karakter

KAFİRUN SÜRESİ (109) inkar psikolojisine yaklaşım, drmavi

a-Gördün mü?

1-De ki: Ey kafirler

2-Ben sizin taptıklarınıza tapmam

3-Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz

4-Ben, asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim

5-Siz de benim taptığıma tapacaklardan değilsiniz

6-Sizin dininiz size-sizin içindir, benimki de bana-benim içindir.

1-Nüzûl sebebi:

Tanrı pazarlığı: Müşrikler Peygamberimize, bir sene kendilerinin tanrılarına ibadet etmesini, kendilerinin de bir sene onun tanrısına ibadet edeceklerini teklifiyle gelmiş, “Tapınmada birlikte olalım ve sonunda hayır hangisindeyse onda birleşelim, onu kabul edelim!” demişlerdi (Yazır,10/9).

Aynı konuda başka bir ayet de şöyle cevap vermektedir: “Ey cahiller! Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi bana emrediyorsunuz?” (39/64).

Burada, ne kadar kültürlü, bilgili ve otorite, servet ve nüfûz sahibi olursa olsun; inkarcı kişiliğin, cehaletle eşdeğer tutulduğu görülmektedir.

2-Kafirce teklife kafirlere yakışır ifade-i kelam: “Ey kafirler!”

Bu hitap tarzı bir taraftan, öncesinde nazil olan Kevser süresindeki “Ebter” ithamına bir cevap teşkil etmektedir. Diğer taraftan da, Allah’a karşı putların, geçici de olsa, transfer edilmesi, değiş tokuş yapılması, dönüşümlü tanrı iktidarı gibi cehl-i mük’ablık içindeki teklife, gereken şiddette, anlayabil dikleri dilde, ruhlarının rengine uygun bir ton da tepki gösterilmiş olmaktadır.

3-Teklif amacı: Emilinasyon!

Müşrik ileri gelenleri yer yer temas ettiğimiz gibi, sürekli bu oluşumun önünü kesme tedbirleri üretiyorlar, akademik bir heyet gibi sürekli çalışıyorlardı. Baştan çıkarmak için tekevvünün başındaki insanı takibe alıyorlar, İsmet ve İffetini bildikleri halde kadın teklif ediyorlar, rüşvetler sunuyorlar, makam sevdasına kapılır mı acaba diye koltuk teklif ediyorlardı. Peygamberimiz bunun imkansız oluşunu, “Güneş ve ay getirilse, omuzlarıma konsa yine de vazgeçmem!” diyerek ilan ve ifade ediyordu.

Ama bu sefer konu doğrudan ma’bud idi. ve Hakiki Ma’bûd konuştu: “De ki!…” diyerek sözü kendine bağladı. Bu teklife hiçbir isim konulamazdı; ukalalık ve küstahlık adına hangi namla anılsalar yanlarında gölge gibi kalacaktı. Sinsi planda hem çekirdek oluşumu imha etmek hem de Tek İlah kavramını silmek üstünü örtmek, gömmek vardı. Ve onlara; çekirdek gömen çiftçiye de dendiği gibi, Tevhid’in üstünü örtenler anlamında “Kafirler!”dendi.

Her yol ve yöntemi, hedefe varmada mubah gören makyevalist anlayış bu sefer inanç konusunda bile ne kadar “İlkesiz!” olduklarını kanıtlarca sına, zaten Muhammed’in istediği gibi bütün putlarını bir çırpıda, ellerinin tersiyle itivermişlerdi.

Çünkü tanrıları onları değil, onlar tanrılarını yönetiyorlardı. İstedikleri zaman, helvadan yaptıkları yanlarındaki putları da mideye indiriyorlardı. Eski Yunan’da olduğu gibi, canı çeken insan, bir ihtiyacı için yeni bir tanrı üretiyor, isim veriyordu. Benlik kendini tanrı yöneten konumda görünce, dilediği tanrıyı dilediği yere atayabiliyor, görevler verebiliyordu.

Fakat bu aslında, İnsan benliğinin Tevhid’den kopmasının sonucu kimlik ve kişilik bölünmelerinin bir yansımasıdır. Bir’den kopunca hücre çoğalması gibi kişilik sayısınca tanrı, tanrı sayısınca kişiliklerin ortalığı sarması, ruhu da nefis hastalıklarının sarması kaçınılmazdır.

Müşrikler de benzer yaklaşımla, komuta ettikleri tanrılarını devre dışı bırakarak, cazip bir yol açtılar; Muhammed’in Tanrısını da kendisiyle beraber kendi denetimleri altına almayı, böylece yeni oluşumu bünyelerinde eritmeyi düşündüler. Varlıkları zaten kendi imâlethânelerine bağlı olan dökme tanrılar devre dışı bırakıldı: “Getir tanrını tapalım!” dediler…Taviz koparmak için taviz verdiler. Karşılık bulamayınca da, “Hiç olmazsa elini putlarımıza sür!” diye taktik değiştirdiler. Akıllarınca görüntü alacaklar ve onu kamuoyuna deşifre edeceklerdi. (Garânik olayı ayrıca ele alınmalıdır).

Ruhu mühürlenircesine bozulmuş insanlar, insan olmanın getirdiği doğal vicdani durum olarak kendi onulmazlıklarının farkında olurlar. Kanser den ölümü bekleyen, son günlerini yaşayan bir insanın ruh haleti mutlaka farklı olur. Ya da aidsten ölüm hükmü yemiş insanın her kepazeliği işlemede artık gözünü kırpmaz hale gelmesi ve herkese kendi hastalığını bulaştırmak istemesi gibi…

Müşriklerin tanrılarından vazgeçme gibi bir kaygıları olamazdı, çünkü onlar da biliyorlardı ki bu maddi yapılarıyla onların kazandıracakları hiçbir şey yoktur. Bu ruh kaosundan kurtulamadıkları için, bunun hıncını çıkarmak istercesine, her teklifi yapmaya hazır bir durumdaydılar ve muhataplarını kendi ruh dünyalarına çekmek istiyorlardı. Bu sebeple bize, sıra dışı teklifler yapan, tavizler vermeye hazır bulunan insanların, mutlaka ciddi bir nefis-ruh hastalığının bulunduğunu hesaba katarak son derece titiz davran- mak, iyice düşünüp taşınmak gerekmektedir.

4-Teklifi reddetmenin anlamı:

“Ey Kafirler!” sözüyle konu kestirilip atılabilir arkadan da, önceki sûrelerde örneklerini gördüğümüz gibi cehennem ateşinden ve cezalandırılış biçimlerinden de söz edilebilirdi. Fakat hem Cenab-ı Hakkın insanlara gösterdiği Merhametin ifadesi olarak hem Firavun’a bile inanma fırsatı tanındığı gibi bir imkan vermek hem de “Kafirler!” diyerek insanların ulu orta itham edilmediğini, bu durumlarının nasıl kendi elleriyle hazırlandığını göstermek ve Tevhid dini ile tanrılar edinmenin farkını ortaya koymak için aşağıdaki gibi farklı hikmetli anlamların da bulunabileceği yaklaşım şekli sergilenmektedir.

a-“Ben sizin taptıklarınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapmazsınız!” ayetleri bir durumu bildiriyor. Bu mantıklı bir durum belirlemesi sayılabilir. Teklife onay vermeden, karşı tarafın teklifine olağanüstü bir tepki de göstermeden; kendi mabudunu övmeden ve muhatapların tanrılarını da yermeden, iki tarafın tanrılarıyla olan ilişkileri özlü olarak belirlenerek sunuluyor.

Buna göre, ben bir Tanrı kabullenmişim ve ona bağlanarak ibadet edip duruyorum. Siz de kendinize göre tanrılar kabullenmişsiniz ve belirlediğiniz tarzda onlara tapınıyorsunuz. Bu ruhta yerleşmiş ve bilinçteki alışkanlık durumuyla vazgeçilmez hale gelmiştir. Konfeksiyon elbise dener gibi, insanın benliği haline gelmiş, kişiliğiyle bütünleşmiş tanrı anlayışı böyle bir teklifle değiştirilecek değildir.

Diğer taraftan insanda iki kalp bulunmadığı gibi, bir kalbin, iki kalp fonksiyonunu gösterecek şekilde ikiye bölünmesi, iki aşkı iki tanrı sevgisini ve bağlılığını bir anda barındırması da düşünülemez. Bu insan ruhunda dengesizlikler ciddi rahatsızlıklar meydana getirir. Beşeri iki aşkı yaşadığını söyleyen insanlarda bile, ruh dengelerinin ve nefis sağlıklarının yerinde olması çok zordur. Sevginin adaleti, keskin kılıçta yürümekle dengelenebilir…

Kur’an’da sadece bir ayette “İki kalp” kavramı geçmektedir. Bu ayette bir insanın eş sevgisiyle ana sevgisinin, gerçek evlat ile evlatlık sevgisinin, aynı oranda kalbe mal olacak bir etki meydana getiremeyeceğini, söylenen sözden ibaret kalacağını belirtmektedir( 33/4). Konu ilah veya ilahların kalpte yer etmesi açısından ele alınırsa, bundan daha keskin çizgilerle ifade edilebilecektir.

Yukarıdaki ayetlerle aynı zamanda inkarcılara bu anlamda örtülü bir gönderme yapılmaktadır. Nasıl insanlarsınız ki, bir kalbe ancak bir İlah sığabilecekken siz pek çok tanrıya kalbinizde yer vermeye; üstelik tanrı değiştirmeye kalkıyorsunuz!..Bu nasıl kalp iflas etmişliği ve çürümüşlüğüdür böyle!

Bir kalpte ilah ya olur ya olmaz. Hem var hem yok olmaz. Onu tasdik de ya vardır ya yoktur! Aynı şekilde bir kalpte ya bir ilah ya da çok ilah olur; hem bir ilah hem çok ilah olmaz. Bu ne yaman bir çelişkidir böyle!..Kalbinizde, bolca işporta malı alır-satar gibi, tanrı enflasyonu yaşayabiliyorsunuz?..

Diğer bir anlam da şu olabilir: Bugün bu tanrı değiştirme teklifinde bulunan yarın, bu tanrıdan sıkıldığında ya da daha orijinalini bulduğunda yine tanrı değiştirme teklifinde bulunabilir. Bu, bir eş veya iş değiştirme ya da çarşı pazarda bir alışveriş değildir ki; “Hadi gel takas yapalım, tanrılarımızı değiştirelim!” diyebiliyorsunuz? Kalbiniz ne kadar da şahsiyetsizleşmiş, nasıl bir onulmaz kişilik kaybına uğramışsınız!..Hatta mesh olmuşsunuz!..

Ayrıca burada tek ilah ile çok ilahlar üzerine vurgu yapılmaktadır. Bununla karşı tarafı biraz da olsa insafla düşünmeye, akıl ve mantıklarını çalıştırmaya bir teşvik hissedilmektedir. Ve aslında bu çok önemli bir konudur. Psikolojide kimlik bölünmesinden kişiliklerin çatışmalarından söz edilir. Aslında farklı tanrılarla, değişik inanç ve ideolojilerle, farklı kişiliklere bürünerek farklı düşünmek zorunda kalan insanlarda gerçek bir kişiliksizleşme kimliği ortaya çıkar. Duygu ve düşünceler hem durmadan değişir hem de iner çıkar. Ve tanrı veya din değiştirelim teklifine kadar davranış uzantıları gözlenir.

Tek Allah’a yönelmesi gereken kalbin, dünyaya, dünyalıklara, evlatlara, servete vb. yönelmelerinde bile benzer kişilik bozukluklarına rastlanır. Sık sık eş, iş, ev, arkadaş, mahalle, şehir, hatta parti vb. şunu değiştirelim bunu değiştirelim gibi durmadan kişilik değiştirir gibi değiştirme davranış bozukluklarına şahit olmak mümkündür. Ayet bize, Tek Allah’a yönelmenin, Allah’dan başka şeylere yönelmekle ortaya çıkabilecek nefis-ruh hastalıklarına karşı bir teminat olduğu dersini vermektedir.

Kısacası ayetlerin diliyle inkarcılara: “Ben ile sizin, tek ilah ile çok ilahın arasında aşılmaz dağlar var!” mesajı iletilmiş oluyor.

b-“Ben sizin taptıklarınıza tapacak değilim siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz!” ayetleri de bir kararı bildiriyor. Evlilik bir kalp, akıl, sevgi ve uyum meselesidir. Kağıt üzerindeki çıkara dayanan anlaşmalı-sözleşmeli evliliklerde sevgi ve sadakat beklenmez ve çoğunlukla yürümez de! . Tamamen ruha, kalbe, akla ve bütün duygu ve düşüncelere ait olan iman ve ibadet gibi bir konuda ise yapay bir tanrı edinme ise asla söz konusu olamaz demektir.Kalbe inmeyen, zahirde bir görüntüden ibaret kalan, İnsan-Tanrı ilişkisinin de insana kazandıracağı hiçbir şey olmadığı gibi, dünyada da ahırette de ruhun azab çekmesinden başka bir işe yaramayacaktır.

Başka ayetler Peygamberimizin bu konuda belirlediği tavra tercüman olmaktadır: “Sen bu dine uy, bilmeyenlerin isteklerine uyma!”(45/18), “De ki Allah’ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi. Arzularınıza uyarsam sapıtmışlardan ve hidayete erememişlerden olurum”(6/56).

5-“Sizin dininiz size, benim dinim banadır”

Ayette geçen “Leküm”, lehinize anlamındadır. Putlara tapmanın lehinize olan yönü varsa, o size ait olur anlamı çıkmaktadır. Başka ayetlerde “Leh” ve “aleyh” kavramları sıkça kullanılır. Mesela: “Allah, insanı gücü yettiği şeyle sorumlu tutar. Herkesin kazandığı hayır kendi lehine, kazandığı şerde kendi aleyhinedir”(2/286). Dolayısıyla işte sizin putlardan kazandığınız lehinize olanlar, işte benim kazandığım lehime olanlar demektir.

Burada ince bir ihtar da seziliyor. Yani , sizin taptıklarınızın bana kazandıracağı lehime bir hayır yok ki teklifinizi kabul edeyim!. Şayet şimdiye kadar sizin lehinize kazandırdığı bir hayır olsaydı bu ortada olurdu; bunca Cahiliye kötülüklerini yaşamış olmazdınız. Ve çok tanrınızın kazandıracağı lehinize olan hayırlar, Muhammed’in tek tanrısının kazandıracağı hayırlardan üstün olurdu ve bu teklifi yapmanıza da dille mücadeleyi bırakıp kılıçla mücadelelere girmenize de gerek kalmazdı!..Tenakuzlar içinde bocalayıp duruyorsunuz ve teklifler yaptıkça da battıkça batıyorsunuz!..

Sûrenin başında “Kafirler!”diye yapılan hitapdan sonra “Sizin dininiz!” ifadesinin fark edilir şekilde kullanılması, çarpıcı bir in kar psikolojisini ve iç dünyalarındaki çelişkiyi ortaya koymaktadır. İnkarcı zaten dini yalanladığı ve reddettiği için, din kabul etmemekte dir; aslında dini yoktur. Dini inkarcılık tır; inkarcılığı yol yöntem tarz olarak benimsemiştir.

Bu durumda inkarcının payına düşen; İlahsız, Peygambersiz ve kitapsız bir din anlayışı olmaktadır ki buna din denemez. Ya da İlahı, Peygamberi ve Kitabı olan ve çevresine huzur getirdiği belli olan, hazır bir dini inkar ederek anlamsızca putlara yönelmeyi seçmişlerdir ki, buna da yol denemez!..

Bu ifade genellikle, “İslam dininde, dini inançlar konusunda özgürlük vardır, kimsenin dinine, dini yaşantısına karışılmaz, din değiştirmeye zorlanmaz!” şeklinde görüş ileri sürenler tarafından sıkça örnek verilir. Ya da bu sözün sadece o dönemi ve o dönemin inkarcılarını kapsadığı ileri sürülür. Bir tarafta her insanı her inançla alabildiğine özgürce başı boş bırakma, diğer tarafta da belli bir inancı dayatma gibi tehlikeli iki durum ortaya çıkmaktadır.

Buna göre denebilir ki o dönemde güçlerine güvenerek, putlarını terk etmeye yanaşmayan müşriklerin, en azından Müslümanlara zarar vermelerinin önüne geçebilmek için, putları hakkındaki gelecek endişesi ortadan kaldırılmış, geçici olarak siz, inançlarınızla baş başa kalın denmiş olabilir.

Diğer taraftan, ayetlerin hitap uslûbu, kısa ve kesin ifadeleri ve kararlı tondaki veciz beyanı nazarı dikkate alınınca bir kararlılık ve izzet içinde hedefe kilitlenmişlik mesajı da alınabilmektedir. Dünyalıklar yollara serilse, güneşle ay omuzlara konsa yine bu davadan vazgeçilmeyecektir. Bu yaklaşım, evrensel bir oluşumun eşiğindeki bir liderin, çevresini motive etmesi ve kitlesini cesaretlendirmesi adına son derece önemli, psikolojik etki yapacak ve ders verecek bir tarz olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bununla aynı zamanda; çekingen kişiliklere, içine kapanık, fobilerin kurbanı olmuş, ten ve ev hanesine hapis olmuş, kişisel endişelere kapılmış, haksızlıklar karşısında tepkisiz kalmış, miskin insan tiplerine de güzel bir örnek sunulmuş olmak tadır.

Peygamberimiz, daha sonraki dönemde, Hudeybiye”de şartların gereklerine göre davranmış, “Sizin şartlarınız size bizim şartlarımız bize” anlamında bir anlaşmanın ötesinde adeta “Bütün şartlar müşriklere” durumuna imza atmıştı. Ama ardından da Mekke Fethinden sonra, müşriklerin Ka be içindeki putları temizlenmiş ve “Sizin dininiz size, putlarınız da size!” denmemiştir. Fakat öte yandan hiç kimseye de kılıç zoru ile Müslümanlık teklifi götürülmemiştir. Bireysel olarak (Vahşi’ye yapıldığı gibi) psikolojik ikna yöntemi uygulanmış, psikolojileri çok iyi bilinen kimilerine de bol ihsanlarla davet yapılmıştır.

Hz.Adem ve Hz.İbrahim’den kalma bir mekan ve Allah’ın seçtiği bir “Ev” (3/96) ve Müslümanlara Kıble olarak Kabe, Müslümanlardan başka insanların, onun üzerinde (Kudüs örneğindeki gibi) dini bir pay görmeleri mümkün değildir. Bırakın hak talebini, harem sınırları içine girmeleri bile yasaklanmıştır (9/28).

Bir insanın dine girmesi için baskı uygulamak başkadır ki bu zaten diğer ayetlerle yasaklanmıştır; “Dinde zorlama yoktur” (2/256), “Sen ancak anlatıcısın zorlayıcı değilsin!” (88/22) gibi ayetler bunu gösterir, kendi dini değerlerini koruma adına bazı yaptırımlar uygulamak başkadır. Başka din men suplarına dinlerini yaşama imkanı tarih boyunca tanınmış fakat İslam dinini bırakıp başka dine girme konusundaki tutarsızlığa sıcak bakılmamıştır. Son ve en mükemmel dini bırakıp üstünde mükemmel din bulmak mümkün değildir. İslam’ı tanıyan onu bırakmaz, bırakıyorsa İslam’ı anlamamış demektir. Onun din ve mukaddesat ile bütün inananların vicdanlarını ilgilendiren inanç konularında oynamasına izin verilmez.

Bu son ayet aynı zamanda, her insanın vicdanında gizli bulunan inançlarına ve ulaşılamaz, her kesin dini ve dindeki ihlas derecesi kendine özgüdür anlamını da içermektedir. Karşımızdaki insanın diliyle söylediğine itibar etme durumundayız. Kalbini bilemediğimiz için kalbindeki dini onun demek olur. Ya da o, kalbindeki kadar Müslümandır, ben de kendi kalbimdeki kadar!..Allah bilir, ben hüsn-ü zan etmekle görevliyim diye de düşünülebilir.

Bir de herkes din adına kendi yaptıklarından lehte veya aleyhte sorumlu olmakta, herkesin dini sorumluluğu kendine özgü kalmaktadır. Ahiret adına kimse kimseyi bu anlamda ölçüp tartamaz, ona bir akibet ölçüp biçemez. Bir savaş esnasında, Sahabenin kılıçla üzerine üzerine yürüdüğü müşrik kelimei şehadet getirmiş fakat Sahabi öldürmüştü. Peygamberimiz hiddetlenmiş, “Neden?” diye sormuş, korktuğu için Müslüman oldu” deyince “Nerden biliyorsun kalbini yardın da baktın mı, kalbini yardın da baktın mı?” diye defalarca tepki göstermiştir.

Kimin kalbindeki hangi dinle Allah’ın huzuruna gideceğini, Allah bildirmedikçe, kimse bilemez. Bu sebeple kimse bir cennet havarisi gibi her önüne geleni cennete dolduramadığı gibi, bir cehennem zebanisi gibi her gözüne kestirdiğini de cehenneme postalayamaz…

Son ayeti yanlış anlamamak yorumlamamak gerekir. Özellikle aile fertlerimizin, akrabalarımızın, yakın daireden başlayarak milletimizin, hatta bütün insanların din edindikleri inançlardan sorumluyuz. Yani her insanın Allah’a inanması, Peygamberimizi tanıması ve İslam’ın güzellikleriyle buluşması ve imanını kurtararak cennete ulaşması adına gayret göstermek namaz kılmak gibi dini bir yükümlülüktür. “Herkesin dini kendine, her koyun kendi bacağından asılacak” gibi düşünce beslemek, bizi asla sorumluluktan kurtarmaz. Unutmamalı ki güzelliğin boy gösteremediği yerde çirkinlikler gelir otağını kurur. İnkarcılık ateşi gelir kendi çocuklarımızı bulur…Ateş durmaz akarmış, Düştüğü yeri yakarmış, Aslında çevresini, Hem seni hem beni yakarmış!..

İnsanları din diye edindikleri yanlış inançlardan kurtarmak, İslam’ın evrensel prensipleriyle buluşturmak için, müesseseler kurarak her ülkede güzelliğin organize temsilcileri olmak gerekmektedir. Bu durumda “Benim güzel dinim bana; ama bana olduğu gibi herkese!” anlayışını insanımıza öğretme ve yukarıdaki ayeti, dünyada toptancılığını yaparak, akıl ve kalplere en uygun biçimde, ulaştırma şeklinde anlamak daha uygun olacaktır. İnsanlığı batıl dinlerin yanlışlıkları içinde bırakmamak lazımdır. Ateşlerde yandığını gördüğümüz bir insanı, göz göre göre nasıl ateşler içinde bırakabiliriz ki!..

Ve bu çalışmalar yapılırken: “Ben dinimle sen dininle gel dost olalım, birbirimize güzelliklerimizi sunalım!” şeklindeki yaklaşım da bu ayetin ruhuna uygun düşer diye düşünmekteyiz. İnsanlar kelimelerden çok, yaşanan hayata, yani temsil keyfiyetine bakmaktadırlar…Hem dinimizi yaşamamak hem de irşad faaliyetleriyle anlatma çabası içinde olmamak; sonra da senin dinin sana benim dinim bana diyerek, insanlığı yanlış inanç karanlıkları içine itmek, Kur’an gerçekleriyle örtüşmez.

O, son nefesini vermedikçe, biz nefes aldığımız sürece, nefeslerimizi hidayete davet yolunda tüketmemiz gerektiğini asla unutmamalıyız.

Kaldı ki, ayetlerde belirtildiği gibi, Rabbe inanmayı ve ibadet etmeyi kesinlikle reddetme durumunda olan insana karşı söylenen; “Senin dinin sana benim dinim bana!” ifadesinde bile örtülü bir diyalog çağrısı bulunmaktadır.

Burada “Ben senin insanî kişiliğine, inanç dünyana, duygu ve düşüncelerine, hayat görüşüne ve yaşam tarzına müdahale etmeyi, beynini yıkayıp tarafıma çekmeyi, hele vicdanına baskı uygulamayı asla düşünmüyorum; sen sen oluver ama bana da yol ver!” gibi ince bir objektiflik çağrısı mesajı da hissedilebilir.

Öte yandan insanlar, farklı din mensupları olarak, sen dininde ben de dinimde olayım ama ortak evrensel insanî değerlerde buluşalım şeklinde bir müşterek görüş, hoşgörü ve diyalog ekseni de geliştirebilirler.

Psikolojik açıdan ve iletişim ve terapi uygulamaları konularıyla da bu olaya bakılabilir. İnsanlarla iletişim sağlarken benliklerine değer verme, kişiliklerini kabullenme ve egolarını okşama ilk adım olarak bir gerekliliktir. Bu ilk adımla etkili ve kalıcı bir diyalog ve ilişki geliştirme, muhatabımızı açma ve iç dünyasına ulaşma kapıları açılabilir, aynı zeminde buluşabiliriz. Sonra da verebileceğimiz güzellikleri gösterme ve kabul ettirme şansını elde etmiş oluruz.

Empati kurma açısından düşündüğümüzde de aynı sonuç ortaya çıkar. Çünkü kendimize de aynı yaklaşımın gösterilmesini, öz kimlik ve ikinci fıtrat haline getirdiğimiz inançlarımıza, duygu ve düşüncelerimize saygı duyulmasını, kabullenmeyi ve onaylanmayı isteriz. Dinimize dokunulmasını istemediğimiz gibi, başkaları da dinine dokunulmasını arzu etmez ve aksi durumda ciddi tepki gösterir. Bu tepki bütün aramızdaki köprüleri yıkabilir, ulaşma yollarımızı tıka yabilir. Kabul kabulü çeker…Muhatabımızın kabul edilmesi, kendimizin kabulü adına bir ön kabul yerine geçer.

KALEM SÜRESİ (68) drmavi

Bu süre ile Alak süresi arasında genel bir muhteva birliği ve benzerliği göze çarpmaktadır. Buna mukabil, uslûp ve ifade tarzında belli bir farklılık söz konusudur Öncelikle her iki sürede de kalemden söz edilir. Fakat Alak süresinde okumak bu sürede ise yazmak ön plandadır.

İkinci olarak, Peygamberimizin mecnun olmadığından ve sınırsız ecir kazandıracak yüce bir ahlaka sahip olduğundan bahsedilmekte, böylece müşriklere karşı Peygamberimiz, bizzat Allah tarafından savunulmaktadır.

Üçüncü olarak, Alak süresinde ana hatları çizilen insan tipinin olumsuz karakter dökümü yapılmakta, ince hatlarıyla kişilik portresi çizilmekte, Ruhu okunarak, ayrıntılı duygu, düşünce ve davranış haritası çıkarılmaktadır.

Dördüncü olarak, doğal bir felaket sonucu yerle bir olan ve sahiplerini büyük zarara uğratan bir bahçe ve sahiplerinin tutumları ve yaşadıkları duyguları hikaye edilerek, müşriklerin durumlarına ve ahirette maruz kalacakları akıbete bir gönderme yapılmaktadır.

1- “Nûn, Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun!”

İlk ayet anlamı kesin bilinmeyen “Nun” harfliyle başlar. Tefsirlerde farklı anlamlar da yüklenir (Yazır,8/254).

Mesela, “Nun” harfinin noktasız çanak şeklindeki alt kısmı kainata benzetilir, anlamsız bir görüntüdür. Üzerine bir nokta koyuvermekle çizgi “Nûn” laşır, anlam kazanır. O nokta Kainatın, yüzü suyu hürmetine yaratıldığını söylediğimiz Muhammed isminin başındaki bir noktaya benzeyen “Mim” harfi olmaktadır. Kainat O”nun nuruyla anlam ve değer kazanmıştır.

Kalem ve “Hokkası” na benzetilir ki bu, bütün ilimlere, okuma ve yazmalara bir işaret olabilir. İlk sürede geçen “Oku!” ve “Kalemle öğretti” ifadeleriyle de bir bütünlük oluşturmaktadır. Allah, adeta Kudret kalemiyle Muhammed”in Nur mürekkebinden alemleri yazmıştır…

Kur’an’a baktığımızda bu süredeki ayetlerin son harflerinin tamamının “Nûn” harfiyle sona erdiğini görürüz. Adeta cümlelerin dikkatle incelenmesine bir uyarı yapılmaktadır. Cümleler sadece bir kaç ayette Muhammed”in baş harfi olan “Mim” ile sona ermektedir. İlkinde Peygamberimizin yüce ahlakından söz edilir, diğerlerinde burnuna damga vurulan Ego”nun olumsuzluğundan bahsedilir.

“Nun” u ayrıca “ENE” nin özüne ve kalbine de benzetebiliriz. Ene iki elif arasındaki “Nûn” dur. Evren bedeninin kalbi ve özü Peygamberimiz olduğu ve alemlere anlam kattığı gibi, insan bedeninin kalbi, özü, çekirdeği, anahtarı, “Varlık Hokkası” nın Elif”i benzeyen “Kalemi” ve anlam kazandıranı da Benliğidir, Egosudur.

Ve kısa ayet sonlarındaki “Nun”lar okunurken ses ve nağme olarak farklı bir ruh bestesi dinliyor gibi oluruz. “Nûûûnnn!..” , “Nûûûnnn…” şeklin- deki kıraatlerde, özellikle tecvide göre okunduğunda, üst üste “nınnn”, “nınnn” şeklinde bir “ENE” nin titreyen sesini, ney gibi iniltisini, hüznünü, insan benliğinin tınılayan mırıltısını, nâlânını ve figânını duyar gibi oluruz.

“Nûn” olsun, “Ene” olsun bunlar birer “Harf” olarak ele alınırsa, iki şekilde bakış yöneltebiliriz:

1-Manayı harfî: Harfin kendisine, zahirine bakmaktır.

2-Manayı ismî. Harfin sahibine, yazanına bakmak, ifade ettiği farklı anlamları görmek ve okumaktır. Bir güle baktığınızda “Ne güzel!” derseniz bu manayı harfiyle bir bakış olur. “Ne güzel yapılmış!” deyip ona o güzelliği vereni görür, O’nu okumaya çalışırsanız bu da manayı ismiyle bakış olur.

Aynı şekilde Ene-Ego-Benlik kavramlarına da et-kemik varlığımız ve sırf dünya adına bakarsak, bu mecazi-dış bakış, Yaratıcımızla irtibatlandırarak bakarsak bu da hakiki-iç bakış olur. “Ene” kelimesinin “Nûn” u, insanın yaratılış egosunu, baştaki kaleme benzeyen Elif Allah’a dönük saf yönünü, sondaki kalem elifi ise insanın kendi adına bağımsız bir ego oluşturabileceğini remzediyor gibi…

KALEM:

Müfessirler, kalemin, insanlara bunca hizmet vermiş ve verecek olan bildiğimiz kalem olduğunu ya da gelmiş gelecek her şeyi yazan kader kalemi olduğunu ifade ederler. “Allah önce kalemi yaratmıştır”, “Allah önce aklı yaratmıştır”, “Allah önce cevheri (varlığın ilk öz hamuru) yaratmıştır” şeklin- deki hadis beyanları üzerinde yorumlar yapılır. Yazır, Kalem, Akıl ve Cevherin aynı şey olabileceğini belirtir. Buradan da kalemden maksadın yaratılış kalemi, yani insan kalemi olacağı görüşüne ulaşır (Yazır,age,8/261-264).

Bu durumda karşımıza farklı kalemler çıkmaktadır: Ama hepsi Allah’ın ilmine, iradesine ve kudretine dayandığından, Allah’ın yazması yaratması anlamında hepsine Allah’ın kalemi denebilir. Kısacası Allah bir varlık cevheri, ondan bir insan, o insanda bir akıl, o aklı hesaba katarak bir kader planı yaratmıştır ki, hepsine kalem denebilir.

Bu kalem, yazmaya devam etmektedir. İnsan ve kader, işbirliği içinde, ikisi aynı kalemi kullandıklarından tüm eşya ve hadiseler meydana gelmektedir denebilir. Bildiğimiz büyük nimet olan kalemlerimiz de bunda aracı olmaktadır.

Bu durumda ilahi yemin üç şeyi kapsamaktadır; İnsan kalemi (mürekkebi hücreler olsun) evren kalemi (mürekkebi atom-enerji olsun) ve başta Kur’an’ı yazan, üç kitaba dil olan her kitabı yazan kalemlerimiz ( mürekkebi de şehit kanına denk tutulan mürekkeple rimiz olsun). Bu durumda, kalem yerine kullandığımız ve hem Kur’an’ı, hem de psikolojik yönleriyle insanı anlatmaya çalıştığımız klavye tuşlarımız da bu yemin kapsamına girer diye düşünmekteyiz.

Yemin önemeli şeyler üzerine yapılır. İnsanlar olarak biz, Allah adına yemin ederiz. Biz Allah adına değer verdiğimiz gibi Allah da insana değer vermekte ve bunu yeminleriyle göstermektedir. Buradan yola çıkarak, “Yazan” “Kalem”in, “Ene” olabileceği üzerinde durmak istiyoruz. Çünkü sürede yoğun bir şekilde insan benliğinden, benlik tezahürlerinden söz ediliyor. Kalem olan Ego”nun nasıl bir benlik hikayesi yazdığı anlatılıyor. Allah’tan kopmuş benliğin bozulmuşluğunun sonucu olarak, ortaya çıkabilecek ruh hastalıklarının ve kişilik bozukluklarının adeta dökümü yapılıyor.

2-“Sen Rabbinin nimetiyle mecnun değilsin!”,

3-“Kuşkusuz senin için tükenmez bir ecir vardır”,

4-“Sen elbette yüce bir yaratılış ve ahlak üzeresin”,

5-“Sen de göreceksin onlar da görecek”,

6-“Hanginizin deliliğe tutulmuş olduğunu…”

7-Rabbin yoldan sapanı da hidayete ereni de en iyi bilendir”

Müşriklerin akıl takımı, kulüplerinde her bir araya geldiklerinde ciddi oturumlar düzenlemiş, Peygambere konduracakları vasıflar üzerinde an- lamda enine boyuna düşünüp tartışmışlardır. Adeta psikiyatristler kurulu toplanmış, masaya yatırdıkları bir akıl hastasının durumunu gözden geçirmekte, tedavisi olmayan bir tanı-teşhis koymaya çalışmaktadırlar. İleri sürülen bütün hafif ruh hastalığı tespitleri ve kavramları ayıklanır ve adeta en ileri aşamasına gelmiş bir şizofreni damgası vurulur: ‘Bu adam deli!..” derler. Şayet imkanları olsaydı, Muhammed’in beyin loplarını almayı bile düşünebilirlerdi.

Öteden beri peygamberlere deli denmesi, psikolojik bir savaş adına yapılmaktadır. Katilin deli numarası yaparak avantaj sağlaması gibi, peygamberin güçlü ifadesini, söz ve fikirle susturamayan inançsızlar, her dönemde, karalama ve refüze etme yoluna gitmişlerdir. Deli diyerek, olumsuz telkin bombardımanı altında kalan Hz.Muhammed’in (S.A.V.) ruh halini bozmaya, kendini öyle görür hale gelmesini sağlamaya çalışmışlardır. Bir insana “İyisin iyisin!” dendikçe kendini öyle hissetmeye, aksinde de kötü hissetmeye başlaması gibi; bakışlarıyla, sözleriyle, tutum ve davranışlarıyla sürekli hücum etmişlerdir.

Diğer yandan, sürekli delilik sloganıyla toplum içinde böyle bir imaj oluşturmaya, “Çamur at tutmasa bile izi kalır” felsefesiyle kamuoyunu şartlandırmaya, Peygamberin söylediklerindeki etkileyiciliği ve büyüleyiciliği, gerçek büyü olarak lanse etmeye çalışmışlar, “Bölücü!” ithamlarıyla da ezebilmek için, otoritenin legal hedefi haline getirmeyi ve inanmaya meyilli olanların kafalarını karıştırmayı hedeflemişlerdir.

Bu iftiranın temelinde yatan duygular, başta kibir ve haset olmak üzere, Mekke’de uzun süredir yerleşmiş olan inanç ve ahlakın, sosyal, ekonomik vb. adaletsiz düzenin alt üst olması, (şeytan olayında olduğu gibi) otoritelerinin sarsılması, makam ve pirestişi kaybetme endişesidir. Fakat Peygamber sahipsiz değildir ve bu iddiaları anında geri çevrilmektedir.

Birincisi Nebisinin arkasında duran, sözlerinin yanında olan ve Peygamberinin ruhsal ve psikolojik açıdan son derece sağlıklı olduğunun teminatçısı olarak konuşan bizzat Allah’ dır. Müşrikler, cansız kurumuş çamur parçası putlarından mı destek alacaklar, yarım akıllarından mı?

İkincisi Nebinin akli dengesinde asla arıza olamaz. Çünkü bütün varlık O’nun ruh ve akıl kalemiyle yazılmış ve O’nun hürmetine dengede dur maktadır. Ondaki Ruh dengesizliği evrenin dengesizliği anlamına gelecektir. O, Rabbin insanlığa emsalsiz bir Rahmet nimetidir ve İlahi Rahmet eseri ve nimet olarak, insanlığın en yüce Ruhu ve Aklı (Fetanet Sıfatı) ona verilmiş, üstelik seçilmişlerden olarak Peygamber yapılmıştır. Herkesin deli olabileceği düşünülebilir de onun asla!

Üçüncüsü, Peygamber, insanlığa örnek olabilecek en yüksek bir ahlak sahibidir. O’nun bütün duyguları, düşünceleri ve davranışları bire bir Kur’an’la örtüşmektedir. O adeta, kitap olarak gelen Kur’an’ın, insanlaşmış şeklidir. İnsanlığa müstesna bir ahlak modeli olarak sunulan bir insan, nasıl deli olabilir? Olsa olsa, Peygamberliğinden önceki güvenilirliğine bakarak, O’na ‘Muhammedü’l-Emin” dedikleri halde, kıskançlık ve çıkarları yüzünden, önceki bu doğru tespitlerinden dönen müşrikler, ruhlarını bozmuş, akıllarını doğru kullanmamış olabilirler. Parlayan güneşe gözlerini yumanlar daima karanlıkta kalırlar.

Ayet, tek kelimelik çok ağır ithama karşı, yine bir kelimeyle ama, insanlık çapında ağırlığı olan bir mefhumla cevap vermiş;”Deli” diyenlere, kesin bir dille “Ahlak” denmiştir. Üstelik kesin olan Peygamber ahlakının yüceliği, ve büyüklüğü, kısacık ayette dört kez, kelime, harf ve gramer kurallarıyla teyid ve te’kid edilmektedir (inne, lam, tenvin, azim),(Yazır,age,8/267).

Ahlak, yaratılış ve huy demektir. Yaratılıştan getirilen ya da sonradan edinilen iyi veya kötü huylar ve hallerdir. Peygamberimiz, yaratılışı itibariyle, doğuşundan itibaren en yüksek ahlakî melekelere sahipti. Anne babasızdı ve içinde bulunduğu cahiliye ortamına rağmen, masumiyet içinde yaşamış, Rabbisi tarafından muhafaza edilmişti.

Delilik ise doğuştan da olsa, sonradan da kazanılsa, saklanmak da sürekli akıllı gibi davranmak da mümkün değildir. Davranışlardan kesinlikle fark edilen bir özelliktir.Öte yandan bir delinin, ahlaki normlara uygun davrandığı, bilinçli bir ceza veya ödül aldığı nerede görülmüştür?Hayatının her anın da ahlak çerçevesinde yaşayan bir insana deli denmez, delide ise ahlakî hassasiyet olmaz!

Peygamberimizin, 40 yaşına kadar bir şekilde psikolojik bir rahatsızlık yaşadığı da, ahlaki kurallara ters hareket ettiği de hiç bir kaynakta asla gösterilemez! Mağarada ilk vahiy tecrübesinden sonra, heyecan içinde gelip Hz Hatice’ye “Beni örtün!” demesi, melek olmamasının, beşer olmasının olağan bir tezahürüydü.

Anlaşılıyor ki, deliliğe varan pek çok psikolojik rahatsızlıkların temelinde, Vahiy ikliminde yaşanan güzel ahlaktan yoksun olma vardır. Birinin yokluğunda diğeri ortaya çıkmaktadır. Psikolojik rahatsızlığı olanlara, Dinimizin hoş görmediği ahlak dışı tavsiyelerde bulunmak da aslında, susuz kalmış bir insana deniz suyu içme önerisi götürmeye benzer. Derdin devası, derde düşülen yerde aranmalıdır! Nerde bir derde düşülmüşse, devası da o noktada saklı demektir. Ahlaksızlıklar insana bir kısım cinnetleri yaşatabiliyorsa, tedbirler de o yönde alınmalıdır.

“Mecnun” ve “Ahlak” kavramları arasında ne gibi bir ilişki vardır? Ayet delilik gibi ruh tartışmaları üzerinde, geçmiş yapı, şu andaki tezahürler ve geleceğe yönelik tespitler üzerinde durulması gereğine işaretin ediyor adeta deliliğin ve ruh hastalıklarının teşhis ve tedavisi konusunda kriterler belirlenmesini, bu mevzuda geleceğe yönelik çalışmalar yapılmasını adeta istiyor. Ruh rahatsızlığı ve kişilik bozukluğu örnekleri vererek de yardımcı oluyor.

Zira ayetlerden anlaşıldığına göre, öncelikle Peygamberimizin yaratılış yapısına, doğuştan insanın getirdiği mizaç özelliklerine dikkat çekiliyor. Ardından yaşamakta olduğu ahlakî tutum ve davranışları hatırlatılıyor ve doğuştan gelen kimlik üzerine oluşturulan ikinci fıtrat ve benlik kimliğinin, gelecekteki tezahürlerine, insanı alıp götüreceği olumlu ya da olumsuz tutum ve davranışlara vurgu yapılıyor.

Bu arada Kur’an, müşrikler gibi suçlayıcı, itham edici, aşağılayıcı tutum sergileyerek, “Sensin deli!” şeklinde bir demagoji tarzı benimsemiyor. Gerçeğin er geç ortaya çıkacağını vurgulayarak, gözlem yapmaya, iddialarını kanıtlamaya, ona göre hüküm vermeye davet ediyor.

Konu deli olan bir insanın, ahlaklı davranış sergileyip sergileyemeyeceği noktasında yoğunlaşmaktadır.

Aklî melekesini yitirmiş insanda ahlakî sorumluluk da yoktur, inanç ve ibadet sorumluluğu da. Diğer deyişle, “Akıl olmayınca ahlak da olmaz”. Peki tersini düşünürsek: “Ahlak olmayınca akıl da yok demektir” gibi bir sonuç uygun olur mu? İnanmayan ve her günahı özgürce işleyen insanlara “Akılsız!” veya “Deli!” mi diyeceğiz? Yoksa çarşı pazar deli mi dolu?

Ya da buna az yorum katarak şöyle diyelim: Benliğine güzel kimlik kazandırmayan, Ene’siyle yaratıcısına yönelemeyen, Peygamber ahlakını yaşayamayan insanın aklı ve iradesi, nefis baskısıyla zayıflar, arzularını duygu ve düşüncelerini kontrol edip yönetebilecek yeteneği kaybeder. Bir çeşit fonksiyonsuz akıl haline gelir. Bu da bir delilik ve cinnet hali midir, değil midir ona siz karar vereceksiniz?

İnkarları, dalaletleri, zulümleri ve günahları sebebiyle, cennetinin elinden kayışını ve adım adım cehenneme yaklaştığını gören çok akıllı bir insanın hâlâ aklını kullanmaması, tövbe ile dönüş yapmaması, gerçekte ciddi anlamda bir akılsızlık değil midir? Bir tarafta idam sehpası kurulmuş, kabir canavar gibi ağzını açmış, akıl sahibi insanları birer birer alıp götürürken, beri tarafta baklava börek yutmak, günah renkli zevk ve eğlencelere dalmak, hangi akılla telif ve izah edilebilir?..

Gelen ayetlerde, Hidayet yolunu seçmeyip güzel Ahlaka sahip olmayan o kişilerin dalalet yolunda sergiledikleri kişilik bozuklukları ve ürettikleri kötü davranışlar şöyle sıralanmaktadır:

8-“Yalanlayıcılara uyma!”

9-“Onlar sana iyi davranmak için senin onlara uygun davranmanı istiyorlar”

10-“Şunlara uyma: Tutarsızca yemin eder, her kalıba girer”

11-“çekiştirip ayıplar, araştırıp laf taşır”

12-“Her hayra engel olur, sınır tanımaz çiğner, her günaha girer”

13-“Zorba-acımasız-kaba-davranır, kötülükle damgalı-iyiliğe mühürlüdür”

14-“Evlatları, malları var diye azar” 15-“Ayetleri ona okununca eskilerin masalları der”

a-Öncelikle karmaşık bir ruh tablosu ile karşı karşıya kaldığımızı görüyorsunuz. Klasik bir eseri, uzmanlarının analiz etmesi gibi biri şey. Picasso’nun, özellikle Dalı’nın bir yapıtını sanatsal açıdan yorumlamak için, herhalde ressamlık bilgisi ve o alana ilgi gerekir. Çoğumuz renk karmaşası, yamuk ağızlı yaratığa benzeyen bir insan resmi gibi sathî yorumlar yaparız..Kültürümüze ters gelir. İnsan ruhunu da bir psikiyatrist daha güzel tahlil edip anlatır. Kur’an’ı da gerçek müfessirler…Cenab-ı Hakkın sonsuz ilminden gelen vahiy ifadeleri ile karşı karşıyayız. Özellikle Arapça’nın bir kelimesinin; sözgelimi bir devenin 70 sözcükle ifade edildiğini düşünürsek, insan ruhunu kelimelerle şerh etmenin zorluğu ortaya çıkar. Alex Carrel’in dediği gibi gerçekten meçhul olan insanı!..

b-Peygamberimiz güzel ahlakı ile daima iyi ve güzel duygu, düşünce ve davranışlara sahip çıkan, uygulayan ve insanların da güzel ahlaklı olması için görevli olarak yaşayan bir insandır ve inanan inanmayan, ahlaklı ahlaksız her insanla iletişim kurma durumundadır. Ancak iyi ve güzel olanın yaşaması ve yaşatılabilmesi için, öncelikle onun koruma altına alınması gereklidir.

Bu yüzden ilk vahyin nüzûlünden sonra üç yıl boyunca gizli davet yapılmış, iki hicret yaşanmış, mağaralara sığınılmış, ağır maddelerine rağmen Hudeybiye anlaşması imzalanmıştır. İnsan ruhu, özellikle çocuklarımızın ruhları, bozuk ruhlara karşı ciddi anlamda koruma altına alınmalıdır. Onların, her halde kelaynaklardan geri kalmayacak oranda değer ve önemleri vardır.

Peygamberimizin şahsında bütün inananlara bu konuda bir uyarı yapılmaktadır. Yalanlayarak Allah’tan kopmuş, sadece kendi Ego hayatlarını yaşamakta olan ve bu durumlarını uç noktalarda gösterdikleri kişilik ve davranış bozukluklarıyla sergileyen insanlara karşı dikkatli olunması istenmektedir. Zira ruhlarda birbirini aynalama ve modelleme meyli her zaman vardır. Bir çeşit bulaşıcı hastalık gibi, ruhsal hastalıklar da birbirini kopyalarlar. Bu iyi ruhlar için de geçerlidir. Ayet pis ruhların pis ruhlarla, temiz olanların da temizlerlerle olduğuna dikkat çeker (24/26).

c-Başta iman ve ibadet olmak üzere, ruhun güzelleşmesini sıhhat kazanmasını sağlayan temel beslenme kaynakları yoksa, inanç konuları yalanlanıyorsa; ruhun bozulacağına, çürüyeceğine, çeşitli psikolojik bozuklukların doğmasına sebep olacak günah bataklığına dalma riskinin olabileceğine dikkat çekilmiş oluyor. Alak süresinde işaret edildiği gibi “Aidiyet-Allah’a kul olma” yı reddetme gibi Fıtrat anayasasının ilk maddesi baştan reddedilmiş ol maktadır. Bundan sonraki hiç bir inanç ve hayat yasasını tanımayacağını, kafasına estiği gibi davranacağını ilan etmiş olmaktadır.

Bu yalancılıktan daha ağır bir durumdur. Yalanda gerçeği ters gösterme vardır, yalanlamada ise toptan ret ve inkar söz konusudur. Bu psikoza giren insanlar, benlikleriyle beraber bilinçaltlarını da alabildiğine özgür bıraktıklarından, bir volkan gibi sürekli bilinç patlaması yaşarlar. Ve lav fışkırma sı gibi çevrelerine sürekli her çeşit ruhsal hastalık mikroplarını saçarlar. Bir Yaratıcıyı almak istemedikleri ruh dünyalarını, onlarca ruh hastalık mikrobu işgal altına alırlar ve onun duygu, düşünce ve davranışlarına hükmederler…

Ruh güzel duygu ve düşüncelere kapalı hale gelince, bildiğimiz ne kadar güzel duygu ve düşünce varsa, her birinin yerine adeta tam zıddı olumsuz kötü bir duygu ve düşünce gelip yerleşmekte, adeta bütün bedeni arıların kaplaması gibi, kötülükler ruhu sarıp sarmalamaktadır.

Bu açıdan, Ayetleri yalanlayarak Peygambere hasım olma gibi dibe vurmuş başka bir şizofreni ve paranoya hastalığı gösterilemez!..”Ben İsa’ yım, Musa’yım, Peygamberim!” deyenler için yine masumca bir gerekçe gösterilebilir ve tedavi edilebilir. Fakat bilinçli olarak “İsa’yı Musa’yı tanımam!” deyen insanın ruhsal açıdan tedavi şansı kalmamış demektir. O gerçekten ruhunda köklü bir değişim bekliyorsa, ruhun sahibine başvurmalıdır.

d-Ayetlerden anlaşıldığı gibi Benlik adeta zincirlerinden boşanmış gibi, her tarafa koşan, soluk soluğa canavarca saldıran, bozmadık duygu bırakmayan bir insanın genel portresini çizmektedir. Benlik öylesine özgürlük kazanmıştır ki, çoğu özgür insanın yapamayacağı şeyleri yapmaktadır.Komple duyguları hastalık mikrobu istila etmiş gibi, ruh adeta can çekişmektedir. Bu komple ruh bozgununun başlıca özelliği “Kişilik erimesidir!..”

Kişilik Erimesi…

Psikolojiyle ilgili bir kitap alsanız, kişilik bozuklukları ve ruh hastalıkları ile ilgili tanımları ve özelliklerini okusanız, sonra da ayetlerde ruhsal durumu ve kişilik özellikleri belirtilen, bu duygu ve düşünce katili insana bir teşhis koymanız istense bunun imkansız olduğunu görürsünüz. Ne kitaplardaki özellikler bir elbise gibi bu portrenin üzerine giydirilebilir ne de bu şahıs o tanımlara sığabilir…Çünkü elle tutulur bir kişiliği kalmamıştır ki o kişilikte bir hastalıktan söz edilsin !..Belki parçacı bir yaklaşımla şu özellik, şu davranış diye tek tek irdele mek ve isimlendirmek mümkün olabilir. Kişisel olarak bizim Kur’an’dan yararlanmamız, kötü duygu ve düşünceleri, olumsuz davranışları öğrenmemiz de bu şeklide mümkün olabilir.

Kişi tek başına adeta bütün kişilik bozukluklarını kendinde toplamış teşhir etmektedir.

e-Bu ayetlerde belirtilen davranış biçimleri herhangi bir Müslüman’da da gözlenebilir. Bu yukarda işaret ettiğimiz bir ruh ölmüşlüğü, kişilik don- muşluğu anlamına gelmez. Peygamberimiz, (Kalbiyle inkar eden, dıştan Müslüman görünen) münafığın üç temel kişilik özelliğini şöyle sıralar: “Yalan konuşur, sözünden döner, emanete ihanet eder!.

Buradan yola çıkarak, inanan hatta ibadet yapan bir insan bunlardan birini veya hepsini yapsa bile münafık sayılmaz. Belki mü nafıklığa ait bir özelliği, elbise gibi geçici olarak sırtına geçirmiş olur. İnsanlar yanlış elbiseye göre hüküm verebilirler. O elbiseyi hemen çıkarmalı ve tövbe etmelidir. Tıpkı elbisemize bulaşan bir pisliği temizlemek gibidir. Ancak sürekli yaşanan özellikler karakter haline ge lip insanı tehlikeye atabilir. İnsan kendinde bir inkarcı ve münafık özelliği görebilir, endişe duyabilir. Fakat kendine asla kafir ve münafık dememelidir, demeye hakkı yoktur, şaka da olsa böyle bir şey demesi durumunda, tövbe ile inanç tazelemelidir.

Yukarıdaki ayetlerde belirtilen davranış biçimlerine uyan yönümüz varsa, bu, inkarcılara ait bir özellik olarak üzerimize sıçramış bir çamur olarak görülmeli ve hemen temizlenmeye çalışmalıdır.

Bunun tersi de mümkündür. İnanmayan bir insanda, inanan bir insana ait özellikler hatta daha güzel vasıflar olabilir. Ve günümüzde olduğu gibi uygarlık adına Müslümanlardan ilerde olabilirler. Allah inanmayan insanı yüceltiyor değildir, inanmayan insanın sahip olduğu Müslüman’ca sıfatlara bakarak yükseltiyordur. Müslüman aşağılarda zorluk çekiyorsa, üzerinde Müslümana ait olmayan olumsuz özellikler taşıdığındandır. Bu konuda kısa bilgi sunulmuştu.

Psikolojik olarak da aynı gerçeğe yaklaşmak mümkündür. Günahlar, psikolojik rahatsızlıklara yol açar. Müslüman o rahatsızlıktan kurtulması için, o günahı terk etmesi gerekir. Anksiyeteye, depresyona sahip bir Müslüman, okumuyor, okuyan güzel insanlarla beraber olmuyor demektir. Yoksa gerçekten inanmış ibadetini yapan, insanlara yararlı olma yolunda hizmetler veren bir Müslüman’da, kafirlerde münafıklarda görülen bunalımlar o derece yaşanmaz; ümitsizlik gibi!..

Eğer inanan bir insan bunları yaşıyorsa bir Müslüman’a yakışmayan bir duygu veya düşünceyi yaşıyordur, olumsuz bazı davranışlar içinde bulunuyor demektir.

Bunun dışında inanan insanın başına gelen her üzüntü ve acıyı, bela ve musibeti hemen psikolojik rahatsızlık diye isimlen dirmek de asla doğru değildir. İmtihan dünyasında yaşadığımızı hep vurguluyoruz, ilgili yerde gerekli uyarılar yapılmıştır.

f-Ayetler bir şahsın kimliğinde farklı “Kişilik portreleri”ni çizmektedir. Şu karakterlerden söz edilebilir.

1-Benlikçi karakter:

Olumsuz inanç, felsefe, anlayış ve ideolojilerini, etnik ve politik görüşlerini duygu ve düşüncelerini, hayat tarzlarını her vesileyle yaymaya kabul ettirmeye ve kendilerini her alanda hakim kılmaya çalışırlar. Bu konuda büyük tavizler koparmak için, belli küçük tavizler verirler. Kendi cephelerinde yer almanız için, menfaatlerine çalışmanız için size iyi davranır yüzünüze gülerler. Sizi kendilerine benzetmeye, uydurmaya çalışırlar.

İkili insan ilişkilerinde de benzer yaklaşımları sergileyen insanlara karşı uyanık olmak gerekir. Bu tarz yaklaşımları masumca, iyi niyetle farkın da olmadan, ama biraz da cahilce ve kendi anne babalarını taklit ederek, anne babalar da çocuklarına karşı uygulayabilirler. Şartlı reflekse alıştırırlar; konuşuyoruz, susarsan sana oyuncak alırım gibi…Ya da bir öğretmen; beni dinlerseniz iyi not veririm! gibi…

2-Baskıcı karakter:

Servet ve nüfuzlarıyla Kendilerini üstün tutar, akrabalarına, taraftarlarına dayanırlar, baskı uygular, zulüm yapar, başkalarına önem ve değer vermezler. Kendi isteklerinin gerçekleşmesi adına merhametsizce şiddet uygularlar, öfkelerin adamıdırlar, duygusal tatminlerini ön plana çıkarırlar, iyilik ve yardım nedir bilmezler, güzel söze tatlı dile yeminli gibidirler, dostluğa kapalıdırlar. Çocuklarında kişilik bozuklukları olması doğal görülebilecek kaba insanlardır.

3-Basit karakter:

Tutarsız, değişken, çıkarcı, fitneci ve basit bir karaktere sahiptirler. Aklı başında insanlar onlara değer vermez, ne var ki onların da böyle bir kaygıları zaten yoktur. Olur olmaz her yerde yeminler ederler, yaltaklanırlar, yanar dönerdirler, alkışçıdırlar, çıkar sağlayanın yanında yer alırlar. Herkese farklı davranırlar, işlerine gelmediği noktada insanları kolaylıkla birbirlerine düşürürler. Şahsiyet oluşturamadıklarından, her şahsiyete uyum sağlayabilirler, menfaatlerine uymayanı yüzüstü bırakıverirler Aynı zamanda herkesin aleyhinde rahatlıkla konuşabilir, laf taşır, kusur araştırır, deşifre eder, küçük düşürür alay etmekten büyük keyif alırlar, başkalarının ayıplarıyla uğraştıklarından kendi ayıplarını göremezler…

4-Bozuk karakter:

Her kötülüğü-günahı işlemeye son derece meyilli kişiliklerdir. Başta cinsellik olmak üzere, yeme içmede helal-haram sınırı tanımazlar. Nefis arzuları, her şeyin önünde geldiğinden, sadece kendilerine cömerttirler, başkalarına yardım amaçlı hiç bir hayır işini sevmezler, son derece cimridirler, kendi arzularını tatmine engel olan her hayırlı girişime de şiddetle karşı çıkarlar, ucu kendilerine dokunacak diye her hayırlı eyleme engel olmak isterken, arzularına uyan en kötü girişimlere bile arka çıkar, öncü olurlar…

5-Bilgiç karakter:

Akıl, bilgi, makam ve kariyerlerini kendi felsefeleri ve dünya görüşleri yönünde kullanırlar, kendi prensiplerine katıca ve taassup içinde bağlılık gösterirler, başkalarına söz, fikir ve düşünce özgürlüğü tanımazlar, bilim der başka şey bilmezler, metafiziğe tamamen kapalıdırlar, Din konularını hafife alır, modası geçmiş çöl hikayeleri, 14 asırlık mitoloji der, küçük görür, kendi yorumlarını parlatır piyasaya sürerler.

Ayetlere devam edecek olursak:

16-“Yakında biz onu burnun (hortumun) dan damgalayacağız”

17-“Onlara bahçe sahiplerine verdiğimiz gibi bela verdik….!

18-32-Eskiden, güzel bahçeleri olan bir topluluk vardı, kesin bol ürün olacak demişlerdi. Bir bela ile bir gecede bahçeleri simsiyah oldu. Erken- den kalkıp yola çıktılar. Yoksulların bahçeye girmesinden endişe ediyorlardı. Bahçenin halini görünce: “Eyvah mahvolduk!” dediler. Olumlu birisi “Ben size Rabbinize tespih edin dememiş miydim?” deyince: “Tespih ederiz, biz zalimmişiz!” dediler, fakat suçu birbirine yüklemeye çalıştılar. Ardından da” Yazıklar olsun biz azmış kimselermişiz”, “Umarız Rabbimiz yerine daha hayırlısını verir, biz Rabbimize yönelir ondan umarız!” dediler.

33-“İşte azab böyledir. Ahiret azabı ise daha büyüktür. Bir bilselerdi!..”

Sıralamaya çalıştığımız karakter özelliklerinin hepsini kendinde toplayan bir insan tasavvur edin, bir de burnunu düşünün!..Ya “Burnu büyük” dersiniz ki bu tanımlama o burnu büyük için küçük kalır…Ya da “Burnu Kaf dağında! dersiniz. Hatta benlik o kadar şişmiş büyümüş ki adeta burnundan taşmış, bir fil hortumu halini almış diye düşünürsünüz!..

İnsanlar bu derece büyük bir burna sahip olmadıkları halde, estetik kaygı adına burunlarına kendilerince güzel zarif bir damga vurduruyor, bıçak altına yatıyorlar. Her kibirlinin burnunun hortuma dönüştüğünü, her yalan söyleyen insanın burnunun pinokyo gibi uzadığını düşünsek, sokakta çarşı pazarda dolaşma imkanı olmaz, çıkan gözlerin de haddi hesabı olmazdı…Cerrahlar göz takmaktan, burun kısaltmaktan, başlarını kaşıyacak fırsat bulamazlardı.

Öncelikle böyle bir dünya cezası verilmediği için ayet bir Rahmete dikkat çekmektedir. Fakat ahirette esas cezanın olacağını belirterek iyice düşünmeye de çağrı yapmaktadır. Bunu düşünen insanlar, yüze güzellik katan, esas güzelliğini secdede kazanan burunlarını secdeye sürterek, kibir ve zulüm gibi oluşabilecek benlik çıkıntılarına engel olurlar, burunlarını seccadeleriyle mühürlerler. Secde mühürlü burunlara mahşerde damga vurulmaz!.. Yoksa Allah’a ve insanlara karşı burnu havada olmanın ahiretteki çevrimi, yansıması, temessülü, burnun ateşle damgalanması olabilecektir…

Öte yandan damga, bilindiği gibi hayvanlara vurulur. Kovboyların sığır damgalamaları gibi. Hoş şimdi atom bombalarıyla, olanların yanında, nesiller daha gelmeden önce binlercesine radyoaktif damga da vurulabiliyor!..Hayvanların yüzlerine damga vurma adetine karşı Peygamberimiz bunu ya- saklamıştır. Böyle olunca bir insanın yüzüne damga vurmak, dağlamak asla tasvip edilemez.

Ayet kinaye yoluyla, vasıfları anlatılan bu gibi insanların aşağılanacaklarını vurgulamış oluyor (Yazır,8/273). Burnunu sürtmek diye bir deyim de vardır. Ve dünyada bela ahirette azab şeklinde bu insanların burunları üstüne düşecekleri, sürünecekleri uyarısı yapılmıştır diye de düşünülebilir… Nitekim ayetler tarihi bir olayla, bu konuda ibret alınmasını da öğütlüyor. Allah’ı unuttuğu gibi, yoksulları da unutan onları gözetmeyen, bol servetleriyle övünüp sadece çıkarlarını düşünen insanların, çok güvendikleri dünyalıklarının ellerinden alınabileceği ve bunun sonucu o insanların içine düştükleri psikolojik durumları anlatılarak hisse almamız isteniyor.

Başımıza gelen bela ve musibetlerde, mala ve cana gelen olumsuz olaylar karşısında farklı Psikolojik tutumlar sergileyebiliriz

Birisi, ruhsal çöküştür ki “Eyvah mahvoldum!” deyip büyük bir hayal kırıklığı yaşamak, ümitsizliğe düşmek, panik yapmak; saçı başı yolmak, üs tünü başını yırtmak, başını yerlere vurmak, kırıp dökmek; yıkılmışlık içinde ya bir köşeye çekilip her şeyden soyutlanmak, depresyona teslim olmak, ya da derdi dert giderir deyip, kendini avutmak için günahların içine balıklamasına dalmak…

İkincisi, suçluluk psikolojisine girmektir ki, kendi hatalarımızı, beceriksizliğimizi, tedbirsizliğimizi veya azmışlığımızı ve günahlara dalmışlığımızı görmezden gelerek, suçu başkalarına atmaya çalışmak, günah keçisi aramak ya da kendini aşağılayarak, suçlayarak, hatta bir çeşit cezalandırmaya kalkarak, kötü olaydan daha kötü bir duruma düşmek!..

Üçüncüsü, vicdanî dengeli bakıştır ki, ayet dengeyi “Orta görüşlü olan” kavramıyla anlatır. Olaydan önceki duygu, düşünce ve davranış biçimlerimizin sorgulanması, ders çıkarılması, Allah’a yönelerek hataların düzeltilmesi, gelecekte de o kaybedilenin daha hayırlısının elde edilmesi yolunda adım atılması şeklinde uyarı yapılmış olmaktadır.

Kendimizi bu üç boyutlu bakış açısına alıştırabilirsek, korku, üzüntü ve öfke verici her olay ve durum karşısında son derece güçü bir yapıya sahip olmuş oluruz. Ne kendimizi suçlayalım, ne de başkasını!..Geçmişten ders alalım, Rabbimizle sözleşmemizi yeni e yelim, geleceğe canlı bir şekilde yönelelim…

Son ayette dendiği gibi, bu bilme ile hem dünyadaki ruh hastalıkları azaplarından hem de ahiretteki anlatılamaz azaplardan korunmuş olalım!..

KEVSER SÜRESİ (108) drmavi

Nüzul sebebi:

Ebu Cehil As b. Vail, Ukbe bin ebi Muayt, Ka’b b. Eşref gibi şahıslardan birinin, Peygamberimizin doğan erkek çocuklarının ölme si sebebiyle Ebter” (soyu olmayan, nesli kesik) demeleridir. Bundan maksat, Peygamberlik iddiasının de böyle arka sı olmayan sonu gelmeyen bir şey olduğunu vurgulamak ve kendisinin de kavminden ayrılmış, tek, zayıf etkisiz bir kişi olduğunu ilan etmektir (Yazır,9/511).

1-Muhakkak ki biz sana Kevser’i verdik

Peygamberimizin belirttiğine göre cennette bir nehirdir, onda çok hayır vardır. Gökteki yıldızlar kadar bardakları vardır. Onlarla ümmete Kevserden sunulur. Peygamberimiz Kevser başında geçecek bir olayı da anlatır: “Kıyamet günü ümmetim havzımın başına gelecek, bazıları onun başından kovulacaklar. Ben “Onlar ümmetimdir ya Rabbi!” diyeceğim. Bana: “Bilemezsin onlar senden sonra neler yaptılar!” denir” (Buhari, Rikak, 53; Müslim, Sa- lat, 53).

Kevserin anlamı: “Hayr-ı kesîr” çok olan hayır anlamına gelmektedir. Bu, Peygamberlik şerefidir ki çok hayrı olan bir yüceliktir. Başlangıç itibariyle Rahmanî sonuç itibariyle de Rahîmî bir lutuftur. Bir ayet hikmet verilene çok hayır verilmiştir ( 2/269) der ki bu hikmetin en yüksek derecesidir. Hadiste belirtildiğine göre Kevser, cennette çok hayır bulunan bir nehrin veya havuzun özel adıdır ve çoğunluk İslam Bilgini bu anlamı tercih etmiştir. Ayrıca Kur’an, İslam, Tevhid, İlim, ümmetin alimleri, ümmetin çokluğu veya Peygamberimizin soyunun Kızı Hz.Fatıma, Yeğeni Hz.Ali ve Torunları Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz ile kıyamete kadar sürecek şeklinde yorumlayanlar da olmuştur (Yazır,9/514-518).

2-Öyleyse Rabbin için namaz kıl kurban kes!

Verilen bu kadar değerli nimetlere karşı bir şükür ifadesi olarak namaz kılınması, ihlaslı olarak bunun sadece Allah için yapılması sonra da hem Allah’a hem de insanlara yaklaştıran Kurban kesilmesi istenmektedir. Bu aynı zamanda müşriklerin onca kırıcı sözlerine ve eziyet verici davranışlarına karşı bir teselli, huzur ve güç kaynağı olarak namaza ve insanlara yararlı işlere yönelme anlamına gelmektedir.

İnsan ancak namazda iç dış bütün varlığıyla tam şükre konsantre olabilir. Namaz insanın varlığının farkına vardığı en uygun bir vasat ve vasıtadır. Var edilen bütün varlıklardan soyutlanma ve sadece var edenle iletişim olduğundan, iç huzuru ve sükunetle insan, şükran duygularını bire bir Allah’a arz edebilir, duygularını yeterince ifade edebilecek inceliği ve iç duygusunu ve iç lisanını kazanabilir.

Bir şey yediğimizde veya içtiğimizde; tadın eseri dilimizde ve beyin merkezimizde etkisini sürdürüyorken, biraz da karnımızı ovuşturuyorken, gerinerek söyleyiverdiğimiz “Elhamdülillah!” sözü, acaba az evvel yuttuğumuz lokmalar gibi kalbimizin derinliklerine ulaşabilmiş midir?

Verilen her nimet şükürle mukabele ister ve nimetin büyüklüne göre şükür de onun durumuna uygun olmalıdır. Namaz Allah’ın verdiği bütün nimetlere karşı yapılan en çaplı ve kapsamlı bir şükür ibadetidir. Basit bir şey verene karşı bile kendimizi, en azından bir teşekkür etme zorunluluğunda hissederiz.

Her birimize çok hayırlara sahip olan nimetler verilmiştir. Ruhsal yapı olarak insan, ancak bu şükran duygularını ifade etmekle sahip olduğu şeylerin tadına varabilir. Çocuklarımıza, kimseye minnet etmemesi, kendi gücüyle ayakta kalması konusunda gerekli uyarıyı yaparken aynı zamanda, verilen bir hediyeye teşekkür etmeyi de, Allah’ın sonsuz nimetlerine karşı ibadet etmenin gerekliliğini de anlatmalı ve öğretmeliyiz.

Meşru dairede İnsanlardan bir şey istemeden önce verdiğimiz bazı şeyler olmalıdır. Çocuklarımıza iyi bir ruh eğitimi verdikten sonra olumlu davranışlar sergilemelerini istemek gibi. Verilenle istenen arasında da bir denklik ve uyum bulunmalıdır. Gerekli ilgiyi göstermediğimiz çocuğumuzdan, sözgelimi sınavlarda çok üstün başarı göstermesini bekleme gibi…Bu durumda “Ne verdin ki ne bekliyorsun?” denir. Son olarak da hem verilen hem de istenen şeyler hem insanın kendine hem de diğer insanlara yararlı şeyler olmalıdır. Güzel terbiye verdiğimiz çocuklarımızdan, kendine, ailesine, topluma ve bütün insanlara faydalı hizmetlerde koşmasını istemek gibi…

Çocuklarımıza, “Kevser” gibi tatlı inanç ve bilgi havuzundan, kana kana içmesi için gerekli alt yapıyı oluşturmak gerekir. Bu ailede olur, okulda olur, toplum alanlarında olur…Çocuğumuzun terbiye eğitiminde susuzluğunu gidereceği ilk başvuru pınarı namaza alıştırmaktır.

Namaz çocuğumuz için bir “Kayıt İşlemi” sayılabilir. Onu bir okula kaydettirerek: “Sen artık bir öğrencisin! Öğrenme yoluna girdin! Sen bu aileye mensup olduğun gibi, şu an falan okulun öğrenciliğine intisap ettin! Bunun onur ve gururuyla oku yavrum!” demeye getirir, aldığınız okul malzemeleri ile coşkular yaşamasını ve olumlu bir kişilik gelişiminin yolunu açmış oluruz.

Namaz bir intisaptır. Rabbin kulluğuna kaydolmak gibidir. Ana babayı, öğretmeni, arkadaşı, maddi her şeyi aşıp, çocuğumuzun, başını yukarılara uzatarak manevi boyunu, ruhsal yapısını geliştirme eylemidir. İnsanların ona sağladığı imkanların asıl Sahibiyle buluşması, minnet duygularıyla, duygu ve düşüncelerinin yücelik kazanmasıdır.

Bu aynı zamanda, verenin büyüklüğünü hissedip büyük işler yapmak için yay gibi çok gerileceğinin ve uzak hedeflere ulaşacağının da bir göstergesi olacaktır. Zayıf bünyesini zorlamadan tutabildiği oruçlarıyla da Ramazanın neşesini, orucun ruhta oluşturduğu içsel yüce duyguların tadını alır ve en önemlisi, eğitimde vazgeçilmezlerin başında gelen “Ruh disiplini” ni kazanmaya, güzel davranışlar sergilemeye başlar.

Ayette görüldüğü gibi Allah sadece kendine yönelmeyi emretmiyor aynı zamanda -kurban keserek- insanlara da yönelmeyi onlar için faydalı şeyler yapılmasını da istiyor. Aynı yaklaşım şekli Asr ve Adiyat sürelerinde de görülmektedir.

İnkarcıların baskısına karşı “Namaz”, iki yüzlülüğüne karşı “Lirabbike-ihlas”, cimriliklerine karşı da kurban kesme istenmiş oluyor.

3-Muhakkak ki sana buğzeden-kin tutup duran, sonu kesik-güdük olanın ta kendisidir.

1-“Şânieke” sana buğz eden, kin, düşmanlık ve hınç besleyen demektir.

a-Öncelikle ayette, düşmanlık konusu açıkça zikredilmemekte, doğrudan Peygamberimiz anılmaktadır. Bu da O’na yöneltilen bütün itham iftira ve girişimlerin, tamamen O’nun zatını, Nübüvvetini, görevini hedef aldığını göstermektedir. Bu yoğun yüklenmeler karşısında, Allah da Nebisinin zatını doğrudan muhatap alarak, “Sana Kevseri verdik!” diyerek hem O’na teselli etmekte hem de ebterliğin gerçek hedefini ve layığını belirterek moral ve güç vermektedir.

b-Bu kelimenin ismi fâil-eylem yapan olarak zikredilmesi, süreklilik ve devamlılık ifadesi anlamındadır ki, Peygamberimize kin beslemenin öteden beri israrla süregelen bir “Benlik kimliği” olduğunu gösterir. Müşrikler, İlk sakin fıtratlarını bozmuş yeni bir kin kimliği oluşturmuşlardır. Leheb süresinde değindiğimiz gibi müşriklerin benliği tepeden tırnağa, kesintisiz süregelen bir kin ve düşmanlıkla dolmuş demektir.

“Şene’e” kelimesi, kin ve düşmanlık demektir. Hemzenin iki harf arasına girmesi durumunda, iş anlamında “Şe’n” olur ki, Cenab-ı Hakk’ın icraatını anlatırken sıkça kullanırız. Bir de bildiğimiz “Şân” anlamına gelir. Müşrikler, benlik için bir remiz olan “Elif” harfinin yer değiştirmesi gibi, Hakk’ dan, Hak işlerden yüz çevirmekle, insanlık şânlarını kaybediyor, kine kurban gidiyorlar anlamını çıkarabiliriz.

Bu açıdan bakınca müşriklerin iftirası kendilerine geri dönmüş olmaktadır, çünkü Hakk ile aralarındaki bağı kesmektedirler. Arkalarında Hakk’ın Rahmeti, güç ve kuvvet desteği yoktur, arkasızdırlar, güdüktürler. Ölümle de yapayalnız kalırlar. Gerçek sonu kesiklik-ebterlik, işte budur.

Psikolojik anlamda yalnızlık, insan için bir sıkıntı ve ıstırap kaynağıdır. hem acılara hem de yanlış tutum ve davranışlara sebebiyet verebilir. İnsan dünyada anne babasından, yakınlarından ayrı ve tek başına kalabilir. Ancak bunu bir imtihan bilir ve Allah’a tevekkül ederek teselli bulabilir. Allah ile bağlantısı olmayan insan, bu boşluğunu nasıl kapatacaktır. Benlik dünyada kendisiyle ve sahip olduğu dünyalıklarıyla avunabilir.

Fakat ölüm, benliğin tamamen yalınlaştığı ve yalnızlaştığı bir süreci başlatır. Bütün destek kaynakları kesilir ve insan ölüm sonrası hayatta, yardımcıları adına tamamen güdük kalır, ne evlat, ne servet, ne makam ne de şan ve şöhret orda hiç bir işe yaramaz. Hadiste belirtildiği gibi insanın salih amelinin ve sevabının hiç olmaması sebebiyle o, bir ahiret müflisi olur. Ayet ölüm sonrası hayatımızda hayır hasenat adına kesik ve güdük olmamamız konusunda bizlere de bir uyarı yap maktadır.

c-Burada “Ey Habibim!” Sen onların sana ebter demelerine aldırma, onların şen’i, şenâati bu…Sen kendi şe’nine-işine, tebliğine bak!..” gibi bir anlam da hissediliyor. Nitekim bir ayette benzer uyarı görülür: “Onlar seni davet yolundan alıkoymasın!” (28/87). İninşirah süresinde de Peygamberimize: “Boş kalma, kalınca bir işe koş!” denmişti…

d-Bu kelime iki ayette daha, “Şeneân” şeklinde geçmektedir. Bu, müşrikin şâniinden-kininden farklıdır. Hak dışıdır ve sürekli değildir.

“Ey iman edenler, …Mescid-i Harama girmenizi engelledikleri için bir topluma karşı beslediğiniz kin sizi tecavüze sevk etmesin. İyilikte ve takvada birbirinizle yardımlaşın. Günah ve düşmanlıkta birbirinizle yardımlaşmayın…” (5/2).

“Ey iman edenler!…Bir topluluğu duyduğunuz kin, sizi adaletli davranmamaya yöneltmesin!” (5/8).

Anlaşılacağı gibi, Hakk adına düşmana kin beslemeyin denmiyor. Bu duygunun kontrol altında tutulması, tecavüz ve adaletsizlik gibi olumsuz yönde kullanılmaması, hayra yönlendirilmesi isteniyor. Bu durumda müşrikler gibi davranmış olma riski mevcut bulunmaktadır.

Öte yandan ince bir mesaj da gönderiliyor. Müslümanlar arasında iyilikte yardımlaşma ve günah ve düşmanlıkta yardımlaşmama az-çok zaten cereyan etmektedir. Bu güzel vasfın, -savaş durumu hariç- Müslüman olmayanlar için bile uygulanması ifade edilmiş oluyor. Dinin özü güzeldir ve güzellikleri yansıtmaktır. Müslüman olmayanlara dinin güzelliklerini göstermenin yolu da düşmanca tutum ve davranışlar olmasa gerektir.

e-Şâniînin şe’ni: Kin ve düşmanlık insan ruhunu kitleyen katil bir duygudur. Ruhun akıl, kalp vicdan, irade gibi mekanizmaları iyi duygu ve düşünceler konusunda devre dışı kalır, can çekişir. Bu, aynı zamanda, olumsuz duygu, düşünce ve davranışlara alabildiğine açık hale gelmek demektir. İçini düşmanlık kaplamış bir insana hangi kötülük teklifi götürülse, tereddüt etmeksizin kabul edebilir hatta ikiye de katlayabilir.

Kin ve düşmanlığın diğer kötü duygulardan farkı, insanın hem Allah’a hem de insanlara karşı çifte körlük yaşamasıdır. Kinle beslenerek büyümüş, benliği kin küpü olmuş bir insan, ne iman ve ibadetle Allah’a kulluk yapabilir ne de şefkat ve muhabbetle insanlara yönelip iyilikler yapabilir. O kötülüğe kurulmuştur. Adeta düşmanlık duygusuyla beslenmekte, sadece ondan zevk almaktadır. Bu durumuyla onun ismini “Azmış”, soy ismini “Bozguncu” olarak tescilleyebiliriz. Kur’an’da bu isimlerle isimlendirilen insanlara dikkat edildiğinde çevrelerine nasıl kötülük saçtıkları görülebilir.

2-“Ebter”

Kesik, eksik veya tamamlanmamış, kuyruğu kesik hayvan, güdük, arkasında zürriyeti, oğlu olmayan insan, ölümünden sonra ismini hatırlatacak hayırlı bir eseri kalmayan insan demektir. Bir hadiste besmelesiz başlayan işin ebter olduğu yani sonunda hayır bulunmadığı belirtilir.

a-Ayet, bu ithamı tersyüz edip müşriklere iade etmekte gerçek ebter-sonları kesik olanların kendileri olduğunu ilan etmektedir.

Öncelikle bu, kin ve düşmanlık dolu kalplerinden ağızlarına gelen intikam ifadesi, hiçbir anlamı ve ağırlığı olmayan çirkin ama boş bir sözdür.

Böyle kin kusmaktan, yüce bir insanı aşağılamaktan zevk alanlara, ancak bu tarz sert ve şiddetli bir uslûbla cevap verilebilir. Çünkü Allah’ın seçtiği, görevlendirdiği ve övdüğü Peygamberine ebter demek, ona düşmanlık beslemek, ona inanmamaktan ibaret olan inkardan daha ağırdır. Bu itibarla o müşriklere ebter demek çok hafif kalır…Büyük hakikata yapılan büyük zulmün büyük cezası da esas itibariyle mahşere kalır…

b-Böyle kötülük üreten bir kaynak haline gelmiş insanların dünyada sonları gelmez, şeytanın ömrüyle beraber kıyamete kadar inkar, kin, nefret ve düşmanlık üretecek insanlar hep olacaktır. Bu tipler, manevi epter oldukları gibi maddi olarak soysuz olanlar da çıkabilecektir. Onlar görevlerini yapacaklar kötülük saçmaya devam edeceklerdir.

c-Esas ebter olanlar onlardır çünkü hem maddi hem de manevi olarak Peygamberimizin soyu, Torunları vasıtasıyla devam etmiş ve kıyamete kadar da devam edecektir. Ve salatü selamlarda Peygamberimizin “âli” ne, soyuna sürekli selamlar dualar gönderilmektedir. Müşrikler de sık sık hem de ismen anılıyorlar, ama ebter olarak; arkada bir hayırlı eser ve evlat bırakamadıkları için sürekli işledikleri kötülüklerle anılıyorlar, lanetleniyorlar..

Ve Hz.Muhammed (S.A.V.) den başka, insanlık tarihinde, arkasında bu denli maddi manevi eserler bırakan ve anılıp duran kim vardır?

Kendisine “Allah” kelamının hemen yanında yer ayrılan, Alemlere Rahmet olan, En yüce ahlaka sahip olan, Şânı yüceltilen, her dakika yeryüzünde isimleri beraber anılan, kendisine Nebilere İmamlık, Makâm-ı Mahmûd, Şefâat hakkı, Kevser ve en büyük Ümmet verilen bir insanın erkek çocuğunun olmaması bir nâkıse olarak görülemez!..Güneşte leke var deyip onu inkar edenlere sadece “Kör!” denir…

Peygamberimizin erkek çocuklarının yaşamaması, Peygamberlerin sonuncusu olmasına bağlanır (9/532). Evlatlarının yaşaması durumunda bu, mühür vurulan Peygamberliğin şanına uygun düşmezdi. Peygamber olamasalar da evlatları, Halifelik için tartışma konusu olabilir, verasetle hilafet gündeme gelebilirdi. Enfes bir bakışla, Yüce Nebinin ilgisi tamamıyla, onlar için cennetten geri geldiği ümmetine tahsis edilmektedir. Bu, erkek çocuğuna şah gibi bakan kızına bedhah olan şirk-babalarına bir tokat olarak da görülebilir. İnananlar içinde böyle bir düşünce taşıyanlara da bir ders ve imtihan!

d-Müşrikin ebter sözü aslında bir çaresizliğin ruhta oluşan paniğin bir ifadesidir. Ruhları, kalp ve akılları ebter olduğundan, sağlıklı duygu, tutarlı fikir ve düşünce üretememektedirler. Saldıracak başka konu bulamamışlar, her bulduklarını denemişler, Peygamberin çocuğunun ölmesi üzerine, yeni bulduklarını mal bulmuş mağribi gibi, ortalığa savurmuşlardır.

Bir insan için doğal olabilecek bir ölüm olayını, bir bebeğin ölüm olayını bile kullanacak kadar ruhta ezilmişlik yaşayan insanlardır. Ölüm acısı çeken bir insan, kim olursa olsun, isterse düşman olsun, insanlığını kaybetmemiş insanda az merhamet duygusu kalmışsa, zor durumda olan düşmanı da olsa ona bir insaniyet görevi yaparak imkan tanır, taziyetlerini bildirir, duygularına saygı gösterir. En azından saldırmaz. Bu, müşriklerin kalplerinde bu kadar bir merhamete bile yer kalmadığının, kalplerini büsbütün düşmanlık kapladığının, gerçek anlamıyla, oraya kadar düşmüşlüğün ve küçülmüşlüğün bir göstergesidir.

Öte yandan, kendileri de belki, Peygamberimizin erkek çocuğunun olmamasının, O’nda pek o kadar sarsıntı meydana getirmeyeceğinin bilin cindeydiler. Onca teklif ve tehditlerine ve maddî açıdan kuvvet dengesizinin bulunmamasına rağmen, davasındaki bu kararlılığından dönmeyeceğini düşünebiliyor olmalılar. Ne var ki, Gönüllere girebilecek, zihinlere hakim olabilecek niteliklere sahip olamadıklarından, bu tür hasımca saldırılarla ve alay etmelerle hem kendi egolarını tatmin ediyor, hınçlarını çıkarıyor hem de çevrelerine karşı diyalektik ve güç gösterisi yaparak, gürültü çıkararak toplum zihnini ve vicdanını saptırmaya çalışıyorlardı.

e-Öte yandan bu iftira kampanyası, toplum duyarlılığından çok, bir şirzime-i kalil olan (26/54) gösteri grubunun, birbirlerine karşı Cahiliye adetleriyle öğünmelerinin bir sonucu olarak da görülebilir. Günümüzde olduğu gibi, toplumda, bir övünç kaynağı olarak bilinçaltında yerleşmiş olan, erkek çocuklarına sahip olma avantajını kendi lehlerine kullanmak istiyorlardı. Yani “Bizim bir sürü erkek çocuğumuz var (çünkü kızlarını toprağa gömerek onları kütüklerinden düşürmüş, şirk seleksiyonu-ayıklaması yapmışlardır) senin bir tane bile yok!” diyerek onu ezme, toplum içinde küçük düşürme taarruzuna girişmiş, böyle basitlik ifade eden bir yola tenezzül etmişlerdi.

Kitle psikolojisi açısından bu davranış biçimi olumsuz olsa da etkili bir yöntemdir. Etkisi, tahrib becerisinin güçlü ve kolay oluşundandır. Doğru ya da yanlış kamuoyuna mal edilmiş, bilinçaltına yerleştirilmiş bir kısım “Tabu!” inanış ve düşüncelerin tersine örnekleri göz önüne çıkarmak, ne kadar seviyeli olursa olsun bir ferdi refüze etme adına vazgeçilmez sinsi bir taktik olagelmiştir.

Sözgelimi, Peygamberlik gibi yüce bir makamın, meleklere yakışan bir pozisyon olduğu düşüncesinin yerleşmiş bulunduğu bir toplumda, Peygamberi dışlamak için “Baksanıza bizim gibi yiyor içiyor!” denmiştir. Aynı şekilde, çoğu zaman köşeye sıkıştırmak için, başaramayacağı düşüncesiyle sık sık mucize istenmiştir, “Doğru söylüyorsan getir bakalım o azabı!” diyecek kadar psikolojik savaşlarını ileriye vardırmışlardır.

Hortumlama, iç etme, kara para aklama, köşeyi dönme, ihaleye fesat karıştırma, hesabına geçirme, dini duyguları istismar etme, deniz yeme yen!.., değirmenin suyu!…vb. anlayışların gündemde olduğu bir toplumda, en masumca yapılan himmetlerin, hayır kurumlarına maddi destek sağlamanın dedikodusu yapılarak kamu vicdanı tedirgin edilmeye, çalışılabilir.

İşte ayetler, bu tarz davranış sergileyen fert, grup ve toplulukların, bütün yaptıklarının ve övündüklerinin ebterlikle son bulacağını onlara bir şey kazandırmayacağını ve aleyhlerine döneceğini vurgulamaktadır (11/16)

Bir sonraki tekasür süresinde de bu konuya yer verilmektedir. Ve şu mesajı şimdiden hatırlatmalıyız: “Al! Gör bak! Övünüp durduğun o evlatla rın sana ne kazandıracak!”

3-İnsanın ebterlikleri

a-Beden ebterliği:

Günümüzde gelişen tıp, çocuğu olmayan insanlar için değişik tedavi yöntemleri uygulamakta, insanları evlat sahibi yapmaktadır. Peygamberimiz her hastalığın mutlaka çaresinin bulunduğunu söyler ve araştırmaya teşvik eder. Kur’an’da yaşlılık döneminde çocuk sahibi olan Zekeriya Peygamberden ve durumu ıslah edilerek hamileliğe uygun hale getirilen eşinden bahseder (21/90).

Maddi kısırlığın tedavisi olamasa da insan, hayatını salih ameller yaparak sabırla yaşar ve öbür alemde Allah’dan evlatlar vermesini bekler (Sabi iken ölen inkarcı çocuklarının, cennet vildânı (56/17; 76/19), inci mercanı olarak mümin anne babalara verileceği rivayet edilir). Öbür taraftan erkek çocukta israr edilmemesi, Allah’ın çok daha hayırlara vesile olabilecek kız evladı verebileceği konusunda, erkek çocuğu isteyen ve Meryem olunca hüzünlenen İmran ailesi örnek gösterilerek(3/36) bize ders verilmektedir.

Evlat evin ışığı, gözlerin nurudur kuşkusuz. Fakat evlatları çok olup, maneviyat kısırı, ahiretten nasibi olmayan bir insan olmaktansa, Rabbimizin farklı imtihanlara tabi tuttuğunu düşünerek, gerekli tedbirleri aldıktan sonra, sabır ve tevekkülle O’na yönelmek herhalde olgun bir davranış olacaktır.

b-Benlik ebterliği:

Beden ebterliği mi benlik ebterliği mi? Bu soruyu Kur’an’daki şu kavramdan yola çıkarak sorduk: Takva elbisesi beden elbisesinden daha hayırlıdır!..Konu ayette şöyle geçmektedir: “Ey Ademoğlu! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysiler, süsleneceğiniz elbiseler yarattık! Takva elbisesi ise daha hayırlıdır.” Hemen ardından gelen ayette bakın nasıl bir uyarı yapılmaktadır: “Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soymak amacıyla vesvese vererek, cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın!..”(7/151-152).

Elbiselerimizi severiz ama onlar, çürümeye aday bedenlerimiz için mezara kadar iş görürler. Ölünce bir tek çorabı bile bize çok görürler! Ve deriz: Gözlerim!..Yıllarca başımda taşıdığım baş gözdelerim gözlerim!..Bir kaç dakikalığına da olsa beni ayna başlarında tutan elbiselerimi neden göstermiyorsunuz deriz!..Benliklerini Hakk’a teslim etmiş olanlar ise şöyle der: “Onlar fani dünyada sönük kaldı şimdi biz, takva elbiselerini giyeriz!”.

Allah ile buluşmamış, “Ben!” diyerek, inkar ve kin damgasını içinden gelerek kendine vurmuş olan benlik, doğduğu gibi hadım ettirilen insana benzer. Akıl ve kalp ebeveyninin gözlerine mil çekildiğinden, salih duygu ve düşünce üretmeleri imkansızdır artık. Gelişecek teknoloji de bunların manevi kısırlıklarına çözüm üretmekten aciz kalacak hatta “Azgın”lıklarını arttıracaktır. Çünkü bütün manevi üreme üniteleri tahrip olmuştur.

Çok ayette göz, kulak ve kalp mühürlenmişliğinden bahsedilmektedir. Hiçbir taleb veya suç sonucu hak edilmiş bir ceza olmadan kimseye mühür vurulmaz. Yüzünü Allah’ın Rahmet mühründen, Ene yönüne çeviren ve benliğiyle bunu tercih edenlere ancak kara benlik mührü vurulur.

Böyle bir sonu mühürlenmişliğe düşmek, insanı sonsuz hayatta sonu gelmeyen ıstıraplara sürükleyeceğinden kuşku yoktur.

c-Kişilik ebterliği:

Kişilik, Ruh masasında, aile-okul-çevre, kalp-vicdan, akıl-irade, nefis-şeytan, gibi ana elemanların ortak çalışmalarıyla bir ürün gibi oluşur. Bu elemanların katılım oranı, sağlığı ve yoğunluğu, ortaya çıkacak kişiliğin karakter yapısının fotoğrafını verir.

Bu elemanlardaki eksiklikler ya da yanlışlar, insanın kişilik yapısına yansır. Sonuçta insanın bazı üniteleri sağlıklı sonuçlar üretirken bazılarında bu, ebter-sağlıklı üretim kesikliği şeklinde ortaya çıkabilir.

Ve biz bu tarz; tam, mükemmel, eksik, yanlış, bozuk vb. şekillerdeki kişilik ürün verme durumlarına farklı isimler veririz: Zeki, aptal, çalışkan, tembel, ahlaklı, ahlaksız, cömert, cimri, zalim, yardımsever, öfkeli, sakin, üzüntülü, sevinçli, kinci, şefkatli; narsist, şizofren, çekingen, bağımlı, paranoid.obsesif vb…

Kişilik oluşumunda, kişi etrafında yörünge çizen bu temel elemanların başında, en güçlü çekim gücüne sahip olan nefis ve onun iç gücü olan Ene (Ego, benlik) gelmektedir. Dolayısıyla ruh hastalıkların denilen rahatsızlıkların, kişilik ve davranış bozukluklarının oluşumunda ve tedavisinde nefis kavramı üzerinde hassasiyetle durulmalıdır.

Aslında kalp ve özellikle vicdan son derece masum, hayra yatkın melek tıynetli yapılardır. Akıl ve düşünce de soyut, yalın ve katışıksız bir özelliğe sahiptir. O da melek kumaşındandır. Belki de ruhla ilk buluşan ruha can olan hakiki inci mercandır.

Bu halleriyle hepsi tam bir cennet varlıklardır. Bunlar cennette Ademle Havva’da son derece mutlu olacaklardı. Ne zaman ki, melek vasıflı olmayan nefis ve onun iki salyangoz başlı cinsellikle yeme içme arzusu devreye girdi, bütün kişilik planları da alt üst oldu!..

Aslında şeytan bir şey yapamayacaktı. İnsan kalbiyle aklını kandırmaya gücü yetmez, onlara söz dinletemez, ikisiyle boğuşmayı göze alamazdı. İnsanlar henüz çoğalmadığı için, rekabet, kibir, korku, öfke, kıskançlık, düşmanlık, dedikodu vb. kişilik boşluklarını da kullanamazdı. Böyle olunca kaleye cepheden değil, dolaylı yollardan girmek gerekiyordu. Araştırdı, inceledi ve insanın en zayıf kişilik zaafını belirledi: Nefis!…

Binlerce şeytan bir araya gelse, bir tek meleği kandırmaları, yoldan çıkarmaları mümkün değildir. Çünkü nefsi yoktur. Ancak bir şeytan bazen tek başına binlerce insanı da baştan çıkarabilir çünkü onlarda nefis vardır.

Evet, şeytanın esas uzmanlık alanı nefistir. Kişiliği belirleyen de nefistir!..Ruh hastalıklarının ve davranış bozukluklarının ana kaynağı da!..

Bu konuyu test etmeniz için şu önerimizi uygulamanız yeterli olabilir. Nefsinizi hayali olarak karşınıza alın oturtun. Sağına soluna da diğer ruh elemanlarınızı; kalbinizi, vicdanınızı, aklınızı, iradenizi, bilincinizi, bilinçaltınızı, bütün organlarınızı saf yapar gibi sıralayın. İçinizden geldiğince, bir hatip gibi onlara güzel, tatlı, olumlu, duygusal ve ikna edici sözler söyleyin. Sonra da Mekke’ye, Medine’ye, mahallenizdeki camiye veya evinizdeki salona hep beraber gidin, nefsinizi imam yapın, siz de ruh varlık olarak arka planda durun ve uzaktan seyredin; Nefis-benlik, Allâhü ekber deyip secdeye varırken, bütün ruh elemanlarınızın nasıl şevk içinde buna uyduklarını hayretle görecek ruhunuzda hissedeceksiniz…

Psikodrama uzmanları benzer sahneleri spontane olarak uygularlar. İnsanlık adına güzel çabalar olabilir. Bizim namazımızı bilselerdi, hem in- sanla Rab arasında hem de cemaat fertleri arasındaki bu iletişimin tadını alsalardı, herhalde toplu “Namaz-drama” oyunlarını sahneye koyarlardı, sonra da oyunu bırakır gerçek secdeye yatarlardı. İnanmış psikiyatristler ve Psikologlar, bir gün inanıyoruz ki o dünyalara Namazın gerçek tedavi edici güzel yüzünü tanıtacaklardır. Aslında, ihlas erlerinin her biri doğal birer psikolog gibi kim bilir dünyanın hangi köşesinde, sevgisi, bilgisi ve ilgisiyle bu kapıyı çoktan aralamış, insanları gerçek kişilikleriyle buluşturmakla meşguldürler!..

Biz günde beş kez Namaz kılarken bunu ciddi bir ibadet olarak yaşama durumundayız. Ve namazın, nefsin başını çektiği bütün kötülükleri kap sayan fuhşiyattan uzaklaştırmada nasıl etkili olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Evet kişilik konusunda esas dert nefistir, nefis için de tek dert secdedir!..

Nefis ebter olmamalıdır!..Kısırlaşmamalıdır…Zevk üreten bir makine olmamalı, ibadet ve salih amel konusunda da donuklaşmamalıdır.

Bu epterlik-kısırlık konusunu, kişiliklerin tezahürleri diyebileceğimiz duygu, düşünce ve davranışlar anlamında da ele alıp yorumlar getirebiliriz. “Ne kadar kısır düşünüyorsun!” deriz sığ düşünceli, dar bakışlı, önyargılı insanlara…”Kısır döngü” kavramını da sıkça kullanırız. Hep aynı basmakalıp düşünceleri tekrar edip duranlara. Ya da günahlar zinciri içinde dönüp duran, bir türlü çıkamayanlara. Sürekli sıkıntı üreten insanlar vardır, ya da korkuları içinde dönüp duranlar. Bir sözle veya davranışla öfke patlaması yapan, bir öfkenin diğerini takip ettiği ve zincirleme hatalar yaptırdığı tiplere rastlanır.

Kıskançlığı düşmanlığa dönüşen ve bir dizi intikam planları yapıp, bunları birer birer uygulayan kişilere de rastlanır. Bir bakışla karşı cinse yönelen, üst üste haberleşip buluşmalar sonucu günahlara davetiye çıkaran davranışları tekrar edip duran şehvet meftûnları da az değildir…Şüpheler de evham denilen düşünceler de zihnimiz için benzer kısır döngüleri meydana getirir.

Bütün bu kişilik ebterliklerine bir son verebilmenin yolu kuşkusuz, nefsi hakiki sahibinin istekleri doğrultusunda eğitmek ve yönlendirmektir.

d-Ölüm ebterliği:

Ölüm, insan hayatının sayfaları kapattığı gibi, amel defteri dediğimiz, hayırların sevapların yazıldığı defteri de kapatmış olur. Hadisin ifadesiyle üç yolla bu ebterlik-sevap kesikliği kaldırılabilir. Hayırlı evlat, yararlı kitap, sadakai cariye denilen okul, cami, çeşme, köprü insanlara yararlı eserler bırakanların amel defterlerine sevaplar yazılmaya devam eder.

Benim evladım olmadı veya hayırlı çıkmadı diyenler, millet evladına sahip çıkabilir. Öğrencilere burs verebilir. Onların bakım ve görümleri için hizmetlerde koşabilir, Kitap yazacak ne ilmim ne de imkanım var diyenler, kitap okuyan yazan ve gelecekte ilim adamı olabilecek talebelere kol kanat gerebilir, maddi imkanları olmasa da emeğiyle bu örfâneye katılabilir. Zengin değilim ki okul cami çeşme yaptırayım diyenler de, ilim yolunda yürürken ayaklarının altına meleklerin kanatlarını yaydığı üniversitelilere ve ilim adamlarının yetişmesi için müesseselerin yapımında, yapabildikleriyle çaba sarfedebilir. Bu sayede amel-kısırlığı yaşamaz, öldükten sonra da defterine sevap yazılır.

Sadece dünya hayatının süsüne ve eğlencesine, malına mülküne ve servetine, zevk ve eğlencesine dalıp ahiret için hiçbir hazırlık yapmayanlar ahiret.kesiği, sevap-kısırı, hayır-güdüğü sayılır. Çünkü dünyada yaptıkları bütün şeyler boşa gitmiştir (11/16), kâr kısırı müflisler olarak ahirette zarara uğrayan kimseler olurlar.

Cehennem inkarcılar için tam bir ebterler mekanıdır. Çünkü cehennem de adeta bir kısır varlıktır. Ölüm de üretemez hayat da!..Istıraptan ölecek hale gelenleri öldürmez. Ölecek hale gelip hayat umanlara da dünya hayatı gibi bir hayat sunmaz. Ölüm hayat arası getirir götürür, ateş kısır döngüsü içinde onları döndürür durur.

Cennet ise her an orijinalliğin doğurganlığının yaşandığı yerdir. Dünyada bile, şu ân’ımız, bir önceki ânın aynısı değildir, bir sonraki ânın da birebir aynısı olmayacaktır. Bir insanın 70-80 yıllık hayatı olmuşsa, bu hayatında kaç milyar saniyesi olmuşsa, hiçbir saniyesi bir diğerinin tıpatıp aynısı değildir. Genel benzerlik görünüyor olanlarda bile, ya kalplerinde ya zihinlerinde ya hücrelerinde ya çevrelerinde mutlaka değişim farklılıkları vardır.

Ve dünyada Hz.Nuh gibi, elli eksiğiyle bin yıl (29/14) yaşadığınızı düşünün, her saniyenizin de birbirinden farklı olduğunu…Sonra cennete doğru yürürken, bin yıl ( 32/5) yürümüş olun fakat elli bin yıllık ( 70/4) yürüyüş mesafenizin sadece bir gününü yürümüş olun!..

Bir günü bin yıl sayılan elli bin yıllık yolculuk!..Hem de sadece cennet kapısına kadar bu kadar!..

Dahası da var: bu cennet yolculuğundaki yürüyüş hızınız saniyede asgarî üç yüz bin kilometre olmak zorundadır!..

Okuyucuya zorluk çıkarmayacağını bilmiş olsaydık, bu kısacık, cennet kapısına kadar olan yolculuğun kaç saniyeye tekabül ettiğini sorardık!..

Cennet böyle birbirinden farklı orijinal lezzetlerin, her an farklı şekilde yenilenip durduğu, hiçbir ânı ebter olmayan, arkası kesilmeyen sonu gelmeyen sonsuz bir varlık olacaktır.

Evet insan kin ve düşmanlık dolu bir kalp taşımamalıdır. Böyle bir kalp taşıyarak ruhunu, duygu ve düşüncelerini kısırlaştırmamalıdır. Kısırlaşmış inanç, ibadet ve ahlak yapısıyla ahirete gitmemeye bakmalıdır. Cennet, kalbi ebter olanları içeri almayacaktır. Selîm hale gelmiş ve muhabbet dolu bir kalple o kapıya varmalı, Kevser Havzı’nın başında bekleyen Nebiler Sultanı’na ulaşmaya bakmalıdır.…

LEYL SÜRESİ (92) zor yol kolay yol, drmavi

Erkek-Kadın bütün insanlar, gece ve gündüz, birbirlerinden tamamen farklı, değişik hayat tarzları içinde yaşarlar.Her insan ka inatta tektir, orijinaldir; Allah’ın özel muhatabıdır. Bu sebeple her insanın diğerlerinden farklı hususî bir ruh hayatı, duygu, düşünce ve davranışlar dünyası vardır. Yine bu sebeple, her insan kendi kazancından ya da kaybından sorumludur (74/38), kimse başkasının yap tığıyla doğrudan sorumlu tutulmaz (6/164).

Allah sonsuz ilmiyle insanlar sayısınca birbirinden farklı dünyaları bilir, görür, işitir, cevap verir. Vahidiyetiyle tamamına birden tecelli eder, Ehadiyetiyle tek tek her biriyle ilgilenir. Bir ile bin, az ile çok, küçük ile büyük ona göre birdir. Güneş maddeyken; tek olduğu halde sayısız cam parçasında, su damlasında kendini ve renklerini gösterir. Ve ışığı ile bir anda gözbebeğimizden içeri girer; biz ona ne kadar uzaksak o bize o kadar yakın olur.

Allah her bir insan dünyasına şah damarından daha yakın (50/16); erkek ve kadın, her insanın bütün duygularına, düşüncelerine ve davranışlarına gece ve gündüz her an nigehbân ve haberdardır. Ayetin ifadesiyle Rabbimizin gözü her an üzerimizde bulunmakta, biz görüp durmaktadır (89/14).

Gecenin karanlığıyla örtmesi, O’nun görmesini engellemez. Görmesi için, gündüzün ışığına da ihtiyaç duymaz. Allah, milyarlarca insanın değişik durumlarını ve ruh dünyalarını birbirinden ayırmakta ve kendi dilleriyle yaptıkları dualarını duymakta da hiç zorlanmaz; her insan neyi arzuluyor ve o yönde ne çaba gösteriyorsa, onu o istediğine ulaştırmakta ve ölüm sonrası, yürüdüğü yola uygun orijinal başka bir dünya oluşturmakta da hiç yorulmaz. Yeri ve gökleri yaratırken de, hepsi birbirinden farklı modellerde simaları, parmak izleri ve göz yapılarıyla insan dünyalarını var ederken de yorulmadığı gibi (50/38)…

Ve Allah, kendilerine sayısız yollar oluşturan insanlara, temelde iki ana yol göstermiştir: Gece gibi karanlık yol, gündüz gibi aydınlık yol!..Güzel olan nurlu yol, çirkin olan kirli yol!…Kalplerini ve akıllarını bozarak gadaba ve dalalete uğrayanların yolu, iki aşırı uçtan uzak sırat-ı Müstakimde yürüyenlerin yolu!..Malını Allah yolunda sar fedip can hayatını iman ve salihâtta geçirenlerin yolu, cimrilik yapıp hayatını sadece dünya hayatına göre düzenleyenlerin yolu…Cennet yolcuları…Azab yolcuları!…İnsan için en doğru ve güzel yolu göstermek sadece Allah’a mahsustur (92/12), çünkü dünya hayatından başka bir de ahiret hayatı vardır. İki dünyayı kim var etmiş ve edecekse, iki dünyadaki mutluluğa götüren yolu da O gösterebilir (92/13)

Ayet, erkek ve kadınların davranış biçimlerinin farklı olduğuna “İşleriniz dağınık perişan karmakarışık, birbirinden bambaşka!” anlamına gelen bir kelimeyle işaret ediyor. Bu, insanların birbirinden çok farklı inanç, ibadet, ahlakî yapı, meslek, iş ve uğraş içinde oldukları, olumlu ve olumsuz birbirinden çok farklı psikolojik hayat içinde bulundukları anlamına gelmektedir.

Davranışların birbirinden farklı oluşu, duygu ve düşüncelerin farklı biçimlerde oluştuğunu gösterir. Bu da kalp, akıl ve nefis fonksiyonlarıyla irtibatlıdır. Kalbin inançla; aklın bilgiyle aydınlatılması, bu iki ana gücün etkisiyle nefsin olumlu davranışlara yönlendirilmesi ve insanların, Vahyin birleştirici “Tevhid” anlayışı çevresinde, Kâbe etrafında birleşmeleri gibi, aynı inanç etrafında toplanmaları gereğine vurgu yapılmaktadır. Bu, gerçekleşmediği takdirde, inanç, ahlak ve insanî değerler bazında, hem bir millet planında hem de küresel çapta beşerî dağınıklık, olumsuz anlamda başka başkalık, adalet-sizlik ve zulümler artmaya devam edecek demektir.

Ayet adeta, dağınık bireysel psikolojik yaşamların, birleştirilmesi, organize ve kanalize edilmesi ve aynı ruhsal durumun ve davranış biçimlerinin sergilendiği kitlesel ve global psikolojik kolay bir oluşumun gerçekleştirilmesi tavsiyesini yapmaktadır. Ayrıca bunun kuruluş planını da gelen maddelerle bize sunmaktadır.

A-Kolay yolun yolcuları (92/7).

Gerçek mutluluk ruhun, kalbin ve aklın, duygu ve düşüncelerin tatminiyle gerçekleşir ve bu iman, ibadet ve salih amellerle kolay sağlanır. Bu kolay yolu girmiş olanların temel dört özelliği vardır:

a-Takva sahibidirler (92/5)

Farzları yerine getirir, haramlardan kaçınırlar. İlimle takvalarına boyut katarlar, Marifetle ruhlarına kanat takarlar. Gönüllere ve zihinlere seferler düzenler, iman adına dünyalıları fethetmek için Hizmetle yatar Hizmetle kalkarlar!..Ve Allah, takva sahiplerinin yollarını kolaylaştırır, önlerine daima çıkış ve çözüm yolları, hiç ummadığı yeni rızık kapıları açar (65/2-3).

b-Her yere güzellik mührü basarlar (92/6).

Karanlık geceleri aydınlatan gündüzün ışıkları gibidirler.Çölde kalmış erkek kadın her gönüle kana kana içsin diye kova kova hayat taşırlar…Yüzleri güzeldir, güzel tebessümler gözlenir. Sözleri güzeldir, en güzel sözler dinlenir. Evleri güzeldir, burcu burcu kardeşlik tüllenir. Müesseseleri güzeldir, dünya bu bahar müjdesiyle nefeslenir! Yeryüzü, her yere güzellik mührü basan bu nurdan güzellerle parlar ve güzellenir…

Allah’a davet edenlerden daha güzeli var mıdır?(41/33).Ve Allah, güzellik havarilerinin güzel soluklarıyla nice gönülleri fethettirir, işlerini kolaylaştırır, dünya insanına onları kabul ettirir ve sevdirir, hüsn-ü kabul vaz’ ettirir, her gittikleri yerde Kur’an’ın güzellikleriyle, hem gönüllere hem de dillere müjdeleme kolaylıkları lutfeder (20/96,97)

c-Cömertce mallarını verirler (92/5).

Cömertçe ihsan etmek, Güzel olan, güzeli seven Allah’ın, kulunda görmekten hoşnut olduğu en güzel hasletlerden biridir ve Allah, çok ayette ihsan sahiplerini sevdiğini belirtir (2/195)

İhsan bol güzellik üretmek demektir. Kırkta bir zekat oranı, her kırk kişiden bir kişi zekata muhtaç durumdayken ve yoksul iken mi daha makul ve anlamlı olur yoksa her kırk kişiden yirmisi-otuzu muhtaçken mi?..Vicdan sahibi zenginler, ihtiyaç oranı arttıkça, zekat oranlarını da yüksek tutmalıdır. Zekat dışında müminin sorumlu olduğu bir kısım yükümlülükleri de olmalıdır. Çünkü çoğu insanın sonsuz dünyasını tehdit eden manevi yoksulluklar daha az değildir. Yeryüzünde bir “Allah!” sözüne muhtaç nice gönüller, fıtrat temizi yavrular, güzellik mühürlerini gönüllerine vuracak cömertlikle nurlanmış elleri beklemektedir. Cömertler, sadece Allah’ın rızasını düşünerek verirler ve vermekle, hem servetlerini temizlemiş olurlar, hem de günahlarını…Ve Allah, cömertlerin bu şükürlerine karşı, işlerinde kolaylıklar verir ve servetlerini bereketlendirerek daha da arttırır (14/7) yeni rızık kapıları açar(65/3).

d-Esas kolaylıklar ölümle başlar:

Canını Allah inancıyla veren şehit gibi, hem canını hem de malını, gönüllere güzellik mührü vurmak için feda eden muttakîlerin ölümleri gibi, kabir sorgulamaları da kolay olur, güzel hayatlarının benzerini berzahta da bulurlar, hesapları kolay görülür ve sırat tan kolayca geçerler, cehennem de onlardan uzak tutulur (92/17). Güzele güzellik yakışır derler, güzelce cennete yerleştirilirler. ve hoşnut olurlar (92/21).

B-Zor yolun yolcuları (92/10).

Beden, maddi zevk alan organların kullanılmasıyla tatmin ediliyor görünse de ruhu ve kalbi tatmin etmek imkansızdır. Bu zor yolda sürüklenenlerde de şu dört özellik görülür.

a-Şakî, asî ve günah yüklüdürler.

Çünkü Allah’tan ve emirlerinden istiğnâ içindedir (92/8). Kendi başına yaşama, dilediğini yapma yolunu seçmiştir. Böyle olunca, bela ve musibetlerin, felaket, hastalık ve ölümlerin, geçmiş ve geleceğin ağırlıklarını kimle paylaşacaktır. Bütün bu ağırlıklarını zayıf omzuna yüklemiş, inanç adına elde edeceği psikolojik bakış rahatlığını terk etmiştir. Üstelik her kötülüğe açık, şakîce isyankarca tutum sergilemiştir.

İnançsız ve ibadetsiz bir hayat içinde, günah bataklığında mutluluk aramak ne kadar zordur ve acı vericidir. Beden kolaylıklar içinde zannedilir, her şeyi yemekte, istediğine ulaşmaktadır. Ne var ki, ruh ezilmekte, zorluklar içinde nefes almaya çalışmaktadır. Vicdan çoktan oksijen çadırına postalanmıştır, kalp yoğun bakımda yaşam mücadelesi vermektedir!..Bedensel tatmin kimi kolayca mutlu etmiştir ki!..

Önemlisi beden yaşlanınca ne olacaktır? Bedeni tatmin yolları körleşmeye başlar. Ruha giden yollar da çoktan köreltilmişse, huzur nasıl elde edilecektir? Üstelik geçmiş yılların günah tortuları kambur gibi ruhun sırtına yüklenmiş olacak, geçmişin zevkleri geleceğin elemlerine dönüşecektir.

b-En güzeli yok ederler (92/9).

Güneşe yönelmeyen nasıl ışık alabilir? Yarasa gibi iman gözünü kör eden, gündüz bile görmez olur. Sadece iman insana güzel baktırır, güzel düşündürür, hayatına lezzet katar. İbadetle güzel duygu ve düşüncelerini koruma altına alabilir. Güzel ahlakla güzel davranışlar sergileyebilir.

Ölçü nefis olunca, güzellik değerlendirmesinde de muvazene kaybolmaktadır. O kadar ki nefis, haram olarak bilinen bakışlara, güzele bakmak sevaptır anlayışıyla, bir masumiyet kazandırmanın ötesinde, Allah’a iftiraya çevirir (24/30-31), ruhun manevi gıdaları sağlanamayınca,belli amaç ve ölçülerle yararı dokunabilecek müziği getirir ruha baş gıda yapar. Ötesinde, inanç ve din adına ortaya konan samimane ve masumane güzellikleri yok etmek, cami yıkmak, kitap yakmak, millete güzel hizmet yapma yollarını tıkamak ve hasım olmak, güzelliklere karşı körlüğün ve kirliliğin ifadesidir.

c-Cimrilik yaparlar (92/8). Cimrilik Allah’ın kainatta her göze batarcasına tecelli edip duran cömertliğine tam bir muhalefet anlamına gelmektedir. Cömertlik ne kadar çok sevilen ve övülen güzel bir vasıfsa, cimrilik de o kadar yerilen çirkin bir özelliktir. Kainattaki yardımlaşma kanununa muhalefet demektir. Bu çaplı saygısızlık sebebiyle, cezası da büyük olmaktadır.

d-Esas zorluklar ölümle başlar.

Ölümle beraber kabre yuvarlanınca cimrice elinde tuttuğu malları onu kurtaramaz (92/11). Daha önce uyarıldığı o, durmadan köpüren ve alevlenen cehenneme girer (92/14-15). Çünkü elinde, güzelliklerin yeri cennete götürecek hiç güzel ameli yoktur…

Yukarıdaki iki grup maddeler karşılaştırılır, zahirî açıdan bakılırsa, başlıkların yerlerini değiştirme gereği ortaya çıkar. Yani aslında kolay diye tanımlanan iman, ibadet, infak ve hayat boyu iyilik ve hizmet peşinde koşmak esasen zor görünür. Ama bu, egolarını-nefislerini ölçü ve terazi yapanlar için doğrudur. Peşin ücrete meftûn olanlar için geçerlidir. Küfür, inkar ve günah adına tahriple, kolayca, kulluk mükellefiyetini sırtlarından atmak isteyen ve ahiret adına bir beklentisi olmayanlar için söz konusudur…Cennet ucuz cehennem lüzumsuz değil der beyin mimarı. Ve cennet nefsin hoşuna gitmeyen cehennem de hoşuna giden şeylerle çevrilidir der Söz Sultanı!..

C-Verme kavramı, zorluğu ve kolaylıklar

Takva kavramı, Kur’an bütünlüğü içinde incelenirse, topyekün insan anlamında, aklı, kalbi ve nefsiyle, dünya ve ahiret kavranmışlığı içinde kâmil ve mükemmel insanın portresi karşımıza çıkar. Şeaire tazim içinde(22/32) tamamen güzellikler kuşağında yaşarlar, güzellik ve iyilik dışında her şeye kapalıdırlar. Çünkü imanları, salih ve güzel amelleri doğal olarak üretir, takvaya ererler; tekrar imanlarından güç alır yine güzellikler üretmeye devam ederler. Tekrar takva boyutlu imana dönerler. Sonra da takvanın ihsan boyutuyla kemale ererler ve Allah tarafından sevilirler(5/93).

Takvaları onları zırh gibi kötülüklerden, özellikle de cimrilikten korur(56/9,64/16). İhsan kuşağında yaşayıp daima başkalarına güzellik sunmak için yaşadıklarından, Allah onlara kolaylıklar verir, dünya kapılarını açar, hesap edilmeyen yerden düşünülmeyen biçimlerde orijinal imkanlar sunar(65/2). Ayetlerde Takvanın en bariz vasfı olarak cömertlik ön plana çıkarılıyor ve güzelliklerin yansıtılmasında vazgeçilmez bir gereklilik olarak dikkat çekiliyor. Sonuç olarak da, mala son derece düşkün olan insan doğasının aşılmış olmasına peşin ücret olarak da kolaylıklar kapısı açılıyor.

Ayette “Verme” genel ifade ediliyor. Şüphesiz insanın insanlığa vereceği en önemli ikram sevgi olmalı sonra bilgi sonra ilgi olmalıdır ki infak adına yapılan bütün maddî yardımlar, özellikle de ömrümüzden ciddi bir zaman bölümünü vermek, bu üç önemli olgunun yaşatılması ve yaygınlaştırılması adına, takvaya ayrı bir anlam ve ağırlık kazandıracaktır.

Takvada bu vardır. Vermedeki amaç, kapsam ve fedakarlık!..Ne kadar feda edersek o oranda kâr söz konusudur; feda, kâr getirir!..

Vermek, can vermek gibi değerlidir. Mal canın yongası denmiştir. Mal canla başla çalışılarak kazanılır. İnsan bir canı sever bir de malı mülkü ve makamı sever. Sonra cananı sever. Canla malın buluşması zamanla gerçekleşir. Bu yüzden insan, zamanı da canı ve malı gibi sever. Bu sebeple vermede fedakarlığın gerçek ölçütü, bu üç konu olmaktadır.

Ayetlerde bütün güzelliklerin, takvadan geldiği fakat verme sonucu yaygınlaştığı gerçeği veciz bir şekilde ifade edilmektedir. Bunun getirisinin de kolaylık olarak döneceği vurgulanmaktadır.

“Veren el” in hayırlı olması gerçeğinden hareketle, Allah adına verilen her şey öncelikle insan ruhunu doğrudan etkiler. Vermenin, başka hiç bir şekilde elde edilemeyecek, kendine özgü, dünyadaki en büyük getirisi psikolojik ruh tatlılığıdır. Bu ruh sağlığının ötesi ve üstü bir konumdur. Mevcut psikolojik rahatsızlıkları tedavi edici ve koruyucu bir durumdur. Adeta zekat vermekle malın kirinin atılması gibi, infak etme, zamanı insanlığa hizmet yolunda kullanma, ruhsal hastalık kirlerini, kökünden kesip atıcı ve ruha ferahlık verici bir rol üstlenmektedir.

Çünkü verdiğimiz sevgi, bilgi, ilgi, zaman ve mal zenginliği, başka ruhları ferahlatmaktadır. Başka hayatlara kolaylık sağlamaktadır. Gönüllere, Allah’a giden yolları kolaylaştırmaktadır. Vermenin karşılığı, avans gibi dünyada bile verilmekte, bire on, bire yüz bereket kapıları insana açılmaktadır.

İnsan, muhal-farz Peygamberimizi bir kez görme karşılığı, bütün servetinin verilmesi teklifi ile karşı karşıya kalsa ne düşünür? Ya da gerçek görüntüleriyle insana cenneti gösterilse; yılda, bir günlüğüne cennetin tatil köşklerine götürülse, sonra da “Her gün namaz kılacaksın, kılarsan cennete konacaksın!” dense nasıl davranır acaba?..Can vermenin anlamını ise: “Ya Rabbi ne olur bizi bir daha dünyaya gönder de senin için tekrar şehit olalım” diyen şehitlerin dilinden anlayabiliriz ancak!.. Lezzet çeşitlerinin listesi yapılmalı. Dile, göze kulağa, zihne, kalbe, nefse ait olanlar diye tasnif edilmeli. Bize göre en nefis olanları derecesine göre sıralanmalı. Nebilere, sıddıklara, şehidlere, velilere, üç beş veli eden hizmet erlerine sormalı; bir de lezzet uzmanlarına, gurmelere, eksperlere…

Maldan ve zamandan zorlanarak vermenin, can verme kadar cana tad veren manevî bir lezzet olduğu hissedilecek, İnsanın duygu ve düşüncelerinde şeffaflaşma, davranışlarında da kolaylaşma görülecek ve yaşanacaktır.

VEREN EL

Veren eller

Gülen yüzler

Güzel eller

Verince güzeller

—————

Veren el

Yüzler güldürür

Veren aslında

Ruhunu güldürür

—————

Veren el

Muhtacı sevindirir

Aslında veren

Istırabını dindirir

—————

Ruhta huzur

Verene Hızır

Gelince o an

Cennetin hazır

————–

Bilinir öteden beri

Kitapta böyle yeri

Verdikçe sen durur

Belalar döner geri

—————–

Veren el verir

Zanneder miskinedir

Verdiği geri gelir

Yatırım hep kendinedir

—————–

Veren elin hissesi

Başkası değil kendisidir

Kişi vermediğinin kölesi

Verdiğinin efendisidir

—————

Veren verir,

Verdikçe erir

Hep verir;

Bereketi pektir

Çuval da verse

Karşılığı hep ipektir

D- Kur’an’da kolaylık ve zorluk ile ilgili diğer ayetler

1-Dinimizin ruhunda daima kolaylık vardır.

Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez” (2/185)

Bu ayet, hasta veya yolcu olanların kaza etmek üzere oruçlarını tutmayabileceklerini belirtmektedir. Namazla ilgili kolaylıklar da vardır. Ayakta kılamayanların oturarak kılması gibi..

Peygamberimiz: “Kolaylaştırır zorlaştırmayın müjdeleyin nefret ettirmeyin buyurur”. Özellikle yeni Müslüman olmuş ya da inandığı halde ibadete yeni başlamış insanlara, ağızdan dolma tüfek gibi, bütün dini meseleler bir anda yüklenmemelidir. Böyle bir durumda, temel inanç konularını, teferruata ait küçük meseleler için feda etmiş, hatta cinayet işlemiş oluruz. Kolaylık olsun diye Kur’an 23 yıla yakın bir sürede tamamlanmış, emir ve yasaklar da tedrîcen gelmiştir. İnancı tam olmayan bir insana dini emir ve yasakları bir bir anlatmak,batmakta olan bir geminin direklerini boyamaya, ya da kan kaybeden acil yaralıya cilt temizliği yapmaya benzer.Öncelikle kalpteki yaralara, zihindeki düşünce virüslerine bakmak gerekmektedir

2-Allah, hayatımızı kolaylaştırmıştır

“İnsana yolu kolaylaştırdı” (80/20).

Allah, insanın anne rahmine düşmesinden kabre düşmesine kadar süreçte, hayatını kolaylaştırdığını belirtiyor ki, bu konuda bedenimizde ve dış dünyamızda verilen nimetleri saymak mümkün değildir. Anne rahminde beslenmemiz, doğunca şefkatli iki kolu ve iki Rahmetten süt musluklarını ha- zır bulmamız, oksijenimiz, suyumuz, yiyeceklerimiz; onlar için hazırlanmış dişlerimiz dilimiz her yanımız!..Ayetlerde belirtildiği gibi konuşmayı, yazmayı, okumayı öğrenmemiz…Aklımızı kullanmamız, aklımıza yol gösteren Kur’an ve Peygamberlerle tanıştırılmamız, onlara tercüman olan ilim adamlarından yararlanmamız, dostlarımız, akrabalarımız, yardıma koşan komşularımız…İşlerimizdeki başarılarımız…

Hayatımızın büyük bölümünün kolaylıklarla dolu olduğunu, zorlukların az bir zaman dilimini kapsadığını, onların bile belli hayırlara ve olumlu sonuçlara vesile olduklarını görebiliriz. “Kolay gelsin”, “Allah bir kolayını verir” gibi dilimize yerleşmiş güzel sözler vardır. Ayet de bize kolaylık konusun da dua etmeyi öğretmektedir: ‘Rabbim içimi genişlet, işimi kolaylaştır, dilimi açık eyle ki sözüm anlaşılsın!”(20/26).

3-Kur’an bize kolaylaştırılmıştır

“Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık” (54/17,22,32,40).

Asırlardır okunması, bıkılmaması, binlerce hafızın yetişmesi, özellikle güzel okuyuculardan huşû içinde dinlenmesi, çocukla yaşlının, okumamış olanla ilim adamının, her meslek erbabının farklı dersler alması, gençliğini ve tazeliğini hiç kaybetmemesi, akıcı uslûbü, kıssaları, durmadan yeni tefsirlerinin ve yorumlarının yapılması, evrensel prensiplerden ve güzel ahlaktan bahsetmesi vb. pek çok yönü, hep Kur’an’ın bu özelliğini göstermektedir. Başka ayette Kur’an’dan kolayınıza gelen yeri okuyun tavsiyesi yapılmaktadır(73/20).

4-Allah saygısı işimize kolaylık sağlar (65/4).

Bu, Allah’ın va’didir.

Fakat unutmamalı ki hem nimetlerle hem de musibetlerle imtihan olmaktayız.Çok dua da ederiz fakat istediğimiz olmayabilir. Konuya şöyle bakılmalıdır: Allah her duayı duyar ve cevap verir. Biz anlayamasak da bu böyledir. Allah dilerse istediğimizi ya hemen verir, ya belli bir süre sonra ya da uzun bir süre sonra verir. Ya da bu dünyada hiç vermez, öbür aleme bırakır. Bu hakkımızda daha iyi olabilir. Ancak kulluk vazifesi olarak biz dua etmeye ölünceye kadar devam etmeliyiz. Çünkü bize gelecek menfaate dua etmiyoruz, sadece Allah’a dua ediyoruz. Öte yandan, Allah hemen veya sonra verebilir fakat aynen de verebilir, istediğimizin dışında farklı bir nimet de gönderebilir…

Hangi halde olursak olalım, gelene şükür etmeli gelmediği zaman da sabretmeli, duaya devam etmelidir. Hele şikayet, asla edilmemelidir. Kimi kime şikayet edeceğiz. Bizim ve bütün varlıkların sahibi O’dur. Mülk onundur, dilediği gibi tasarruf edebilir. Ve O asla zulüm yapmaz. Zulmü insanlar yapar. Ayrıca “İstiyorum, Allah vermiyor” diye şikayet eden insan, önceden verdiklerinin borcunu nasıl ödeyecektir? Onca lütuflarının, işlerimizi kolaylaştırmasının şükrünü tam ifa edebildik mi acaba?..Yenileri gelmedi diye feryat ediyoruz!..Görevlerimizi tam yapabildik mi?..Gereğini yapmalı hep ondan istemelidir. O hiç bir zaman kendisine saygılı olan, sözünde duran kulunu ortada bırakmamış, daima yardım etmiştir.

5-Her zorluk, hedef yolunda bir adım kolaylığıdır

5-Her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık da vardır (94/5-6,65/7).

Her başarısızlık, başarı yolunda atılmış bir adımdır derler. Edison bin ampul patlatmış, zorlukları aşmış, kolay elde edilen elektriğe ulaşmış derler (Ediso’nun da teşekkür ettiği M. ibn-i Arabi, Şecere-i Nûmâniye’sinde, ayetten yararlanarak (24/35), tellerden akımın geçmesini anlatmıştır). Her başarısızlık, aranılan başarının o olmadığını öğretmesi açısından bir başarı sayılabilir. Bunun gibi her zorluk bir kolaylığa ulaşmak için değil midir? Ücret ve maaş almak için insanlar mesai yapar iş zorluklarına katlanırlar. Diploma almak için öğrenciler ne zorluklar çekerler…

Aslında her zorluk, bir kolaylık çekirdeğini içinde barındırır. Çünkü sonucu olumlu olacaktır. Oruç ciddi zorluk verebilir, saatler ce aç durmak gerekir. Fakat dünyada nefsi eğitir, kötülüklerden korur, ahirette de cehenneme kalkan olur. Hastalık zordur, ama günah lara gitmeyi önler, olanları döker nimetlerin, sağlığın değerinin anlaşılmasını sağlar. Dünya topyekün zorluk olsaydı bile yine sonsuz cennete değerdi doğrusu!..

Zorluğun kolaylıkla ilgisi şöyle de düşünülebilir. Zorluğun içinde kolaylaştırıcı bir sırlı lezzet vardır. Lezzet hizmetin için de, sa’yde şevk var denir Peygamberler herhalde bu konuda rakip tanımayan ilk örnekler olmalıdır. Hz.Nuh da bin yıllık ömrüyle tek örnek olabilir. Sürekli toplumlarıyla uğraşmışlardır. Firavun badiresinden sonra, Kırk yıl çölde, İsrail oğullarının üst üste şok edici tutumlarıyla uğraşan Hz.Musa da bir diğer örnektir. Zorluklarda ilk örnekler oldukları gibi Peygamberler, cennetin de zirve makamlarıyla ilkleridir.

Şehitler!..Hayatları savaşla geçer sonra savaşta sona erer. Ama ölüm bilmezler, hemen cennet nimetleriyle buluşurlar. Anneleri de unutmayalım…Kur’an’ın dediği gibi zorluk üstün zorlukla karınlarında taşırlar, emzirirler, uykularını, rahatlarını evlatları için terk ederler, zorlukları şefkat lezzetiyle karşılarlar hep!.. Bir de Dine, imana, vatana millete, insanlığa hizmet lezzeti vardır. Bazen yemenizi içmenizi, uykunuzu terk edersiniz. Dinlene cek vakti bulmak ta zorlanırsınız. Cömertliğiniz sınır tanımaz, lokmasız ve ayakkabısız kaldığınız olur. Bir insanın iman kazanması, gü neşin gördüğü bütün servetlerden daha değerlidir der, bütün maddî değerlerinizi bu yolda feda edersiniz. Oradan oraya koşar yorulursunuz…Fakat yetişen ak yüzlü tertemiz vatan evlatlarını görünce, bütün zorluklara rağmen aldığınız manevî lezzeti, cennetlerden daha tatlı bulursunuz.

Her zorluğu kolaylaştıran çabadır, sistemli çalışmadır. Ayete göre dünyada her insan, çalışmasının karşılığını mutlaka görür.Zorluklarla mücadelesi oranında kolaylıklara ulaşır. Allah dünyada Adaletiyle muamele eder. Dürüstçe ve ciddi çalışan, sistemli olan, sürekli araştıran her insana ve millete evrende koyduğu kanunlardan istifade hakkını verir. Almanlar ve Japonlar savaş sonrası bü tün zorluklara rağmen azimle ciddi ve sistemli çalıştıkları için bugün çoğu milletin önünde kolay ve rahat hayat standartlarını elde etmiş lerdir. Allah değer verdiği sıfatlara değer verene değer verir ve işini dünyada kolaylaştırır. İnandığı ve ibadet ettiği halde Müslüman bu sıfatlara sahip çıkmıyorsa, dünyada zorluklar içinde yaşamaya mahkum olur.

Maddi manevi hayatın bütün zorluklarıyla baş edecek moral kaynaklara sahip bulunmaktayız. Yukarda kolay yolun yolcularına sunduğumuz üç prensibi uygulayarak ülkemizde ve dünyanın dört bir yanında seviyeli eğitim yapan müesseselere sahip çıkabilir, bugü nün zorluklarını yarının kolaylıklarına çevirebilecek dürüst, temiz, çalışkan ve başarılı güzel neslin hayırla yad edecekleri insanlardan olabiliriz. Kolay gelsin!.. Rabbimiz kolay eylesin..

(107) kendini beğendirme hastalığı, drmavi

1-Dini yalanlayanı gördün mü?

a-Gördün mü?

Bakmaktan farklı bir yönlendirme yapılıyor, dikkat nazarıyla bakarak görmeye çalışma ve bunun getireceği anlama ve kavrama bekleniyor.

Ayet gördün mü diyerek bir uyarı yaparak dikkati çekiyor. Bir şaşma ifadesiyle muhatabı hazırlayarak müşrikin ruh halini benliği ve huylarını anlatıyor (Yazır,9/501). Bir yalanlayan konu edilmekle de, masaya yatırılacak orijinal bir yapı incelemesine, bir nefis modeline dikkat çekiliyor.

Ayet gördün mü? diyerek belağatlı bir uyarı yaparak.”Bir düşün, altındaki sebepleri ara bul anla!” gibi bir düşünce uyandırmaktadır. Gelen ayetlerin uslûbuna, ifade ediliş biçimine baktığımızda ise, doğrudan düz bir anlatım görürüz. Adeta inanan inanmayan bütün insanlarda olagelen, insan tabiatının gereği, bazı davranışların fotoğrafını veriyor, durum raporu sunuyor, üzerinde tartışılmasını ve bu davranışların altında yatan sebepleri bulmamızı ve dolayısıyla tedavi için gerekenin yapılmasını istiyor.

b-Yalanlamak!.

Yalanlamak yalandan ayrılır.Yalanda hakikatın ters çevrilmesi, gerçeğin farklı gösterilmesi; yalanlamakta ise ortadan kaldırma girişimi vardır. Yalanda bile -bazen de makul- belli bir gerekçe gösterilebilir. Yalanlamada ise gerekçenin makul olmayanı bile genellikle bulunmaz.

Ayrıca yalanda daha ziyade kişisellik hakimdir. Kişi kendince farklı sebeplerle yalan söyleyip bir insanı kandırabilir. Ancak yalanlama bütün varlık alemiyle ilgilidir ve adeta bütün insanları kandırma ve varlıkları yok sayma, aşağılama gibi bir sonucu doğurur.

Ayetin başındaki “Gördün mü?” uyarısı bu açıdan bakılınca daha bir anlam kazanmakta, yerine oturmaktadır. Çünkü, kişinin yalan söylemesi bir derece anlaşılabilir, ayıplanır da fakat, yalanlama, ayan beyan olan hakikatı inkar etme ve inanmama (James Jean’ın dediği gibi) inanılacak bir şey değildir şaşılacak bir durumdur!..

– “Neden inkar ediyor yalanlıyorsun?” diye sorulunca,

-“Gözümle görmediğime inanmam!”

-“Varlıkta var olan her şeyi görebildiğinden emin misin?”

…………………!

-Sen hep birlikte olduğun ve görüp durduğun seni, kendini ne kadar görebiliyor, okuyabiliyor, tanıyabiliyorsun?

-“Ne bileyim! Atalarımdan öyle duydum!”

-“Ya duyduğun kimseler yanılıyorlarsa!”..

-………………….!

-“Yok! diyorsun? Yok’a kanıtın var mı?”

-…………………!

-Peki “Dirilme yok!” dedin!

-“Dedim çünkü gidip geleni sen de görmedin!”.

-“Peki, hiç görmediğimiz bir yerden buraya sen nasıl geldin?”

-………………….!

Yalanlanan, ister Allah’ın varlığı ve birliği olsun, isterse Din’in yalanlanması ya da ahiretin yalanlanması olsun, insanın ruh dünyasında olumsuzluklar, karakterinde bozukluklar meydana getireceği vurgulanmış olmaktadır.

Yalanlama, aslında kendini, kendi saf ve doğru fıtratını inkar anlamına gelir. İnsanı insan yapan en önemli insani meleke olan Vicdanı, iç onaycıyı katletme, onun birinci derecede yardımcısı olan muhakemeyi devre dışı bırakma demektir. Hakiki varlığı inkar edince de, yalanlanmayacak hiçbir şey bırakmama demektir. Yalanlamak, kendini inkar etmektir. Çünkü kendini var edeni inkar etmektedir. Kendini inkar eden insanın yalanlamayacağı hiçbir mesele kalmamaktadır.

Nitekim din reddedilince, dini yollayan da, ahiret de, dini getiren melek ve Rasul de, dinin kitabı da, bütün prensipler ve inananlar da bir bir yalanlanmış oluyor. Buna kainatın zerreleri sayısında inkar mührü basma da diyebiliriz. Ene, eline aldığı onay mührünü, önüne gelene “Yok!” diye basıp geçiyor, vurup geçiyor! Tabi yetim de yoksul da bundan nasibini alıyor!…

İlk yalanın da ilk yalanlamanın da mümessili her kötülükte olduğu gibi yine şeytandır. Hatırlanırsa o, Adem ile Havva’ya karşı, yasak meyvadan yemeleri durumunda, melek olabilecekleri ya da cennette sonsuz saltanata konabilecekleri yolunda duygu ve düşünceyi kaydıracak bir yalanda bulunmuştu. Hz.Adem’in yalan konusunda yaşanmış bir deneyimi olmadığından, bilemiyoruz belki de secde emri karşısındaki şeytanın kibirli tutumundan haberdar olmadığından, meleklerin içindeki konumuna bakarak şeytanın bu sözünü doğru olarak algılamış ve doğru yaptığını zannederek yasağı delmiş olabilir.

Şeytanın yalanlaması ise doğrudan Allah’a karşı gerçekleşmiştir. Bunu ‘Onu topraktan beni ateşten yarattın!” şeklindeki doğru sözünden sonra, yalanlamanın ilk tetikleyicisi olan şu tepkilerinden anlayabiliriz: “Ben ondan üstünüm!…Beni azdırdın ben de insanları azdıracağım…!” Bu sözlerle şeytan yalanlamanın en büyüğüne imza atmıştır. Çünkü “Ben görseydim inanırdım!” gibi en cahil bir inkarcının ileri süreceği en basit bir mazerete bile sahip olamayacaktır. Belki o yalanlama sonucu insanlığın içine düşeceği bütün yalanlamaların, psikolojik rahatsızlıkların baş temsilcisi ve yalanlayanlar la hastaların başı olacaktır.

İkinci ayet yalanlayan insanın, yalanlamasının sonucu ortaya çıkan vicdan ve şefkat yokluğuna, daha çok “Duygu” yönünden kişilik bozukluğuna, bir çeşit nefis-ruh hastalığına dikkat çekmektedir. Duygular yönüyle ortaya çıkan nefis hastalığına genel anlamıyla “Azmışlık” demiştik.

2- O, yetimi iter kakar.

“Yetim” kavramı, Kur’an’da insanların şefkat ve yardım duygularının karşısına konan bir simge gibi olmuştur. Ve bu küçük ve basit gibi görülen bir başlangıç noktasıdır ki her büyük işin başlanıcı sonuçu kadar önemlidir, çünkü başlamadan sona ulaşılamaz. Bir yetimciğin hakkını gözeten, bakımını yapabilen insan belli ki gelecek pek çok yetimlerin, manevi yetimlerin de bakım ve görümünü yapabilecektir.

Başka ayetleri hatırlayalım: “Anne babaya öf! bile demeyin! (17/23). En hafif olumsuz davranış biçimi yasaklanarak, onun üstündeki kötü davranışların kapısı kapanmış olmaktadır.

Yetim konusunda da, benzer bakışla biz, bu inkarcının kişiliğini anlamaya, duygularını okumaya, beden dilini çözmeye çalışalım. Bir masum çocuğu itip kakmasına bir anlam yükleyelim. Bu çocuk annesiz babasız olması yönüyle diğer çocuklara nazaran şefkate merhamete daha çok muhtaç ol sun!..Bir kedinin bile sürüklendiğini tekmelendiğini görsek içimiz kalkar, acıma hissimiz ruhumuz kaplar.

Sonuçta anlıyoruz ki bu davranışı yapan bu insanın içinde bir yetime gösterebilecek asgari anlamda, minimum noktada bir şefkat, merhamet ve iyilik duygusu bile yok! Bir aileye, topluma insanlığa nasıl merhamet göstersin!..Bu adama dense dense ancak kaskatı kesilmiş, taştan da katı kalbiyle bir zalim denebilir…

Çünkü o, baştan yalanlayarak, yetim olan olmayan, bir insan bir toplum; her kese karşı duyabileceği merhamet duygusunu kökten yok etmiştir.

İnançsız insanın duygu, düşünce ve davranışları da inançsızca olur. Tersten okursak, inançsızca davranışlar sergileyen insanların duygu ve düşüncelerinde bozulma vardır ve muhtemelen nefsin hastalıkları onun kalbini mühür hastalığına mübtela kılmıştır.

Üçüncü ayet ise yalanlayan insanın daha çok “Düşünce” yönünden kişilik bozukluğuna, nefis-ruh hastalığına dikkat çekmektedir. Düşünce yönü ile ortaya çıkan nefis hastalığına da “Bozgunculuk” demiştik.

3-Yoksulun doyurulmasında teşvikçi-önayak olmaz.

Yalanlamayla kişisel kısırlığa düşmüş bu insan, merhametsizliği ve zalimliğiyle bir yetim çocuğa nasıl davranıyorsa, toplumsal yönü de öyle kısırlaşmış gibidir. Yoksula duygusal bir merhamet yakınlığı olmadığı gibi, akıl, mantık ve düşünce planında bir organize hareketi de görülmemektedir. Hayır ve iyiliğe kapalıdır. Kendisi vermediği gibi verilmesi yolunda bir çabası da yoktur. O kadar ki elini kaldırıp “Şurda bir fakir var, açlıktan ölecek, yardım edecek yok mu?” diyecek düşünce kırıntısından bile mahrum kalmıştır.

Bu davranış biçimi aslında küçümsenecek bir hadise değildir. Yoksulluğa duyarsız kalmak aslında bir toplumda fitne ve fesadın ve her çeşit kötülük ve psikolojik hastalıkların yaygınlaşması adına son derece önemli bir onay ve teşvik anlamına gelir. Sosyolojik olarak yakın tarihe bakıldığında, fertlerin nasıl azgınlaştırıldığı, milletlerin yoksulluk platformunda nasıl kitlesel bozgunculuklara yönlendirildiği ve nice değerlerin ayaklar altına alındığı gerçeğiyle karşılaşırız.

Günümüze bakan yönüyle maddi ihtiyaçları kadar inanç yetimi ve bilgi yoksulu olan nesillerimize, merhamet duygusuyla ve organizeli düşünce ve müessese faaliyetleriyle sahip çıkmanın ne kadar önemli olduğunu da anlayabiliriz. Yetime merhamet yoksula yardım, yalanlayanların aksine, inançlı insanın temel vasıflarıdır.

Ne var ki bu son iki vasıf, yalanlamayan Müslümanlarda da bir vasıf olarak bulunabilir. Tıpkı yalan, emanete hiyanet ve sözden dönme gibi üç münafık vasfının inanan insanda da bulunmasının mümkün olabileceği gibi…Nitekim son ayet, başta temelde yalanlayanlara ait olan bu konuda namazlı insanları da uyarmakta ve hassas olmaya çağırmaktadır.

İkinci ve üçüncü ayette geçen kelimeler muzarî olarak devamlılık-süreklilik ifade ederler.

Bu da ilk aşamada yalanlamayı benlik haline getirmiş olan insanların, ikinci aşamada şefkat ve merhametten yoksun bir kimliğe bürünecekleri üçüncü aşamada da, hayra tamamen kapalı bir kişilik sahibi olacakları dersini veriyor gibidir. Yani Ruh dünyaları daima şerre-olumsuza açıktır, hayra olumluya da kapalıdır.

Kötülüğe o kadar açıktır ki, kötülük yapmada akla en son gelebilecek bir yetimi bile itip kakabilmektedir.

İyiliğe o kadar kapalıdır ki, iyilik yapmanın en basit ve masrafsız şekli olan, “Şurda yoksul var!” demeyi bile içine sindirmemektedir.

Anlaşılıyor ki yalanlama ile oluşan nefis-ruh hastalığı, duyguları bozar insanı azdırır, düşünceleri bozar insanı bozguncu yapar. Bu ikisinin birleşmesiyle zalim bir insan karşımıza çıkar. Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu kavramlardan biri de “Zalim” kavramıdır. İlgili yerde geniş bilgi verebiliriz. Sadece şu kadarını hatırlatalım. Yerin, göklerin dağların yüklenmekten kaçındığı emaneti üzerine alan insan, varlık aleminde ilk kez, öyle anlaşılıyor ki “Zalim!” olarak vasıflandırılmıştır (33/72).

4-Vay haline o namaz kılanların!..

Şimdi çok önemli bir bölüm başlamaktadır. İlk kez namaz kılan bir Müslümanın ruh haritasını çıkarma durumundayız. İlk ayetlerde inkarcılar, bu ayetlerde de münafıkları anlatılıyor gibi görünse de, sonuçta namaz kılan insandan bahsediliyor ve dolayısıyla inkarcıyla münafığa ait bazı özelliklerin, Müslümanda da olabileceğine vurgu yapılmış oluyor. Uyarının ağır tonla yapılması, etkili olması yönüyle, ibret almanın kolaylaşması ve tehlikenin gerçekten büyük olduğu konusunda bilinç oluşturması içindir denebilir.

Benzer yaklaşımları benzer ayetlerde de görebiliriz: “Şu Kur’an’ı şu dağa indirseydik Allah korkusundan paramparça olurdu” (59/21) derken, başka bir ayette, her gün kendilerine turfanda meyva gibi farklı vahiy bilgisi gelen ve onu hemen namazda okumaya çalışan Sahabeye hitaben ve bize şöyle der: “İman edenlerin Allah’ı anma ve inen Kur’an sebebiyle haşyetten kalplerinin ürperme zamanı gelmedi mi? Kalpleri katılaşanlar gibi olmayın!” (57/16).

Öncelikle bir cümleyle bu konunun ana temasını sunalım: Müslümanlarda da nefis-ruh hastalıkları yaşanabilir ve üç aşamada (Gaflet, azma, bozgun) yalanlayanların Ego-kırmızı alanına yaklaştırıp onları da büyük riske atabilir. Namaz kılarken kazanma kuşağında bile insanın, kaybetmesi söz konusu olabileceği için sürekli metafizik gerilim içinde bulunmak gereği vardır. Bu ciddi durum, etkileyici tonda vurgulanmaktadır.

5-Namazı gafletle kılarlar:

Öncelikle şu hususu vurgulamakta yarar vardır. Namaz, diğer ibadetlerden farklı olarak, Mirac ile özel olarak gidilip, alınıp gelinen, göklerden turfanda meyva gibi hediye edilen, son derece hususi bir iletişim vasıtası sayılabilir. İnsanın Yaratıcısı ile kulluk bağını oluşturan, merdiven gibi ona yaklaştıran ilk ve tek, en güçlü bağlantı aracıdır.

Namaz gerçek anlamda insanın bir benlik, kimlik ve kişilik oluşum organizasyonudur. Yaratılış amacının Allah’a ibadet olduğu düşünülürse, namaz insanın varlık gayesidir denebilir. İnsan varsa namaz vardır, insanda gerçek anlamını bulan benlik vardır. Namaz kalp imarıdır, orda merhamet yapısı inşa edilir, duygular ve kimlik verilir. Namaz beyin mimarıdır, düşüncelere denge, bilinçli kişilik, hayırlara yönelik aksiyon ve davranış kazandırır.

En az bir binanın yapımındaki hassasiyet kadar, insanın psikolojik yapısının oluşumunda, korunmasında ve tedavisinde titiz olmak gerekir.

İşte namaz, benlik oluşumunda, kimlik korunmasında ve kişilik uyumunda son derece önemli işleve sahip bulunduğu için, ayetlerde de insanın içini gerçekten ürperten bir titizlik ve uyarı sezilmektedir.

Nefsin üç hali gelen ayetlerle beraber şöyle belirlenebilir:

1-Gaflet hali,

2-Azgın hali,

3-Bozguncu hali

1-Nefsin gaflet hali: Müslümanda geçici ve kısa süreli olarak hoş görülebilir ama süreklisi hoş görülemez bir müminlik arızasıdır.

Namaz kılan Müslümanın birinci olumsuz vasfı, gaflettir, ülfettir. Nefsin donuklaşması, gerilimin azalmasıdır.

Burada Tekasür süresinde belirlediğimiz nefsin yeşil alandaki renk kayıpları söz konusudur. Gaflet arttıkça tonlar da uçmakta açılmakta ve sarı alana doğru kaymaktadır. Arızalar küçük çapta başlar fakat daima büyüme istidadındadır. Nefis gafletle özelliğini bozmuş, kendine zulüm yapmaktadır.

Zamanında ciddi önlemler alınmaz, metafizik gerilimi arttırıcı tedbirler alınmazsa (İnancın Gölgesine bakınız), nefis azmışlık sınırına doğru yaklaşmaktadır. En kısa zamanda yeşil alarm verilmelidir.

Aslında ayette “sehiv” kelimesi geçer. Ancak “Namazda sehiv’ olarak değil, “Namazdan sehiv’dir Yani bu, normal namazdaki bazen secde gerektiren unutma ve yanılma değil, namazların kendisinden, namazı kılmaktan gaflet içinde olmak olarak anlaşılmıştır (Yazır,9/503.)

Namazda konusunda gaflet çeşitleri

Namazın alay konusu yapılması, küçümsenmesi, “Hangi asırdayız” yaklaşımıyla gereksiz görülmesi, “Namaz kılanları da görüyoruz” gibi küçümseyici alay edici tavırlar sergilenmesi, şaka yollu da olsa, gaflet kapsamı alanı dışındadır. İnanıyorum diyenlerin bu tür yanlış sözlerden uzak kalma-sı gerekir. Aksi takdirde mevcut inançtan uzak kalma söz konusu olabilir.

Namazı kolaylıkla terk etmek, Allah’tan korku duymamak, bir hayır da ummamak, şimdi işlerim başımdan aşkın çalışmak da ibadettir demek, bazen yaşımı ya da hacca gitmeyi bekliyorum diye geçiştirmek.

Kılınıp kılınmadığına aldırmamak, vaktinin araştırmamak, ezan okununca tepki vermemek, kıpırdamamak, oyalanmak, başka uğraşları tercih edip vaktini geçirmek, fark edince de üzülmemek, tedirgin olmamak, pişman olmamak ve bir daha yapmamaya söz vermemek.

Kıldığında ise, halis niyeti olmamak, tazimle kılmamak, huşû duymamak, konsantre olmamak, namazda maceralara dalmak, formalite icabı yapıvermek, geçiştirmek, aradan çıkarmak, hızlı hızlı kılıvermek, sünnetleri atlayıvermek, sadece yatıp kalkmak, okuduğunun farkına varmadan bazen de esneyerek, uyuyarak kılmak.

Namaz konusunda genellikle gözden kaçan en büyük gaflet, namaz kılmayı Müslümanlık adına yeterli görmek, günümüzün namaz kadar önemli diyebileceğimiz, hatta zamanına zeminine göre farzlar ötesi farz olması durumuyla namazdan ayrılmayacak kadar önemli bir görev olan dine hem emeklerle hem de servetlerle hizmeti terk etmekle namaz, gaflet adına büyük darbe ve yara almış olmaktadır.

Namazın terk ediliş ve gaflet sebebi Nefistir.

Bu konuda ana sebebin bir cümlede ifade edilmesi istenirse, İlk üç ayeti baz alarak; Namazın başlı başına tekeffül ettiği içe dönük olarak, kalp teki merhametin yok olması veya azalması, dışa dönük olarak insanlığa yararlı aktivitelerden uzak kalmak şeklinde özetleyebiliriz.

Namazın, küçük yaşlarda yeterince sevdirilmemiş olması, örnek aile ve arkadaş çevresinin bulunmaması, hayat meşakkatleri geçim derdi vb. sebep, özür ve bahaneler yanında bizce, Namazı kılmamanın ya da gaflet içinde yarım yamalak eda edilmesinin temel sebeplerinden bir tanesi, Namazın; nefsin hoşuna giden alışkanlıkların bırakılmasını gerekli kılan bir misyona sahip oluşudur denebilir. Bu düşünceyi şu ayetten çıkarabilirsiniz:

“Namaz fuhuştan, dinin çirkin gördüğü şeylerden uzak tutar!” ( 29/45). İnsan, Namaz kılana, içki ,kumar fuhuş meşru olmayan kazanç yolları vb. yakışmaz der, Namaz da böyle alışkanlıklarla gitmez diye düşünür; sonra da bu halimle ben namaza uygun değilim diye düşünür; en iyisi namaz şimdilik bir kenarda dursun, ben gençliğimi hayatımı yaşayayım; zevkleri yaşayamaz hale gelince, boşta kalmamak, boşluk doldurmak için bir uğraş olarak onu yaparım!..diye karara bağlar. Umulur ki gassâl, kefenini üç yerinden bağlamadan, sonra ağlamadan, hemen kıyama gelir de ellerini bağlar!..

Bedensel ihtiyaçlara bağımlılık, nefis alışkanlıkları namaza gitmeyi, kılanların da namazda derinleşmesini engeller.

Namaz insanın kötülüklerden kaçmasını sağlar, günahlar da kılınan namazın gafletle zayıflamasına çalışır.

Benliğimizi, ruhumuzu, kalbimizi, aklımızı, bütün duygu ve düşüncelerimizi, içtenlikle namaza yoğunlaştırırsak günahlar bizden uzaklaşır.

Bu saydıklarımızı nefis iştahıyla günahlara yönlendirirsek, doğal sonuç olarak, Namaz uzaklaşır!..Namazın ruhu gider şekli kalır!..

Namaz ve günahlar!..Biz hangisinden uzaklaşırsak diğeri bize yaklaşır, hangisine yaklaşırsak diğeri bizden uzaklaşır!…

Namazı gafletle kılmanın sebebi de buna benzemektedir: Devrede hep nefsin, arzu ve alışkanlıkları bulunmaktadır.

Aslında biz, nefsimizi kötü alışkanlıklara kendimiz alıştırdığımız için, kendi ellerimizle kendi namaz gafletimizi de hazırlamış olmaktayız.

Yaratıldığı günden beri başlarını secdeden, rukûdan kaldırmayan, kıyamdan ayrılmayan melekler vardır, meleklerde nefis yoktur!..

Nefsin konsantrasyonu gafleti dağıtmak için çok önemlidir. Namazda bunu sağlayamamanın temel sebebi, nefsin gözünün ve aklının hep dışarıda olmasıdır. Nefis yapısı itibariyle dışa dönüktür. Yemesi, içmesi, cinsel yönü, malı mülkü serveti, evlatları, evi barkı, işi hep dışarıdadır.

Ayrıca nefsin içten dışa açılan gözlerinden olan bilinçaltı ile hayal aynası da sürekli açık olup her saat hatta her dakika söz, ses, görüntü, anı vb. yansıtmalarla nefsi meşgul etmektedir. Özellikle namazda pek çok şeyin geldiği bilinmektedir.

İnsan 24 saatilk hayatında en çok neleri görüyor duyuyor meşgul oluyorsa, bilinçaltını onlarla dolduruyor demektir. İnsan bilinçaltını nelerle dol durmuşsa, rüyalarda olduğu gibi, yarı yönüyle dış dünyadan ilgisini kestiğinde de onlar zihin aynasına hücum edecektir.

Buna göre 24 saat gaflet içinde yaşayan bir nefsin, aralarda sıkışan 10-15 dakikalık ibadet anlarında da gaflet gösterebileceği düşünülmelidir. İsterseniz şöyle de düşünebilirsiniz: Namazlarımız sürekli gaflet içinde yavan renksiz ve sönük geçiyorsa, demek ki 24 saatimiz öyle geçmektedir.

6-Gösteriş yapar (azar) lar:

2-Nefsin azgın hali:

Müslümanda hiç hoş görülemez, münafıklık alametidir.

Burada nefsin sarı alandaki renk kayıpları söz konusudur. Nefsin günahlarla azmış hali arttıkça sarı tonlar da yavaş yavaş kaybolmaya ve nefiste, çatlaklar orta çapta açılmaya, boşluklar büyümeye ve kırmızı alana doğru kaymaya başlamaktadır. Aynı eser okunarak sarı alarm verilmelidir. Çünkü en tehlikeli kırmızı alana doğru gidiş sürebilir.

Bu gafletten bir aşama daha ağır bir durumdur. Burada sanki namazın satılması, en azından sahibinden başkasına peylenmesi, hedefin saptırılması söz konusudur. Allah için değil de başkasının memnuniyeti adına, gösterişle egosunun tatmini veya maddi bir menfaat elde ederek nefsinin memnuniyeti hesabına namaz heba edilmektedir.

Gösterişte kibir tomurcukları ve nefsin azgınlığı saklıdır. Nefis bu haliyle sürekli beslendikçe, balon gibi şişmekte ve namaz gibi manevi alemle re bağlayan “Hablullah ve Mirac ipi’ olan namazdan kurtulup dağ komşuları gibi sağa sola saldırmaya başlayan azgın canavara dönüşme yoluna girmektedir. İncecik hat olan Ego’nun kalınlaşıp bizi sarmalayacak halatlara dönüşmesi, tanrılık iddiasına varan kızıl yolda yürümesi gibi!…

Gösteriş!…İsmi üzerinde; insanın kendini, benliğini, nefsinin arzularını göstermesi demektir. Bu yapılmamalı!..Ama namazla hiç yapılmamalı!..Evlatlarla ya da servetle de gösteriş yapılmamalı ama o yine insanın belli emeğiyle oluştuğundan ve genellikle insanlara nisbet edildiğinden, hadi şöyle göğsünü bir kabartsın diyelim.

Ama namaz baştan aşağı Semalarda hazırlanmış Allah hediyesidir. Allah’ın seçtiği katışıksız çok özel semavi ulaşım kabinidir. Bunu da gösteriş için kullanmak, nankörlük ötesi bir şey!..Belki de bir küçümseme!.. Kendi çıkarı adına değerden düşürme!..Nefis hesabına kullanma!..Allah’ın verdiği en büyük emaneti, hediyeyi O’na karşı suistimal etme!..

İki ayet, yukarda ele aldığımız münafık vasıflarını şu şekilde çarpıcı olarak yansıtmaktadır:

“…Onlar namaza kalktıkları zaman, üşenerek-sıkılarak kalkarlar. İnsanlara da gösteriş yapar, Allah’ı çok az anarlar. Böyle iki durum arasında bocalar, gelip giderler; ne onlara bağlanırlar ne de bunlara!..Allah’ın şaşırttığı kimseye bir çıkış yolu bulamaz sın!”(4/142-143).

“…Namaza üşenerek gelirler ve istemeyerek infak ederler…” (9/54).

7-Yardıma engel olur (bozgun yapar) lar:

Nefsin bozguncu hali:

Müslümanda asla düşünülemez, inkarcılarda görülen belirtidir.

Nefsin kırmızı alandaki renklenmesi gittikçe koyuluk kazanması bahis mevzuudur. Nefis bozgunculukla çevresine zulüm saçmaktadır. Kırmızı alarm vermek demek, hayır adına ne bulursa sarılmalı ve kurtulmaya çalışması gerekir demektir. Kalpte ve nefiste çok ciddi operasyona ihtiyaç vardır.

Bu son madde bir Müslüman için nerdeyse ölümle eşdeğerdir, çünkü kalbi can çekişmeye başlamıştır. Sebebi de içine kin, düşmanlık ve intikam gibi, birinci sıradan inkarcı özelliği olan hastalık mikropları bulaşmaya başlamış ve yayılma eğilimi göstermektedir. Bu düşmanlık bireysel planda bir Müslümana gösterilebileceği gibi bir cemaate de gösterilebilir. Kendi kliğinde meşrebinde olmayan insanlara buğz etme, onları karalama girişiminde bulunma hatta düşmanla işbirliği yaparak refüze etmeye çalışma gibi…

Zekat ve sadaka hatta ödünç veya basit küçük bir şeyi bile vermek istemez, vermek isteyenlere de mani olur, engellerler. Cimriliğin yanında bir de hayır hasenat ve Müslümanlara duyulabilen kin ve düşmanlık gözlenir. Hz.Ebu Bekir namaz kıldığı halde zekat vermeyi reddedenlerle mücadele etmişti.

Bu gibi fena huylar inkarcıda bulunmasına şaşılmaz. Asıl şaşılacak şey, dindar görünenlerin bedenen ve malen vazifelerinden ibadetlerin gafleti ve müraîlik edip de cüz”î bir yardımdan bile sakınacak derecede cimrilik etmeleridir (Yazır,9/503).

Hayra engel olma, maddi açıdan olduğu gibi ilim faaliyetlerine ve her çeşit hayırlı hizmetlere karşı çıkma, baltalama, aleyhinde bulunma şeklinde de uygulanabilir. Bir Müslümanın, “Sana mı düştü!”, “Sen mi kurtaracaksın!”, “Otur oturduğun yerde!”, “Etliye sütlüye karışma!”, “Bana sokmayan yılan bin yıl yaşasın!”, “Ateş düştüğü yeri yaksın!”, “Her şey bozulmuş, düzelmez!”, “Babana bile güvenmeyeceksin!”, “Dünyaya bir daha mı geleceğiz, her şey gençlikte yapılır!”, ” gibi cahilce sözler söylemesi, hem olumsuz davranışlara yönlendirmesi hem de bir kafir sıfatı olan ümitsizliğe düşürmesi ve dolayısıyla toplumda fitneye kapı aralaması açısından son derece yanlış yaklaşımlar olmaktadır.

Burada alınabilecek derslerin başında öyle zannediyoruz ki şu husus gelmektedir. Bütün kötülüklerin anası içkidir, yalandır gibi güzel sözler vardır. Benzer değerlendirme ile şöyle diyebiliriz: “Namazın, hakikatine uygun olarak kılınmayışı bile bir kısım nefis hastalıklarına, benlik ölümüne, kimlik bunalımına, kişilik bölünmesine, duygu düşünce ve davranış bozukluklarına yol açabilir”.

Hiç kılınmaması durumunda ise bunlar kaçınılmaz birer sonuç olur.

Namazla mutlaka tanışmalı,

Namazla insanlaşmalı,

Nefis hastalıklarını onunla aşmalı,

Ruhta derinleşip insanlık semasında yıldızlaşmalı…

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:53 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s