve bilinç kör olduğundan; bilinçaltı da ne hayrı bilir ne bereketi. Ne zikri bilir, ne fikri ne de şükrü!..

Bizim besmelemiz bu ve benzeri sofraları toptan kaldırır, geri dönüşümü olmayan çöplüğe yollar. Bizim besmelemizde Allah zikredilir, bu hatır- lama, zihin ve kalp kapılarını açar ve soframızdakilerin hangi yollarla geldiklerini ve yuttuktan sonra nasıl beden hizmetlerinde kullanıldıklarını Allah adına düşünmemizi sağlar. Allah’ın güzel isimleriyle beraber, açların halini anlamamızı kolaylaştırır. Bunların, cennettekilerin numunesi olarak doymak için değil, helalinden ve israf etmeden, tatmak için verildiğini hatırlatır. Nimetlerin aynıyla şükür mukabelesi istediğini düşünerek, hem dilimizle yürekten hamd ettirir, hem de aynı bedeni, Allah’ın tanınması için hizmetler de kullanma görevini hatırlatır… İnsanımız, duygu ve düşünce yönetiminde başarılı olmak için, besmele eğitimi almalıdır.

Besmele çekmekle biz, hem vicdan ve kalbimize hem de irade ve zihnimize olağanüstü manevi bir enerji yüklemiş oluyoruz. Rahman, varlığımızın sebebidir, Rahim de irademizin sebebi. Rahmanı kendimize ışık yapmakla kalbimizi ve duygularımızı nurlandırıyo ruz. Rahimi ışık yapmakla aklımızı ve düşüncelerimizi aydınlatmış oluyoruz. Allah’ı anarak da, (câmî ismi olması sebebiyle) bütün isimlerinden hissemize düşenleri alıyoruz. Bütün isiml erden hüzmeler halinde, ruh aynamıza yansıyan tecellilerle hücrelerimize kadar işleyen bir kuvvet, bereket, ünsiyet ve itminan elde ediyoruz. Ve bütün isimlerin tecelli ettiği kainattaki her varlıkla adeta bütünleşmiş oluyoruz.

İşte Bismillah diyerek, böyle bir duygu ve düşünce dünyasına adım atan insan, hem kendi iç dünyasına hem de dış dünyaya bakışında ve davranışlarında son derece huzurlu, dengeli ve ölçülü olacaktır. İç yönetimi gücünü kazandığı için dış dünya yönetiminde de başarı elde edecektir. Fen bilimleri, atom ve hücre ötesi enerji dalgacıklarının yönetim dünyasına girme arifesinde bulunuyor. İnsanın dış dünyasın da zirveleri zorla yan, uzay derinliğine göz diken bilim adamları, insanın iç dünyasındaki derin boşlukları ve sorunlarını gördükçe, psikoloji ilmine duyulan ihtiyacın da farkına varıyorlar. Zannederiz Psikologlar da insanın besmeleye duyduğu heyecanın farkına varacak ve unutmuşlardan olmayacaklardır.

Kültürümüzde de besmelenin önemli bir yeri vardır. Her ne kadar dilde bir söz, kapı üstlerinde bir yazı olarak baş üstü yapılsa da, kapsamlı manevi gücüyle, bilinçlerde ve kalplerde yer ettiği zaman, başımızın üstündeki (19 Melek gibi) on dokuz harfli bu kelimenin, ne kadar güçlü bir enerjiye sahip olduğu anlaşılacaktır. Evet su ve ışık, bir ağacın kök ve damarlarına kadar nüfuz eder., Ruh ağacımızın; vicdan, kalp, akıl, bilinç, bilinçaltı, nefis, beden ve duyular gibi bütün dallarına ulaşarak, bu iki cümle gibi tesirli olacak, daha etkili bir telkin ve motivasyon cümlesi belirlemek mümkün görünmüyor.

Özellikle Fatiha süresindeki Allah ile insanın birbirine muhatap olması, karşılıklı konuşmaları ve bir bakıma bir mübadelede bulunmaları, yarı yarıya fatihayı paylaşmaları da insanın ruh dünyasında, telkin ötesi derinlikler ve huzur meydana getirecektir. Bu sûre adeta istemeyi öğrenme süresi gibidir. Bu yüzden namazda günde en az 40 kez Allah’tan yolun doğrusu istenmekte, unutmadığımız unutulmak da istemediğimiz ifade edilmektedir.

2-Hamd ve insana etkisi:

el-hamdü lillahi Rabbil-alemin…

“Hamd, sadece övgüye en layık olan alemlerin Rabbi Allah ‘a mahsustur”.

Birinci aşamada korunma, ikinci aşamada başlama, bu üçüncü aşamada da insanın ruh dünyasında coşması ve koşması söz konusudur. Duygu ve düşünce planında adeta Allah ile kulun bir muhabbeti görülmektedir. İnsan Allah’a teşekkür eder, ona bağlılığını dile getirir. Önemlisi Rabbini unutanlardan olmadığını arz eder. Allah da O’nu huzurlu olacağı yola sokarak unutulmuşlardan olmadığını göstermiş olur. İnsanın kendine telkini,Allah’a duası ve ruhunun aydınlanması adına, Fatiha süresiyle olumlu şeyler düşünebilir, hissedip yaşayabilir. Ezberlenen şarkı sözlerinin, neşe içinde söylerken, insanın psikolojik tutumunu etkilediği düşünülürse, Allah sözünün, insanın ruhunda değişimler meydana getirmemesi düşünülemez.

Sübhanallah, Allahüekber gibi Elhamdülillah şeklinde insanın tekrarladığı sözler, ruhtaki değişimle beraber duygu ve düşünceleri, dolayısıyla davranışları da etkileyecektir. Çünkü Hamd ederken, nefsin bile hiç bir beklentisi yoktur, ivazsız ve garazsızdır, sırf, saf bir iç oluşumudur. Bu yüzden üzüntü, stres hatta depresyon gibi rahatsızlıkların giderilmesinde, yararlı olduğu söylenebilir. Peygamberimiz, yoksul olup da zenginler gibi hayır yapamayan Sahabenin yakınmaları ve üzülmeleri karşısında, günde beş vakit farzlardan sonra bu üç kelimenin 33’er kez söylenmesini istemiştir. Başka seferin- de kızı Hz.Fatıma’nın, ev işlerinden ciddi yorulduğunu söylemesi ve hizmetçi tahsis etmesini istemesi üzerine Peygamberimiz: “Kızım! sana daha hayırlısını tavsiye edeyim mi demiş, bu kelimelerin söylenmesini salık vermiştir.

Teşekkür, ikram karşısında yapılır. Her ikram insanı etkiler. İkramın değeri ve ağırlığı, ikram sahibinin kimliğine, ikramın miktarına, sürekliliğine ve zamanına bağlı olarak değişir ve teşekkürü doğrudan etkiler. Rabbimizin bize lutfettiği nimetleri saymakla bitiremeyiz (16/18).Alemlerin Rabbi olarak da, karşılıksız peşin verdiği sayısız nimetleri adına da Hamde, en layık olan sadece Allah’dır (14/8). Şükrün devamı ise, insanın sahip olduğu nimetlerin devamını ve artmasını sağlar (14/7). Bu hamd ile daha yoğun olacak demektir. Çünkü Hamd,sadakat ötesi iç derinliği ve ihlasla karşılık beklemeden yapılırsa, bu, hiç bir karşılık beklemeden nimetler yağdıran Allah’ın, bu icraatına denk düşmüş olur.

Hamdetmenin ruhtaki derecesi, Allah marifeti sevgisi ve saygısıyla doğru orantılı olmaktadır. Çok iyiliğini ve sevgisini gördüğümüz, canımız gibi sevdiğimiz birisine gösterdiğimiz ilginin sıcaklığı ve içtenliği, gözümüzdeki parıltıdan, yüzümüzdeki tebessümden ve davranışlarımızdaki heyecandan, kolaylıkla fark edilebilir, Hamd’de, böyle bir tatlı iç koşusu vardır. Gözle beraber gönlün, kalple beraber aklın, nefisle birlikte ruhun, bütün üniteleriyle insanın Allah’a doğru çağlayarak akışı ve yürüyüşü söz konusudur. Hamd, ruhun bütün mekanizmalarıyla derin ve coşkulu bir iç duyuşu ve bu duyuşunu, bütün varlık alemleri adına, en layık olana, Allah’a sunuşudur.

Ruhun Hamd sunumu-manifestosu şöyle olabilir.

Ben bir alemim. Var olan bir alem!..Var olduğunu düşünen bir alem!.. Düşünüyorsam varım. Varsam düşünmeliyim. Beni, düşünen alem yapanı düşünmeliyim. Düşünmeli ve var edenimi düşündüğüm için hamd etmeliyim…

Ben bir alemim!..Alemleri içinde taşıyan bir alem!..Beni yoktan var eden Allah, bütün alemlerin Rabbi!..Allah, içimdeki alemlerin de Rabbi!.. Allah benim de Rabbim!..Beni, alemlere denk tutan Rabbime hamd etmeliyim.

Alemleri düşünmeliyim: Ruhlar alemi, melekût alemi, misal alemi, melekler ve cinler alemi, hayvanlar ve bitkiler alemi… Bütün alemlere fihrist olduğumu, onlardan birer örnek taşıdığımı düşünmeli, alemler takvimine baş sayfa yapıldığıma hamd etmeliyim.

Alemlerdeki varlık mertebelerini düşünmeliyim. Melekler alemine açık halime bakmalı, maden, taş, toprak, hayvan, bitki olarak bırakılmadığıma akıl ve vicdan sahibi insan kimliğimle alemlere sultan yapıldığıma, şerefle taçlandırıldığıma hamd etmeliyim.

Bana ben demeyi, benle 0’na ermeyi öğreten, Kendisini tanımada ve alemlerinin sırlar hazinelerini açmada, kullanacağım bir anahtar olarak, beni, bana lutfeden Rabbime hamd etmeliyim

Rab ismiyle bütün alemleri disipline alan, meşimen aleminde bir kan pıhtısıyken benimle alâka kuran; anamın eliyle, Kelamının diliyle, alemlerin nuru Nebisinin sözüyle beni de, bütün alemler gibi terbiye eden Rabbime hamd etmeliyim.

Fatihasıyla namazlarıma can, ruhuma heyecan katan, Dünya ve ahiret adına Rahmaniyetiyle varlığıma, Rahimiyetiyle irademe, Allah ismiyle de gönlüme kapılar açan, avuçlarıma halis kulluk ve dua feyzinden nurlar saçan Rabbime hamd etmeliyim. Yolların kesişme noktasında ruhuma hidayet ve istikamet lutfeden, kalbimin kaymasını, aklımın sapmasını önleyen, nimetlerini verdiği, denge, ölçü ve temsil topluluğunun aydınlık yoluna, fadlî olarak iten Rabbime hamd etmeliyim.

Her insanda bulunan bir duygu vardır. Övülmek takdir edilmek, onaylanmak isteriz. Bizi dinleyen , sıkıntılarımızı paylaşan ve anlayan kişiyi bel ki de yakınlarımızdan çok severiz. Bu süreyi şuurla hissiyatımızla okuduğumuzda, bambaşka duygular yaşayabiliriz.

3-Rab eğitimi ve insan

Rabb’ül-âlemîn:

Ayetten, var olan bütün varlıklar, özellikle akıllı varlık alemleri (176) anlaşılabilir. Ayetlerin bütününü dikkate alarak, insanın, kainatın örneği ve özeti olduğunu düşünürsek, her biri kainattaki alemler kadar önemli olan insan ruhunun alemleri, ruhunun mekanizmaları olarak anlamak da mümkün olabilir. Kainat gibi insan da (bilgisayar sistemindeki gibi) alem içinde alemlerden oluşmaktadır. İrade, vicdan, akıl, kalp, bilinç,nefis bilinçaltı, beden, organlar…her biri, içinde başka alemler taşıyan birer alem gibi düşünülebilir.

Rab:

En üstün vasıfları ve sonsuz gücü olan, terbiye için gerekli bütün özelliklere sahip bulunan terbiyeci anlamına gelmektedir(Yazır,1/77). Bu mükemmel terbiye, evrende tedrici gelişen her olayda, sözgelimi embriyoda ve ağaçta görülebilir. Allah, yaptıklarının bir sanat eseri olduğunu, son derece sağlam ve mükemmel yapıldığını (27/77), her şeyin yaratılışının güzel olduğunu (32/7), insana çok güzel suret ve biçim verdiğini belirtir (40/64, 64/3). Allah, yerin göklerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir (26/24), insanların Rabbine sığınırım (114 /1) beyanları yanında, pek çok ayette de “Senin Rabbin!”, “Sizin Rabbiniz!” cümleleri geçer…

İlk nazil olan ayetlerde Allah’ın Rab olarak, tam bir terbiye uyguladığını görebilirsiniz. Adeta bir öğretici gibi, ”Oku!” der, kalemden, öğrenmekten bahseder (96/1-5).

Biz atom ve hücreden, bitki ve hayvanlara ve gök cisimlerine; özellikle de mükemmel varlık insanın iç ve dış yüzüne kadar neye bakarsan bakalım, şöyle demek zorunda kalırız: “Her şey ne kadar da terbiyeli!..Ne güzel terbiye edilmiş!..”.Tıpkı Peygamberimizin secdesine bakıp da “Allah ne güzel de tecelli ediyor!” dendiği gibi…

Bir farkla ki, insana irade ve dünyadaki imtihan sorumluluğu verilmesi sebebiyle, bire bir onun terbiyesi, anne babaya, eğiticilere, yöneticilere topyekün topluma bırakılmıştır. Bu arada Rahmetiyle, terbiyenin gerçek kılavuzu Kur’an’ı ve terbiyenin gerçek öğreticisi Peygamberi göndermiştir.

Allah’ın kainatta gösterdiği terbiye sistemine, Kur’an’da anlattığı, örnek gösterdiği Nebisiyle (33/21 ) uygulattığı terbiye prensiplerine ve kurallarına uymamaya biz, terbiyesizlik diyemez miyiz?.. Demeyelim!..Evrende işleyen ekolojik dengeyi bozma gibi, varlıkta Rab ismiyle Allah’ın işlettiği terbiye dengesini altüst etme diyelim. Allah’ın beden terbiyesi için lutfettiği yiyecekleri avuçlayarak yutarken, kalp ve ruh hayatının dengesi adına, sema sofralarından gönderilen namaz ve oruç terbiyesine ilgisiz kalma diyelim.

Mide-bağırsak ilişkisi adına, bir dişimizin sızlamasıyla doktorlara koşarken, irade ve vicdan terbiyesi adına okumaya, dinlemeye ve düşünmeye yabancı kalma diyelim. Allah’ın mükemmel yarattığı ve terbiye ettiği insanı, kâmil yapacak yerde, günah hâmili haline getirmek diyelim!..Benzer değerlendirmeyi, ideal insan yetiştirme, huzurlu toplum oluşturma, o toplumu muasır medeniyetleri aşacak ekonomiye bilim ve teknolojiye sahip kılma gibi konular için de yapabiliriz.

Bunun için, Evrende işleyen terbiye sistemi çok iyi araştırmalı ve bilimsel verilere ulaşmalı, Kur’an’ın elmas prensipleri çok iyi incelenip terbiye prensipleri belirlenmeli ve psikolojik bir hassasiyetle insana uygulanmalıdır. Öz bir deyişle söylemek gerekirse: Rabbin terbiyesi Rabbânî yapar, Rabbânî olan da Rabbi gibi, her işini evrensel terbiye sistemine uygun olarak mükemmel yapar.

Ruh, evren gibi çok alemlerden oluşur demiştik. İrade, vicdan, akıl, kalp, bilinç, nefis, bilinç altı, beden, organlar…gibi. Bu alemlerin her birinin kendine özgü, yaratılış amacı olarak, terbiye için belirlenmiş amaçları, görevleri, yapıları, özellikleri, dilleri ve ihtiyaçları vardır. Hem fonksiyonlarını mükemmel yapmaları, hem de mutlu olmaları için, bu yönleri terbiye edilmeli, görevleri öğretilmeli ve uygulamaları için rehberlik yapılmalıdır.

Bir işletmede veya dairede personel, görevlerini hakkıyla yaparsa başarı ve mutluluğa ulaşırlar. Ruhumuzun da mutlu olması ve bizi hem başarıya ulaştırması hem de psikolojik bir kısım rahatsızlıklardan uzak kalması için, Kur’an ve kainatta ortak yürütülen evrensel terbiye içinde insana mutlaka yer verilmesi ve bütün varlık ünitelerimizin terbiye edilmesi gerekmektedir. Bunun için de yetkin psikologlar ve pedagoglar, ilahiyatçılarla müşterek mesai kurarak, Kur’an ışığın da prensipler geliştirmelidir.

4-Sırat-ı Müstakîm eğitimi ve insan

Sırat-ı müstakim:

En doğru olan, Allah’ın razı olduğu yol, İfrat ve tefritten uzak mutedil olan, dengeli ve ölçülü olan, sadece olumlu,iyi ve güzel olanın yaşanması, en isabetli olan; uygulama tarzı, yaklaşım biçimi ve çözüm şekli gibi manalara gelmektedir.

Bu kavram da, “Rab” kelimesi gibi insan psikolojisini doğrudan ilgilendirmektedir. İnsanın inançlarını, duygularını, düşüncele rini ve davranışlarını yönlendirme açısından son derece önemli manalar içermektedir.

“Sırat” kelimesi öncelikle ayetlerin bütünlüğü içinde ele alınırsa; bu yol müstakimdir, doğruluk onayı verilmiştir, ilahî ölçülere uymaktadır.

İkincisi alemlere ve insana en güzel terbiyeyi veren Rab’den, yani Hamde en layık olandan, ve terbiyeyi en güzel verenden istenmektedir.

Üçüncüsü “ihdinâ” kelimesiyle, iyiye doğru tam kılavuzluk, rehberlik yapılmasının istenmesidir ki, (Yazır,1/121) başka ayet örneklerini de vererek, “Maddi ve manevi gücümü bereketlendir, iç ve dış duygularımı, irade ve aklımı güçlendir” gibi anlamlara geldiğini belirtmektedir. Buna göre “inanç, duygu, düşünce ve davranışlarımızda dengeli ve ölçülü olma yolunda rehberlik yap!” talebi söz konusudur.

Dördüncü olarak bu yol, Allah’ın nimet olarak verebileceği, razı olduğu tek bir yoldur ki en başta Peygamberler yürümüştür (4/69).

Beşincisi de bu yoldan ve Allah’ın rızasından uzak kalıp da, öfkeye uğramış veya sapkınlık içine girmiş olanlardan yapmaması isteniyor. Ayetlerde gazaba uğramış sapkınlığa düşmüş Yahudi ve Hıristiyanlardan sıkça söz edilmektedir (2/61, 5/77).

Altıncısı, insanın iç dünyasında da alemler olduğundan ve bütün yönleriyle insanın terbiye edilmesinden bahsettiğimize göre; Sırat-ı müstakimi, insanın akıl ve kalp dünyasının eğitilmesi, bir denge ve ölçü kazandırılması olarak yorumlayabiliriz. Çünkü gadaba uğramış toplumlar daha ziyade kalp dünyalarını ihmal edip, maddeyi, dünyayı ön plana almış, akıl ve düşünce yönüyle de inhiraf etmiş topluluklardır (bir örneği Yahudiler). Dalalete sapmış toplumlar da daha ziyade akıl dünyalarını ihmal edip, manayı, ruhu ön plana almış, kalp ve duygu yönüyle de inhiraf etmiş topluluklardır (bir örneği Hıristiyanlar).

Nitekim birinde Yaratıcı düşüncesi, millîleştirilmiş bir millete özel kılınarak sığlaştırılmış (tefrit), diğerinde ise tanrısal güç, bölünerek farklı güçle re taksim edilmiştir. Peygamber görüşünde de aynı akıl-kalp yanılgısı gözlenir. Birinde Peygamberlere sıradan insan muamelesi yapılmış, günah işlettirilmiş hatta öldürülmüş, diğerinde ise Peygamber olan bir insan alınıp tanrılaştırılmıştır.

Yedincisi, sırat-ı müstakim, Allah’a giden yol birdir. Bu bütün Peygamberlerin getirdiği aynı esasları ihtiva eden Tevhid yoludur. Ayet bu tek yol anlayışına dikkat çeker: “Bu benim dosdoğru yolumdur (sırâtî müstakîmen) ona uyun, başka yollara uymayın, onlar sizi Allah’dan uzaklaştırır!” (6/153).

Peygamberimiz bunu, “Benim ve Ashabımın üzerinde olduğu yol!” şeklinde çerçevelendirir. Bu ilkeye bağlı kalarak şu söz de başka bir gerçeği ifade eder: “Allah’a giden yollar, mahlukatın solukları sayısıncadır”. Ehl-i Sünnet dediğimiz Hak daire içinde oluşan mezhepleri de, tasavvuf hareketlerini de, günümüzde, yeryüzündeki cemaatlerin oluşumunu da ele alacağımız, orta yol bakışıyla değerlendirmek gerekmektedir.

Şimdi işleyebildiğimiz kadarıyla şu üç ana temayı birleştirebiliriz:

İnsan ruhunun birbirinden farklı boyutları, görevleri ve ihtiyaçları olan çeşitli alemleri vardır.

Varlıktaki alemleri olduğu gibi insanın mahiyetindeki bu alemleri en iyi terbiye eden Rabbimizdir.

Rabbimizin terbiyesine ve en doğru yol olarak bize anlattığı Kelamına başvurarak hayatımızı, mutluluk veren Sırat-ı Müstakim içinde dengeli ve ölçülü bir şekilde yönetme disiplinini elde edebiliriz. Ayetlerden yararlanarak, Sırat-Müstakimi üç şekilde açmak, tanımlamak ve uygulanabilir prensipler halinde takdim etmek istiyoruz.

İFRAT VE TEFRİT ARASI ORTA YOL

Kur”an ‘da sadece bu ayette “Orta yol” kavramı geçmektedir: “Onlar harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik; ikisi arasın da orta bir yol tutarlar” (25/67). Ayetin geçtiği sürenin ismi Furkan’dır ki, hakla batılı, doğru ile yanlışı iyi ile kötüyü birbirinden ayıran Kur’an’ın diğer bir adıdır.

İfrat, vasatın üstü, tefrit de altıdır. İkisinde de haddi aşma, ileri gitme ya da geri kalma söz konusudur.

Kur’an, bir inanç ürünü olarak, bir duygu, bir düşünce ve bir davranış biçimi olan israf etmeyi aşırı (ifrat) bulduğu gibi, cimriliği de diğer aşırı (tefrit) bir uç olarak görmekte, orta yolu bu ikisi arasında göstermektedir. Bu yaklaşım şekli basit, objektif ve genel bir ölçü olarak, anlayış ve bilgi seviyesi ne olursa olsun her insan tarafından kolaylıkla anlaşılabilir.

Vicdan muhakemesi, israf ve cimrilik sınırının genel çerçevesini çizebilir. Sağduyu, ilim irfan sahibi insanlar da bu konuda uyarı yapabilirler. Yine de İslam bilginleri konuyu irdelemiş, insanların anlayışına uygun hale getirmişlerdir. Konunun daha iyi anlaşılması ve akılda kalıcı olması için temel bazı mekanizmalar halinde aşağıda sistematik bir şekilde sunmaya çalışacağız.

RUH MEKANİZMALARIMIZDA AŞIRILIKLAR VE SIRAT-I MÜSTAKİM
(İfrat-Tefrit ortası, orta yol)

İFRAT – olumsuz ileri gitme olma aşırılığı, normal üstü mertebe-derece-uç noktası

TEFRİT – olumsuz geri kalma olmama aşırılığı normal altı mertebe-derece-uç noktası

SIRAT-I MÜSTAKİM, vasat orta yol, itidal, normal olan, yaratılış amacı, gereken en iyi noktada duruş

VARLIK ALANLARIMIZ: Vicdan, Kalp, Akıl, İrade, Hayal, Dil, Göz, Nefis, Öfke, Doğa-Toplum…

VİCDAN:

İFRAT: Vicdanın aslında ifratı olmaz. Çünkü her fonksiyonu doğrudan Allah’a bakar,lekesizdir. Şu düşünülebilir. Her konuda aklı mantığı dev re dışı bırakıp,sadece vicdanımın sesini dinlerim demek doğru olmayabilir. Çünkü herkes her zaman vicdanının özüne inemeyebilir. Ciddi sürekli manevi bir eğitim gerekmektedir.

TEFRİT: Vicdanın alanı olan kalbi inançsız bırakmak sadece akıl ve duygularla hareket etmek eksik ve etkisiz kalır.Nefsin zevklerini yaşamak, vicdan için en tehlikeli durumdur,Yolları kapanır,karanlıkta kalır. Akmayan su gibi yosun bağlar. İnkarda ise,elmas vicdan özü, kömürleşir, mahiyet değiştirir

SIRAT-I MÜSTAKİM: Kalp derinliğindeki saf öz, kalbin kalbi.Asla kir bulaşmaz ve bozulmaz. Sadece işletilmeyince, deniz dibi hazinesi gibi karanlıkta kalır. Arada sızlanır. Allah’ı gösteren dört ana kanıttan (Kur’an,Peygamber, Evren ve İnsan) en gizemli olanıdır. İyi ile kötüyü ayırmada kullanılsın, irade ile çalışıp insanı güzel yönetsin diye verilmiştir.

KALP:

İFRAT:İşporta malı satar gibi, kalbini her inanca ve her sevdaya açar. Kalbini merhamete boğdurunca adalet yok olur. Kalbini nefsi adına işletir.Sadece geçici dünya sevgileriyle, mecazi sevgilerle doldurur, böylece güneşi bırakıp, cam parçalarındaki yansımaya sarılır. Kalbini hayra karşı soldurur.

TEFRİT: Allah’a imanla nurlandırmaz, Taş gibi kaskatı sevgisiz merhametsiz bırakır. Kalpsiz gibidir, dünya sevgilerine bile ilgisizdir.

SIRAT-I MÜSTAKİM:Allah’a iman etmek,sevmek, saygı duymak ve onun namına,dünyayı ve insanları sevmek içindir.Sonsuz Allah sevgisi için yaratılmıştır. Ancak O’nunla tatmin olabilir.Fani,geçici ve elemli zevkler onu tatmin etmez.Kalbi, hakiki sahibi hesabına nurlandırır ve hayırlarda işletir.

AKIL

İFRAT: Aldatıcı zekasıyla hakkı batıl, batılı hak gösterir,yalanla kandırır,doğruyu yanlış gösterir (cerbeze-diyalektik-yanlış mantık) Mantığını aldatmada kullanır.

TEFRİT: Boş kafa taşıyor gibidir, basit meseleleri bile anlamaz,mantığını hiç kullanmaz. Hep sorar,söyleneni yapan robot gibi dir. Sadece yaşadığını bilir.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Allah’ı bulması,iyi ve kötüyü seçmesi için verilmiş elmas gibi alettir.Görevi vahyin ışığında yürümek, hikmetleri kavramak, yararlı işlerde kullanmaktır. Hakka uyar, batıldan kaçar.Üç kitabı çok iyi okur ve anlar.Hizmetin hâdimidir. Mantı ğını inançta, doğru işlerde kullanır.

İRADE

İFRAT: İradesini kötülüklere ve günahlar için kullanır. Gönüllü olarak nefsin hizmetlerine koşar

TEFRİT: İradesi felç olmuş gibi, karar veremez içinde bulunduğu zor bir durumdan çıkmak için çaba sarf etmez,ümitsizlik içinde kaderine değil şeytana ve nefsi ne teslim olur.

SIRAT-I MÜSTAKİM: İrade sınırlı hayatta, verilen ruh sermayelerini iyi kullanıp,dünyada yararlı işler yapmak ve cenneti kazanmak içindir Vicdanın en samimi dostudur. Daima canlı ve güçlüdür

HAYAL

İFRAT: Aklına gelen, gördüğü veya şeytanın attığı her görüntüyü filim macerasına dönüştürür. Çok düşününce, gerçekleştirme arzusu doğar ve nefsine yenik düşebilir.

TEFRİT: Hayali, elektriği kesilen sinema perde si gibidir, ölü gibi, manken gibi dolaşır. Hiç bir güzel görüntü onda çağrışım yap maz uyur gezer ayaklı mezar gibidir. Hayalsiz kuru kuru yaşar!

SIRAT-I MÜSTAKİM: Bir saati bir yıl nafile ibadet sayılan Tefekkürün ilk basamağı, tetikleyicisi, yakıtı gibidir, Boş,anlamsız hayallere kapılmaz bilinçaltı denetimi yapar, fikir üretir, not alır, sorun çözer,hizmet kurar!

DİL

İFRAT: İnkarcılık,küfür,yalan,hakaret,alay,dedikodu,lafazanlık gibi yanlış şekillerde kullanır. Dil lezzetlere tutkun olunca, mide yi şişirir, kalbi küçültür,hep lezzet rüşveti yedirir.

TEFRİT: Ağzına kilit vurmuş gibi, konuşmaz, haksızlık karşısında bile susar. Yediğinin pek anlamı olmaz, bismillah ve elham dülillah delmez.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Allah’ı anar, anlatır, insanlara yararlı ve güzel sözler söyler.Gönül alır,sorunlar çözer,bilgi taşır,ilim ve ahlak anlatmak için kullanır. Allah’ın nimetlerine şükür için tadıcısıdır,nimetlerin müfettişidir.

GÖZ

İFRAT: Sürekli cinsel malzeme arar, zararlı şeyler okur. Kötü niyetle, öfkeyle, alaycı, küçümseyici bakar

TEFRİT: Hep uyuyormuş gibi gözü kapalı dolaşır, bir şey okumadığı gibi, çevresinde olup bitenin de farkında değildir, bakar görmez, görür anlamaz, anlar hissetmez,

SIRAT-I MÜSTAKİM: Haram bakışlarda kullanmaz,göze çarpanları göz kapaklarıyla karşılar. Allah’ın doğadaki sanatlarını inceler. Kitap okur, bazen Allah saygısından ağlar, hayırlı hizmetlerde kullanır.

NEFİS

(Cinsellik, yeme içme)

İFRAT: Haram helal ölmek doymak nedir bilmediğinden,zevk veren her şeye oburca dalar,akıbetini hiç düşünmez. Şeytanla çok iyi anlaşır, onu hep dinler. Fuhşa,evlilik dışı haram ilişkiye açıktır. Haram veya helal, israfı çok sever.

TEFRİT: Ruhbanlıktaki gibi helal cinsellikten bile kaçar, kendini aç bırakır. Nefsinin ailesinin üzerindeki haklarını düşünmez.

SIRAT-I MÜSTAKİM: İnsanın yararlı olanı elde etmesi ve yaşaması ve neslini çoğaltması için verilmiştir. Helal evlilik dışında aramaz. Ömrü boyunca iffetli yaşar, tövbe hataları temizler. Arınınca Allah’ın razı olduğu sevgili bir varlığa dönüşür.

ÖFKE

İFRAT: Her şeye öfkelenir, inkar eder, cam gibi kalp kırar.Vicdanı,iradeyi, kalbi, zihni dinlemez. Her kötülüğe açık durumdadır.

TEFRİT: Hiç bir şeye öfke duymaz. Kendine veya başkasına yapılan zulüm ve haksızlıklara ses çıkarmaz.Vicdanı rahatsız olmaz.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Adalet ve hakların savunulması, düşmana karşı konulması için verilmiş.Kötülüklere ve kötülere karşı, kontrollü, kuralına uygun kullanır.

-DOĞA-EVREN-TOPLUM

İFRAT: Her şeyi maddeden ibaret görür, doğa, kendi kendine veya tesadüfen oldu der. Maddi zevklere gömülür, ahİreti düşünmez. Yoğun iliş kileri olsa da bunları hayır yolunda değerlendirmez.

TEFRİT: Kainata kapalı, bilimlere uzak yaşar. Evreni, Kur’an gibi Allah’ın bir kitabı olarak algılayıp araştırmaz.Sadece ruh veya bağırsak haya tına gömülmüş kalmıştır. Bireysel bir hayat yaşar.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Allah’ın sanat eserlerinin teşhir edildiği saray.Allah’ın güzel isimlerini yansıtan ayna. Bilim dalları, Allah’ın eserlerini anlatan diller.Kur’an gibi Evreni de okur araştırır. Bilim olimpiyatlarında madalya alan öğrenci yetiştirme yolunda çalışır.

Bu mekanizmalar ve duygular iptal edilemez yok sayılamaz bu tefrit olur. Fakat yaratılış amacı dışında kullanmak da yanlış ve ifrat olur.Yaratılışta bu güçlere sınır konmamış, Allah, imtihan için ve insanın yararına bu güçlere sınırlar koymuş, güzel kullanma yollarını da göstermiştir. Yaratılışımıza konan ruh mekanizmaları hoşa gitmese de olsa, belli hikmet ve gayeler için konmuştur. Bunlar olumlu yolda kullanılmalı, yüzleri hayra yararlı işlere cevrilmeli, kanalize edilmelidir.

Olumsuz gibi görülen yanlarımızdan bile hayırlı ve güzel sonuçlar elde edebiliriz. Bunun için, akıl sağlıklı bilgiyle, kalp de güzel inançla donatılmalı, aydınlatılmalı ve güzel arkadaşlarla olunmalı, güzel ahlakın pratiği yapılmalıdır. Allah’ın üç kitabı vardır: Kur’an, Evren ve İnsan. Üçüne de aynı hassasiyeti göstermeli; okumalı, yazmalı, düşünmeli, araştırmalı ve prensiplerini aynı ölçüde uygulamaya çalışmalıdır. Bunun gibi, bütün ruh ünitelerimize de gereken önemi gösterip her birisinin kendine özgü ihtiyaçları karşılanmalıdır.

OLUMLU ANAHTAR KAVRAMLAR:

Orta yol kavramının işlendiği ayet, aslında bize bir başka ölçü daha vermektedir. O da verilen inanç, duygu, düşünce ve davranışların zıtlarını dikkate alma ölçüsüdür. Ayet israf yapma derken, cömertlik yapmamızı, cimri olma derken de iktisatlı, tutumlu olmamızı istemektedir. Ve orta yol her iki zıt ve benzer karakter kelimeler için de geçerli olmaktadır. Bir farkla ki oluşan dörtlü kelime grubu içinde, o grubun gözdesi diyebileceğimiz, bir de lokomotif, anahtar, birincil bir kelime göze çarpmaktadır. Bu anahtar kelimeyi kullanarak, olumsuz duygu ve düşünceleri, benzerleri olumluya çevirebilir ve duygular arası dengeyi sağlayabiliriz.

Aşağıdaki ve benzeri oluşturacağınız cümleleri, dua niyetiyle, Fatiha süresindeki gibi Allah’a takdim ederseniz, kuşkunuz olmasın, yüreğiniz ve diliniz dua muamelesi görecek, bereketi size fazlasıyla geri dönecektir. Bu cümlelerde insanın kendini ikna etmesi, durumunun farkına varması, halini önce kendine, sonra Allah’a açması, hem kendini ikna etmesi hem de dua ile yardım iste mesi gerçekleşmektedir.

Cömertlik olumlu bir (anahtar) kelimedir. İsraf ise olumsuz bir kelimedir. İkisi birbirinin benzeri davranış biçimini temsil etmektedir: Vermek!..

Tutumluluk olumlu bir kelimedir. Cimrilik ise olumsuz bir kelime. Bu ikisi de birbirinin benzeri davranışı anlatır: Vermemek!..

Bu kelimeler grubunu, duygu ve düşünce dünyamıza kazandırabilmek için, bilinçaltına empoze etmekle işe başlamak gerekebilir. Bu amaçla şöyle bir telkin sloganı ve dua cümlesi üretebiliriz. Dilimizle sık tekrar etmek daha güzel olmakla beraber, zihnimizde tekrar etmemiz de yararlı olacaktır.

“Ben Rabbimin inayetiyle cömert olmalıyım, olacağım da! Bu arada cömertliğe benzeyen israfa da girmeyeceğim.

Fakat cömertliğimin yanında, tutumlu biri de olmalıyım!..Tabi, tutumlu olayım derken cimriliğe de düşmeyeceğim!..”

Öncelikle İki olumlu güzel karakteri tercihle,iki olumsuz karakteri dışlamış oluyoruz.İki olumlu kelimeden birini de lider yaparak onunla bütünleş meye çalışıyoruz. Cömert kelimesini her kullandığımızda diğer üç kavram da zihnimizde belirecek,olumlu olanı ayırıp bizi en ideal olan davranış biçimine yönlendirecektir.Tek bir sırlı anahtar kelimeyle, dört ahlaki tutum ve davranış arasından dengeli ve ölçülü orta yolu bulmak için gayret gösteriyoruz.

Burada duygu ve düşünceler arasında dengeyi sağlayan faktör, amaç ve niyetle, gözlem ve ortaya çıkan sonuçtur.

Şöyle ki: Durmadan para veren iki kişiden birisi cömert diğeri savurgandır. Bunları tefrîk (ayırmak) için niyetlerine bakılır. Niyetlerin yeri kalp ve zihin olduğundan bunu anlamak zordur, sû-i zan da olabilir. Bu durumda harcadıkları yer ile ortaya çıkan sonuca bakılır. Hak adına dağıtmakla nefis adına dağıtmak arasındaki fark, bazen kolay fark edilir. Parasını elinde tutan iki kişi için de aynı değerlendirmeler geçerlidir. Sadece nefsi için tutan hatta bazen kendi için bile harcamayan insanlar vardır. Bir de tutan ama yeri zamanı gelince, insanlık yararına hizmet için tamamını vermeye hazır bekleyen insanlar vardır. Biz de verirken ya da elimizde tutarken, hangi niyeti beslediğimizi iyi sorgulamalıdır. Peygamberimizin, “Ameller niyetlere göredir” sözü bize rehber olabilir. Bir sözü daha var ki konumuz için çok gereklidir: “Cömert olan insan günahkar da olsa cennete girer”.

Öncelikle elimizden geldiğince cömertliğe yoğunlaşmalıyız. Ve en önemlisi niyetimizi çok sağlam tutmalı, riyadan uzak kalarak tamamen Allah rızasına kilitlenmeliyiz ki buna ihlas diyoruz. Biz bu altın karaktere sahip olmaya başlayınca, olay kendiliğinden çözüme ulaşacaktır. Hem israftan uzak kalmış olacağız hem de cimrilikten. Özellikle, insanlığın inanç, ahlak ve bilgi açlığına bakarak, cömertliğimizi bu yöne organizeli biçimde teksîf edersek, üç karakteri birden denetim ve yönetim altına almış oluruz. Cömertliğin harika bir öfke ve üzüntü ilacı olduğunu hatırlatmak isteriz.

Bu yaklaşım biçimiyle, kendinizde en çok olmasını istediğiniz olumlu bir duygu, düşünce veya davranış biçimini, ya da en çok rahatsız olduğunuz bir duygu, düşünce ve tutum belirleyip, bu formüle göre dörtlü kelime grubu (birbirinin zıddı iki olumlu kelimenin karşısına birbirinin zıddı olan iki kelime koyarak) oluşturabilirsiniz. Dört karakteri birden taşımak zor olabilir. Ama olumlu veya olumsuz baskın birini seçerseniz, o diğer duygu ve düşüncele- re de lokomotif olacaktır. Bir şartla ki olumsuz kelime seçerseniz mutlaka, benzeri olumlusunu önüne koymalısınız. Anahtar kelime daima olumlu ve baş ta olmalıdır ve içtenlikle ve sürekli dua ederek Allah’a yönelmelisiniz.

Bu konuda olumsuz duygulara da örnek bulabiliriz. İnsanlar çoğunlukla üzüntü, öfke ve korkudan şikayet ederler. Bu üç olumsuz duygunun karşısına benzeri olumlu kelimeleri koyalım: hüzün-üzüntü, vakar-öfke, temkin-korku. Kelimeler tükenmez, farklı olumlu kelimeler de kullanılabilir.

Şimdi üzüntümüze dört kenarı olan yeni bir pencere açabiliriz, ya da çerçeve oluşturabiliriz.( Üzüntü ile ilgili yazımıza da bakabilirsiniz)

“Ben, hüzünlüyüm ama bunu zorla üzüntüye çevirerek, hem kendime hem de çevreme zarar vermek istemem

Ben, aynı zamanda sevinmesini de bilirim fakat kesinlikle kalbimi kahkahalarla boğmak da istemem!..!

İki olumsuz gibi görünen durumdan daha az zararlısına geçiş yapıyorsunuz; üzüntüden hüzne… Sonra bunu tatlı bir sevince dönüştürüyorsunuz. Öbür taraftan kahkahanın kalbi öldürme riskinden de korunmuş oluyorsunuz. Kahkaha kalbi öldürebilir, sevinmek ise besler.

Hüznün Peygamberimizin yüzü olduğunu biliyor muydunuz? Bir de Hz.Meryem annemizin yüzüydü!..Küçük yavrusu İsmail ile çölde tek başına kalıp, su aramak için sağa sola koşturan Hacer annemizin yüzünü nasıl tasvir edersiniz? Siz Allah’tan gönlünüzce isterseniz, hüzün, güzün gülü gibi, yüzünüzde üzüntü gülüne dönüşecek, ardından da hüzün ücreti olarak sevinçlere misafir olacaksınız. Çünkü üzüntüyü kabullenmiyorsunuz, onu olumsuz olarak nitelendiriyorsunuz, kabullenebileceğiniz hüzne çeviriyorsunuz; diğer taraftan bilinçaltınız (bilgisayara yeni bir cihaz tanıtma gibi) olumlu olarak tanıttığınız hüznü benimsiyor. Hüzün daima tebessümün ikiz kardeşi gibidir. Birinden diğerine zihin geçişi kolay gerçekleşir. Üzüntü ve kahkaha aşırılıkları ise hem kalbi hem de zihni ezer ve üzer. Çok kahkaha atanın üzüntüsü de çok olur. Hüznü olanın ise sevinmesi, tebessümü çok olur.

Burada psikolojik durumunuzu sorguluyorsunuz. En azından kendinizin farkına varıyor, kendinize yöneliyorsunuz. Bu az kazanç mıdır? Çoğu insan üzüntü, öfke gibi duyguların etkisiyle kaybetmiyorlar, kendilerinin farkına varamadıkları, unuttukları, üzüntüye teslim oldukları, kendileriyle söyleşemedikleri ve ilgilenmedikleri için kaybediyorlar. İnsan hiç bir zaman asla yalnız olamaz, kendisiyle söyleşisini duyan var!..Şöyle söyleşebiliriz:

“Ben ciddi ve vakur biriyim bazen sert baksam da asla öfke girdabına kapılıp da kendimi kaybetmem, kendime ve çevreme zarar vermem, ciddiyetimin maskeleşmesine, üzerime öz kimliğimden başka bir öfke-kişilik elbisesi giydirilmesine izin veremem.

Ben, aynı zamanda neşeli ve esprili bir kişiyim de…Fakat gergin durumumu dengede tutup öfkeye kurban etmediğim gibi, bu neşeli halimi de sulandırmayacağım, dini görevlerimde ve insan ilişkilerimde laubaliliğe düşmeyeceğim.

Bu gibi, halini kendine ama sonra da Yaratıcıya açma, olumlu kişilik repertuarımızı zenginleştirecektir. Öfkeden kurtulma çabası içindeyken, aynı zamanda vakarla da tanışmış olacağız. Bu sevecen kararlı hali olan dostu önceden niye tanımadım ki diyeceğiz.Çünkü hüzün gibi bu da Peygamber yüzlü bir karakterdir.O’nun yüzünde daima Allah’a ait mana desenleri gözlenmekteydi. Çiçeklerin Allah’tan kaptıkları anlamlarla renklenmeleri gibi, yüzünüzün insanlara güzellik ve anlam yansıtan bir ayna olmasını istemez misiniz?

Makyaj yapanlar yüzlerini nasıl korurlar!..Biz de öfke, manevi ve lahutî yüz makyajımızı ve doğal güzelliğimizi bozar diye düşünmeliyiz”. Masrafsız, risksiz, en anlamlı ve etkili tebessüm ve neşe makyajıyla güzelleştirdiğimiz, Allah’ın bir sanat tablosu olarak parlattığımız, çiçeklerin kıskandığı şu yüzümüzü neden öfke çamuruyla karartalım, kirletelim!” diye kendimizi ikna etmeliyiz. Her çiçek, rengi ve kokusuyla öfkeyi yatıştırır, üzüntü ve korkuya da iyi gelir. Her gün demet demet evinize taşımanız, duvarlara resmini yapıştırmanız da gerekmez. Kendinizi Hz.İbrahim gibi öfke, üzüntü ve korku ateşlerinin içine düştüğünü hayal etmeniz yeterlidir. Anahtar kelimeniz ise: şöyle derinlerden kopup gelen bir “Rabbim!” sözü olacaktır. Güller arasında dolaştığınızı hissederseniz şaşırmayınız!..Dişçi koltuğunda bile bir Peygamberle söyleşebilirsiniz, Mesela Hz.Eyyüb ile…

Bu tarz iç söyleşi ve dualarla oluşturacağımız iç duygu ve düşünce denge mekanizması, neşemizin şımarıklığa dönüşebileceği durumlarda da otomatik olarak devreye girecektir. Vicdanımız ve onun olumlu bakar hale gelen dış gözü bilinçaltımız, bizi uyarmak için hazır durumda bekliyor olacaktır Tabi gül bahçesine dönen bilinçaltımızın melek misafirleri de…

Şimdi korkuyla ilgili iç söyleyişimize geçelim:

“Ben aslında sabırlı, temkinli, tedbirli, hesaplı, planlı biriyim. Aceleyi sevmem, bekler, düşünür sonra bilinçli hareket ederim. Bu, korkak olduğum anlamına gelmez. Kaldı ki korku fıtratımıza tehlikelere karşı korunmamız, suçlardan ve günahlardan uzak kalmamız için konmuş bir avantaj bile sayılabilir. Üstelik bir maya gibidir, çalışmaların içine girince, standardı ve başarıyı arttıran bir öğe oluverir. Hatta ben onu seviyorum, çünkü bana uyanık olmayı, hazırlıklı bulunmayı öğretiyor. Korkumu tırnak keser gibi kesip atamam, ama onu güce dönüştürür tırnaklarımla pekala başarılara ulaşabilirim.

Ama ben aynı zamanda azim, israr, sebat ve aksiyon sahibiyim. Tedbirlerimi aldıktan sonra durmaz harekete geçerim. Hatta öylesine koştururum ve lezzeti içinde olan hizmet yorgunluğu içinde kalırım ki, korkumun tatlı bir heyecana dönüştüğünü görürüm.

Tabi böyle dışa dönük aktif tavırlar sergilerken, kabadayılık yaparsak, korkusuz ve bıçkın biri olduğumu kanıtlama sevdasına kapılıp başkalarına zulüm yapacak da değilim. Bu tarz kapsamlı düşünce tatbikatlarıyla aslında farkına varmadan farklı yetenek lerimizin gelişmesini de sağlarız.

İnanç, bilgi ve aksiyon bütün korkuların yok edici ya da eğitici güçleridir. Çünkü bu üç unsur güven kaynaklarıdır. Bu gibi telkinlerle de bu duygu ve düşünce bilinçaltımızdan çıkıp bilincimizle bütünleşir; hatta korkularla yüzleşerek onları derinleştirmenin, yeni korkular üretmenin ötesinde, bu yolla onların yüzlerine gülücük kondurur hale bile gelebiliriz. Gök gürültüsüne tebessümle teşekkür ettiniz mi hiç?

Gök gürültüsü korkusunu, varsa, bir anda kesip atmanızı sağlayacak bir düşünce ve bilgi sunmak isteriz. Elektrik yüklü bulutların çarpışması ile ışık (şimşek) ve gök gürültüsü aynı anda oluşur. Hızlı olan ışık önce görülür, yavaş hareket eden ses arkadan duyulur. Esas korkulacak olan, çarpan yıldırımdır. Oysa o çoktan düşmüş gitmiştir. Siz onun arkadan gelen sesini duydunuz. Yıldırım size çarpsaydı gök gürültüsü sesini duyamayacaktınız. Bu yönüyle gök gürültüsü, bir geçmiş olsun müjdesi, yaşama ümid ve sevinci getirmiş olmaktadır. Tebessümle yüzünüzü gökyüzüne çevirmeli, sese; sesin gerçek sahibine teşekkür etmelisiniz. Gök gürültüsünün bir tarafında korku ve duygulara ihtar varsa, diğer tarafında düşüncemizin başına, ümit renkli sevinç çiçekleriyle gök kuşağı gibi bir tâc örülmektedir.

ALTERNATİF SEÇİM GÜCÜMÜZ

Ayet: “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel nasihat sözleriyle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!” Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidayete ulaşıp en doğru olanı bulanı da en iyi bilendir” (16/125). Sırat-ı müstakimi, orta yolu, en isabetli doğru yaklaşım biçimini belirleme konusunda, alternatifi üretme fikrini bu ayet ilham etmektedir.

Bazı durumlarda duygu ve düşünce belirsizliği yaşarız. Çoğu duygularımızı, kendimizi salıverdiğimiz olayların akışına uyarak yaşadığımızdan problemle karşılaşıyoruz. Düşünce eğitimli ve bilgi alt yapılı değilsek, bir bilene sorma fırsatını bile bulamadan, kendimizi olumsuz düşünceler arenasında buluveririz. Doğal olarak bu kaos davranışlarımıza da yansır.

Bir davranış biçimini sergilemekte de tereddüt ederiz. Mevcut duruma ve şartlara en uygun davranış biçimini belirlemede zorlanırız. Acele karar vermek ya da gecikmek ise bazen bize ya da başkasına zarar da verebilir. Esas olan meşverettir, istişaredir, büyüklere ve bilenlere danışmaktır. Kendimiz diş çekemeyiz. Bu konuda uzmanına başvurduğumuz gibi, ciddi bir konu olmasa bile aile bireyleriyle, dost ve arkadaşlarla, konunun uzmanı ehil insanlarla görüşmek, fikir almak aslın da, Allah’ın bizden istediği bir davranış biçimidir (2/159, 42/38)Bu sürenin ismi de danışma anlamına gelen şûrâdır.

Bu gibi hallerde alternatif seçim gücümüz devreye girmeli ve duruma en çok uyan isabetli davranış biçimini en uygun zaman da, en uygun mekanda, ve muhatabın durumuna uyum sağlayarak en uygun biçimde belirleyebilmeliyiz. Çok bilinmeyenli denklem gibi bir davranış çıkmazında olduğumuzun farkındasınızdır. Aslında tablolar halinde örnekler verdiğimiz ilk iki yaklaşım şekli, çoğu problemimizin hallinde yardımcı olacaktır kanaatindeyiz.

Bu madde ise, ciddi bilgilerle donattığımız beynimize, bu bilgileri en kısa zamanda kullanma ve pratik çözümler üretme yeteneğini geliştirmede yardımcı olabilir. Ve ilk iki maddede halledilememiş konuların halledilmesi için alternatifler geliştirmemize katkıda bulunabilir.

Örnek verecek olursak, bir vali veya komutan makamında ciddi davranır. Fakat aynı davranışı evine gelen misafirlere göstermesi yanlış olur. Düğün yerinde ağıt yakma, cenazede halay çekme isteği asla kabul görmez. Askeri tatbikatta ya da mahkeme salonunda gülmek, sohbete dalmak en hafif ifadesiyle yakışık almaz. Duygusal bir yoğunluk yaşayan çocuğumuza, öfkelenmek mi gerekir, yoksa mantıklı nasihatler vermek mi? Ya da umursama dan kendi haline bırakmak mı?..

Eğitici, öğretici veya yönetici sıfatınızla çok insanı yönlendirmede başarılısınızdır fakat eşinizle ve çocuklarınızla ciddi sorunlar yaşıyor olabilirsiniz. Belki de diyalogunuz bile yoktur. Çocuğunuzun ağlaması, öfkelenmesi, saldırgan bir tutum sergilemesi, okulundan sürekli şikayet almanız, onunla diyalog kuramamanız sizde panik etkisi yapabilir. Kitap okur seminerlere gidersiniz ve olumlu-olumsuz konuşma, sen-ben dili, aktif-pasif dinleme, kazan-kaybet yöntemiyle sorun çözümü gibi iletişim kurma bilgilerinizle başarılı da olabilirsiniz. Bunlar yararsız değildir. Ve aslında her yeni bilgi bizim yeni alternatifler üretmemiz adına bir avantaj sayılabilir ve bize yeni farklı bir bakış açısı kazandırabilir.

Farklı alternatif üretmek ve uygulamak için bilgiye ihtiyaç vardır. Kur’an ve Peygamberimizin sözleri bu konuda zengin örnekler sunmaktadır. Peygamberlerin hayatlarında okumanızı da tavsiye ederiz.

Ele aldığımız ayette şu hususlar göze çarpmaktadır:

1-“Davet et!”. Bu kelime Kur’an’da, bazı ayetlerde “Rabbe dua et, iste!” şeklinde, bir kaç ayette de Allah tarafından Peygamberimize“Davet et” biçiminde emir olarak kullanılmıştır. Bu Peygamberimizin şahsında bütün Müslümanlar için belirlenmiş bir kulluk görevidir. Hem dua, hem de tebliğ!

2-“Allah’ın yoluna “ çağır denmektedir. Başka bir ayette ise bir yol yerine karşımıza pek çok yollar çıkarılmaktadır:”Bizim için mücadele edenlerin karşısına pek çok yolumuzu çıkarırız.”(29/69) Anlaşılıyor ki, sıratı müstakim çerçevesi içinde kalmak şartı ile, pek çok olumlu alternatif yol ve yöntem üretme imkanı bize verilmektedir.

Olumlu yollar diyoruz, zira: “Bu benim dosdoğru yolumdur, bu yoldan ayıran başka yollara uymayın!”(6/153) uyarısıyla, olumsuz yollardan uzak kalmamız isteniyor. Bu yollar arasında insanın şaşkınlığa düşmemesi için de, elimize sanki (gece görüş dürbünü gibi) özel iç gözü verilmektedir: “De ki benim çağırdığım bu Allah’ın yolu basîret üzere olan yoldur” (12/108). Basireti, baş gözümüzün akıl ve kalple beraber görmesidir diye özetleyebiliriz.

Bunun keskinliği ve isabetli oluşu, vicdan ve bilgi kültürünün zenginliğine de bağlıdır. Gözümüz zayıfsa, gözlük kullanırız. Kalp ve zihnimizi zayıf hissediyorsak, güçlü kalbi ve bilgisi olan, iç güzelliği yüzüne nur gibi vurmuş dostları kendimize basiret arkadaşı seçebilir, yolun güzelini bulmuş oluruz.Yolun en güzelinde olanlar konusunda ölçümüz: Çağımıza uygun İslam dinini, evrensel çapta en güzel şekilde temsil etmektir.

Çünkü kendi başımıza, okuduğumuz kitaplarla, isabetli seçemediğimiz dost ve arkadaşlarla, en güzel davranış biçimini belirlemek zor olabilir.

3-“Hikmetle davran!”. Mide gibi insanın kalbinin aklının diğer bütün mekanizmalarının da ihtiyaçları vardır, ve her birinin anladığı dil farklıdır. Akıl ve mantık hikmetten, eşya ve hadiselerin altındaki gizli anlamlardan lezzet alır ve aldığını kalp ve diğer komşularıyla paylaşır. Onlar da kendilerine göre istifade ederler.Yediklerimizin veya ilaçların organlara göre farklı etkisinin olması gibi…Üreteceğimiz çözüm şekilleri insanın aklına hitap edebilmelidir. Bu alanda daha çok ciddiyet hakimdir, tebessüme de yer olabilir.

4-“Güzel nasihat”. Bu da kalp ve duygularımıza hitap eden yaklaşım tarzlarına işaret etmektedir. Bazı insan mantıklı düşünmeyi bazısı da duygusal algılamayı ister. Her insanın kişilik yapısına alternatif çözümler ve denge ve ölçü prensibi olabilmektedir. Güzel nasihatta, mütebessim çehre, yumuşak ve tatlı söz büyük rol oynamaktadır. Bu alanda ise daha çok tebessüm hakimdir, ciddiyete de yer ayrılabilir.

5-“En güzel şekilde mücadele”: Bu ayetle kapsam genişlemektedir. Akıl ve kalp yoluyla yaklaşımdan sonra, çok güzel alternatifler karşımıza çıkacaktır. Bu ise, güzel yaklaşım biçimleri, iletişim tarzları, ölçü ve denge prensipleri içinde en güzel olanı seçme ile karşı karşıya kalacağımız anlamına gelmektedir.. Zannederiz bu noktada, en başarılı insan Hz.Peygamberimiz ve diğer Peygamberlerdir. Sonra Kalp derinliğine vicdan hassasiyetine, zeka seviyesine, bilgi zenginliğine ve takvasına göre diğer insanlar gelir. Bu noktada kalan insanlar da, ayetin emrine dayanarak (16/43) bilenlere sormakta- dırlar. Güzel duygu, düşünce ve davranışlara yönelme ve onlara denge ve ölçü kazandırma konusunda şu yaklaşımlar uygulanabilir.

DUYGU, DÜŞÜNCE VE DAVRANIŞLARDA, OLUMLU ZIT ALANLAR DENGESİ

(Zıt Duygu, düşünce ve davranışlardaki denge)

SEVGİ, AŞK

OLUMLU ALAN: AŞK VE SEVGİ DOLU OLMALIYIM

İlk önce kalbimin gerçek sahibi Allah’ı sevmeliyim. Bütün seveceğim her şeyi, herkesi, O’nun adına ve muhabbeti namına sevmeliyim. Sevdiğim her şeyi, canımı ve malımı cennet karşılığında Rabbime satmalıyım. Güzel ahlakı sevdiğim her insana ulaştırmak için güzel hizmetler yapmalıyım.

OLUMLU ZIT ALAN: AKIL VE MANTIĞIMI DA KULLANMALIYIM

Aşk ve sevgi duygu yoğunluğum, akıl ve mantığımı kullanmamı engellememeli. Nerde mantıklı nerde duygusal davranılması gerektiğini iyi belirlemeliyim. Sevgimi bilgi ve ilgiyle pekiştirmeliyim. Sevgim hak ve adaleti gerçekleştirmeme engel olmamalı. Aklımın, vahiy ışığında doğru görmesini ve düşünmesini sağlamalıyım. Çok okumalıyım, yazmalıyım, dinlemeli, sormalıyım. Akıl aletimi vahyin ışığında, bilen güzel insanların eşliğinde çok iyi değerlendirmeliyim. OLUMSUZ ALAN

(Pozitif Dengesizlik):

AŞK-SEVGİ GÖZÜMÜ KÖR ETMEMELİ: Kalbimi yol geçen hanı gibi, her önüne gelene açmamalıyım. Sevgimi işporta malı satar gibi ortalığa saçmamalıyım. Sevgiyi saplantıya dönüştürmemeli, intiharı aklımdan bile geçirmemeliyim Sevgimi kötüye kullanmamalı, sevgim adına günahlara girmemeliyim. OLUMSUZ ZIT ALAN

(Negatif Dengesizlik):

AŞK-SEVGİ YOKSUNU DA OLMAMALIYIM. Kalbimi kitlememeli, ak ve sevgiden yoksun bırakmamalıyım. Katı kalpli olmamalıyım. ilgisizlikle sevgimi öldürmemeliyim.Kalbim, Allah’a ve yaratılana sevgi için yaratılmış, boş bırakırsam, başka kötü sevgiler gelip kalbimi doldurur ve burada ve orda mutlu olamam.

CESARET

CESUR OLMALIYIM.

İman insanı insan eder, kainata sultan eder, hakiki imanı elde eden insan, dünya top olsa patlasa korkmaz. Her işin üstesinden gelebilirim, hiç bir engelden hele düşmandan asla çekinmem. Sadece Allah karşısında eğilirim..

PLANLI DA OLMALIYIM.

Atak olmakla beraber plansız yola çıkmamalıyım. Sistemli olmalıyım. Yapay cesaret gösterisin de bulunmamalıyım. Bilenlerle hareket etmeliyim.

KABADAYI OLAMAM.

Kimsenin kalbini kıracak sertlik yapamam, Tedbirsizce güç gösterisinde bulunamam.

KORKAK DA OLAMAM.

Korkaklık ruhu kemiren hastalıktır. Başarıyı da etkiler. Allah korkusu, saygısı bütün korkulardan emin kılar.

SABIR, AZİM, SEBAT

SABIRLI OLMALIYIM.

Sabır imanın yarısı sayılır. Dünyada, cennet için imtihandayız. Allah sabredenleri sever. Olgunlaştırır, sorunları en etkili çözüme ulaştırır. PRATİK DE OLMALIYIM.

Görevleri zamanında en iyi şekilde, düzenle yerine getirmeli, yarına bırakmamalı. Aksatmadan, yardım da alarak, becerilerimi azamî şekilde kullanmalıyım.

DUYARSIZ KALAMAM.

Hak ve görevlerde kayıtsız, ilgisiz kalmamalı, günah ve kötülüklere duyarsız olmamalıyım.

ACELECİ DE OLAMAM.

Sabırsızlık, plansızlık, düşünmeden atılan adım sorun getirir. Fikir danışmalı,iyi araştırmalıdır.

TEVAZU-ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK

MÜTEVAZI OLMALIYIM.

Hz.Adem topraktı tevazu içindeydi. İletişimde en etkili yoldur, kendini beğenenleri kimse sevmez. Tevazunun zirvesi ve insanı zirveleştiren secdedir.

ONURLU DA OLMALIYIM.

Hakkımızın çiğnendiği yerde, düşmanın karşısında alçak gönüllü olamayız. Millet, aile, kendi adımıza elde ettiğimiz başarılarla onur, övünç duyarız, bu kibir değildir. Başarılarımı iyi niyetle paylaşmalı, coşkumu ihlasla sürdürmeliyim.

KİBİRLİ OLMAMALIYIM.

Kibir şeytandandır,Allah sevmez. Kendini beğenen, gerçek bir dost bulamaz, çevresinde kimse kalmaz.

ALÇALMAMALIYIM DA.

Menfaat için kimseye el açmamalıyım, el etek öpmemeliyim. Haksızlık karşısında boynumu bükmemeliyim. Dilencilik yapmamalı, istiğnâ etmeliyim

DOĞRULUK

HER ZAMAN DOĞRU KONUŞMALI VE DAVRANMALIYIM

Allah doğrularla beraberdir. yalancıları ve insanları aldatanları sevmez. İnsanlar da sevmez. İçim dışım doğrulukta birbirine ayna olmalı, bir olmalı. Doğruluk iyiliğe o da cennete götürür, Allah katında doğrular listesine kaydettirir, cennete götürür.

HER DOĞRUYU HER YERDE HER ZAMAN HERKESE DE SÖYLEMEMELİYİM

Her söylediğim hak olmalı fakat her hakkı her hakkı her yer de söylemeye hakkım yok diye düşünmeliyim. Ata ot verilir, et verilmez. Bin düşünmeli doğruyu bulup bir söylemeliyim.

DOĞRUYU GİZLEYEMEM.

Doğruyu gizlemekle bizim veya başkasının hakkı çiğ nenmiş olabilir, Adalet sarsılır.Vicdan azabı çekeriz

YALAN DA SÖYLEYEMEM.

Yalan, Allah’ın yapmadığı bir şeyi yaptı gibi göstermek, ona iftira atmak, evren kanunlarını yalanlamaktır. Güvenim sarsılır dostum olmaz. Şaka yalandan da kaçınmalıyım,zira insanı esas yalana alıştırabilir, güveni azaltır.

CİDDİYET

CİDDİYET CİDDİ OLMALIYIM.

Bilgi ve her iş önem verme ve ciddiyet ister. Başarı güven ve kalıcı İlişkiler için ciddiyet gerekir. Ciddiyet insanın, nefsin kötü arzularına karşı durmasını sağlar. İbadet buna alıştırır. Güzel hüzün de ciddiyete ayrı bir anlam ve güzellik verir.

NEŞELİ DE OLMALIYIM.

Her zaman ciddiyet bizi de başkasını da sıkar. Aşırısı stres yapar. Çevremize olumlu elektrik yaymalı, yerinde espri yapmalı, tebessüm saçmalı. Tebessüm sadaka sevabı kazandırır.

KATI OLMAMALIYIM.

Sert, kaba, asık suratlı, bağırıp çağıran, huysuz, geçimsiz, hakaret eden, düşmanlık yapan biri olmalıyım. İlişkileri bozar. Kalp kırmak kul hakkına girer

SULU DA OLMAMALIYIM.

Neşenin dozunu ayarlamalı, laubali, şımarık, yaramaz olmamalı başkalarını rahatsız etmemeli. Aşırı gülmeler kalbi ağlatır, günahlara açık yapar.

ÜMİT

ÜMİTLİ OLMALIYIM.

Allah’ın Rahmetinden asla ümit kesmem. Ümit kesmek inanmayanların özelliğidir (12/87). Ne kadar günahım olursa ol sun, tövbe ile Rabbim hepsini affeder, günahlarımı sevaba çevirir. Ümit coşkusu beni hayırlı işlere koşturmalı.Her başarısızlığı bir ümit kamçısı gibi görmeli, yeniden denemeli, hayır yolunda başaracağıma inanmalıyım.

KORKU DA BESLEMELİYİM.

Ayette ümitle korku yan yana beraber ele alınır (7/56,32/16). Allah’ın azabından,ahirette hesap vermekten kork malıyım. Ve günahlara uzak durmalıyım.Özellikle Allah’ın af etmediği kul hakkından yılandan kaçar gibi kaçmalıyım . Ümidim Allah’a şevkle yönelmemi, korkum da günahlardan kaçmamı sağlamalı…

UMUDUMU YİTİREMEM.

Korku amaçsız ve bilinçsiz olmamalı.Allah adına olmaz,dünya sıkıntılarından kaynaklanırsa, ruh hastalıklarına yol açabilir. İman ışığı bütün geçmiş ve geleceği aydınlatır, Korku ve endişeleri alır.

GEVŞEKLİĞE DE DÜŞEMEM.

Günah tekrarı, tövbe tekrarıyla silinse de, alışkanlık haline gelince, duyarlılık azalır, alışkanlık terk edilemeyince tövbe terk edilir. Her günah, zevk alarak rahatlıkla işlenir hale gelir. Günah ruhu hasta, insanı mutsuz eder.

FECİR SÜRESİ (89)

a-İnsanın azmışlığı ve bozgunculuğu:

Fecr süresi çoğu kısa sürede olduğu gibi kainattaki kudret icraatına yeminle başlar ve eski kavimler hatırlatılarak ibret alınma sı istenir. Ad, Semud, İrem toplumlarının ve tek başına bir toplum sayılarak ismiyle anılan Firavun’un azmışlığından ve bozgunculuk yaptıklarından söz edilir.

“Tağâ-Azmışlık” kavramı sıkça kullanılan bir kavramdır ve insanın Allah’tan kopmuş, bağımsızlığını ilan etmiş, sınır tanıma yan, kendi kurallarını kendisi koyan ve özgürce dilediğini yapmak isteyen “Benlik” demektir. Dizginlerini koparan varlıklara da bu tanım kullanılabilir.

Sıkça vurguladığımız gibi Rabbin terbiyesini kabullenmeyen insan, her türlü ruh hastalığına, kişilik ve davranış bozukluğuna davetiye çıkarıyor demektir. Bu benlik bozulmasının küçük planda yansımaları daha çok kişisel inkarcılık, günahlara dalma ve dar daire de zulüm olarak yansırken, toplum planında kapsamı genişleyen etkisi, karşımıza “Fesad-Bozgunculuk” olarak çıkmaktadır ki bu mü nafıklığın en bariz vasfı olmaktadır.

Bakara süresinin başlarında, müminler, inkarcılar sonra da münafıklar anlatılır. Münafıklar için kullanılan dört vasıftan birisi tuğ yanları-azmışlıkları, diğeri de ifsat etmeleri yeryüzünde bozgunculuk çıkarmalarıdır (2/12,15). Ayrıca onların iç korkularından ve bunu bastırma adına dışa alaycılık olarak yansımasından, fesat ve bozgunculuk çıkararak kendilerini kabul ettirmeye çalışmalarından söz et mektedir (2/14,19).

“Fesad”, kavramı Kur’an’da bir şehrin altının üstüne getirilmesi, ileri gelenlerin derdest edilmesi, halka hükmedilmesi anlamın da (27/34), ölçü ve tartıda hile yapılması sonucu ekonomik ve sosyal düzenin tahrip edilmesi (7/85), nesillerin fıtratlarının ve karakterleri nin bozulması (2/205), toplumda anarşi çıkarılması, teröristlik ve eşkıyalık yapılması (5/33) gibi toplum asayişini ilgilendiren konularda kullanılmaktadır.

Simgesel olarak anılan Ye’cüc ve Me’cüc kavramlarıyla, küresel çapta ideoloji ve fikir akımlarıyla, ihtilallerle, farklı programlarla insanları bozan, bozguncu toplumlardan da söz edilir (18/ 94).

Evrensel boyutta varlığı ilgilendiren yerde ise, başka ilahların olması durumunda yer ve göklerin fesada uğramasından, düze nin bozulmasın-dan bahsedilir. Ve meleklerin, insanın yaratılışını öğrendiklerinde ilk tepkileri de kan dökecek fesat çıkaracak insana ol muştur (2/30).

Azmışlığı, benliğin iç dünyasında oluşan duyguların bozulmuşluğu, bozgunculuğu da benliğin dış dünyasına yansıyan düşün celerinin bozulmuşluğu olarak da görebiliriz. Diğer ifadeyle ilk kelime iç bozulmuşluğu, ikinci kelime de dış bozulmuşluğu anlatmaktadır.

Toplum içinde ve dünya çapında farklı faaliyet alanlarında huzursuzluk çıkarma, kamu düzenini bozma hususu, temel birey olan insanın, davranışlarının, duygu ve düşünce dengesinin, akıl, kalp ve nefis alanlarını kapsayan, ilk temiz fıtratlarının bozulması so nucu gerçekleşmektedir.

Diğer bir ifadeyle, insanın tabi halinden azmışlık haline geçmesi sonucudur. Egolaşmış nefsin, akıl ve kalbi kendi kontrolüne al ması, Kur’an’da “Heva” denilen(23/71), kayıt tanımaz arzuların söz sahibi olması neticesi azmışlık bozgunculuğa basamak olmaktadır.

O kadar ki Heva yolunun adeta sınırı yoktur, gidip tanrı olma isteğini harekete geçirmekte ve insanı tanrı gibi davranma psikolojisi içine sokmaktadır ki bunun bir numaralı temsilcisi Firavundur. Sözünü yerlere göklere geçiremese de, geçiriyor gibi yaptığını görüyoruz. Kule yapıp adeta semaya meydan okumuş, aldırmadan Musa Asa’sının yardığı dalıvermiştir. Öte yandan da, toplumu sınıflara bölüp dilediği gibi köle haline getirmiş, bebekleri keserek acımasızlığını kamu oyuna göstererek onları sindirmiş, tek üstün güç olduğunu kabul ettirmek istemiştir.

Allah’ın dünyada iken helak göndermesi bu noktada gerçekleşir. Azmışların bozgunculuklarının, bireysel olmaktan çıkıp, top lum platformuna taşınması, insanlık bünyesini sarmaya ve evrenselleşmeye başlaması durumunda dünya azabı ile cezalandırılmışlar dır. Bunu, sürekli inkar ve günah enerjisi yüklenen yer ve göğün, Nuh Tufanında, Ad Semud ve Lut kavimlerinde olduğu gibi, bunu taşıyamaz hale gelmesi, gerilmesi ve patlaması olarak da değerlendirebiliz. Aslında benliğin bozulup Allah’tan kopması, Ruh için başlı başı na bir azab demektir. Allah helak etmese de insan kendini helak etmektedir.

Kur’an, ruhun iki boyutlu azab çekişini, hem dünyada hem de ahirette karşılaşacağı sıkıntıları önceden hatırlatarak benlikleri uyarmakta, inanan bir insanın, fesat çıkaramayacağını çünkü cennetin, fesad çıkarmayanlara verileceğini vurgulamaktadır (28/83). in sanın ahiret sorgulamasında pişmanlık duyacağını, “Keşke buradaki hayatım için dünyada bir şeyler yapıp gönderseydim!” (89/24) di yeceğini bilen Allah, insanı bu akıbete götürebilecek olumsuz duygu, düşünce ve davranışlara karşı önceden ikaz etmektedir.

Bu ikazın yanında Allah, aynı zamanda inanan insanlara, yeryüzünde fesad olmaması yolunda çalışma görevini vermektedir:

“Savaştan (hak yolda mücadeleden) dönerseniz, yerde fesat çıkarmaya dönmüş olursunuz!”(47/22)

“Kafirler birbirlerinin yardımcılarıdır (Size karşı güç birliği yaparlar). Allah’ın emirlerine uymazsanız,yeryüzünde fitne ve büyük fesad olur”(8/73)

Bu sebeple dünya hayatımızda bizim için davranış ölçüsü şu olmalıdır: “Kendime de başkasına da zarar verecek bir bozulma yaşamamalıyım, Çünkü bendeki her azgınlık adına bozulmuşluk, toplumun fesadı adına bozulmuşluğa yol açacaktır. Allah ve Rasûlü’ nün değer ve önem verdiği şeyleri uygulamalı, yapmayın dediklerinden kaçınmalı, böylece iki dünyada da mutlu olmanın yolunu arama lıyım!” (4/80, 33/71, 59/7).

Gelen ayetlerde, insanın ruh yapısının bu iki yönü tanımlanıyor ve onun için uygun olmayan, azgınlaşmaya ve sonucunda bozgunculuk yapma ya yol açabilecek bazı davranış biçimleri belirtiliyor.

15-“İnsan her ne zaman Rabbi onu sınayıp da ikramda bulunur nimet verirse, Rabbim bana ikram etti der!

16-“Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa, o vakit de, Rabbim bana ihanet etti, horladı der”

17-“Hayır hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz”

18-“Birbirinizi yoksulu yedirmeye teşvik etmiyorsunuz”

19-“Oysa miras yer gibi öyle oburcasına yiyorsunuz ki, haram-helal gözetmeden

20-“Malı öyle bir seviyorsunuz ki, yığmacasına…”

b-İnsanın sahiplenme tutkusu:

Bu duygu “Ene-Ego-Ben” varlığının adeta kalbi, kalbin can damarı gibidir. Bu öncelikle var olma adına gerçekleşir. İnsan,” Ben varım!” der, kendi benliğini hisseder. Bu hissediş başlı başına bir mutluluk ve lezzet kaynağıdır. İkinci aşamada ise Ego, “Benim olsun!” demeye başlar. Bu da benliğe şiddetli yönelişin, ve kendi varlığını doyasıya hissetme ve gerçekleştirme arzusunun bir sonucudur. Var olan, var olan her şeyi ister.

Hatırlarsanız, şeytan “Ben!” demiş var olma zevkini yaşama adına kurban gitmiş, Adem’le Havva’ya ilk kez bu cepheden yak laşmış, sahip ola cağınız bir saltanatı ve sonsuzluğu kazanabilirsiniz diyerek o boşluktan vurmaya çalışmış, Kabil de aynı ikiz kardeşi için “Benim olacak!” diyerek sahiplenme duygusuna yenik düşmüştü. Var olma ile arzulama birbirinden ayrılmayan etle tırnak gibidir, ne fisle beden gibi…

Aslında insanın bu “Var” oluşu ile “Sahiplenişi” gerçek var edeni ve mülkün gerçek sahibini bulması ve kendini ölçü yaparak onu tanıması için ayette belirtildiği gibi bir sınama olarak verilmiştir. Küçücük “ben”i aşıp, kendisini, “Ben Allah”ım!” (20/14,21/92,23/52, 27/9,28/30) diye tanıtan yaratıcısıyla buluşup onunla sonsuzlaşması için verilmiştir.Yoksa insan, evrenleri aşan nurdan bir şimşek olma yerine, kendi benlikciği ile, bir kümes ampulüne enerji taşıyan kısacık bir kablodan farksız olacaktır.

İnsanın sahiplenme duygusundan yararlanarak; ilgisini çekmek, onu yönlendirmek, hatta köle gibi çalıştırmak, sahip olduğu de ğerleri terk etme sini sağlamak, bedenini hatta ruhunu satın almak bile mümkündür. Bu duygusunu frenleyemeyen kimi insanlar, hırsızlı ğı hastalık haline getirmekte (Kleptomani), hediye ambalajıyla kamufle edilen rüşveti almakta, servet adına ülkesi aleyhine casusluk ya pan insanlar bile çıkabilmektedir. Süper kimi güçlerin de, Egolarını süperleştirerek, ülkeler çapında yeraltı ve yerüstü zenginliklerini, ken dilerince haklı gerekçelerle sahiplendiği de bilinen bir gerçektir.

Bu olumlu durumlar için de geçerlidir elbette! Birinin gönlünü hoş edip moral vermek, ilişkileri iyileştirmek ve güçlendirmek, in karcı kimliğinden uzaklaştırıp inanç sahibi yapmak da mümkündür. Ödül, teşvik primi, sıfat verme gibi şeylerin anlamı da burada ortaya çıkmaktadır.

Nitekim Müslüman olmayana zekat verilmediği halde, kalplerini inanca ısındırmak için (9/60) belli bir dönem inanmayan insan lara da zekat verilmiştir (İslam yayıldıktan sonra bu hükmün kalktığı bilinmektedir. Ne var ki inkarcılığın yaygın olduğu dönemlerde bu prensibin uygulanması uygun ola- bilir, özellikle başarılı ve zeki öğrenciler yüksek burslarla başka eller tarafından sahiplenilmekteyken!

Ayrıca Peygamberimizin, savaş sonrası ganimetleri kendi elleriyle bir bir hak edenlere dağıtması, gelen gidene istediklerini mu hakkak vermesi kalmayınca va’d etmesi, verilen hediyeleri anında dağıtması ve “Birbirinizle hediyeleşin!” demesi hep bu duygunun bes lenmesinin önemi konusunda bize ipuçları vermektedir.

Özellikle yetişme çağındaki çocuklarımızın bu duyguyu, gözle görülür şekilde dillendirdiklerini ve bilfiil yaşadıklarını hepimiz gözlemleriz. Adeta bir hastalık haline gelen cep telefonuna sahip olma tutkusunu buna örnek verebiliriz.

Ayetten önemli bir çıkarım yapmalıyız: Sahiplenmek üzere vermedeki amaç ne olmalıdır? Ayette “Deneme-Sınama” olarak be lirtilen kavram, “En güzel olan davranış biçimine yönlendirme” olarak yorumlanmalıdır. Bu yorumu başka bir ayet bize kazandırmakta dır: “Hanginiz daha güzel iş yapacak diye sizi imtihan ediyor…” (11/7). Çocuklarımızın sahiplenme duygularını hayırlı, güzel, olumlu, ve rimli, yararlı konulara kanalize etmeliyiz…

Çocuklarda bulunan sahiplenme refleksi aslında bizde de vardır. “Bu çocuk kimin?” diye sorulduğunda, hemen “Benim!” diye cevaplamaz mıyız? Oysa o yavrunun dünyaya gelip yaşaması için bin şart ve sebep varsa, özellikle babaya düşen pay çok küçük ol maktadır. Anne de taşıdığını bilir. Ancak Yaratıcı, anne karnında ve dış dünyada onun yaşaması için gerekli bütün şartları hazırlamıştır.

Yediğimiz bir lokmanın hikayesi de bundan farklı değildir. Soframıza gelinceye kadar onlarca yoldan geçer, toprak çıkarır, yağ mur sular, güneş büyütür vs…Bize düşen sadece alıp ağzımıza atmaktır, sonrasına da hiç karışmayız. Bedenimizin sahibi organizmamı zı bize yararlı olacak şekilde işletir Hoş! kullandığımız elimiz, ağzımız kimin diye de sorula bilir!..Aslında sahiplendiğimiz her şeyin üze rinde O’nun damgası bulunmaktadır. Zaten varlığımızın esas amacı O’nun mühürlerini okumaktır…

Bu imtihandan alnımızın akıyla geçmenin yolu, sahiplendiğimiz her şeyin Sahibini bilmek, emaneti olduğunun bilincine varmak ve O’nun rızası istikametinde kullanmaktır. Sahip olduğumuz her şey Allah’a aittir. Verilen her nimetin karşılığında şükür borcumuz var dır. Her nimetin şükrü de kendi cinsindendir.

Gözü hayırlı ve yararlı şeylere bakmada, okumada, kuran evren ve insan kitaplarını araştırmada kullanma gibi…Servetimizi zekat ve kapsamlı bağışlarla yoksulların doyurulmasında, eğitime muhtaç çocukların okutulmasında, bu yolda müesseseler açılmasın da kullanma gibi…Öbür alemde bu dünyada sahiplendiğimiz her şeyin hesabının verileceği, bu dünyanın gerçekliği kadar bir gerçektir. Ve cenneti de sahiplenebiliriz!..

Sahiplenme duygusunun olumlu yöntemlerle harekete geçirilmesi, bir kısım ruhsal hastalıkların tedavisinde, bazı kişilik bozuk luklarının hortlamasını önlemede, olumsuz davranışlara yön vermede; en azından bunların oluşmaması için tedbir alma anlamında, etki li bir yöntem olarak kullanılabilir. Mekke fethinde Peygamberimizin, servet konusunda duyarlılığı olan kimselere bolca vermesinin altın da bu psikolojik yatırımı görmek mümkündür.

Anlaşılıyor ki, iyi değerlendirilen sahiplenme duygusu; “Azma-kişilik bozukluğu” ve “Bozgun çıkarma-davranış bozukluğu” gibi ruhsal problemlerin önlenmesinde, önemli bir yere sahip bulunmaktadır.

Ayetlerde bu sahiplenme duygusunu kötüye kullanan insanın portresi çizilmekte ve böyleleri akıbet konusunda uyarılmaktadır.

c-İnsanın nankör yapısı:

Sahiplenme duygusu fazlasıyla tatmin edilen insan, doymuşluk içinde keyiflenir, mutluluktan uçar. Bu haliyle insan, kendisine ikramda bulunan insana en azından teşekkür eder ve ona karşı son derece olumlu duygular besler. Kendini borçlu ve minnet altında his seder. Karşılık vermeye çalışır.Onu unutmaz, sık sık arar, gerektiğinde yardımına koşar..Çünkü ona değerli bir hediye vermiştir, büyük bir sorununu halletmiştir, iş güç sahibi yapmış,ha yatta önünü açmıştır…Buna vefalılık duygusu diyoruz. Aksi şekilde davranmaya da nankörlük!..

Bu nankörlüğün ana sebebi, çoğu ayette konuya açıklık getirildiği gibi, sahiplenme duygusunun kötüye kullanılmasıdır ki bu nun en çarpıcı örneği Karun’dur. O, sahip olduğu her şeyi kendi benliğiyle, ilmiyle elde ettiğini ifade etmiştir (28/78).

Ayette Allah’tan nimetler yağdırıldığı zaman, insanın O’nu hatırladığına ve yöneldiğine, nimetler kesilince de eski verdiklerini unutup, suçladığına dikkat çekiliyor. Aslında burada nankörlüğün ötesinde bir suçlama ve hakaret, hatta düşmanlık hissi hissedilmekte dir.

İnsan sahiplenme duygusuyla, sahip olduğu bir şeyle bir varlıkla bütünleşince, o adeta benliğinin ayrılmaz bir parçası halini al makta ve ondan kopma ona bir ölüm gibi gelmektedir. Bu bir servet, bir ev ya da araba, bir kadın, bir koltuk, hatta basit bir eşya bile ola bilir. Sadece benliğine yoğunlaşan bir insan, sahip olduğu şeyleri de benliği gibi kabul eder onunla bütünleşirse, o şeylerin yokluğu duru munda, adeta bir uyuşturucu bağımlısı gibi bunalımlar yaşayabilir, öz varlığı elinden çekilip alınıyor gibi hissedebilir ve onca iyiliğini gör düğü bir insanı bir çırpıda silip atabilir; düşman kesilir ve intikam almaya da kalkabilir.

Bunun en çarpıcı örneğini Kabil sergilemiştir. Cennet görmüş bir babanın evladı olarak, kendine benlik yaptığı kızı alamayınca, babasına nankörlük, kardeşine de düşmanlık olarak bunu yansıtmış sonuçta katil olmuştur (5/30) Benzer davranış bozukluğu biçimi, Yusuf için adeta kalbini paramparça eden Zeliha’da da görülür. Çok arzuladığı bir şey elinde olmayınca, ona düşman kesilir ve masum yere hapse attırır (12/23-35).

Her gün harçlık verdiğiniz çocuğunuza, bırakın harçlığı, hayatınızı verdiğiniz yavrunuza çok istediği bir şeyi almadığınızda kapı yı çarpıp gitme si nasıl açıklanabilir? Bir gencin, başkasıyla evleniyor veya kendisine yüz vermiyor diye, canı gibi sevdiğini söylediği bir kızın canını almaya kalkması nasıl yorumlanmalıdır? Ya da annesi için eşini veya eşi için annesini yok yere gözden çıkaran bir insanın tutkulu tutumunu nasıl izah edebiliriz?..Küçük kardeşe ya da kız olana mirastan daha fazla pay ayırdınız diye, anne babasıyla veya kar deşleriyle, yıllardır küs duran kardeşler biliriz. Bu gibi davranış biçimleri, bu sahiplenme duygusunun olumlu-olumsuz farklı şekillerdeki ve derecelerdeki tezahürleri olamaz mı?. Psikolojik rahatsızlıklar, inançlı inançsız ayırmadan her insanın hayatını bir şekilde etkileyebil mektedir.

İnkarcıda ise bu tamamen Allah’a karşı düşmanlık olarak yansır. Çünkü kendi inkarcı kimliğini benimsediği, sonuna kadar ona sahip çıktığı, onunla bütünleşip tek inkarcı kimliğini oluşturduğu için; kendi benliği ile çatışmaya girmek, çelişkiye düşmek, kendini ya lancı ve haksız duruma düşürmek istemez.Yoksa şeytanın, Allah’ın karşısında rahatlıkla konuşa konuşa, Rabbim diye diye ona isyan et mesinin bir açıklaması olamazdı.

İnsan, sahip olamadığı ve tanıyamadığı şeye düşman olur derler. Kedinin ciğere murdar demesi gibi…İnkarcının azmasının, bozgunculuğunun ve nankörlük yaparak Allah’a ve O’na ait değerlere düşmanlık yapmasının temelinde, O’nu bulamamanın, anlayama manın verdiği psikoz hali yatmakta- dır. O, kendisinin önüne kendisinin şişirdiği benliğini koymuş, bununla bütün ruh dünyasını kapla mıştır. Dışardan getirilecek yabancı bir tanrı varlığına yer bırakmamıştır. Egosundan başka bir varlık tanımadığından, gelecek her varlı ğı düşman olarak ilan etmektedir.

İnançlı insanda ise daha hafif derecede bunalım olur ve bu, Allah’tan başka şeyleri de sahiplenen benliğinde, Allah’a ait mana ları, daha etkili, yoğun ve yaygın biçimde yaşayamadığı içindir.

Bu yüzden Allah, kalplerinizde o sahiplendiğiniz, mal mülk işleri gibi geçici şeylere takılıp da beni anmaktan uzak kalmayın (24/37) ve beni unutmayın, yoksa kendinizi dengede tutmayı da unutur, benliklerinizdeki hasta duygularla boğuşur durursunuz ve hak yo lundan çıkarsınız şeklinde bizi uyarmıştır (59/19).

d-İnsanın cimri yanı:

İnsanın negatif sahiplenme özelliği bir çekirdek bir kök gibi, olumsuz meyvelerini vermeye devam etmektedir. Nankörlük ve onun düşmanlığa dönüşmesinin yanında, cimrilik de kaçınılmaz bir ruh hali, duygu ve düşüncesi olarak insanın davranışlarında kendisi ni gösterir. Bunlar adeta birbirin lâzımı, zorunlu neticesi gibidir.

“Ben!” diyen O’nu dışlamış olur!..Onu dışlayan, O’ndan geleni görmez olur. O’nun yerine kendini gördüğünden, nankörce varlı ğını kendine mâl eder. Kendine mâl etmenin sonucu da cimrilik olarak tezahür eder.

Ayrıca cimrilik sadece paranın, malın mülkün, maddi varlığın kasalara kitlenmesi anlamına gelmez.Aynı zamanda olumlu duy guların da benlikte zincirlere vurulması, hapis olması anlamına gelir. Ayet bu hususa, merhamete en muhtaç durumda olan çocuklara ve yetim kalan çocuklara bile cimrice davranmak şeklinde özlüce işaret etmektedir. Sorun üç beş kuruşluk sadaka vermemekten ibaret değildir. Benliğin heykelleşmesi, kalbin taş kesilme si sorunudur. Bu kalp, ne yetim karşısında merhamet duygusunu hissedebilmekte dir ne de yoksul karşısında…Bunun diğer tanımlaması duyarsızlıktır, umursamazlıktır, duygusuzluktur…

Bu her insanda az çok görülebilecek az pintilik gibi bir durum değildir. İnsan menfaate düşkün yapısı itibariyle, önce can diyebi lir ve bunun savunulur masum bir yanı da olabilir ve insan hayatta kalabilmek ve kimseye muhtaç olmamak için kendini de koruyup kol laması gerekir. Ne var ki başkalarının da, bir kampanyaya katılır gibi cimriliği yaşatma oluşumu içinde yer alması, milletin önemli dina miklerinin yaralanması anlamına gelmektedir.

Ayet cimriliğin kolektif hale getirilmesine, toplumsallaştırılması yönüne de parmak basıyor diyebiliriz. Bu, ilk satırlarda vurgula dığımız cimrilikte azmayı, aşma bozgunculuğa ulaşma anlamına gelmektedir.

Karşımızda bir iki cimri değil, toplum halinde bu hastalığa yakalanmış bir kitle bulunmaktadır. Kendi renkli dünyalarına gömül müş, servetlerini kendi egolarını ve zevklerini tatmin etme yolunda su gibi harcarlar da, birbirlerine dönüp, şu yetime, yoksula ya da Öğrencinin Adı Soyadı renciye de bir pay ayıralım, millete hizmet yolunda himmetlerimizi coşturalım demezler!

Diğer ayette parmak basıldığı gibi, yüklü bir mirasın mirasyedileri gibi, zevklerini tatmin yolunda oburca öylesine saldırırlar, ha ram helal deme- den yutarlar, ve nefisleri yolunda harcama ve lüks yarışı yaparlar ki bu durumda zaten başkalarını düşünecek ve hayır yapacak halleri kalmaz, dolayısıyla cimrilikleri bir kez daha tescillenmiş olur.

Demek ki cimrilik, adeta kopyalanmakta, bulaşıcı mikrop gibi benlikten benliğe sıçrayarak, bir kanser gibi yayılmakta, bir toplum bünyesini çürütebilmektedir. Cimri toplumların ise dünyada varlık gösterebilmeleri imkan ve ihtimali çok azdır.

Dünyamızda batıl inançlara sahip de olsalar, menfaat gereği de olsa, cömertlik gibi bir hasleti uygulayan, hem maddi yardımlarıyla hem de ilgi gösteren kurumlarıyla çalışan milletler, inançlı da olsa cömertlik hasletine sahip olmayan milletlere ihsanlarıyla hükümran durumdadır.

e-İnsanın mala düşkün yanı:

Bu konu tekasür süresinde de ayrıca ele alınacaktır

Ve aynı sahiplenmenin son parçasıyla bütün tamamlanıyor. Başkasına karşı son derece cimri olan insan, kendi ve menfaati adına alabildiğine açıktır. Servet yığmada adeta sınır tanımamaktadır.

Yine Karun’u örnek verme durumundayız. Çünkü o kadar mal yığmıştı ki, o servetinin anahtarlarını bile güçlü ekipler zor taşı yordu ( 28/76). Peygamberimiz: “İnsanın bir vadi dolusu altını olsa, bir ikincisini ister” buyurmakla insandaki doymak bilmeyen servet aç lığına dikkat çekmektedir.

Mala olan bu düşkünlük insanın fıtratında olmakla beraber, bunun doğrudan insanın nefsi adına kullanılması kötü görülmüş ol mak tadır. İnsanın gerçekten vadi dolusu altını olabilir fakat bunu Hz.Süleyman gibi yeryüzünün ıslahı ve insanların hidayete ermesi için kullanmakla hakkını vermiş olur. Süleyman Peygamber yeryüzünün en kudretli ve zengin insanıydı ve mala olan ilgisini açıkça dile getiriyor fakat gerekçesini şöyle belirtiyordu: “Ben mal sevgisini Rabbimi anmak için istedim”(38/31).

Karun ise eşsiz servetinde muhtaçların hakkı olduğu konusunda uyarıldığında şöyle cevap vermişti: “Bu bana ilmim sebebiyle verildi”(28/78).

İlk madde ile bu son madde kendiliğinden aynı anlam çizgisinde buluştular. Servet yığmak, benliğin sahiplenme arzusunu tat min etmenin en önemli yollarından biri olmaktadır. İnsan, “Para ve mal güç demektir” felsefesi ve anlayışıyla kendini güçlü ve üstün gör mekte ve bununla övünmektedir (9/69; 34/35; 57/20). Hatta çocukça düşünerek, varyemez amca gibi paracıklarını yığmakla, seyretmek le, saymakla ve hayalinden geçirmekle bile insanın mutlu olduğunu söyleyebiliriz.

Paranın varlığı insanı psikolojik bir doyuma ulaştırmakta, kendini her konuda yeterli görebilmektedir; çünkü en azından para sa yesinde hayal ettiği her şeye kolayca sahip olabileceğini düşünmektedir.

Kalbin, duygu ve düşüncelerin parayla, servetle mal ve mülkle mutmain olması düşünülebilir mi? Parayla saadet elde edilir mi? Mutluluk ne demektir? Sonsuz mutluluk yeri olan cennet ve oranın servetlerine sahiplenme esas amacımız olmalı değil midir?

Bu soruların cevabını şu ayetlerden alalım: “Bütün mallar servetler ve evlatlar dünya hayatının süsünden ibarettir, baki kalacak olan iyi ameller ise Rabbimizin katında daha hayırlı sonuçlar verecektir (18/46). “Ey Rabbiyle itminana-huzura eren nefis-insan! Sen Rabbinden razı,Rabbin senden razı olarak Rabbine dön! Ve (Dünyada O’nun hoşnutluğunu sahiplen!..O’nun hoşnut olduğu Allah kulları nın arasına sokul ve onları sahiplen!.. ölümünle de) Cennetlik kullarımın arasına gir, cennetime sahiplen!…” (89/27-30)

Bu sürede özetle, insanın sadece nefsine yönelmesi sonucu geçici dünyalıklara kapılması konusu işleniyor. Geçmişten örnek lerle gelecekteki “Keşke!” deyip pişman olacağı akıbetle uyarılıyor ve nefsin, cennete girmek için Allah’a yönelmesi gereği vurgulanıyor.

Sonuç olarak da diyebiliriz ki, cömertlik, verme, paylaşma; nefsin azgınlığından, bozgunculuğundan ve bunların meydana geti receği her türlü psikolojik hastalıktan ve sonuçta da toplumdaki fesat ve bozukluklardan koruyucu rol üstlenmektedir.

Anlaşılıyor ki, nefis-ruh hastalıkların temelinde, sadece nefse yönelme gibi egoistçe bir tutum bulunmaktadır.

İnsanın nefis arzularına yönelmesi aslında bir toplumun huzurunu bozacak oluşumlara yol açmaktadır.

Nefsi kurtarmanın yolu, onu hakiki sahibiyle buluşturmak, sahip olduğu şeyleri paylaşmasını sağlamaktır…Bu, ahiretteki cen net ve Cemâlullâh buluşmasını da sağlayacaktır.

Toplumu kurtarmanın yolu da, teker teker bireylerin akıl ve kalplerini inanç ve bilgi ışığıyla aydınlatmak, güzelliklerin paylaşıl masını toplum çapında yaygınlaştırmaktır.

Peygamberimizden başlayarak, Ecdadımızla evrensel olarak kurumsallaşan Vakıflar, bu konuda ciddi örnek teşkil etmekte dir.Günümüzde de benzer vakıflar, dünya çapında insanların eğitilmesi ve toplumlara huzur sağlanması yolundaki hasbî çalışmalarıyla insanlığın yüz akı olmuş, yeryüzüne yeni bir soluk getirmişlerdir.

f-İnsanda aşk derecesinde mal tutkusu!

Ayette, insanın malı yığmacasına aşırı bir şekilde aşkla sevdiğinden söz ediliyor, “Tühıbbûne” kelimesiyle ifade ediliyor.

Adiyat süresinde de insanın şiddetli bir “Hayır aşkına-sevgisine” sahip olduğu anlatılır. Tefsirciler hayır kavramını mal olarak yorumlarlar. “Hayır aşkı-sevgisi” kavramı Hz.Süleyman”ın dilinden şöyle dökülür: “Mal aşkını-sevgisini Rabbimi anmak için istedim!” (38/32).

Aşk kavramı, genellikle erkek ve kadın arasındaki gönül ilişkisinde kullanılır. İslam kültüründe, özellikle Tasavvuf disiplininde ilahî aşk, Peygamber aşkı gibi mefhumlara rastlanır.

Tefsirlerimizde hakikî aşk, Allah’a duyulan muhabbet, mecazî aşk da mahlukata karşı duyulan muhabbet olarak tanımlanır ve kadına, evlada, gençliğe, bahara, hayata; topyekün dünyaya ve dünyalıklara duyulan muhabbetin yüzünün ve yönünün, Allah’a çevril mesi, ve sevilecek her şeyin O’nun muhabbeti namına sevilmesi gereğinden söz edilir. Bu yaklaşım, aşk duygusunun suiistimal edilmesinin önüne geçme adına çok önemli bir tespittir.

“Hubb”(sevme) kelimesi Kur’an’da 9 yerde geçmektedir. Bu ayetlerden yola çıkarak sevgi-aşk konusunu şu şekilde tasnif ede biliriz:

Allah Sevgisi-Aşkı:

“İnsanlardan bazısı Allah’tan başka şeyleri O’na denk tutar da onları Allah sever gibi sever!

İman edenlerin Allah’a olan sevgi-aşkları ise onlarınkinden çok daha şiddetlidir-fazladır” (2/165).

Sevgi-aşk çeşitleri:

Kadın sevgisi, evlat sevgisi, mal-mülk-para sevgisi:

“İnsanlara şu şehevânî duygular tezyin edildi: kadın sevgisi, evlat sevgisi, yığınla altın gümüş sevgisi, at sevgisi, hayvan sevgisi, ekin sevgisi. Aslında bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Güzel sonuç ise Allah katında olandır!” (3/14).

Beşerî sevgi-aşk:

“Şehirdeki bazı kadınlar dedi ki: Azizin karısı (Züleyha) delikanlının nefsini arzulamış, onun sevgisi kalbini yakıp kavurmuş Görüyoruz ki kadın sapıtmış-çıldırmış!” (12/30).

Hayır sevgisi-aşkı:

“Düşküne, yetime ve esire sevgi dolu yürekleriyle, severek (veya nefisleri adına malı sevdikleri halde) yedirirler” (76/8)

“Gerçek iyilik, mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, kölelere vermektir” (2/177).

Mal sevgisi-aşkı:

“Malı, yığmacasına aşırı seviyorsunuz!” (89/20)

“Hayır sevgisine (mala) aşırı derecede-şiddetle düşkündür! (100/8).

Dünyalık sevgisinin hedefi:

“Ben hayır (mal-dünyalık) sevgisini Rabbimi anmak için istiyorum!” (38/32).

“Ehabbe” (Sever) fiilinde ve türevlerinde de şu anlamları buluyoruz

Allah’ın sevdikleri:

Tevbe edenler, temizlenenler: (9/108; 2/222), Muhsinler: (2/195; 3/134,148; 5/13), Müttakiler: (3/76; 9/4,7), Sabredenler: (3/146), Tevekkül edenler: (3/159), Adaletle hükmedenler: (5/42; 49/9; 60/8), Allah yolunda savaşanlar: (61/4), İmanlı, salih amel yapan, Mütteki, Muhsin (61/4).

Allah’ın sevmedikleri:

Kafirler: (3/32; 30/45), Küfürde ve günahta israr edenler: (2/276), Zalimler: (3/57,140; 42/40), Fesad: (2/205), Fesatçı: (5/64; 28/77), Kibirlenen (16/23), Haddi aşanlar: (5/87; 7/55), Aşırı gidenler: (2/190), Şımaranlar (28/76), Kendini beğenen, böbürlenen, övü nen: (4/36; 28/76; 31/18; 57/23), Hain ve nankör: (4/107; 8/58; 22/38), Çok günahkar: (4/107), İsraf eden: (6/141, 7/31).

Allah’ın ve Rasulü’nün sevgisi ile onların yolunda mücadele etmek, bütün aileden, mal ve ticaretten, evlerden daha üstün gö rülmeli ve önde olmalı (9/24)

Allah’ı sevmenin ölçüsü, Peygamberimize uymak; Peygambere uymanın sonucu Allah’ın sevmesi ve bağışlaması: (3/31).

Allah’ın affı sevilir, buna ulaşmanın yolu: cömertlikten asla vazgeçmemek: (24/22).

Allah’ın imanı sevdirmesi ve yardımı: onunla kalbi süslemesi, küfrü, fıskı ve isyanı çirkin göstermesi: (49/7), Allah’tan başka gelip geçici olan hiç bir şey sevilmez: (6/76), Hapis, günahtan daha sevgili: 12/33), Allah, müminlerin sevdiği yardımı, zafer ve başarıyı gösterir (3/152, 61/13), İmana erenler temizlenmeyi severler: (9/108).

Allah ile insanın birbirini sevmesi: (5/54).

İnsanın insanları sevmesi: Ensar muhacirini sever (59/9); mümin, sevmeyenleri de sever: (3/119), Evlat sevgisi (12/8), insan, sevdiklerinden infak ederek insana olan sevgisini gösterir: (3/92), insanın insanı kurtarmasında sevgi yetmez, Allah’ın hidayeti gerekir: (28/56).

İnsanın imana karşı küfrü (9/23), hidayete karşı körlüğü sevmesi ve tercih etmesi: (41/17).

İnsanların dünyayı sevmesi, dünya hayatını ahiret hayatına tercih etmeleri: (14/3,16/107,75/20,76/27).

İnsanların günah işleri sevmesi: Fuhşiyatın yayılmasını sevenler: (24/19), Gıybet sevmek, ölü eti sevmek gibi: (49/12), yap madıklarıyla övül meyi sevmek: (3/188).

İnsanların hayır işlerini sevmemesi: Nasihat verenlerin sevilmemesi: (7/79).

Yahudi ve Hristiyanların: Biz Allah’ın oğullarıyız ve sevgilileriyiz demesi: (5/18).

“Mahabbet” kavramı, Hz.Musa ile ilgili olarak sadece bir ayette geçer: “Benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden bir sevgi verdim” (20/39).

Mal ile ilgili ayetlere baktığımızda da, konumuzla ilgili olarak şu ifadeler dikkatimizi çekmektedir:

“Mal ve evlat dünya hayatının süsüdür!” (18/46).

“Biliniz ki mal ve evlatlarınız bir fitnedir” (8/28; 64/15).

Şeytana denir: “Mallarına ve evlatlarına ortak ol!” (17/64).

“Bilin ki dünya hayatı sadece bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğin den ibarettir. Dünya hayatı yağmur gibidir ki bitirdiği çiftçinin hoşuna gider. Sonra kurur onu sapsarı olduğunu görürsün ve çer çöp olur. Ahirette azap vardır. Ahirette Allah’ın mağfireti ve rızası da vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir tadımlık geçimden başka bir şey değildir” (57/20).

“Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin-özendirmesin!” (9/55).

“Ey iman edenler, mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın!” (63/9).

“Allah’ın size verdiği mallardan onlara veriniz” (24/33).

“Onların mallarında isteyenin ve yoksulun hakkı vardır!” (51/19; 70/24).

“Onların mallarından, onunla onları temizleyecek ve nefislerini arındıracak olan bir sadaka al!” (9/103).

“Sizin mallarınız ve evlatlarınız sizi bize yaklaştırmaz ancak iman edip ameli salih yapanların yaptıkları yaklaştırır” (34/37)

“Malları ve canlarıyla mücadele edenleri Allah daha faziletli kıldı! (4/85).

Ayetlerden anlaşılacağı gibi, insan sevgisini dört ana konuya yoğunlaştırabilmektedir: Allah’a, kendine, insanlara ve dünyalık diğer varlıklara.

Bu yönelişler, aynı zamanda hem olumlu hem de olumsuz olarak gerçekleşebilmekte ve ifrat tefrit yönleri olabilmektedir Söz gelimi Allah sevgi sinin, İsrail oğullarında görüldüğü gibi, sadece kendi milletlerine tahsis edilmesi yanlış olduğu gibi, malın, kadının, dünyanın bir ilah gibi sevilmesi de bir o derece yanlış olmaktadır. Mal sevgisinin yaratılışta bulunması kabul edilebilir bir durumdur. Ne var ki bunun, cimrilik yapılarak insanların hayrına kullanıl maması kadar, israf edilmesi de doğru görülmemektedir. Allah’ı seviyorum di yen insanın, Peygamberini örnek alarak bir Müslümanlık yaşamaması uygun düşmemektedir.

Burada dikkat çeken ön önemli husus: İnsanın, eş, evlat ve mal sevgisi başta olmak üzere, bütün sevgilerinin çıkış noktası ola rak Allah sevgisini görmesi, sevdiklerini O’nun muhabbeti namına sevmesi konusudur. Bu temel atıldıktan ve hedefe Allah rızası konul duktan sonra, bütün sevgiler ve aşklar kötüye kullanılmaktan ve insana zarar verecek şekle dönüşmekten uzak kalmış olacaktır.

Kur’an’da beşerî aşk konusu, sadece Züleyha’nın aşırı ilgisi ve yönelişi şeklinde ele alındığı gözleniyor. Fakat bu konunun baş lı başına, kıssaların en güzeli diye tanımlanan (12/3) bir sûrede ele alınması ve uzunca sayılabilecek bir bölümde, Züleyha’nın ve kadın ların duygularının dile getirilmesi, konunun insan hayatındaki yerine parmak basması açısından ilgi çekicidir.

Kadının aşk duygusuna kapılması, sevgisini kontrol altına alamaması onu başka duyguları yaşama arzusu içine atmış, ölçü süzce davranışlar sergilemesine sebep olmuştur. Bunun sonucu olarak hem kendi onuru kırılmış, arzuladığı şeye ulaşamadığı gibi, in sanların gözündeki yüksek mertebe-den düşmüş, hem de iftira atarak, insanlık dışı bir davranışla masum bir insanın yıllarca hapiste kal masına sebep olmuştur.

Adı konmamış aşkların, patlamaya hazır bir bomba olduğu gerçeği dikkatimizi çekmektedir. Allah’a bağlantısı olmayan bu tür kalp fırtınaları, insanı bir tarafa savurabilir, nefis arzularına kaynaklık yapabilir ve insanı her türlü kötülüğün içine atabilir.

Masumiyet içindeki aşk ise, geçmişinde bir kökle Yaratıcıya bağlanır, gelecekte kurulması düşünülen aile gövdesiyle irtibatlan dırılır ve bu aşk, mutluluk meyvesi evlatlarla taçlandırılır. Mal mülk ve para, emanet olarak bilinir ve hakiki sahibi adına hayırlı işlerde ve hizmetlerde kullanılır…

Bütün mecazi aşkları, hakiki aşk gibi algılayan, geçici ve sönük bu mum ışıklarıyla gözü kamaşıp hakiki ışık kaynağı olan güne şi göremeyen nefse dair bir kaç cümle!…

FELAK SÜRESİ (113)

1-De ki ben, varlığa çıkmış her şeyin rabbine sığınırım

2-Yarattığı varlıkların şerrinden

3-Gece karanlığı basmış varlığın şerrinden

4-Ve düğümlere üfleyenlerin şerrinden

5-Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden

Nüzûl sebebi:

Yahudilerden bazıları, nazar değirmek için Peygamberimize gelip elin yüzün ne güzel demeye başladılar sonra bu sûreler nazil oldu şeklinde görüş bildirenlerin yanında en çok kabul gören görüş, Lebid isimli Yahudinin Peygamberimize büyü yapmasıdır. Peygamberimiz bir iki gün bunun sıkıntısını yaşamış, Cebrail gelerek büyünün bulunduğu kuyuyu bildirmişti. Kuyudan tarak, kıl, düğümlü ip, iğne batırılmış mum kukla bulunmuştu. Felak ve Nas süreleri okundukça, düğümler çözülüp, iğneler çıkarıldıkça Peygamberimizde rahatlama oluyordu. (Buhari,Tıb,39; Tirmizi, Daavat,21; Ebu Davud,Edeb,98).

Peygamberliğin sihirden etkilenme ile ters düşeceğini savunanlar bu hadisin, delil olamayacağını savunurlar. Oysa, Peygamberimiz, Kur’an gibi (15/9) Allah’ın koruması altındadır (5/67) ve Vahiyde emîndir. Ve Peygamberimizde bir beşer olarak, diğer insanların maruz kaldığı hastalıklara da maruz kalmış, savaşta dişi kırılmış, Hayberde zehirlenmiş, biri iki olayda unuttuğu da olmuştur. Fakat Allah’ın gözetimi altında seçilmiş bir elçi olduğundan Allah onu bu hallerden biri içinde bırakmaz, mutlaka uyarır. Üstelik söz konusu sihir olayında Peygamberimizin aklı etkilenmemiş, sadece bedeninde etkisi görülmüştür denmektedir.(Yazır,10/134).

Peygamberimiz Felak Nas ve İhlas sûrelerini rahatsızlık duyduğunda ve her gece ayrıca yatarken okur, ellerine üfleyerek başına ve yüzünden başlayarak, vücudunu meshederdi ve bunu arka arkaya üç kez yapardı (Buhari,Megazi,8; Müslim,Selam,51). Peygamberimiz, muska, nazarlık ve okutup üfleterek şifa arama konusunda uyarıda bulunur, olumsuz yönlerini nazara vererek yasaklar. Bunun yanında şifayı sadece Allah’tan bekleyerek dua ettiğini, dua tavsiyesinde bulunduğunu ve kendi avuçlarına ve bir kaç örnekle başkasına nefesle okuduğunu, okuyanlara ruhsat verdiğini biliyoruz. (Yazır,10/163), (İ.Canan, Hadis Ans.Sihir:c,7/180-198; Nazar:11/113-121).

İlk iki ayet, iki süredeki bütün mefhumları içermektedir(10/148). İki sûre, özellikle insanın Nefis-Ruh hastalıklarıyla doğrudan ilgilidir.

İnfilak ettirilmiş, çatlatıp yarılarak belirtilmiş demektir. Bir çekirdeğin fıtratında çatlama özelliği vardır, onun infilak ve inkişaf ettirilmesi sonucu, tomurcuğu, yaprağı ve meyvasıyla ortaya çıkış yolunda oluşuna “Felak” denir(Yazır,10/143). Buna göre Felakın Fâlikı Allah’dır. Şu ayet bu konuya açıklık getirmektedir:

“Daneyi ve çekirdeği yarıp çıkaran şüphesiz Allah’dır. O, ölüyü diriden çıkarır, diriden de ölüyü…İşte Allah budur!..Nasıl oluyor da O’ndan yüz çeviriyorsunuz?..Karanlığı yarıp sabahı çıkaran da O’dur…”(6/95).

Rabbül-Felak:

Çekirdek gibi varlık alemine çıkarılan her varlığa, terbiye ederek, ona en elverişli durumu ve bütün varlıkla uyumu kazandırma demektir. Bu, in san olunca, bu varlık durumundan ve varlıkla uyumundan farklı olarak varlık üstü konumundan ve ebedi misyonundan bahsetmek de ye- rinde olur.

Çekirdek kavramı, anlaşılacağı üzere, varlık adına çarpıcı bir örnek ve ölçü olmaktadır. Varlık aleminde bulunan her varlığı bununla kıyaslayabiliriz. Bir ölçü olarak Kur’an, ölüden dirinin diriden ölünün, karanlıktan da aydınlığın çıkarılmasını göstermektedir.

Biz çekirdeğin yerine insanı; daha bedeniyle ölü hale gelmemiş yaşayan insanı; insanın Ruhunu, Fıtratını, Sadrını, Nefsini, Benliğini, Enesini, Egosunu koyarsak, konuyu daha iyi kavrayabiliriz.

Varlığın şer yönü:

Yarattığı şeylerin şerrinden. Allah’ın yarattığı her şey hayırdır. Ya bizzat kendisi hayırdır ya da neticesi itibariyle hayırdır. Ya hayır üretir ya da hayrın üretilmesi için alternatif üretir. İnsanların ve cinlerin mahiyetlerine verilenler ve varlık aleminde bulunan şeyler, hayır yolunda kullanılması amacıyla yaratılmıştır. İns ve cinin iradesi, hayra elverişli olan şeylerin şerre dönüşmesine, şer olarak yaratılmasına sebep olur.

Anlaşılıyor ki insan, iradesini şer yerine hayır üretme yolunda kullanabilmesi için, Allah’a sığınmaya muhtaçtır. Çünkü ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkardığı gibi Allah, hayır zannedilenden şerri, şer zannedilenden de hayrı çıkarabilir.(2/216).

Şer ve Nefis hastalıkları:

İnsanın sebep olduğu, iç ve dış dünyasına zarar verecek her şey şerdir. İnsanın, dış dünyasından daha önemli konumda olan iç dünyasında şer hastalıkları tohumlarının çatlayıp çekirdek gibi gelişmesinde, kendi sûi-istimallerinin büyük rolü vardır ki “Nefis-ruh hastalıkları” kavramı bu noktada yerini bulmaktadır. Ayet, kötülük adına size gelen şeyler “Nefsinizdendir!” diyerek bu hakikata işaret etmektedir(4/79).

Varlığın karanlıklaşması:

Gece karanlığının akıp basması gibi, şerden uzak varlık yavaş yavaş şerlerle karanlıklaşmaktadır. Çünkü devreye insanın Nefsi girmektedir. Nefsin yeme içme ve cinsellik yönüyle bedeni arzuları, Benlik-Ego, kibir, kıskançlık, kin, düşmanlık, inat, öfke, hırs gibi ruhanî duygu ve düşünceleri in-san ruhunu yönetmeye başlamaktadır. Karanlık kavramının bizde çağrıştıracağı anlamlar vardır. Bu belirsizlik demektir. Karanlıkta neyin nerden geleceği bilinmez. Bu açıdan insan son derece tedirgin olur. Şeytan ve nefsin hangi yönden ne zaman nasıl bir düzen ve tuzakla karşımıza çıkacağı da bilinmez, bilinse de güçlü taarruz olduğu için savunma zayıfsa karanlığa çekilebiliriz. Bu itibarla bilinmezliğe karşı hazırlıklı, taarruza karşı son derece güçlü olmak gereği ortaya cıkar.

Aydınlık olarak, nurdan bir parça gibi yaratılan varlık, maddeleşmeye yöneldikçe ve insan eli deymeye başlayınca, bu aydınlık vasfını yavaş yavaş kaybederek şer karanlığı içine gömülme istidadına sahip bulunmaktadır. İnsan da tertemiz fıtratıyla doğduktan sonra, bu temiz niteliğini inkar ve günah lekeleriyle karartmakta, kirletmektedir. Bu bozulmanın ve kirlenmenin önüne geçmek ve bundan korunmak için asıl yaratılışa, temiz fıtrata, hayır özü ne dönmek, dönmek için de Rabbe sığınmak gerekmektedir.

İlk ayette, Varlık şer vasfından uzak olarak, hayır ve güzellik üzere yaratıldığı için, Her varlığın Rabbi sıfatı kullanılmaktadır.

İkinci ayette, insan eli değmiş varlıktan söz ediliyor ki, şerre dönüşme ihtimali sebebiyle şerlerinden Rabbe sığınılmaktadır.

Üçüncü ayette ise, insanın kötü kullanmasıyla hem benlik hem de varlık, şerrin karanlık rengine büründüğü için Rabbe sığınılmaktadır.

İnsan Ruhunun ve benliğinin üç hali:

Bu ilk üç ayetin insan ruhunun-benliğinin üç yapısal özelliğine işaret ettiğini söylemek de herhalde mümkündür.

1-Ruhun-benliğin saf-temiz-fıtrî hali.

Nefsin doğuşla gelen fıtrat ve tövbe ile arınmış temiz durumu.

2-Ruhun-benliğin günahlarla kirlenmiş hali.

Nefsin kendine zulmetmiş-azmış durumu.

3-Ruhun-benliğin kararmış-bozulmuş hali.

İnkar sonucu kalbin mühürlenmiş, günahlarla nefsin bozgunculaşmış durumu.

Üçüncü ayet, özellikle Nefis-ruh hastalıkların konusunda bize açılım sağlamaktadır. Tefsirlerde, “Ğâsık” kelimesi ruha ve vicdana isabet eden manevî şer ve karanlık, gam, keder darlığı veren bir sıkıntı, kaygı ve musibet olarak da tanımlanır. “Vekab” kelimesi de bu duyguların hücumu anlamına gelir(Yazır,10/154).

Nefis-ruh hastalıklarının üç kaynağı:

1-İç kaynak.

İnsanın ruhunu, benliğini ve nefsini inkar ve günah karanlığına açık hale getirmesi,

2-Dış kaynak.

İnsanın ruhunu, benliğini ve nefsini, ağızlarıyla şer üretenlere açık hale getirmesi,

3-Dış kaynak.

İnsanın ruhunu, benliğini ve nefsini, gözleriyle şer üretenlere açık hale getirmesi

Yukardaki üç ayet daha ziyade iç kaynaklara, gelen iki ayet de iki dış kaynağa işaret etmektedir denebilir.

Ve ruh ve bedenin dışa açılan iki önemli ve tam etkili iki organı olan göz-bakış ve dil-ses,söz,nefes hastalık üretme vasıtası olarak ele alınmak tadır. Bütün günahların ve psikolojik nefis hastalıklarının oluşumlarının başlangıcında ve ilk basamaklarında bu iki ana organ, aktif olarak baş rolü oyna maktadır.

Duygu ve düşünceleri düğümleyenler, Nefes ve nazarla büyüleyenler:

Bilim çevrelerinin günümüzde, sihir ve nazar konularına çok sıcak bakmadıkları bilinen bir gerçektir. Halk içinde özellikle cahiller arasında yaygın olduğu şeklinde bir öngörü vardır. Aslında konu, ne önyargıyla bakılarak reddedilecek ne de sulandırılarak bir kötülük aracı olarak kullanılacak bir konudur. Ayrıca günümüzün ilim düzeyi, insanın ruhsal yapısıyla, beyin özelliklerini ve zihin etkinliklerini, ayrıntılarıyla anlamakta ve açıklamakta yeterli görünmemektedir. Maddi varlıkları olmayan cinler ve yetenekleri konusunda da durum bundan farklı değildir. Aslında maddenin temeli olan atom da enerjiden (Kuvant) farklı bir şey değil!..

Bu iki olgunun, Kur’an açısından inkarı mümkün değildir. Ayet ve hadisler, hem cinlerin varlığından ve sihir yaptıklarından hem de nazar-bakışla zarar dokundurma gerçeğinden söz etmektedir (2/102, 7/116, 20/66, 69/51). Ancak bilinmeli ki büyü yapmak da yaptırmak da dinimizce kesinlikle ha- ramdır. Şeytan cinlerin atası ilk cin varlık olduğundan cinlerin özellikleri konusuna girmiyoruz. Şeytanı tanımak bütün cin teşkilatını çözmek demektir.

Şu kadarını ilave edebiliriz: Saklanan, görünmeyen anlamıyla cin, (cenne), gecenin karanlığı gibi görünmeden insanı sarabilir(6/76), özellikle aynı nefis niteliklerini taşıyan insanlarla, farklı şekillerde birbirinden yararlanmak için dost olabilirler (6/128), sıra dışı sözlerle, özel simge ve işaretlerle bir birlerini eğlendirir memnun ederler(6/112), hatta cinlere ilah muamelesi yapanlar(6/160, 34/41), onlara teslim olanlar(72/6) şer işlerde onlardan oldukça yararlanırlar.

Kıyamete kadar izinli olan şeytanın ve onun komutasındaki cinlere, ihlaslı kullar ve küfürle mühürlenmişler dışında(15/40, 22/52), her insana özellikle, Allah’ı anmaktan uzak kalmış ve nefis hastalıkları içinde bocalayanlara(26/221, 43/36) yaklaşmasına fırsat verilir(34/20). Onların her insanda bulabilecekleri ve yararlanmaya çalışacakları uygun bir payları, bölgeleri ve nefis özellikleri mutlaka vardır(4/118).

Ruhu böyle telkine yatkın olanların bilinçaltlarına sürekli ses, söz, görüntü, mana yollayarak kendi kendilerine iç konuşma yapmaları sağlanır (6/121, 16/63, 17/53, 58/10), zihin karıştırılır, şaş kınlık(20/120, 6/71) ve unutkanlık(6/68, 12/42) verilir, evham, kuruntu ve kaygılarla sıkıntılar yaşatılır (4/120, 38/41), duygu ve düşünceler tahrik edilerek (7/200), kışkırtılarak(23/97) bir taraftan beşeri arzular coşturulur(22/52) diğer taraftan düşmanlık duyguları harekete geçirilir, kardeşler bile düşmanlaştırılır (12/ 100) ve karı koca birbirlerinden uzaklaştırılır(2/102).

Sihir anlamı ile şeytanın misyonu örtüşmektedir. Sihir bir şeyin aslını bozmak, akışını evirip çevirmek olumsuza yönlendirmek anlamına gelir. Şeytanın esas misyonu da budur.Yani insanın temiz fıtratını bozarak, yönünü Hak’dan cehennem yoluna çevirmektir. Şeytan, Allah’ın yarattığı şekli bo-zup değiştireceğini ayette açıkça belirtmektedir(4/119).

Ayette geçen “Ukad” kelimesi, düğüm anlamına gelen ukde”nin çoğuludur. Ayrıca kin ve öfke anlamını da içerir. Nefes üfleyenlerin kadınlar olarak belirtilmesi de duygu ve düşünceleri etkilemede doğal bir yanlarının bulunduğunu gösterir(Yazır,10/157-8).

Nefes üflemek, içte bulunan yoğun duygu ve düşüncenin bir hedefe yönlendirilmesinde, taşınmasında ve etkili olmasında; rüzgar gibi, kablo gibi, radyo ve televizyon frekansları gibi, ruhsal bir iletişim ve ulaşım aracı olarak görülebilir. Hz.Yakub’un kilometrelerce öteden Yusuf’un gömlek kokusunu işittiğine, Süleyman Peygamberin Belkıs’ın tahtını cisim olarak naklettiğine, hayvanlarla ve cinlerle iletişim kurduğuna ve özellikle cinlere hükmederek onları yapım işlerinde çalıştırdığına(34/12) işaret etmiştik.

Kıyamete kadar şeytana ait, en ileri teknolojik araçların üstünde bir iletişim ve ulaşım ağının bulunacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Şeytanın hem cinlerden hem de insanlardan oluşan bütün elemanları, kötülük postalamak isteyenlerin gönüllü baş kargo teşkilatı gibi çalışır. Postalanan şey ister bir duygu ve düşünce olsun, isterse bir söz, göz veya nefes olsun fark etmez. Belirtilen adrese anında ulaştırırlar.

Nazar konusu az farklıdır. Kimi insanlar, şeytanla bilerek veya bilmeyerek aynı frekansta buluşmadığı halde, ruhsal yapısı ve beyin özelliği olarak, bir kısım negatif enerji yayabilir ve istemeden özellikle çocuklara olumsuz etkide bulunabilir. Böyle bir gerçeği ilim şu anda yeterince anlayamamış olabilir. Fakat hipnoz ve hipnozla tedavi gerçeğini herkes kabul etmektedir. Çünkü bunun halk önünde uygulaması yapılmakta konuyla ilgili çalışmalar ve yayınlar takip edilebilmektedir.

Ayet, hasetçinin kötü nazarına işaret etmekte ve içteki olumsuz duygunun, dışa, söz ve nefes gibi göz ve bakış olarak da yansıyabileceğine dikkat çekmektedir. Peygamberimiz: “Göz değmesi haktır…”buyurur (Buhari,Tıbb,36; Müslim,Selam,42).

Şeytana yükselen habis kelimeler:

Güzel hayır dualarımızın Allah’a güzel amellerimizle yükselmesi gibi, kötü söz, ses ve nefeslerin kötü amellerle şeytana, şeytanın cin ve ins elemanlarına postalanmasını, havale edilmesini düşünemez miyiz?

Kur’an’daki “Kelime” kelimesini, konumuz açısından yorumlar ve yürekten kopan dille ifadelenen, söz ,ses ve nefes olarak anlarsak karşımıza şu yelpaze açılır: Çoğunlukla Allah’ın sözü olarak anlam kazanır. Şu iki ayet konumuza bir açı kazandırabilir.

1-“Tayyib-temiz ve Habîs-pis kelimeler:

Allah bir misal getirdi. Tayyib-güzel sözü kökü yerde sabit ve dalları gökte olan güzel ağaca benzetti Rabbinin izniyle her zaman da yemişini verir…Kötü sözün misali gövdesi yerden koparılmış, ayakta durma imkanı olmayan bir ağaca benzer” (14/24-26).

2-“Allah’a ancak tayyib-güzel kelimeler yükselir, onları da Allah’a ameli salih ulaştırır” (35/10).

Güzel kelimeler güzel hayırlı amellerle Allah’a yükseldiğine göre, kelimeler kötü olursa güzel ameller bunları yükseltme yecektir. Ya da güzel kelime de olsa, kötü amellerle yükselmeyecektir. Bu, inanan insan için bir kayıp sayılabilir, büyük çapta bir manevi zarar getirmese de…Fakat hem keli- melerin hem de amellerin kötü olması durumunda, o kelimelerin yükseleceği yüce bir makam bulunmadığı gibi, kötülerin onlara sahip çıkması emellerine alet edilmesi ihtimali yüksek demektir. Kaldı ki şeytanlar, meleklerin kalemlerinden çıkan sözleri bile hırsızlamak için gök casusluğunu yaparlar. Kötü göz söz, ses ve nefeslere balıklamasına atladıklarında kuşku yoktur.

3-Ayetlerde sıkça “Rabbinin kelimesi” kavramı geçmektedir.

Demek ki, bazı kelimeler var ki onlar Allah’ın kelimeleri olarak nitelendirilemez. Bir ayette de şeytanların bir kısım kelimeleri söylediklerinden, okuduklarından ve insanlara bunları sihir olarak öğrettiklerinden bahseder(287/102).

Felak süresinde anlaşılacağı gibi, insanın kendisine değişik şekillerde zarar verebilecek şeylerden Allah’a sığınması istenmektedir. Bu zarar ister insanın nefsinden gelsin, isterse doğrudan şeytandan gelsin veya dolaylı olarak sihir veya nazar yoluyla gelsin; hepsinde Allah’a sığınmak gerekir.
_________________
Mesaj konusu: Fil Süresi ve İçimizdeki Filler ve Kuşlar, drmavi

——————————————————————————–

FİL SÜRESİ (105)

1-Görmedin mi Rabbin fîl eshabına ne yaptı?

2-Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?

3-Üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi,

4-Onlara çamurdan sertleşmiş taşlar atıyorlardı,

5-Ve onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı.

Peygamberimizin doğumundan 50 gün kadar önce gerçekleştiği rivayet edilen bu olayda, Habeş valisi olarak Yemen’i istila eden Ebrehe, filler den oluşan güçlü ordusuyla Kabe’yi yıkmak için gelmiş fakat Ebabil denilen kuşların taşıdığı sert çamur-taşlarla telef olmuşlardı.

Bu kısa sûrede, bilinen kısa hikayesiyle konuyu tarzımıza uygun anlayabilmek ve yorumlayabilmek için, “Filler ve Kuşlar” diye iki ayrı başlıkta ele almak istiyoruz.

——————————————————————————–
A-FİLLER VE KUŞLAR
——————————————————————————–

Dev cüsseli varlıklar olarak tahrip güçleri oldukça yüksek silahlara, özellikle tanklara benzerler. Büyük mabetlerdeki sütunlar gibi ayakları ile dokundukları yerleri yıkar, ezer geçerler ve paletleri andırırlar. Hortumlarıyla su püskürterek, topların ateş kusmaları imajını verirler. Kendi devirlerinin en güçlü süperleri olarak devrimizin süper güçlerini hatırlatırlar. Kabe başta olmak üzere, tayyib beldelere yürümelerini, Kudüs’e, İstanbul’a Çanakkale’ye, Erzurum’a , günümüzde İslam aleminde farklı yerlerdeki operasyonlarıyla Ehl-i Beyt türbelerine yürüyüşleri anımsatırlar…

Müslümanların iman evleri ve Rahmetin ziyaretgahı olan kalplerini elde etmek, inancı yıkmak için süregelen taarruzlar da hesaba katılmalıdır. Allah düşmanları, Allah evlerine ve mabetlere her devirde tavır almışlar, tuzaklar kurarak insanları ezmek imha etmek istemişleridr.

Fil sahipleri olarak güçlü birlikler oluşturarak yüklenmişlerdir ki, “Görmedin mi?” uyarısıyla, görülmesi dikkatle iyi etüt edilmesi ve düşmanın gücüne göre hazırlıklı olması uyarısı yapılmaktadır. Yeryüzünde ittifaklar kurarak erg sahipleri olarak farklı kuruluşlarla Müslümanların üzerine değişik tak- tiklerle ekonomik ve politik yürüyüşler yapanlara karşı, ciddi organizeli oluşumlar meydana getirmek gerekmektedir. Fil manevralarıyla baş edebilecek fiiler-eylemler, müesseselerle bilimsel çalışmalar geliştirilmelidir.

Bu ezici üstünlüğü olan fil sahipleri, çok değişik hile ve tuzaklara, planlara ve sisteme sahiptirler. Ülkelerin hem içinde hem de komşu ülkeler de geleceğe yönelik gizli stratejiler geliştirmekte, oluşumlar üretmekte ve desteklemekte, gelecekte güçlü yürüyüşlerle beldelere ve zenginliklerine hakimiyet kurmayı düşünmektedir. Her türlü taktiğe karşı uyanık ve hazırlıklı olmak, karşı stratejiler geliştirmek gerekmektedir.

Tam tersine küçük, minik, zayıf, nahif, tüy gibi hafif yapılarıyla kabili kıyas olmayan bu güç dengesizliğine rağmen o kuşlar, fillerin hakkından gelebilmişlerdir. Çünkü silahları çok güçlüdür. Berlin duvarı, Filistin duvarı gibi fil gibi sağlam duvarları delip geçecek silah gücüne sahiptirler. Çift kanatlarıyla hem akıllar alemlerinde hem de kalpler alemlerinde uçtukları, inançla ilmi birlikte ele aldıkları, dünyanın her yerine eğitim orduları olarak, haber uçurmak için koştukları ve kendilerini Allah boyasıyla ihlasla boyadıkları için, sözleri ve duaları kurşun gibi etkili olmakta, kaskatı gönülleri delmekte, bin fil şiddetine dayanıklı müesseseler, yıkılamaz Allah evleri açmaktadırlar.

——————————————————————————–
B-İÇİMİZDEKİ FİLLER VE KUŞLAR
——————————————————————————–

Ene-Ego-Benlik hortumu, insanın kuşlar gibi özgür olmak için başını secdeye sürdüğünde bükülebilir ve Rahmete hak kazanabilir.

Şeytanın sahip olduğu balon fil gibi şişme güç, kibir hortumunu dikerek isyan etmiş ve bu vesvese uzantısıyla insanların içlerine kötülükler püskürteceğine ant içmiştir. Banka hortumcuları gibi, insanın kalbinde ne kadar değerli inanç ve güzel duygu varsa onları çekip almak ister. Ne var ki bunun farkında olan inançlı ve bilgili aydın insanlar, o balona kuş gagasıyla dokunuverirler ve şeytanın oyun hile tuzak ve düzenlerini boşa çıkarırlar, balonunu söndürüverirler.

Şeytana özenen insan, Egosunu dikerse, aynı şişmiş benlik gövde gösterisini yaparak azmışlığa bozgunculuğa düşer ve zalimlerden olur.

İnsan, nefsini memnun etmek için dilini hortumlaştırır ve yiyecek içecek, zevk veren eğlence ve cinselliklerle öylesine filleşir ki, kalp, vicdan, a- kıl ve irade bu fil ayaklar altında ezilir giderler.

Bilinçaltımızda da fil sembolleri doludur. Sıkıntı, kaygı, üzüntü, korku, kin gibi duyguları şişirir büyütürsek, dev fil ayakları atında ruhumuzun ezilmesi ve hastalıklar yaşaması kaçınılmaz olur.

Fil, egoya-nefse çok benzer, kazanlar dolusu yiyecek alabilecek mideye sahiptir. Hem kibir hortumunu andırır burna hem de canavarlığın en çarpıcı simgesi olan diş büyüklüğüne sahip olmada başka bir örneği yoktur. Cüssesine rağmen kuş kadar güzel tüyleri yoktur, kuşlar gibi tatlı ses çıkaramaz, onun gibi zarif yuvalar kuramaz ve önemlisi, çizgi filimler dışında asla uçamaz…

Kur’an fili Kabe’yi yıkmak için yürüyen hayvan olarak ele alırken kuşlar için, cennet renklerini kullanır, Hüdhüd’ü Süleyman Peygamberin sadık habercisi yapar. Ve fîl sûresinde olduğu gibi yeri gelince onları filleri imhada kullanır.

Kalbimizi bir kanat yapıp nurla güçlendirirsek, aklımızı diğer kanat yapıp bilgiyle aydınlatırsak, Zümrütü Anka gibi pervaz edip ülke ülke nurdan mücevherler elmaslar taşırsak, fil olarak karşımıza çıkacak hiçbir gafil, sefil olmaktan kurtulamayacaktır.

Ebrehe karşısında Allah, inanan güçlü topluluklar bulunmadığı için Evini kendisi korudu. İnananların bulunduğu dönemde bu, onlara bırakılan bir vazife olmaktadır. Tarih boyunca Müslümanlar Kabe’yi korumada başarılı oldular. Fakat Allah’ın evleri diyebileceğimiz kalplerimizi korumada aynı başarıyı gösterebildik mi düşünülmesi gerekir. Hem dışta maddi yürüyenlere hem de içte manevi olarak yürüyenlere karşı, vazifeler, hizmetler yapılmalıdır.

——————————————————————————–
C- İÇİMİZDEKİ FİLLER, KUŞLAR VE ZİHİN KOLTUĞU
——————————————————————————–

Psikiyatristler psikologlar terapilerinde bu yönteme (Boş sandalye) kimi zaman başvururlar, veya ekip halinde psikodrama şek linde eski deneyimleri tekrar doğal olarak yaşatmaya çalışırlar. Aslında insanın içinde her an sayısız boş koltuk ve psikodrama terapileri tekrarlanıp durmaktadır. Fil-kuş çatışmaları her an kare kare yaşanmaktadır.

Filleşen şeytan ve nefis orduları, ancak ölüm meleğini ve cennet kuşlarını görünce kaçacaklardır. O güne kadar kimi zaman tonlarca fil ağırlıkları, benlik tuzakları, nefsin baskıları altında ezileceğiz, kimi zaman da kurtarıcı melek gibi süzülüp gelen ilham kuşlarının, sıkıntılarımızı dağıtıp, üzüntü canavarlarını kaçırıp bize getirdikleri ferahlıkla ümitleneceğiz.

Zihin koltuğunuzda, mümkün olduğunca fillere yer vermemeniz, hep kuşları ağırlamanız, kuşlar gibi özgür olmanız dileğiyle!…

İÇİMİZDEKİ FİLLER VE KUŞLAR…(Zihin Koltuğu!..)

En önde filler koca ordu,

Kabe’ye doğru yürüyordu.

Engel yoktu herkes durdu,

Kendi evini Allah korudu.

Fil mehîbti minik kuş hiçti,

Görün ki sürüyü ekin gibi biçti.

O ne zaman gönderse ebabil,

Tuzakları eder hep hebâ bil.

……………………………………..

Kalabalıklar içinde yalnız, kimsesiz bir çocuktum,

Filler ve kuşlar oyununda, hep ben küçük kuştum.

Komşumuzun dev, kabadayı çocuğu vardı,

Fil ayağı gibi elleriyle, hep tüylerimi yolardı.

Sırtımda okul çantam, olurdu hamallığım,

Elinde öğretmenin, uzar dururdu kulağım.

Beni ancak altı delik, eski ayakkabılarım anlardı,

Çimenlerde mutluluğum, onlarla dolaştığım anlardı.

………………………………………………………..

Annemle züccaciye dükkanına vardık,

Camdan yapılmış oyuncak bir kuş aldık.

Birden filler içeri daldı, kırılmadık hiç bir şey kalmadı.

Kırılanlar arasında kalbim, bir de oyuncak kuşum vardı.

Çocukluk rüyamdı benim, rengarenk balonlarım,

Nerde şimdi uçup giden kuşum, masum yıllarım

…………………………………………………………………………..

Çocuktum, delikanlı oldum, zihin köşküme prensesler kuruldu,

Dağdakiler avcı, ben av oldum; nice masumiyetler vuruldu.

İşgal kuvvetleri koşuştu, paralar havalarda uçuştu,

Kargir yuvamla göçen, penceremdeki beyaz kuştu.

…………………………………………………………………….

Hatırlıyorum, körpecik zihnimde bir koltuk vardı,

Dört yanı açık, inciden yapılmış sırça duvardı.

Niceleri, kurulmak için çok yalvardı,

Ama baş köşede hep, babam vardı.

Baba fildi, kaşıyla okşardı, döverdi, söverdi,

Ana fildi gözyaşıyla koşardı, överdi, severdi.

Baba fil yorulurdu, arada bir dururdu,

Ana fil gecikmez, yerini doldururdu.

Yavru fildi, boyun büker, mahzun olurdu,

Minik kuşuna koşar, kanadına sokulurdu.

…………………………………………………………

Boş kalmazdı koltuk, hemen birileri damlardı,

Programcı pazarlamacı, filden iri adamlardı.

Orman olmuştu bahçem, her çeşit mahlukat vardı,

Kuzucuklar isterdim, filler gelip hemen kovardı.

Bilemezdim maske; iyi kötü, akla kara neydi,

Bana değil zihnim, filden kafalara sahneydi.

Kafama yazdıkları hep, baş kitâbemdi,

Çiğnedikleri mahrem, gönül Kâbe’mdi.

……………………………………………………

Hani mavi dünyam, hani büyüklerimiz kefildi,

Zihne sığar mıydı hiç, ama oturanlar hep fildi.

………………………………………………………………

Çevrede dolaşan bir sürü serseri fil,

Ayaklar altında, bir nesil sersefîl.

…………………………………………….

Yalnızdı mihrap, kürsü boş, kimsesizdi mahfil,

Kâh yarasa kâh maymundu üşüşen, kâh fil.

Yağmalandı asırlar, devrildi Hünkâr-u Mahfil,

Paramparça ruhlar, zihinler perişan ve sefil.

Berzah olmuş bedenler, elinde Sûr bekliyor İsrafil,

Çoktan ölmüş bilinçler, insan varlığından bile gafil.

Viraneydi gönüller, zihinlerde istilâ, diller susmuştu,

Hep baykuş olmuştu, o yok oluşta, meşûm muştu.

…………………………………………………………………….

Sandıkta kutsal metinler, unutulmuş Rabbaniler, Ahidler,

Mumyalaşmış kişilikler, sokaklarda sere serpe lahidler.

………………………………………………………………………….

“Çocuk bu!” neydi ki, küçücük basit bir dünyaydı,

Anıları vesikalıktı, sadece bir balonluk rüyaydı.

Ne var ki bu dünya, ömür çizen bir aynaydı,

Bu rüyada her saniye, senelerle yan yanaydı.

Sanaldı filler, alt zihinde derine sinmiş bilinmezdi

Yürürdü yıllar, yollarda derin izler asla silinmezdi

……………………………………………………………………………..

“Melek anneciğim!” dese kundakta bebek, doğru olamaz,

Rahim’e tuval ana gibi hiç bir melek, bebek doğuramaz!

“En büyük sanatçı kimdir?'” diye bir soru eğer işitirsen,

Sen olursun gerçek sanatçı sen, bir evlat yetiştirsen.

O sensin! Senin eserin O! Sen onda resim ve esirsin,

Ona bak! Kendini görmek istersen; sen nasıl birisin?

Evlat gibi ikinci bir şaheser, yeryüzünde var mı?

Hiç insan eşsiz eserini, kendi elleriyle yıkar mı?

………………………………………………………………..

Allah’ın eseri insan; ilk sûrede ona, “Alak” ismi verilir,

İlahî nazarlarla, o kan pıhtısına özel “Alâka” gösterilir.

Allah’tan nâm alır mühürlenir, Rahîm ismini taşır,

Bir tuval olur ana rahmi, resmedilen bir insan taşır.

Ruhla Yaratıcı, yavruyla taşıyıcı sırdaş olur anlaşır,

Bir çiğnemlik et o meşimende, alâkayla insanlaşır.

Yavrunun ruhu sevgiyle, aklı ve zihni bilgiyle berraklaşır,

Gerçek benliği, kimlik ve kişiliği ancak ilgiyle oturaklaşır.

Çocuk, eş, mal, makam, mülk hatta ben bile bana emanet,

Rabbimizin yüklediği ilk sorumluluk: “Sadece bana iman et!”

Bu inanç olur da insan, kendine eşine evladına nasıl kıyar?

Büyükler! Ebeveynler! Çocuklar! Ailedir insana has asıl yâr!

İnsan, Allah’ın güzel isimlerinin yansıması ve ilk manası,

Nasıl kırılır o? O masum yüz, yüz güzel ismin tek aynası.

Çocuğumun, eşimin güzel yüzü: Basir’in gözü, Kelam’ın sözü

Onlarda Rahman’ı görürüm, ben nasıl körüm! İşte sözün özü!

……………………………………………………………………………………

Terbiye, eğitim, toplum, kader, fıtrat, kalıtım ve çevre,

Hangisiyle kuşatılmış, zihinle irade böyle çepeçevre?

Çocukla yetişkin bir suç işlese, acaba birbirine denk midir?

Yetişkin, çocukluğunca işlese bu, ruhsal bir mihenk midir?

Yetişkinliğimiz mi, içimizdeki çocuğa kurban edilen?

İçimizdeki çocuk mu, yetişkin olamadan defnedilen?

Yetişkinlik mi çocukluk mu suça esas neden?

“İçindeki çocuk ölmesin!” denir, peki neden?

Katil filler mi, daha çocukken o çocukluğu öldüren?

Çoktan içindeki ölmüş çocuk mu, yetişkini güldüren?

Yetişkin mi hep bilinçsizce kendini kötü yöne iten?

O mu, yoksa içindeki çocuk mu yetişkini yöneten?

Olur mu hiç çocukluktan bağımsız köksüz bir yetişkinlik?

Hala “Çocuk!” deyip geçiliyor; Allah’ım! Bu ne pişkinlik!

…………………………………………………………………………..

Çocuk zihnine arena kurulmuş, kapasite tam bin kişilik,

Kimi softa, kimi entel, kimi güncel; doluşmuş bin bir kişilik.

Yaş altı, minik bilinçaltı, saf duygulara sanki bir mezar,

Yağma masumlar! Bilinç, işportaya açılmış bir pazar.

Çimenlerde dolanırken hep filler, yetişir mi hiç karanfiller,

Zihin sahnesinde oynayan filmler; hep sefiller hep sefiller.

Hep yokluk; inanç yok, enerji yok, denge yok; yok kuşlar,

Olmazsa kuşlar, bu fillerle nasıl aşılır, bütün bu yokuşlar?

………………………………………………………………………………

Kimdir suçlu? Çocuk mu, Zihin mi, Koltuk mu, oturan Fil mi?

Hayat mı bütün bunlar hayal mi, yoksa perdelerde filim mi?

“Suçlu benim! Benim suçlum benim!” mi demeli?

Fillere değil, kendimize bakıp şöyle mi söylemeli:

“Hizmet ederdi ruhuma, benim bedenim,

Bedenime ruhumu, köle eden yine benim!..”

“Filleşti azgın nefsim, nefsimle vicdan kuşunu ezdim,

Kuşlar kervanda; kaldım dağlarda, çöllerde gezdim!..”

……………………………………………………………………….

Dolanıyor mu hala içimdeki o dev filler?

Yaşıyor mu rüyalarımdaki gulyabaniler?

Filler, filler hep filler!..Bütün acı hikayeler hep filli,

Çocukluklar ve zihinler, hepsi birbirinden çetrefilli.

Nedir bunlar? Ne oluyorum? İçimdeki kim? Ben ben miyim?

“Filler!” deyip nefret kusuyorum; yoksa içimdeki fil ben miyim?

Hafakanlar basıyor! Depresyon bu! Filler varlığımı karıştıracak,

Yok mu bir kimyager, Nur laboratuarında, ruhumu ayrıştıracak?

……………………………………………………………………………………….

Kuru kamışta şiirler, neyde sesler inler, toprak saksıda güller,

Elbet bir gün gelirler, bu gübreye de gelirler; güllerle bülbüller.

……………………………………………………………………………………..

Zarar veremez sana asla, içinde ve dışında dolanıyor olsa da, filler,

Seni koruyacak olan; imanla ibadet, sabırla hizmet ve salih fiiler.

Nefsi filleşmiş, altında kalıp ezilmiş bütün bağrı yanıklar,

Kulak verin! Gök kubbe çınlıyor; size bu çağrı ve yankılar.

O kuşlar ki seher vakitlerinde hep uyanıklar,

Melekler o nurdan ruhbân hallerine tanıklar.

Melek kanatlı fürsân sanırsın, simalarından tanırsın,

Tüy almış gibi güvercinden, onlarla da kanatlanırsın.

Kanatlarına binsen, nasıl uçururlar bir bilsen, seni diyâr diyâr,

Otursalar zihin tahtına bir; ne ararsın sen, o yâr ne de bu yâr.

Işık işçileri, Işıktan elleri. Koza örer dururlar

Zihinde petek dokur, içini Nurla doldururlar.

…………………………………………………………..

Ben artık büyüdüm şuurlardım, inanç ve bilgiyle kanatlandım,

“Geçmişin karanlık!” diyorlardı, gelecekle aydınlandım.

Kapkaranlıktı çocuksu dünyam, ışık sundu “Sonsuz Nur!”,

O Nur uğrunda, ne geçmiş tanırım ne gelecek, ne de onur!

………………………………………………………………….

Yıllardır aradığım o minik kuşu buldum,

Kayıptı zihnim, sahibi artık ben oldum.

Şimdi o filleri bir bir tutuyorum,

Zihin koltuğuma oturtuyorum,

Kanat takıp kuşlardan

Onları da uçuruyorum…

Mesaj konusu: İhlas Süresi ve İnsan Kişiliğinin Oluşumu, drmavi

İHLAS SÜRESİ (112)

1-De ki: O Allah (vardır ve) Bir’dir

2-O hiçbir şeye muhtaç değildir, her varlık ona muhtaçtır

3-O doğurmadı, doğurulmadı

4-O’na denk-benzer hiçbir şey yoktur.

İhlas süresinin iniş sebebi olarak; farklı kesimlerin Peygamberimize “Rabbinin nesebi, keyfiyeti, mahiyeti nedir?” şeklinde sorular sormaları gösterilmektedir. İslamiyet’in “Tevhid” vasfını, Musevilik, Hıristiyanlık ve diğer inanç sistemlerindeki Tanrı anlayı şından kesin hatlarla ayırıp ilan eden bu sure, erken Mekke döneminde nazil olmuş, Bilal-i Habeşi’nin “Ehad!..” nidalarında makes bularak, İslamın en temel ve özlü inanç çekirdeğini oluşturmuştur.

İhlas süresi Tevhid inancını ve Allah’ın Zatî sıfatlarını özlü olarak anlattığı gibi, Allah’ın en şerefli eseri olan insanın kendini bulmasında, anlamasında ve sağlıklı ve güçlü bir ruh hayatının yapılanmasında bir harita ve pusula gibi yön gösterme rolü üstlenmiş görünmektedir.

Denebilir ki İhlas süresi Allah’ı en özlü ve kapsamlı biçimde anlattığı gibi, Allah ile insanı esasta buluşturan ve kaynaştıran bir işleve de sahiptir

Bu sebeple İnsan, İhlas süresinin ihtiva ettiği anlamları derinlemesine düşünmeli ve benliğinde yaşamalıdır.

1-Allah’ın varlığı ve insanın benliğinin varlık kazanması.

“Hüvallahü!”…

Varlık ilkesi

Allah’ın var olduğu bu kadar özlü ve kısa bir cümleyle ifade edilivermektedir. Ruh sadeliği ama içtenliği çok sever. Nefis bu konuda ne kadar körse yani helal haram tanımadan her şeye dalmak istiyorsa, ruh ve onun kalbi gibi olan vicdan, tam aksine son derece nezih, hassas, duyarlı ve samimiyet taraftarıdır. Seni Allah yarattı deyiverin ona, bakın nasıl mutluluktan kendinden geçiverecektir!..

Var olmak, Var olanı anlamak Var olanı kabul etmek kadar kolay ve sade bir gerçek gösterilemez. Var’ın kanıtı kendinde vardır ve kanıtı kolay lığındadır. Var olanın kanıtlanması da kabul edilmesi de çok kolaydır. Yok diyen var denebilecek bütün kanıtları baştan yok saymış olmakta, kabul etmeyi zorlaştırmaktadır. Yoku kanıtlamak için öncelikle var olan Kur’an, Peygamber, insan ve evren gibi var olanları yok etmek zorunda kalacaktır.

Kolayca elde edilebilecek mutluluk yolu terk edilip, en zor yol olan inkarla mutsuzluk tercih edilmektedir. Tıpkı yerdeki bütün ışık pırıltılarını bir güneşe vermemekle, cam parçaları, su damlaları sayısınca güneşler kabul etmek zorunda kalmak gibidir.

Benlik ve bütün varlıklar ya Bir Allah’tan dolayı vardırlar ya da her varlık kendi başına bir ilah olma durumundadır.

İnsan ruhunun, kalbinin ve aklının en çok sıkıldığı şeylerden bir tanesi belirsizliktir. Geleceği belirsiz olan bir insan bu kaygı üzerinde yoğunlaştıkça, depresyonlara uzanan hastalıklarla karşılaşabilir. Sınavının ne zaman olacağını bilmeyen öğrencinin, düşmanla ne zaman nerde karşılaşacağı kendisine bildirilmeyen askerin, ciddi bir mahkemesi süren ve akibetinden endişelenen sanık ve ailesinin psikolojik durumlarını düşünelim.

Bir de bunu hayat öncesi ve sonrası için uygulayalım. Kim olduğumuzu, nerden ve niçin geldiğimizi kesin bilmediğimizi, öldükten sonra neler olacağı konusunda hiçbir bilgimizin bulunmadığını varsayalım; bu hayata kaçta kaçımız katlanabilirdi acaba? Herhalde Anksiyete, depresyon, paronaid ve şizofrani gibi kavramlar psikolojik durumlarımızı ifade etmekte yetersiz kalırdı.

İnsanın karanlıktan korkması aslında eşyanın değiştiğinden değil, görünmez hale geldiğinden ve belirliliğin belirsizliğe dönüştüğündendir.Eşya yine aynı eşyadır fakat onlarla göz teması ve duygusal iletişim kurma ve hareket tarzlarımızı belirleme imkanı ortadan kalkınca, karanlık içinde insan yokluk duygusuna kapılmakta ve endişe duymaktadır. Bir düğmeye dokunarak eski görüntüyü tekrar yakalamakla ruh eski huzuruna geri dönmektedir.

Fakat bu durum aslında bize müthiş bir olayı ders vermektedir. Yok olduğu farz edilen eşya bile insanı bazen nefis-ruh hastalığına dönüşebilecek korkulara itebilmektedir. Eğer bu belirsizlik duygu ve düşüncesi, Yaratıcının varlığı ve Öldükten sonra dirilme gibi konularda olsaydı, herhalde insanlar bu hayatı yaşanmaz bulacaklardı. Günümüzde inkarcıların, hem de zenginlikler içinde yaşadıkları hayatları da aslında moral gücünü, insanlıktaki bu evrensel huzuru sağlayan ve dinlerden kaynaklanan bu belirlenmişlikten almaktadırlar.

İnsan benliğinde Allah’ı bulmuş O’na inanmışsa önce kendini sonra her şeyi bulmuş her şeye anlam kazandırmış demektir.

“Madem O var ben de varım; ya da ben varım demek ki beni var eden bir Zat var!” diyerek varlığa çok anlamlı bir adımla giriş yapmış olur.

2-Allah’ın Birliği ve insan benliğinin bütünlük kazanması

“Ehad”…

Bütünlük ilkesi

“Ehad” kelimesi, arapçada hiçbir zaman hiçbir varlık için bir sıfat olarak tek başına bu şekilde kullanılmamıştır.

Ayrıca burada, çokluk içinden birinci olan anlamındaki “Vahid” kavramı da kullanılmamıştır.

Bu yönüyle de O hem Zatı hem de sıfatlarıyla Tek’ dir.

Allah’ın müstesna varlık olarak yarattığı her bir insan da Allah tarafından, diğer bütün insanlardan tamamen farklı kendi orijini ve özellikleri için de yaratılmıştır. Sözgelimi parmak izlerimiz tamamen farklıdır…Bu yönüyle her bir insan da bütün kainatta tek, orijinal ve biriciktir…

İnsan mücevher bir varlıktır. Bu sebeple en başta olmak şeytanın ve şeytanla benzer misyonu yüklenen insanların onda gözü vardır. İnsanın içinde de farklı güçler çatışıp insana sahip çıkma savaşı verirler. İrade, nefisle, vicdan akılla, ruh bedenle sürekli bedeni tek ellerine geçirme savaşları yaşarlar. Bu da ruhun mekanizmalarının birlik ve bütünlüğünün bozulması, zayıf düşmesi ve rahatsızlıklara davetiye çıkarma anlamına gelmektedir.

Eğer insan “Ehad!” imdadıyla Hakka yönelmezse, ve varlığındaki ruh bütünlüğünü sağlayamazsa, özellikle nefis-şeytan-organlardan oluşan müttefik kırmızı kuvvetlerin zafer naraları atmaları kaçınılmaz olacaktır. Bu da ruhu bütünlüğünün bozulması, nefis hastalıklarının da bu parçalanmış ünitelere sirayet etmesi anlamına gelmektedir. Kalp “Aşklarım! der sarhoş olur avare dolaşır, akıl felsefelerim, ideolojilerim, ütopyalarım der başka diyarlar da pervaz eder, irade bulunamaz; çünkü ağır bakımda komaya girmiş felç olmuştur, göz renkli dünyalara gömülmüş, dilin ise altında kalıp ezildiği lezzet dağları baskısından konuşacak hali kalmamıştır…

Bu durumda kişilik parçalanmasının da önüne geçilemez…Çok acil olarak, bütünleşmiş saf ruhların oluşturduğu nezih ortamlara gitmek, Hızır çeşmelerine koşmak, dostluk ve kardeşlik çayından içmek gerekmektedir…

Allah “Ehad” dir. Tek’dir. Rububiyetinde, yaratmasında ve icraatında hiçi bir ortağı yoktur.

İnsan tek ve orijinal bir varlık olarak yaratılmıştır. O’nun varlığında Allah’tan başka hiçbir varlığın ortaklığı ve müdahalesi yoktur. Bu durumda insan bu bütünlüğünü, orijinal kişiliğini ancak ve ancak Yaratıcısına bağlanmakla kazanabilir ve sürdürebilir.

Allah’tan dolayı varlık kazanma kadar, Allah’tan dolayı teklik kazanma ve bütünlük oluşturma da benliğimiz ve ruhumuz adına bir o kadar önemlidir.

3-Allah’ın muhtaç olmaması, her şeyin ona ihtiyaç duyması ve insan benliğinin zenginlik kazanması

“Samed”..

Zenginlik ilkesi

İnsan aciz, fakir, zayıf, muhtaç bir varlıktır. Gelişiyle gidişi arasındaki benzerlik beyaz kundak ve kefendir. Farklılık ise bu beyaz elbisenin metrajının büyümüş olmasıdır. O da kendine ait değildir. Doğar taşırlar, ölür yine taşırlar. Aciz gelir aciz gider yoksul gelir yoksul göçer. Hayatında ise Samed aynasıyla dünyaya ve benliğine bakmadıysa, servet yığınları arasında da yaşasa durumu bundan hiç farklı sayılmayacaktır.

Kendini zevke, eğlenceye, evlatlara, servete, koltuğa, şan ve şöhrete, bin bir çeşit yiyeceklere ve cinsel lezzetlere muhtaç gören insan, Samede ihtiyaç duymuyor demektir. Sahip olduğu bütün bu şeylerin aslında O’ndan geldiğinin bilincinde değil demektir. İşte bu zenginliğe asla zenginlik denemez…Bu varlık içinde yokluk çekmektir. Kısacık dünya için sonsuz cennetten vazgeçmek demektir. Gerçek yoksulluk budur.

Bu aşamada insan şöyle düşünmelidir: “Onu bulan her şeyi bulmuştur, O’nu kaybeden her şeyi kaybetmiştir!”, “Madem O benim her şey benim!”, “Her iki dünyada ihtiyacım olacak her şey için ona muhtacım!” “Ben O’nun sayesinde doğuştan bir kainat zenginiyim!..Ve ona sonsuz hamd ederim!. Benim sonsuza uzanan ihtiyaçlarım var. Bunları bana kim sağlayabiliyorsa, ona yönelmeliyim. Kabir kapısına kadar geçici dostluk yaparak beni yalnız bırakacak fani şeylere bağlamamalıyım!”

İnsanın maddi zenginliğinden çok ruh, vicdan, akıl, irade, duygu ve düşünce zenginliğine sahip olması önemlidir ki, bu alandaki açığını ancak sağlıklı bir Allah kültürü, düşüncesi ve bilgisiyle kapatabilir.

Özellikle namazla oruç, insan benliğinin Samediyete aynalık yapmasında eşi bulunmaz iki vasıtadır. Bu ibadetleri yaparken insan maddi hiçbir şeye muhtaç değildir; yemez içmez, aile düşünmez. Ruha geçirilmiş kılıf bedeninden soyunmuş, ruh şeffaflığı içinde adeta Samedîleşmiştir. Nerdeyse yer çekimini yenecek güce ulaşmıştır. Ne adı kalmıştır ne de dünyalıkların tadı!..Benliğinin ulaştığı zenginliğe denk başka bir zenginlik tanımamaktadır.

Böyle bütünleşmiş ve Allah’tan başkasını kafasına takmayan hangi insanda nefis-ruh hastalığı görülebilir ki!..

Muhtaç insanlar zenginlerin kapısından zenginlik dilenirler. Sonsuz zenginliğin sahibi olan O Samed’in kapısından hiç ayrılmayanlar ise, bütün hazineleri ruhlarında hissederler.

Bu üç maddeye “Ruhun Kuluçka Devresi” diyebiliriz. Benliğini Var olanla buluşturmuş, bütünlük kazanmış, madde ötesi zenginliklere kavuşmuştur. Ruh olgunlaşmıştır. Artık insanın, manevi kabuğundan çıkarak, dış dünyaya açılma, O’nun Rahmet kanatları altında kendi olma, enfüsten âfâka sıçrama, O’nun namına yeryüzünde kendini ve temsil ettiği manaları gerçekleştirme zamanı gelmiştir.

4-Allah’ın doğurmamış, doğurulmamış olması ve insan benliğinin özgürlük kazanması

“Lem yelid velem yûled”…

Özgürlük ilkesi

Allah’ın üstünde bir anne ve baba , altında da bir evlat yoktur. Bu “Üzeyr ve İsa Allah’ın oğlu, melekler de kızları” diyenlere cevap teşkil etmekte ve Kudretin bu tür bağlardan bağımsız olduğunu ilan etmektedir.

İnsan belli döneme kadar aile otoritesi altında yaşar ve genellikle kısmî özgürlüğünü işe ve eşe kavuşunca elde eder. Kimi insanlar da engel tanımak istemez ve bu konuda dağ komşularını kıskançlıktan çatlatır; özgürüm der onlara çalım satar; fark kalmasın diye aklını da mefistoya satar!..

Ruhta “İhlas” kuluçkası yaşamış insana gelince o gerçek bağımsızlığını kendi gibi bağımlıların elinden kazanamaz.Onların verdikleri ancak mecazi bir özgürlük olabilir ve minicik dünyada kısacık zaman dilimini kapsar. Bağımlı olduğu anne baba başta olmak üzere yine bağımlı olduğu evlatları ve candan bağımlı olduğu serveti malı mülkü, eşi, işi…hiç biri ona arzulanan bağımsızlığı sağla yamaz.

O böylesine çaplaşmış Ruhunu, çapına uygun özgürlüklerin zirvesine taşıyacak bir şey bulmalıdır!..Neye el atsa onu hep dünyaya biraz daha bağlamaktadır…Bir füzeye mi binmelidir, bembeyaz bulut kanatlı rüzgar yeleli bir küheylanla mı uçmalıdır?..Bir şekilde benzersiz olmalı, sıra dışı işlere soyunmalıdır.

Özgürlük sembollerini araştırsak!..Onları kopyalasak!..Başımızı dimdik böyle hep havalarda mı dolaştırsak!…Bir tüy ver ne olur kanadından, ben de uçup geleyim hep ardından deyip güvercinlere mi yalvarsak!..Yoksa Hakka daha yakın, nur ışığıyla zirvelere uçmaya yatkın meleklere sorsak, onlardan ödünç kanat mı alsak!..Onlar gibi secdeye kapansak!..Evet!..secdeye varsak!..

Gerçek özgürlüğün adını buldum!..Secdeye vardım, ciğerlerimi özgürlükle doldurdum!..Başımı yere vurdum nefis prangasını kırdım…Hep dünya ayağıma takılırdı bir tekme de ona vurdum!..Şimdi dünyaya yörüngeleşen gerçek bir Hakka Hizmet yolcusu ve şahikalarda hür bir abide oldum!..Kabuğumu kırdım, içimi özümle doldurdum…Kainata velvele verecek muhabbetten bir çığlık oldum. Dünyayı kaplamış bütün karanlıkları toparladım…Özlerine özgürlük ışığını vurdum…İhlas teknemde bir bir nurla yoğurdum!..Işık hızını aştım, gezegenleri dolaştım, güneşten ışık kaptım, hepsini yıldız yaptım…

5-Hiçbir şeyin Allah’a denk-benzer olmaması ve insan benliğinin özgünlük kazanması

“Velem yekün lehû küfüven ehad”…

Özgünlük ilkesi

Yaratılış itibariyle her ruh aslında orijinaldir, tekdir, sorumluluklar da ruhlara özeldir. Ruhlar özde yaratılıştan saf İslam fıtratıyla doğma özelliğin de ortaktır. Aile, okul ve cevre faktörleri ve iradenin devreye girmesiyle bu taban üzerine insan diğer insanlardan farklı olan kendine özgü ikinci fıtratını, gerçek ruh kimliğini oluşturur. Bu dünyada farklı bir yapıda ve çizgide kendini ifade etmek anlamına geldiği gibi, ölüm sonrası hayattaki derecesini ve konumunu belirlemede de etkili rol oynar. Cennet ve cehennem de kişinin bu özgün ruh, akıl ve kalp, hatta bilinçaltı durumuna göre şekil kazanır.

İnsanın ruhu ve anatomik özelliklerinin farklı oluşu gibi yetenekleriyle ortaya koyacağı bütün eserleri de aslında diğer insanlarınkinden farklı dır, farklı ve özgün olmalıdır. İnsanlığın temel evrensel yasaları kullanarak sürekli gelişme göstermesi ve icatlar yapması gibi her alanda insan kendi öz gün kabiliyetlerini insanlık yararına ortaya koyma durumunda olmalıdır.

Allah’a inanmış her insan, bir sanayi ürününden, laboratuar araştırmasına, bilgi üretmesinden, insan eğitimine ve bütün sistematik kurumları ile müstesna bir toplum oluşturmaya kadar yapacağı her işi Allah’ın, Peygamberlerin, inananların ve bütün insanlığını teftişine ve beğenisine arz ediyor gibi orijinallik ve özgünlük içinde sunmaya çalışma düşüncesinde olmalıdır. Bu, Allah’tan rıza, insanlıktan olur, başarılardan madalya getirecektir.

İkinci benliğin müstesna keyfiyetiyle ortaya çıkmasında kuşkusuz, yukarıdaki dört aşamanın kesin etkisi vardır. Ve bu, fert planında olduğu gibi Adiyat süresinde temas ettiğimiz şekliyle, cemaatler planında da düşünülebilir. Çok topluluk vardır fakat ihlasa eren, özgünlükte zirveleşen müstesna bir cemaat, her devirde olduğu gibi bu devirde de olabilecektir. İlk üç aşamada hamlığını atmamış, pişememiş ruhların, son iki aşamaya geçmeleri, evrensel misyonu hakkıyla temsil etmeleri ve eylem planında salih bir yeryüzü ağı oluşturmaları oldukça zordur.

Bu sûreyi sıkça okur dinleriz. Bu ve benzeri duygu ve düşüncelerle beraber tekrar edilmesi, bize çok şey kazandırabilir.

Her şeyden önce İhlas süresinde belirtilen, bütünlük ve zenginlik içinde, özgür ve özgün olan ama İhlas içinde Hakk’a yönelmiş, Hakk ile dertlenmiş, Hakk’dan gelenlerle dertlenmiş, dertli bir neslin dertleriyle dertlenerek hizmete kilitlenmiş, o dertlere tercüman olmuş bir benlik sahibi yapabilir.

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:45 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: