şiir psikoloji



GÜL TEBESSÜMLÜ EFENDİMİZ

Sana Ahmed dendi
Muhabbetin ebedendi
Ruhun sanki nurdan
bedenin güllerdendi

Çehrendeki tüller
Vuslata yolmuş
Toplanmış o güller
Nur Cemalin olmuş

Güzel de sen
Gül de Sen
Cemal Arşında
Nur desen

Bülbüller can yakmazdı
Efendim Sen gelmeseydin
Bu güller hiç açmazdı
Bir tebessüm etmeseydin

Ayağını bastığın yollar
Bir bir gül olmuş
Miracında o güller
Urucuna yol olmuş

Nur çehreli
Gül tebessümle
Efendimiz
Ayağında türab
Yollarında bendeyiz

drmavi

GÜL TEBESSÜMLÜ EFENDİMİZ-KLİP


Link: sevenload.com

İÇİMİZDEKİ FİLLER VE KUŞLAR

FİİL VAKASI

Bu olay Hz. Peygamber’in dogdugu yil olmus ve orduda bulunan fil/fillerden dolayi Araplar arasinda “Fil Vak’asi”, geçtigi yil ise “Fil Yili” olarak meshur olmustur. Olay kaynaklarda söyle zikredilmektedir:

Habesistan Krali Necâsi Ashame’nin, Yemen’e hükümdar tâyin ettigi Ebrehe b. Sabbah el-Esrem, Mekke’ye giden kervan ve Kâbe ziyaretçilerini çekmek ve San’a sehrini ticaret merkezi haline getirmek üzere burada Kulleys veya Kalis denilen bir tapinak (kilise) yaptirdi. Ancak tapinaga gelen olmadigi gibi Fukaym kabilesine mensup bir Arap veya bir grup Arap kiliseye girerek pislediler. Bunu ögrenen Ebrehe çok kizdi ve Kâbe’yi yikacagina yemin etti. Büyük bir ordu ve gayet iri cüsseli “Mamud” adli fili önde oldugu halde Mekke’ye yöneldi. M.S. 57I veya 571 yilinda altmis bin asker ve on yahut dokuz fille yola çikti. (Ibnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t Târih, Nsr: Tornberg, Beyrut 1965, I, 442).

Ebrehe’nin fillerin destegindeki muazzam ordusunun karsisinda hiçbir ordu dayanamadi ve Kureys’liler bu gelise bakarak Kâbe’nin yikilacagina kesin olarak inanmaya basladilar. Mekke yakininda Ebrehe ordusu çadirlarini kurdu ve çevredeki Mekke’lilere âit develeri yagmaladilar.

Abdülmuttalib, develerini görüsmek üzere Ebrehe’nin yanina vardi. Abdülmuttalib’e iyi davranan ve önce onu takdirle karsilayan Ebrehe, Abdülmuttalib develerini isteyince söyle dedi: “Seni ilk gördügümde gözüme büyük bir sahsiyet olarak görünmüstün. Ama sen Kâbe’nin korunmasini isteyecegin yerde develerinin peşine düsünce gözümden düstün.”

Abdülmuttalib, “Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin de sahibi var, O onu korur” dedi.

Abdülmuttalib develerini alip Kureys’lilerin yanina döndü, onlara olup biteni anlatti ve hepsi, muhtemel bir katliâma karsi Mekke’den ayrilip daglara çekildiler.

Ebrehe ordusu Mekke’ye girerken deniz tarafindan, dahâ önce o bölgede hiç görülmemis, kirlangica benzer kus sürüleri bir anda ortaya çikarak Ebrehe ordusuna saldirdilar. Gaga ve pençelerinde tasidiklari taslari ve çamurdan balçiklari askerlerin üzerine biraktiklarinda onlar, kurumus, paramparça olmus agaç yapraklari gibi dagildilar. Rehberleri Nufeyl kaçti, askerler kus saldirisinda telef olup feci sekilde öldüler; yolda kalanlar, geriye dönenler de helâk oldular. Mekke’liler bu mucizeyi daglardan seyrederken Allah’in irâdesi karsisinda hayret ve dehset içindeydiler. Ebrehe, bu saldirida etleri parçalanmis, çürümüs halde San’aya dönerken, Hasm kabilesinin yasadigi bölgede gögsü ikiye yarilarak acikli sekilde öldü (Kadi Beydâvî, Envârü’t-Tenzil, Fil Sûresi tefsiri).

FİİL SÜRESİ

En önde filler koca ordu,

Kabe’ye doğru yürüyordu.

Engel yoktu herkes durdu,

Kendi evini Allah korudu.

Fil mehîbti minik kuş hiçti,

Görün ki sürüyü ekin gibi biçti.

O ne zaman gönderse ebabil,

Hep tuzakları eder hebâ, bil.

Kalabalıklar içinde, yalnız, kimsesiz bir çocuktum,

Filler ve kuşlar oyununda, hep ben küçük kuştum.

Komşumuzun dev, bir kabadayı çocuğu vardı,

Fil ayağı gibi elleriyle, hep tüylerimi yolardı.

Sırtımda okul çantam, olurdu hamallığım,

Elinde öğretmenin, uzar dururdu kulağım.

Beni ancak altı delik, eski ayakkabılarım anlardı,

Çimenlerde mutluluğum, onlarla dolaştığım anlardı.

Bir gün annemle züccaciye dükkanına vardık,

Camdan yapılmış minik oyuncak bir kuş aldık.

Birden filler içeri daldı, kırılmadık hiç bir şey kalmadı.

Kırılanlar arasında kalbim, bir de oyuncak kuşum vardı.

Çocukluk rüyamdı benim, rengarenk balonlarım,

Nerde şimdi uçup giden kuşum, o masum yılları

Çocuktum, delikanlı oldum, zihin köşküme prensesler kuruldu,

Dağdakiler avcı, ben av oldum; nice masumiyetler vuruldu.

İşgal kuvvetleri koşuştu, paralar havalarda uçuştu,

Kargir yuvamla göçen, penceremdeki beyaz kuştu.

Hatırlıyorum, körpecik zihnimde bir koltuk vardı,

Dört tarafı açık, inciden yapılmış sırça duvardı.

Niceleri, kurulmak için çok yalvardı,

Ama baş köşede hep, babam vardı.

Baba fildi, kaşıyla okşardı, döverdi, söverdi,

Ana fildi gözyaşıyla koşardı, överdi, severdi.

Baba fil yorulurdu, arada bir dururdu,

Ana fil gecikmez, yerini doldururdu.

Yavru fildi, boyun büker, mahzun olurdu,

Minik kuşuna koşar, kanadına sokulurdu.

Boş kalmazdı koltuk, hemen birileri damlardı,

Proğramcı pazarlamacı, filden iri adamlardı.

Orman olmuştu bahçem, her çeşit mahlukat vardı,

Kuşlar kuzular isterdim, filler gelip hemen kovardı.

Bilemezdim maske; iyi kötü, akla kara neydi,

Bana değil zihnim, filden kafalara sahneydi.

Kafama yazdıkları hep, baş kitâbemdi,

Çiğnedikleri mahrem, gönül Kâbemdi.

Hani mavi dünyam, hani büyüklerimiz kefildi,

Zihne sığar mıydı hiç, ama oturanlar hep fildi.

Çevrede dolaşan bir sürü serseri fil,

Ayaklar altında, bir nesil sersefîl.

Yalnızdı mihrap, kürsü boş, kimsesizdi mahfil,

Kâh yarasa kâh maymundu üşüşen, kâh fil.

Yağmalandı asırlar, devrildi Hünkâru Mahfil,

Paramparça ruhlar, zihinler perişan ve sefil.

Berzah olmuş bedenler, elinde Sûr bekliyor İsrafil,

Çoktan ölmüş bilinçler, insan varlığından bile gafil.

Viraneydi gönüller, zihinlerde istilâ, diller susmuştu,

Baykuş olmuştu hep, o yok oluşta, meşûm muştu.

Sandıkta kutsal metinler, unutulmuş Rabbaniler, Ahidler,

Mumyalaşmış kişilikler, sokaklarda sere serpe lahitler.

“Çocuk bu!” neydi ki, küçücük basit bir dünyaydı,

Anıları vesikalıktı, sadece bir balonluk rüyaydı.

Gel gör ki bu dünya, ömür çizen bir aynaydı,

Bu rüyada her saniye, senelerle yan yanaydı.

Sanaldı filler, alt zihinde derine sinmiş bilinmezdi

Yürürdü yıllar, yollarda derin izler asla silinmezdi

“Melek anneciğim!” dese kundakta bebek, doğru olamaz,

Rahim’e tuval ana gibi hiç bir melek, bebek doğuramaz!

“En büyük sanatçı kimdir?’” diye bir soru eğer işitirsen,

Sen olursun gerçek sanatçı sen, bir evlat yetiştirsen.

O sensin! Senin eserin O! Sen onda resim ve esirsin,

Ona bak! Kendini görmek istersen; sen nasıl birisin?

Evlat gibi ikinci bir şaheser, yeryüzünde var mı?

Hiç insan eşsiz eserini, kendi elleriyle yıkar mı?

Allah’ın eseri insan; ilk sûrede ona, “Alak” ismi verilir,

İlahî nazarlarla, o kan pıhtısına özel “Alâka” gösterilir.

Allah’tan nâm alır mühürlenir, Rahîm ismini taşır,

Bir tuval olur ana rahmi, resmedilen bir insan taşır.

Ruhla Yaratıcı, yavruyla taşıyıcı sırdaş olur anlaşır,

Bir çiğnemlik et o meşimende, alâkayla insanlaşır.

Yavrunun ruhu sevgiyle, aklı ve zihni bilgiyle berraklaşır,

Gerçek benlik, kimlik ve kişilik ancak ilgiyle oturaklaşır.

Çocuk, eş, mal, makam, mülk hatta ben bile bana emanet,

Rabbimizin yüklediği ilk sorumluluk: “Sadece bana iman et!”

Bu inanç olur da insan, kendine eşine evladına nasıl kıyar?

Büyükler! Ebeveynler! Çocuklar! Ailedir insana has asıl yâr!

İnsan, Allah’ın güzel isimlerinin yansıması ve ilk manası,

Nasıl kırılır o? O masum yüz, yüz güzel ismin tek aynası.

Çocuğumun, eşimin güzel yüzü: Basir’in gözü, Kelam’ın sözü

Onlarda Rahman’ı görürüm, ben nasıl körüm! İşte sözün özü!

Terbiye, eğitim, toplum, kader, fıtrat, kalıtım ve çevre,

Hangisiyle kuşatılmış, zihin ile irade böyle çepeçevre?

Çocukla yetişkin bir suç işlese, acaba birbirine denk midir?

Yetişkin, çocukluğunca işlese bu, ruhsal bir mihenk midir?

Yetişkinliğimiz mi, içimizdeki çocuğa kurban edilen?

İçimizdeki çocuk mu, yetişkin olamadan defnedilen?

Yetişkinlik mi çocukluk mu suça esas neden?

“İçindeki çocuk ölmesin!” denir, peki neden?

Katil filler mi, daha çocukken o çocukluğu öldüren?

Çoktan içindeki ölmüş çocuk mu, yetişkini güldüren?

Yetişkin mi hep bilinçsizce kendini kötü yöne iten?

O mu, yoksa içindeki çocuk mu yetişkini yöneten?

Olur mu hiç çocukluktan bağımsız köksüz bir yetişkinlik?

Hala “Çocuk!” deyip geçiliyor; Allahım! Bu ne pişkinlik!

Çocuk zihnine arena kurulmuş, kapasite tam bin kişilik,

Kimi softa, kimi entel, kimi güncel; doluşmuş bin bir kişilik.

Yaş altı, minik bilinçaltı, saf duygulara sanki bir mezar,

Yağma masumlar! Bilinç, işportaya açılmış bir pazar.

Çimenlerde dolanırken hep filler, yetişir mi hiç karanfiller,

Zihin sahnesinde oynayan filimler; hep sefiller hep sefiller.

Hep yokluk; inanç yok, enerji yok, denge yok; yok kuşlar,

Olmazsa kuşlar, bu fillerle nasıl aşılır, bütün bu yokuşlar?

Kimdir suçlu? Çocuk mu, Zihin mi, Koltuk mu, oturan Fil mi?

Hayat mı bütün bunlar hayal mi, yoksa perdelerde filim mi?

“Suçlu benim! Benim suçlum benim!” mi demeli?

Fillere değil, kendimize bakıp şöyle mi söylemeli:

“Ruhuma hizmet ederdi, benim bedenim,

Bedenime ruhumu, köle eden yine benim!..”

“Filleşti azgın nefsim, nefsimle vicdan kuşumu ezdim,

Kuşlar kervanda; kaldım dağlarda, çöllerde gezdim!..”

Dolanıyor mu hala içimdeki o dev filler?

Yaşıyor mu rüyalarımdaki gulyabaniler?

Filler, filler hep filler!..Bütün acı hikayeler hep filli,

Çocukluklar ve zihinler, hepsi birbirinden çetrefilli.

Nedir bunlar? Ne oluyorum? İçimdeki kim? Ben ben miyim?

“Filler!” deyip nefret kusuyorum; yoksa içimdeki fil ben miyim?

Hafakanlar basıyor! Depresyon bu! Filler varlığımı karıştıracak,

Yok mu bir kimyager, Nur laboratuarında, ruhumu ayrıştıracak?

Kuru kamışta şiirler, neyde sesler inler, toprak saksıda güller,

Elbet bir gün gelirler, bu gübreye de gelirler; güllerle bülbüller.

Zarar veremez sana asla, içinde ve dışında dolanıyor olsa da, filler,

Seni koruyacak olan; imanla ibadet, sabırla hizmet ve salih fiiler.

Nefsi filleşmiş, altında kalıp ezilmiş bütün bağrı yanıklar,

Kulak verin! Gök kubbe çınlıyor; size bu çağrı ve yankılar.

O kuşlar ki seher vakitlerinde hep uyanıklar,

Melekler o nurdan ruhbân hallerine tanıklar.

Melek kanatlı fürsân sanırsın, simalarından tanırsın,

Tüy almış gibi güvercinden, onlarla da kanatlanırsın.

Kanatlarına binsen, nasıl uçururlar bir bilsen, seni diyâr diyâr,

Otursalar zihin tahtına bir; ne ararsın sen, o yâr ne de bu yâr.

Işık işçileri, Işıktan elleri. Koza örer dururlar

Zihinde petek dokur, içini Nurla doldururlar.

Ben artık büyüdüm şuurlandım, inanç ve bilgiyle kanatlandım,

“Geçmişin karanlık!” diyorlardı, Gelecekle aydınlandım.

Kapkaranlıktı çocuksu dünyam, ışık sundu “Sonsuz Nur!”,

O Nur uğrunda, ne geçmiş tanırım ne gelecek, ne de onur!

Yıllardır aradığım o minik kuşu buldum,

Kayıptı zihnim, sahibi artık ben oldum.

Şimdi o filleri bir bir tutuyorum,

Zihin koltuğuma oturtuyorum,

Kanat takıp kuşlardan,

Onları da uçuruyorum…

drmavi

ATEŞ KİŞİLİKLER-TEBBET SÜRESİ

Ateş tutan o eller, bir gün neden kurudu,
Güller yerine o eller, her gün ateş olurdu.

Gül Nebi hâlesindeydi, direndi güller değildi derdi,
Gül bahçesindeydi, gül yerine hep dikenleri derdi.

Derdi Gül’e: “Ellerin kurusun!”, ne inat biriydi,
“Tebbet!” der okursun, kuruyan kendi elleriydi.

Şeytanla İnsan, toprakla ateş ne kadar anlaşır,
Ateşleşir de insan, ancak bu kadar şeytanlaşır

Fayda vermedi malı mülkü, her şeyi kül olmuş gitmişti,
Orda, ateşe girecekti, çünkü burda ateş, içine girmişti.

“Zâte Leheb!” dedi Kelam, yaslanacak dedi ateşe iki eş,
Zaten ateşti onlar, öyle yaşadılar ki solukları ateşe eş.

Hangi aile sevgi bilmez, nefretle kucaklaşır,
Şefkat tütmez bir yuva, düşmanlıkla ocaklaşır.

Ebu Leheb’le eşleşmiş, ateşten bir eş,
Kor ocakta birleşmiş, ateşle ateş.

Yanı başlarındaydı cennet, yitirmişler inatla o şansı,
Ruhta cinnet, kin ve nefret; alev topunda ateş dansı.

Hangi kadın ateşle yatar, koynunda yorgan yakar,
İnciden gerdanlık yerine, boynuna hep urgan takar.

Nerde zarafet, hani asalet, öldü mü evlat taşıyan analık,
İşi gücü bırakıp, yakışır mı kadına hiç ateşe hamallık.

Saçlar yerine urganlar örmüş, kadın merhametten kesilmiş,
Ruhunda cehennem görmüş, tepeden tırnağa ateş kesilmiş.

Kinle ömürleşmiş, fırın olmuş dolmuş nârdan; köz üstüne köz
Benlik kömürleşmiş, kalmamış ruhta, nurdan hiç bir iz ve öz

Ateş kimliği benimsenmiş, sadece ateşle yazılmış, ömürlük sicil,
Cehennemlik demiş, kabullerini onaylamış sadece, ilahî tescil.

drmavi

BEN DURUŞU-TEKVİR SÜRESİ

Son kelam son rötuştu,
Klavye tuşu tutuştu,
Benliğin Ufuk Duruşu,
Sahibiyle buluştu.

Monitörde gül açtı,
Gece Miraçtı,
Yolcusu gönle taç,
Hasta benliğe ilaçtı

Hayat isteyen ben miydim,
Doğdum güçlü bedendim,
Dilemeyi seçen ben,
Ben mi kendime ölüm verendim?

Düştüm derde,
Beni aradım her yerde,
Aynada buldum sordum,
Ben vardım hani nerde?..

Beni sevemedim,
Sırrına eremedim,
Buldum derdim,
Bendeymiş göremedim.

Ben tende hakirdi,
Aciz hem de fakirdi,
Güllerdeki diken,
Nur içinde kirdi.

Ben nefse dizgin saldı,
Azdı koştu zevke daldı,
Aldığı hep zehirli baldı,
Vicdan vardı nerde kaldı?

Kibirlendi dağlara uzandı
Yıkılmam dedi; kötü zandı
Saltanat sürdü tahtlarda
Upuzun tahtalara uzandı

Benlik sanki büyüydü
Dağlarla yarıştı güçlüydü
Dev endam tabutla göçtü
Bilemedi sadece ölçüydü

İradem O’na koştu
Bende benlik oluştu
Ufukta çizgi oldum
Yerle gök buluştu

Ben bir çizgiydi,
Çizgi hiç bir şeydi,
Beni çizen kalem,
Peki kalem kimdeydi?..

Ben isteyemezdi,
O dilemeseydi,
İstemeyi vermezdi,
Vermek istemeseydi,

Nice benler cüdadır,
O’nu bulan gedâdır,
Ben odunda yansam,
Sultan yolunda sezâdır.

drmavi

NEFİS-FECİR SÜRESİ

Arzu pençesi
Zevk lehçesi
Her yanı açık
Şeytan bahçesi

Yok ar zarı
Ruhsuz mezarı
Kefene mahrem
Şeytan pazarı

Haz hastası
Elde bal tası
Dağ komşusu
Şeytan sofrası

Zevk yasası
Keyif tasası
Kadehi şehvet
Şeytan masası

Dizgin saldı
Zevke daldı
Aldığı hep
Zehirli baldı

Koklar saman
Bilmez Rahman
Sanki köle
Firavuna Hâmân

Kar sicim
Kor kıvılcım
Kör görmez
Demez bacım

Vicdan acısı
Özürlük avcısı
Kesilmiş ateş
Cehennem savcısı

Şeytana minnet
Mabedde cinnet
Cehennem yolu
Ateşten cennet

Harama gider
Helali heder
Hem de eder
Ruhu derbeder

Alır vermez
Yer yedirmez
Obur işkembe
Merhamet bilmez

Fitne işi
Fesat dişi
Millet yutan
Canavar kişi

Durmaz azar
Denge bozar
Soluğunu ancak
Keser mezar

Adı nefis
Her işi pis
İşte yaftası
Müebbet hapis

İsyana müptela
Dört yanımda bela
Çöllerde yandım
Nerdesin Kerbela!

Zevke açılmış kucaktın
Cehennemden ocaktın
Hani sen levvâmeydin
Mutmeinne olacaktın

Günahtan kaçacaktın
Yanmadan yanacaktın
Melekten kanat alıp
Mevla’ya uçacaktın

Rabbini anarsan
Kalpten yanarsan
Kovanın cennet olur
Helal bala banarsan

drmavi

VEREN EL-LEYL SÜRESİ

Veren eller
Gülen yüzler
Güzel eller
Verince güzeller

Veren el
Yüzler güldürür
Veren aslında
Ruhunu güldürür

Veren el
Muhtacı sevindirir
Aslında veren
Istırabını dindirir

Ruhta huzur
Verene Hızır
Gelince o an
Cennetin hazır

Bilinir öteden beri
Kitapta böyle yeri
Verdikçe sen durur
Belalar döner geri

Veren el verir
Zanneder miskinedir
Verdiği geri gelir
Yatırım hep kendinedir

Veren elin hissesi
Başkası değil kendisidir
Kişi vermediğinin kölesi
Verdiğinin efendisidir

Veren verir,
Verdikçe erir
Hep verir;
Bereketi pektir
Çuval da verse
Karşılığı hep ipektir

drmavi

KABİR-TEKASÜR SÜRESİ

Mal mülk evlat dünyalık
Oyalar durur hep insanı
İnsan ömrü bir sayfalık
Kalmaz geride adı sanı

Çoklukla övünür güç alır
Kuvvetle ezer öç alır
Vermek bilmez hiç alır
Ömür geçer geç kalır

Bir bilseydi bilseydi bir
Dünyalıktı hepsi bir bir
Baksa perde aralasa bir
Saklıydı arkasında kabir

Varlık hep sanatına ayna
Hayatla ölüm yan yana
Ölüm var hayattan yana
Hayat kabirde anlayana

drmavi

ÖLÜM

Ölüm gülüm
Kanlı dallarda
Gülden tebessüm
Sonsuzluk bestesinden
Bir mızraplık tatlı bölüm

Ölüm bir son değil, sonun sonu…

Sona eren her şeye, bir son veren…

Sonsuzluğa eş ve baş olan

Son bir son!…

Son ile sonsuzluğu, dudak dudağa getiren incecik bir tül perde…

Cennetlere yelken açan Ruh için ebed şerbeti…

Cemale açılan gözlere, çekilen bir sürme…

Elemli dünyadan uzaklaştıran ahbab ve dostalara yaklaştıran bir terhis tezkeresi…

Ebedi saadet saraylarına, açılan bir koridor…

Ölüm gelmeden Korku neden Gelmişse korkma Yok ki beden

Korkmamalı insan Ölümle gideceğinden Korkmalı asıl insan Nasıl öleceğinden

Ölüm gökten düşen bir inci İşte gerçek bir bayram sevinci…

drmavi

BAHANE

Beyin ilgi bekler; bilgi bahane
Zihin tefekkür ister; hayal bahane

Dil mizanda nimet tartar; lezzet bahane
Göz feri nurla artar; renkler bahane

Nefis cennet arzular; yeme-içme bahane
Kalp sonsuz aşka düşer; sevda bahane

Varlık O’na mühür hep; sözler bahane
Vicdan O’nunla inler; kitaplar bahane

Ney öz yurduna yanar; nefes bahane
Mecnun aşk yoluna düşer; Leyla bahane

Ruh iman tadıyla coşar; beden bahane
Fani insan ebede koşar; dünya bahane

Ruh O’ndandır, O’na gider; hayat bahane
Gönül O’nun cemalin ister; ölüm bahane

drmavi

SENİN

Gül sümbül yasemin,
Hepsi Senin desenin,
Değil elimdekiler,
Ellerim de senin

Menekşe lale gazel
Farklı renkte bir güzel
Bir kez Sana bakmış
Olmuş hepsi ayrı güzel!..

drmavi

DERDİM

Kaybettim ben beni madem,
Bende bulmayı isterdim.
O’na koşsaydı iradem,
İşte buldum beni derdim.

Neden hep aradım durdum,
Gül dururken diken derdim.
Başım secdede olurdum,
Şimdi buldum O’nu derdim.

Dert etsem Dil’e yâdını,
Derdime meftunum derdim.
Yaysam cihana adını,
İşte derdim budur derdim.

Layık değil bana derdim,
Rabbim beni hep sevseydi.
Ne kadar da çok isterdim,
Bana bir “İnsan!” deseydi!..

drmavi

psikolojik yazı ve şiirlerinizi gönderip burada yayınlanmasını sayğlayabilirsiniz

iletişim: drmavi@mynet.com

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:36 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s